DÖNÜŞ

5
Bu hikaye, Korkut ALDEMİR’in “Ankara’da Soğuk Gece” romanındaki öğeleri içeriyor olsa da, romanın (veya olası serinin) dışında, bağımsız bir öyküdür. Kitabı okumuş Kayıp Dünya takipçilerinin daha keyifle okuyacağını düşünüyorum.
– Altuğ Gürkaynak (KD Editörü)

Rewerdrom’un karanlık dehlizler ve yanan volkanik havuzlardan oluşan ürkütücü atmosferinde, karanlık gökyüzünde kırmızı bir alev topu oluştu. O saatlerde; kaya kabuklarının üzerinde keskin pençeli, pullu ayakları üzerinde sürünerek, av arayan iki duneg; gökyüzünde bir nokta şeklinde beliren ateş topuna ilgiyle baktılar. Bu parlak kırmızı topla ilgilenmelerinin sebebi meraktan ziyade; gelenin dunegleri avlayarak yaşayan avcı kuşlardan biri olan farborg olup olmadığını anlamaktı. Olmadığına kanaat getirdiklerinde, sakince kayaların üzerinde gezinen küçük lav sıçanlarını takip etmeye devam ettiler.

Gökte bir anda ortaya çıkan alev topunun kırmızı rengi solup, simsiyah oluverdi. İnsansı vücudu belirdi. Kolları bir an için görüldü. Tek hareketle kanatları açıldı ve lav buharlarının yarattığı, ağır sis bulutuna dalıverdi. Kısa sürede yönünü buldu. Kıpkırmızı parlayan tek şey artık yaratığın gözleriydi.

G.A. uzun süredir Rewerdrom’a gelmemişti. Dünyanın oksijeni bol rahat atmosferinden sonra; boğucu ve sıcak hava boğazını yakarken gergin kanatlarını mağarasına yöneltti. Yine de doğduğu gezegene dönmek, içinde garip hisler uyandırmıştı. Yaratık eğer yorumlayabilseydi, bu hissin huzur olduğunu anlayacaktı.

Zeminden yükselen dikitler ve küçük tepeler, volkanik kaya kabuğundan oluşmuştu; sanki hepsi yekpare gibi duruyordu. Bu yükseltilerin arasında bazen küçük öbekler halinde gözlenen bazen de devasa biçimlerde oluşmuş lav gölleri vardı. Kimi tepelerin arasında ise ucu bucağı belli olmayan uçurumlar bulunmaktaydı. Sıcak havanın tüterek yükseldiği bulutların arasından, gözün seçebildiği yerlerde irili-ufaklı mağaralar görünüyordu.

Rewerdrom’da, günün bu saatlerinde ortalıklarda güçlü avcılar ve lavlara yakın yaşayabilen av hayvanları bulunurdu. Havadan aşağıya süzülen bir farborgu gördü. Farborg hızla gözden kayboldu.

G.A. bulutların altına giren farborgun hedefini görmedi. Merak da etmiyordu. Neticede Rewerdrom için sıradan bir durumdu.

Ancak farborg hedefine kilitlenmiş bir halde; çevresine, geldiğini haber veren çığlıklarını gönderiyordu. Kuşun kalın derisi kısa, sert tüylerle kaplıydı. Bu tüyler, ısınmak ya da havalanmasına katkıda bulunması için oluşmamıştı. Binlerce yıllık evrimi içinde, avlanmasında faydalı olması ve av olarak rağbet görmemesi için gelişmişti. Jilet gibi keskindi ve genel vücut hareketlerine uygun yönelmişti. Herhangi bir yaratık tarafından yakalanıp sarıldığında, içerdeki kaslar tarafından yönlendirilip saldıran hayvanı kesebilirdi. Gri renkli kanatları, kuşun uçarken muazzam hızlara ulaşmasını sağlıyor ve omurgasının arkasından üçgen şeklinde çıkıyordu. Kanatların tam ucunda üç tırnaklı, ikişer eklemli pençeleri vardı. Ancak kuşun esas silahları; sert kabuklu, küçük dişlere sahip büyük gagası ve ayaklarında sonlanan dört tırnaklı pençeleriydi. Bu dört tırnak, kaya bloklarını parçalayabilecek kadar güçlüydü. Rewerdrom’da yaşayan hayvanlar arasındaki en eski avcılardan biriydi, farborg…

Farborg; bulutların altına hızla indi ve lav gölünden yeni çıkmış avına sertçe çarptı. Afallayan lav ferselini, yükselip alçalarak didiklemeye başladı. Her dalışında sert pullarında derin delikler açtı. Fersel debelendi ve havadan gelen ölüme karşı koymaya çalıştı.

