Bölüm 1: 3 İleri 4 Geri
(Yazar: Bilinmiyor)
Yer: Basamakevren 4. Kat / Dünya
Saat: 03:19-du 20 oldu
Birkaç saniye sonra uykularından uyanacak olan insanlar ne hissediyorlarsa Bayan Yeşilçayır da işte tam öyle hissetti. Uyandıktan sonra bu belirsiz -daha çok bir huysuzlanma gibiydi aslında- hissin nedenini aramayacaktı -ki arasa bile suçu, büyükçe bir taşın, ilerleyen arabanın önce ön tekerliğiyle sonra da, daha ne olduğunu anlamadan arka tekerleği ile olan mücadelesine değil, başka bir dış etkene atardı.. Tozlu ve soğuk koşullar altında gerçekleşen bu karşılaşmaların lastik ve taş haricinde, ileri vadede inanılmaz büyük etkileri olacaktı olmasına ama şu an sadece Bayan Yeşilçayır’ın uyanıp, hafifçe göz kırpıştırmasına neden oldu. Saat itibariyle, güneşin ve arabanın üzerinde ilerlediği toprak parçasının matematik konumları göz önüne alınınca, Bayan Yeşilçayır’ın belirsiz bir kişiye cilve yaptığı sanılabilir lakin işin aslı arabada yanan ışıktı. Kendine geldikten sonra kocasına bakan kadın kurumuş boğazından çıkan önce gayet yüksek ve hayvani, lakin gittikçe düzelen sesiyle bağırdı “Seni gerizekalı herif, sen ne yaptığını sanıyorsun?” Bay Yeşilçayır, aniden koltuğundan hopladı ve karıştırdığı torpido gözüne soktuğu eli, içindekilerin çoğunu yere döktü. İşte tam o sırada Bayan Yeşilçayır eğer torpidodan yağanlara bakacağına, kocasının dudaklarına baksaydı okkalı bir küfrü rahatça okuyabilirdi. “Sence ne yapıyorum?” diye bir kükreme geldi cevap olarak. “Ne halt ettiğin hakkında bir fikrim yok ama şu an ne yapmamakta olduğunu söyleyeyim, mesela araba kullanmıyorsun.” Bayan Yeşilçayır olayları tam idrak edebildiği anda sakinleşmişti çünkü kocasının rahatlığına bakılırsa pek de abartılacak bir olayın olmadığını tahmin ediyordu, yine de bu hareketini onaylamıyordu. “Bak canım, şu an Düzuzun yoldayız, bu senin için bir şey ifade ediyor mu bilmem…” Düzuzun, tahmin edilmesi zor bir şey değildi demek dümdüz giden yol burasıydı. Kocası daha önce buradan geçtiği için yolculuk öncesinde bahsetmişti. Gerçekten de yol görebildiği kadarıyla dümdüz gidiyordu ama her iki yanında derin yamaçlar gözüküyor ve bir noktadan sonra ağaçlar tarafından yutuluyordu.
“…ama bu yol daha böyle kilomet….”
“ Kes, kes biliyorum ama bu sana gözünü yoldan ayırma hakkını vermez.” Bay Yeşilçayır homurdandı. Görünen o ki bir şey arıyordu.
“ Saat kaç söyler misin?”
Bayan Yeşilçayır üst üste yaptığı tahminler zincirini bozmamak amacıyla aya bakarak saati tahmin edebilirdi, zira hiç yapmadığı bir şey değildi; ara sıra evlerinin arka bahçesinde, kendiyle iddalaşmak adına pek çok tahminde bulunmuştu ama o anda CD çaların hemen yanındaki saate bakmayı daha makul bir yol olarak gördü. Yuvarlayarak cevap verdi:
“Üç buçuğa geliyor.”
“Ahha! Şimdi bir de etrafa bak seni bu kadar telaşlandıran nedir, allah aşkına?”
“Bir arabaya, hayvana ya da ne biliyim bir insana bile çarpabilirsin, neden olmasın. Yamaçtan uçmayı saymıyorum bile…”
Tam o sırada Bay Yeşilçayır bir zafer nidası mırıldandı. Karısı baktığında kocasının elinde bir kürdanla sürücü koltuğundan doğrulduğunu gördü, şöyle bir yola baktı ve geri kendisine dönerek “ Pardon ne dedin dinleyemedim de?” Hayretler içinde,
“ Ne yani tüm bunlar bir kürdan için miydi?”
“ Şu yediğimiz fasulyenin kılçığı, deli etti beni,” Bıkkınlık içinde,
” Kapa şu çeneni Cengiz, sadece kapa…” Adam sırıttı,
“ Sen ne demiştin sahi?”
İşte tam o sırada (Bay ve Bayan Yeşilçayır’ın sandığı üzere) arabanın sol tarafından içerde bas etkisi yaratan güm diye bir ses geldi ve ardından bir şeyin yamaca yuvarlandığı duygusunu bırakarak kayboldu. Yola dönen yüzlerin sahiplerinden biri hızla frene bastı ve araba tozlu zeminde kayarak durdu. İki kişi arabadan inerken kadın mırıldandı.
“ İşte tam olarak bunu demiştim.”
Yer: Yol Kenarında Bir Lokanta
Zaman: 3,5 saat önce –yuvarlarsak-
İlginç bir yere benziyor, Bay Yeşilçayır’ın gözleri neon ışıklarla aydınlatılmış ‘ Öz Hakiki Recep Usta’nın Yeri’ adlı tabelada dolandı. Minik prefabrik bir mekandı lokanta, uzun süreden beri gördükleri ikinci yemek yenilebilecek mekandı. Bay Yeşilçayır, bahsi geçtiği üzere bu yoldan daha önce de geçmişti fakat yemeğini bundan bir önceki lokantada yemişti. İşte o gün bir daha orada yememeye kendi kendine söz vermişti. Karısına bu konuda söylediği tek şey, mecazların o lokantada gerçek olduğuydu. İşte bu nedenle Öz Hakiki Recep’in yeri şu an için yemek yenecek tek yerdi. Garip bir çekim alanı vardı buranın, belki de isminin çağrıştırdığı bir şeydi. Şöyle bir hikaye bekliyordu Bay Yeşilçayır “Recep Usta’yı bilirsin, işte o aslında benim öğrencimdi ve aslına bakarsan hiçbir zaman da tüm bildiklerimi ona öğretmemiştim.” Hava soğuktu ve esiyordu, kapıyı ittirip açtılar ve içerisinin bomboş olduğunu gördüklerinde bay Yeşilçayır biraz hayal kırıklığı yaşamadı dersek olanları yanlış anlatmış oluruz. Ne bekliyordu ki gecenin bu vaktinde tıka basa dolu bir yer mi üstelik dışarıdaki tek araç onlarınkiyken.
“ Kurt gibi acıktım.”
Bayan Yeşilçayır ise tamamen farklı düşünüyordu. Evden çıkmadan önce yemek yemedikleri için lanet ediyor ve şimdi burada yemek zorunda olmasından duyduğu pişmanlığı yüzüne yansıtmak için elinden geleni yapıyordu zira tüm bunlara rağmen o da açtı.
“ Kurt gibi açmış.”
Bomboş masalar arasında ilerlediler ve birine oturması için işaret verdikten sonra ilgilenen birisini aramak için yemeklerin yapıldığını sandığı, sadece birkaç masadan görülebilen kısma ilerdi Bay Yeşilçayır. İşte tam o sırada saniyeler önce girdikleri kapı tekrar açıldı ve bulunduğu yerden görebildiği kadarıyla 40 senedir berbere gitmemiş biri girdi içeri. Aslında burada bay Yeşilçayır’ın bulunduğu pozisyonun pek önemi yoktu çünkü Bayan Yeşilçayır da oturduğu yerden aynı fikre kapılmıştı. Fikirleri gibi tepkileri de aynı olmuştu ürpermişlerdi. Bay Yeşilçayır’ın aklına üniversitedeki hocalarından Prof. Dr. Yerçetin gelmişti. Hayır, o da böyle kafasında ağırlık merkezini değiştirecek miktarda saç sakal ile gezmiyordu aksine Bay Yerçetin keldi, hayır hayır dazlaktı ve her daim zeytinyağlı gibi parlardı kafası. Bay Yeşilçayır bu düşünceyi hemen aklından uzaklaştırdı. Adamın karısına ilerlediğini görünce hızla ilerledi ve adam gelmeden çoktan yerine oturmuş hatta fısıldamaya başlamıştı bile
“ Sanırım o ilgileniyor.”
“ Kalksak mı?”