Lav ferselleri, pek çok alt gruba sahip sakin hayvanlardı; yakın akrabaları olan duvar, mağara ferselleri arasında en güçlü ve en az saldırganıyken, Rewerdrom’da en zor mücadelelere maruz kalan da yine lav ferselleriydi.  Uzunlukları iki buçuk metrelere ulaşan lav fersellerinin çok sert pulları onu düşmanlara karşı koruyabildiği kadar, lavın yoğun sıcaklıkları içerisinde saklanmalarına da yarıyordu. Büyük boynuzları olan bu sürüngenin, dört ayağı da kayalara sıkıca yapışacak bir tür salgıyla kaplıydı. Metalik turuncu rengi göletlerin yanındaki kayalarda iyi kamufle olurdu.

Güçlü boynuzları, geniş ağzı ve kuyruğunun ani hareketleriyle, farborgu bezdirip kovmaya çalışıyordu. Güçlü pullarla örtülü bedenindeki yaralara önem vermeden, kayaya kaynamış gibi yapışan dört ayağının devinimleriyle avcıya karşı koyuyordu.

Yaşamının pek çok yılında avcılıkta kazanmış, av hayvanı olmakta da her zaman başarısız olmuştu. Bu savaşı da dev gibi cüssesiyle; kazanacağından emindi. Ta ki; havadan süratle pike yapan dört farborgu daha görene kadar…

Sonunda; lav ferseli tüm gücünü lav göletine ulaşmak için harcadı. Ölse de bu leşçillere yemek olmayacaktı. Ancak, dört kuşun ikisi, yaralı hayvanın niyetini sezip gölete giden yolu kapattığında; kalan üçüyse hayvanın tehlikeli kuyruğunu kuvvetle yakalayıp havaya ve geriye çekmeye başlamıştı bile. Devasa hayvanın yaralarından akan kızıl kan, hayvanın tüm gücünü akıtıyordu.

Fersel sonunda inleyerek öldü. Ölümü uzun sürmüştü ve farborglar; bitkin vücuduna ve iç organlarına, defalarca kez kafalarıyla beraber pençelerini sokup yaşam özünü alırken fersel sadece titreyebildi.

Bu Rewerdrom’un özü, en büyük gerçeğiydi.

Av ve avcılar…

En acımasız avcılar…

G.A., saatlerce boğuk ve sıcak atmosfer katmanında yükseklerden uçtu. En son gelişinden sonra çok uzun bir zaman geçmiş olsa da, içgüdüleri yolunu gösteriyordu. G.A. için; tüm ailesinin doğduğu ve öldüğü derin karanlıklara açılan, serin Mağara Şatosuna ulaşması kör karanlıklarda ve hatta korkulu lav fırtınalarında bile kolaydı. Bunları düşünürken heyecanlanan hayvan; kanatlarına daha fazla güç verdi. Şatosuna, klanına ulaşmak istiyordu. Klanında heyecanla karşılanacak, onun şerefine av partileri düzenlenecekti. Klanının en güçlü avcı-savaşçısı olarak seçilmişti. Dünya’daki görevini başarıyla sürdürüyordu.

Rewerdrom’daki en tehlikeli ırklardan biri olan Zeros’ lar arasında klanının onur kaynağı olmuştu G.A.

Zeroslar; Rewerdrom’da yaşayan uçan avcılar arasında en güçlü ırklardan biriydi. Ateşe, havasızlığa, yoğun sıcaklıklara karşı çok dayanıklıydılar. Derin karanlıklarda görebilirler; kayaların üzerinde ısı izlerini takip edebilirlerdi. İnatçı, sinsi ve çok korkulan avcılardı. İki ayakları üzerinde yürüyebildiklerinden ve kanatlarını katlayıp, küçültebildiklerinden, giremedikleri dehlizler çok azdı. Avlarını haftalarca takip ederler ve istediklerini alana kadar vazgeçmezlerdi.

İnsanımsı vücutlarını, siyah-gri-boz renklerde kalın kısa tüyler kaplardı. Köşeli kafalarında güçlü çenelere sahiplerdi. Uzun ve keskin dişleri, ağızlarında tehlikeli bir şekilde dururken; kızıl-kara gözleri karanlıkta hafif kırmızı bir şekilde parlardı. Alınlarının hemen üzerinde kenarlara açılan, işlevsel olmaktan öte ürkütücü bir görünüm veren küçük boynuzları vardı. Çeşitli boy ve ağırlıklara sahip olan Zeroslar; genelde yüz elli – yüz seksen cm. boylarında ve doksan – yüz yirmi kilogram arası ağırlıklarda olurlardı.