“ Sanırım çok…”
“Hoş geldiniz.” Dedi adam en ufak bir duygu belirtisi göstermeyen bir sesle. Ses suratında bir yerden gelmişti bunu bilmek için alim olmaya gerek yoktu ama alim olmak isteyen birisinin bu adamın bu cümleyi ve ilerde kuracağı cümleleri nasıl yüzünde en ufak bir hareket olmadan kurduğunu açıklaması gerekiyordu . Bu zatı tasvir etmek için Bayan Yeşilçayır’ın o anki düşüncelerini referans alırsak “Çirkin” ve birkaç şey daha yazıp geçmemiz gerekecek aynı şekilde bay Yeşilçayır da öyle; işte bu nedenle, camın yanında bir masada oturan karı kocayla ilgilenen bu adamın bir an için camdan yansımasını gördüğünde düşündüklerinden yola çıkarak bu tasviri yapmamız gerekecek.. [Aslında pek tabii üçüncü bir kişi olarak bu tasvir yapılabilir ama bu Basamakevren’in 4. katında (yani bu katta) tanrılara eş koşmak sayıldığı için yapılmıyor. Yazılanlar, olayları yaşayanların o sırada/gelecekte/geçmişte (çok eskilerde buna da izin olmadığı söyleniyor) düşündüklerinden/yaşadıklarından/hayal ettiklerinden yararlanılarak derlenip yazılıyor. Yıllar önce bunu yapanlar, sen misin olayları, kendini biz sanıp yazan denip, kendi gördüklerini bile anlayamaz hale getirilmişlerdir. Yıllar süren tartışmalarda bu karar yumuşamıştır ama hâlen daha bunu açık açık yapmaya cesaret edebilen yazar bu kattan çıkmamıştır. Herneyse,] Aynadaki yansımasını gören adam şöyle düşündü: “ Bir öncekinden sonra bu pek marjinal oldu. Saç sakaldan tek görünen yer gözler. Ayrıca şimdiye kadardaki en uzun saçlı halimde bu sanırım. Daha önce sakallı olmuş muydum? Olduysam bile bu kadar olması imkansız, neredeyse belime geliyor. Aslında tıraş olsam insana benzerim ama amaç insana benzemek mi? Ah, hayır..”
“Ne alırdınız?”
Karı – koca birbirine baktı, sonra Bay Yeşilçayır
“ Acaba bakabileceğimiz bir mönü vs bir şey var mıydı?”
“ Iııımm. Yok.”
“ Aa tabi… Peki o zaman, ııım- siz zevkli birine benziyorsunuz, biz seçimi size bırakalım.”
“ Ben yemek seçmem!”
“ Eheheh.. Tabii tabii yemek seçmek doğru bir şey “(hafif duraklama) “değil annem de hep yemek seçilmez derdi.” Terlemişti, Budapeşte’de verdiğim konferansta gelen ‘Fermuarınız açık’ uyarısından beri bu kadar zor durumda kaldığımı hatırlamıyorum, diye düşündü, ve incecik demirin üzerine bir platform şeklinde yapılmış kürsülere lanet okumayı da ihmal etmedi.
“ Peki o zaman siz ne tavsiye edersiniz?”
İşte o sırada Bayan Yeşilçayır bir oh çekti. Bay Yeşilçayır’ın, adamın kendisine dik dik bakması –ki bu adama bir türlü bakamamasına neden oluyordu- nedeniyle anlam veremediği bu ‘oh’un aslı şuydu. Karısı, adam onlara yaklaştığından beri adamın gözlerine bakıyordu zira adamın yüzündeki tek açık yer gözleriydi ve birkaç saniye öncesine kadar bu ucube görünüşlü varlık hiç gözünü kırpmamıştı. Bu da, Bayan Yeşilçayır’ın üzerinde delicesine bir etki yaratmıştı.
“ Immmm… Taze Fasülye sever misiniz?” Adam birden sempatikleşmişti, tabii bu fiili ne kadar ölçüde yerine getirebiliyorsa artık.
Taze fasülye mi?
Bayan Yeşilçayır lafa karıştı, “Yani, pek sayılmaz.. Sevmediğimizden değil de, terci…” “Tamam o zaman. Size enfes iki porsiyon taze fasulye getireyim.”
Adamın arkadan beline gelen saçlarını izleyen Bay Yeşilçayır, kafasındaki okul anıları uzaklaştırıp, “Bu da neydi diye kısık sesle sordu? Şaka gibi”
“ Kızdırmasak iyi olacak, yiyelim ve gidelim. Ayrıca ne zamandır ev yemeği yemiyoruz.” Adam gittikten sonra daha bir dakika bile geçmemişti ki saatler sonra kürdan gerektireceği üzere fasulyelerle birlikte geri döndü. Saçını hafifçe ıslatıp arkada bağlamış sakalını da elinden geldiğince düzeltmişti. Tabakları masaya dizerken, açlığın kör ettiği iki çift göz bazı detayları atlamıştı ve bunlar öyle detaylardı ki geçmişteki meslektaşlarıma olanlardan sonra, yazmayı aklımın ucundan bile geçirmiyorum! Ama şunları söyleyebilirim ki, Bay ve Bayan Yeşilçayır, bir hafta sonra dönüşte, o enfes taze fasulye hayâli ile tekrar Öz Hakiki Recep Usta’ya uğrayacak, bekledikleri üzere saçı sakalı bol adamla değil, onun yerine saçı kısa ve yana doğru jölelenmiş gayet cana yakın bir başka adam göreceklerdi. Bu adama, bir hafta önce buraya geldiklerinde yaşadıklarını ve tekrar o harika taze fasulyeden yemek istediklerini söylediklerinde, adam çifte kuşkulu bir bakış bakacak, ciddi olduklarını anlayınca, kısa bir gülme krizinden sonra, bu dükkanın açıldığından beri taze fasulyenin hiç içeri girmediğini, tarif ettikleri gibi bir adamın da belki yüzyıllar önce buradan geçmiş bir abdal varsa onun hortlamış ruhu olabileceğini alayla söyleyecekti.
Yer: Düzuzun yolunun kenarındaki yamacın aşağısı, Düzuzun ormanın içi
Zaman: Kazadan dakikalar, yemekten –yuvarlarsak- 3 saat 45 dakika sonra
Kendine gelen Hulusi Bey, huzurla, yükselen iki sese kulak verdi, bu seslerin biri sağ diğeri sol omzundan geliyordu.
“ Evet, sonunda bitti… Zordu, bitmeyecek gibi geliyordu ama bitti. Tabiî benim için zordu senin orda pek bir şey yaptığın söylenemez. Aslında senin için kötü bile oldu zira uzun bir süreyi daha yatarak geçirebilirdin…”
“ Hmm.. Aslında haklısın ama yatmak da bir yerden sonra eziyet oluyor. İkimiz içinde en hayırlısı oldu.”
“ Oldu, oldu… Iıııı.. Hissediyorum geliyor… Burada ayrılmadan önce sana bir sitemimi belirtmek istiyorum. Çünkü belli ki farklı yerlere gideceğiz.”
“ Belirt azizim,”
“ Yıllardır sen orda ben burada Büyük Tanrı’lar tarafından bize, gerçekleştirmemiz emredilen görevi yerine getiriyoruz. ‘Bir Omuz Mesafesindeki İlişkiler’ adlı el kitabımızda yer alan
‘ Bir omuz mesafesinde, geçmiş ve gelecek
Bir evren ki kimi ne ilgilendirecek ‘
Dizelerinin de belirttiği gibi bana pekala yardımcı olabilirdim. Çok yorgun düştüğümde kısa bir süreliğini yer değiştirmeyi tavsiye edebilirdin ama sen ne yaptın? Orada keyif çatmaya devam ettin. Seni ge… seni gerz… seni.. Büyük Tanrılara havale ediyorum.”
“Hadi ama lûtfen işe bir de iyi yönünden bak; belki de, yüzyıllardır şampiyon olan Dzûlrevîza’yı bilek güreşinde yenen ilk kişi sen olacaksın….
“Evvveet. Haklı olabilirsin, Dzûlrevîza’yı yenmek.. Evet evet.. Bunu yapacağım. Ama üzgünüm ki bunu yaparken sen yanımda olamayacaksın.” Suratına varlığıyla son derece tezat oluşturan bir gülümseme yerleşti.
Yer: Asla Kaçılamayacaklar/Karşı Konulamayacaklar Odası (AK/KK)
Zaman: Önemi yok
“Haddiii amaaa… Pis yedili, batak, elli bir hiç birini mi bilmiyorsunuz.”
Boşaltım, masadan bağırıyordu. Ölüm her zaman merak etmişti, bu adam ne yapıyordu? Yüzüne baktı, göz bebekleri yoktu sadece engin bir beyazlık, eskiden o beyazlıkların içinde göz bebekleri olduğunu hatırlıyordu ama çoook çoook uzun yıllar önce tanrılara gidip yapmak zorunda olduğu şeyi, görmek zorunda olmaktan duyduğu memnuniyetsizliği dile getirince tanrılar onun göz bebeklerini almıştı. Boşaltım’ın da buna pek bir itirazı olmamıştı. Yaşlılık yandan Ölüm’e bakıyordu ve düşüncelerini okumuş gibi Ölüm’e sor sor diye baskı yaparcasına bir bakış attı. “ Boşaltım,” diye başladı. Adamın göz akları ölüme döndü, “Sen tam olarak ne yapıyorsun?” Bu soru bu odada uzun zamandan beri sorulması beklenen sorulardandı ve şu an -maalesef- sadece üç kişi vardı. Kendin, kısa bir işi çıktığını söyleyip ayrılmıştı, diğerleri ise uzun zamandır yoktular. Aslında bu sorunun sorulmamasının nedeni, Basamakevren 2. Katta, yine çoook çoook uzun zaman önce çıkan bir Basamakıran savaşıydı. Bu olay şöyle patlak vermişti, Yaşlılık, kobay olarak seçtiği bir savaşçı üzerinde deney yaparak adamın en çok ne kadar yaşlanabileceğini öğrenmek istiyordu fakat yarıda gelip Ölüm adama uğrayınca Yaşlılık ve Ölüm arasında büyük bir kavga başladı. Bu kavgadan yararlanan Boşaltım yıllardır kıskandığı Hazlar’a saldırdı ve Tanrılar da işin içine girince büyük bir patırtı koptu 2. Kat Basamak’tan ayrılıp engin derinliğe doğru yol aldı.
“ Ne mi yapıyorum? Ne yapıyorum ha? Ben olmasam insanlara neler olur hiç düşündün mü, patlarlar evet, evet… Patlarlar ve bu hiç hoş olmaz. Ama işimi nasıl yaptığımı soruyorsan, ne sana ne de bu odadan birini hiçbir zaman bunu anlatacak değilim.”
Bu cevap Ölüm’ü memnun etmemişti. Yaşlılık da artık bu konuya olan ilgisini kaybediyordu. O sırada içeri Kendin girdi. Boşatım bağırdı, “Ahha! Dördüncü kişi de burada, hadi pişti atalım.” Kendin de her zaman Boşlatım’ın ne yaptığını merak etmişti. Ne zaman girse onu burada buluyordu. Sanki hiçbir iş yapmıyor gibiydi. Yakında onu benden kaçmaya çalışan insanlar gibi bulacağım, diye fikir yürüttü ve oturdu. Kağıtları dağıtırken, Ölüm siyah cüppesinin kollarını kıvırdı ve iskelet elleriyle kağıtları kaldırdı. Evet, Ölüm tahmin edilebileceği gibi, iskeleti üzerine siyah bir cüppe giymişti ve kukuletası başında sonuna kadar çekikti, 2. ve 5. katlar arasındaki ölümlerin hepsinin bu görünüşü seçtikleri söyleniyordu. Sessizliği bozan Kendin oldu, hüzünlü bir sesi vardı. Yüzyıllardır ondan kaçmaya çalışanlarla uğraşmış ve hâlâ da uğraşmaya devam ediyordu, bu onu melankolik yaptığı gibi aynı şekilde her bu odaya adım attığında içerde biri olması için tanrılara yalvarmasına neden oluyordu ama tüm bunlar bir yana Kendin’in gözlerinde hiçbir Kat mensubuna bağışlanmamış bir güzellik vardı. Kim ki o gözlerin içine içine bakarsa, görür en derin duygularını ve özlemlerini, tanrı veya insan olsun (T.T.E.K. 421). Böyle derin bir güzelliği vardı Kendin’in gözlerinin. Yıllar önce Yaşlılık bu gözlere baktığında, Güneşin 4. Kat’ı en güzel aydınlattığı günlerden birinde, Basamaksonu’nda Bilinmezlik’e doğru uçan Anka kuşunun her bir kanat çırpışında oluşturduğu hava sirkülasyonunu yüzünde hissetmiş ve o gün ilk kez yaşadığı gençliği bir kez daha hatırlamıştı. Aynı şekilde Uyku’da bu gözlerde; okyanusların en derinlerinde sonsuz bir güzellikle uykuya dalmış, sonsuz güzellikte bir deniz kızı görmüştü. Tüm Tanrıların bunun gibi panoramaları vardı kuşkusuz, biri hariç. Ölüm yıllar önce diğerleri gibi bu gözlere bakmış ama hiçbir şey görememişti. Engin bir siyahlıktan başka. Çok çaba harcamış, görmek istemiş ama bu güzellik ondan mahrum bırakılmıştı. Hiddetle bunun nedenini Kendin’e sorduğunda “Benim gözlerim olmayanı değil, olanı yansıtır,” deyince Ölüm bunu hakaret olarak algılamış ve Kendin’e haddini bildirmeye kalkmıştı. Bu kavganın büyüyüp, bir Basamakkırana dönüşmesini önlemek amacıyla Kaos’un uyanmaması için her türlü çaba sarf edilmiş ve sonunda başarılı olunmuştu.
“ 7. katta artık sana ihtiyaç kalmadığı söyleniyor Yaşlılık!”
Yaşlılık ürkmüş göründü. Konu Ölüm’ün de ilgisini çekmişti ama en çok ilgilenen Boşaltım’dı zira 7. Katta, çoktan beri Boşaltım görev almıyordu. Hatta 6. katta bile yakında ihtiyaç kalmayacağı yönünde söylentiler dolaşıyordu.
“ Bu imkansız, evrende yaşlanmayacak, eskimeyecek bir şey yok! Bu sadece bir söylenti.” Yaşlılık’ın sesi ise titreyerek ve kısık çıkardı, göz kapakları yarı açık, yürüyünce iki büklüm olan bir ihtiyardı. O, kahverengi bir cüppe giyer ve kukuletasını hiç takmazdı. Saçları seyrek ve beyaz, yüzü ise kemikliydi.
Şüphesiz bu sırada, en rahat olan Ölüm’dü. İnsanlar kendinden kaçabiliyor, başka başka yaratımlara dönüşebiliyorlardı bu 7. katta olmadık şey değildi. Lakin hangi katta olursa olsun, Ölüm her zaman vardı ve olmaya da devam edecekti.
Artık o moralle mi bilinmez o gün Ölüm ilk kez bir oyunu kazandı. Elinden kartlar sanki kendiliğinden fırlıyor ve tam yerini buluyordu. Öyle ki Ölüm, Kader’le Şans’ın üzerinde ortak bir etkisi olduğuna inanmaya başlamıştı –ki bu imkansız bir şeydi. Masadan galip kalkan Ölüm, iyice keyiflendiği için Dünya’ya inmeye karar verdi. Kendi, bu işi Dünya’da pek nadir yapardı çünkü ne zaman oraya inse başına trajikomik olaylar gelirdi ama şimdi keyfi yerindeydi ve Dünya onu bekliyordu. Orağını aldı ve yola koyuldu…
Yer: Düzuzun yolunun kenarındaki yamacın aşağısı – Düzuzun ormanın içi
Zaman: Kazadan dakikalar, yemekten –yuvarlarsak- 3 saat 45 dakika sonra, Ölüm yola koyulduktan saniyeler sonra
Hulusi Bey, yattığı yerden hala kalkmamış omuzlarında münakaşa eden iki sesi dinliyordu.
Fakat uzaktan gelen başka sesler üzerine omzundakiler iki şey söyleyip sustular.
“Geliyor…”
“Evet…”
Hulusi Bey’in kulağına gülücük sesleri, kıkırdamalar geliyordu. Bir sürü kıkırdama, en azından 7-8 bayana ait. Yattığı yerden göremiyordu gelenleri ve kalkmaya da cesaret edemiyordu özellikle hemen omuzlarından gelen o seslerden sonra..
Sesler yaklaştı… Şimdi kıkırdamalar yerlerini bir hisse bırakmıştı. Hulusi Bey acayip bir şekilde izlendiğini hissediyordu. Sonunda, bir cesaret yattığı yerde doğruldu ama hafiflemişti, öyle böyle değil sahiden hafiflemişti ve dönüp baktığında yerde yatan bedenini gördü, yüzü biraz kanlanmıştı. Kumral saçları, toprağa dökülmüş, yeşil gözleri açık ve anlamsız bir şekilde gökyüzüne bakıyordu. 34 yıldır taşıdığı teni ilk defa bu kadar beyazdı. Ve o anda anladı ki ölmüştü, ama bu onun için büyük bir şok değildi. Çok büyük bir şok da değildi, hayır. Kendisini buna hazırlamıştı. İnsan fesatlık düşünmeyince, başka şeylere bolca vakit kalıyordu. Sonra kendine baktı: şeffaf, holografik bir siluet şeklindeydi. Omzunda konuşanları şimdi görüyordu. İnanması güçtü ama iki melekti bunlar, küçük, el kadardılar ve arkada minik kanatları vardı. Teki, elinde ufak bir not defteri tutarken, diğeri ardı sıra bir sürü defterle duruyordu. Sonra kıkırdamaların olduğu yere baktı ve bir düzine kadar birbirinden güzel geç kız gördü. Kızlar “Hadi gidiyoruz,” diyordu. Arkadan meleklerin teki “Vay anasını, böyle karşılama görmemiştim hiç,” dedi ve diğeri de onayladı. Hulusi Bey ise, “Sağ olun bayanlar ama ben sizi meşgul etmeyim,” Kızlar, yaklaşarak konuşmaya devam ettiler “ Hadi ama seni bekliyoruz, hepimiz emrine amadeyiz. Dile bizden ne dilersen.” Hulusi Bey iyice geriledi “ Bakın gerçekten, beğenmediğimden değil hepiniz çok güzel bayanlarsınız ama gelemem sanırım gitmem gereken başka bir yer var,”
Birden Pof diye bir ses duyuldu (hiç sis veya duman yoktu ama) ve azgın bayanlar ordusu kayboldu. Melekler titremeye başladı az sonra kara cüppesi ve orağı ile Ölüm gözüktü. Ölüm can almaya gelirken, genellikle kendi görüntüsünü kullanmazdı. Meleklerin istatistiklerine göre yaratıcılığını kullanarak şekillere girer öyle gözükürdü. Ama böyle cömert bir teklifi reddeden birine kendi görüntüsüyle çıkması gerektiğine karar verdi. Hulusi Bey hiç şaşırmış gözükmüyordu.
“Ahha! Ben de sizi bekliyordum.” Ölüm orağıyla bir daire çizdi
“ Bekletmedim inşallah,”
“ Yok, yok, hayır. Doğrusunu isterseniz tam zamanında geldiniz az kaldı o bay…”
Ölüm, bassı bol sesiyle araya girdi
“ Meleklere bakıyorum da, seni kutluyorum gerçekten. Bugüne kadar iyilikleri bir not defterini dahi geçmeyen bir çok kişiyle karşılaşmıştım ama tersi durumla hayır, hayır çok çok uzun zamandır karşılaşmamıştım. Ayrıca, iyiliklerine bakınca,” arkasında düzinelerce defterle bekleyen meleğe doğru baktı “gerçekten etkileyici.”
Hulusi Bey, anlamamış gözüküyordu. Ölüme ve meleklere dikkatle baktı. Sonra da etrafa baktı.
“Size saçma gelebilir ama bir soru sorabilir miyim?”
Ölüm, kukuletasının içindeki kuru kafasını salladı.
“ Teknik olarak benim bedenim burada olduğuna göre, burada ölmüş olmam gerek değil mi?”
Ölüm, aynı şeyi tekrar yaptı. Bu sefer içerden, iki kemiğin birbirine çarpma sesi geldi. Ölüm silkelendi, Hulusi Bey ise hafifçe ürkmüştü.
“Ee.. Evet, şey, yani ölmeden önce benim buraya gelip de burada ölmem mantıklı değil yani, hı?”
Ölüm anlamaya çalıştı. Kafasını sallayacaktı, vazgeçti.
“ Hayır,”
Ölüm anlamaya başlıyordu.
“ Sen burada ne yapıyorsun?”
“ Bilmiyorum, birkaç dakika önce evde oturmuş konuşmamı hazırlıyordum ve bir baktım ki yoldayım, sonra bana doğru gelen bir araba gördüm… Sonrasında olaya siz dahil oluyorsunuz.”
Evet, dedi ölüm şimdi anlamıştı. Tüm bunlar planlanmıştı belli ki bu adamın ölmesi isteniyordu. İyilik defteri bu kadar kalabalık olan birinin ölmesini ancak Kötülük isteyebilirdi. 4. Kat üzerindeki İyilik Kötülük Terazisi çok öncelerden beri kötülük ağır basacak şekilde dengesizleşmişti ve bu dengesizliğin sonu İyilik’e bayağı zarar verirdi. Şöyle ki Basamakevren kurallarında, eğer terazinin herhangi bir tarafı zemine deyecek olursa diğer taraf ebedi cezaya çarptırılıp, Kırıkbasamaklar’ın gittiği yere yollanacaktır –buranın neresi olduğunu kimse bilmiyor belki de bilinmeyenden gelen korkuyla tüm Basamakevrenin ortak olarak korktuğu tek şey budur. Tüm bu iniş-çıkış olaylarının özünde ise, İyilik ve Kötülük arasındaki rekabet yatar. Aslında, bu rekabet diğer katlarda bu derece saplantı haline getirilmemiştir ama 4. Kat’ta, macera olsun diye uzun uzun kazıklar üzerinden atlamaya çalışırken başarısız olan ve ölen birinden bile bahsederken işin içine İyilik ve Kötülük’ün girmesinden ve zaten İyilik ve Kötülük doğalarında birbirlerinden nefret etme güdüsünü taşıdıklarından ister istemez arada bir kin nefret duygusu oluşmuştur ve bu yıllar geçtikçe güçlenmiştir. Şimdi ise terazinin Kötülük yanı, zemine çok yakındır. Bu sonucu yıllar önce gören İyilik, büyük Tanrılar’dan yardım isteyerek 4.Kat’a çeşitli, kusursuz insanlar yaymıştır. Bunlar dünyaya yol gösterecek, teraziyi İyilik yönünde indirecek olan, seçilmişlerdir. Eğer bu kişiler insanlara doğru yolu gösteremezse, Terazi, Kötülük tarafında inecek ve tüm Basamaktarihin’de gerçekleşmemiş bir şey olacaktır ki bu şeyin ne olduğu hiç gerçekleşmemiş olmasından dolayı bilinmiyor. Tanrıların da bu konuda bir yorumu yok ama 4. Kat adına kötü çok kötü bir şey olacağı tahmin ediliyor… Ölüm bunları biliyordu çünkü tamamen tarafsızdı ve İyilik, bu konuda Ölüm’ü haberdar etmenin iyi bir fikir olduğunu düşünmüştü ve şimdi görünen o ki Kötülük’de bunu öğrenmişti ve atağını yapmıştı. Ölüm bu gidişi iyi görmüyordu. Sonuç olarak kendi adına bir eksisi yoktu. Her halukarda o işini yapardı ama 4. Kat adına pek iyi şeyler gördüğü söylenemezdi. Tahminlerine göre –aslında emindi- bu adam o seçilmişlerden biriydi ve Kötülük işin içine Kader’i de karıştırarak adamı absürd bir yolla öldürmüştü. Ölüm, işin içine Kader’in bulaşmasını anlamadı, Kader kesinlikle rahatsız edilmemesi gereken tanrılardandı, ne kimseye hesap verir ne de kimseden hesap alırdı. Görünen o ki Kötülük, ya Kader’le ortak olmuştu ya da Kader’i bir şekilde tehdit ederek istediğini yaptırmıştı zira bütün bunları planlayan ancak Kader olabilirdi. Daha önce de bir çok kez insan kılığına girerek veya birkaç satırı değiştirerek böyle şeyler yaptığı görülmüştü. Bu Büyük Tanrıların hoşuna gitmeyeceği gibi İyilik’i de çileden çıkartacaktı kuşkusuz. Bu kayıpla birlikte terazinin zemine ne kadar yaklaştığını merak etti Ölüm. Her ne olursa olsun, 4. Kat karışacağa benziyordu ve Ölüm, bu karışıklıkta elinde bir koz olması gerektiğini biliyordu. Kaos uzun süredir dinlendiği yerden çıkacaktı, tanrılar değişecek, eskilerin yerine yeniler gelecekti. Büyük Tanrılar birbirleriyle savaşacak, yenilenlerin yerine alt kademelerden yükselenler olacaktı. Basamakevren’in bir çok katında uzun yıllar önce bunların hepsi yaşanmıştı. Ve bugün bunlar bir daha yaşanacaksa Ölüm, Hulusi Bey’in iyi hatta, harika bir koz olduğunu biliyordu.
“ Peki, şimdi ne olacak? Nereye gideceğim, cennete mi?” diye sordu Hulusi Bey, Ölüm kukuletasının içinde sırıttı:
“Cennete? Aaaa.. tabii tabii cennete gideceksin…”
* Zamanı belirtirken devamlı’ yuvarlama’ yoluna gitmek detaylara daha az dikkat çekmek amacı güdülerek yapılmıştır. Yoksa Zaman’a gönderme yapmak, hakaret etmek veya laf sokmak gibi kötüye yorumlanabilecek amaçlar kesinlikle ve kesinlikle söz konusu değildir. Olamaz da.