Dağınık yapıda yerleşen klanlar, Rewerdrom’un hemen her yerindeydi. Örgütlü bir şekilde yaşayan klanlar, şahsi güçlerinin üzerine birlikteliklerini eklediklerinde yenilmez düşmanlar olurlardı. Ancak; Rewerdrom’da yenilmez tabiri kullanmak ciddi bir yanılgıydı ve sinirli yapılarıyla klanlar arası sıkça savaşlar çıkardı. Bu da, Zerosları en çok zayıflatan unsurdu. Bu güçlü ve zeki ırkın, belki de en büyük düşmanı yine Zeroslardı.

Bu savaşlar ve Rewerdrom gibi bir gezegende var olmaya çalışmak; bu ırkı çok korkulan savaşçılar haline getirmişti. Tabii ki aralarından pek çoğu büyü konusunda çok yeteneksizdi. Ancak aralarından güçlü büyü ustaları da çıkıyordu.

G.A.’nın klanı üç yüzün üzerinde erkek Zeros ve dört yüzden fazla dişi Zeros barındırıyordu. İsmi İse GEIROS KLANI’ydı. Kuzey Uçurumları Şatosu (Geiroglen Dyrin Gatral); bu klandaki yedi yüze yakın Zeros’un barınağıydı.

G.A., kabuklanmış yaralarının uzun uçuş sonucunda kanamaya başladığını fark etti. Yolculuğu daha uzun süre devam edecekti, dinlenmeliydi. Vücut devinimini sola çevirip koyu bulutlara daldı. Sıcak hava buharlarıyla oluşan gri-beyaz bulut, hortum gibi açıldı ve yaratığı içine kabul ederken biraz itiraz etti.

İçinden geçen G.A. kalın bulut tabakasından ok gibi çıktı. Üç büyük tepe, ortalarında geniş lav gölü ve öbek volkanik kayaların görüntüsünden kurulu; kırmızı-turuncu renklerin hâkim olduğu bir manzarayla karşılaştı. Kanatlarını üç defa daha çırptı ve yorgun vücudunu dinlendirmek için çevredeki en yüksek tepenin zirvesini seçti. Rahatsız edilmek istemiyordu ve avlanmaya da niyeti yoktu. Çirkin vücuduna tezat bir şekilde, zarif bir hareketle zirvedeki yuvarlak kaya ucuna kondu.

Göğsünü, sırtını, kollarının ve bacaklarının bir kısmını kaplayan parlak koyu yeşil sert pulları doğal değildi. Vücudunun bu kısımlarında oluşan yaraları, çok hızlı ve eksiksiz şekilde iyileşirdi. Kanayan yaraları ise bu bölgelerin dışındaydı. G.A. uzun siyah dilini çıkarttı ağzından. İstediğinde dilinin yüzeyinde tehlikeli küçük dişler çıkarabilirdi. Bunu avının derisini yüzmek için kullanan Zeros; şimdi ise isteyerek dilini adeta kadife gibi yumuşatmış ve dilinin üzerindeki küçücük dişleri saklamıştı. Diliyle yaralarını yaladı. Dilinin üzerindeki küçük bezlerden gümüşi-şeffaf bir sıvı çıktı. Yaralarının üzerine bu aktıkça yaralarındaki kanamalar durdu. Yaratık derin bir nefes aldı. Derin dinlendirici bir uykuyu çok isterdi; ancak, bu kadar korunaksız bir yerde ve Rewerdrom gibi bir gezegende bu ölüm getirecekti. Bunun yerine hafif bir uyku ile yetinecekti. Gözlerini kapattığında, heykel gibi hareketsiz duruyordu. Uykuya geçerken içindeki avcının tüm diğer duyuları keskinleşti ve çevresindeki hareketleri, sesleri, sıcaklık farklılıklarını taramaya başladı.

Aynı anda da; Dünya’da bıraktığı küçük kız çocuğunu düşünerek dikkatli uykusuna daldı…

*

Anıttepe’nin eski kokan, o güzel, dar sokaklarında bir kız çocuğu ayakta duruyordu. Sert kaldırımlara basmış, karanlık gökyüzüne bakıyordu. İçinde pek çoğunu anlamlandıramadığı duygular vardı. Zihnini yoran, ruhunu karmakarışık dalgalarla saran, diline kasvetin ozon tadını bırakan tuhaf sezgilerdi bunlar.

Boyun kaslarını zorlayarak ışıltılı fezayı inceleyen küçüğün yüzünden masumiyet, titreyen dudaklarından ise mutsuzluk okunabiliyordu.

Birdenbire hayatından bir şey eksilmişti sanki…

Eksilip yitivermişti.

Hissetti… Ruhunda ve tüm hücrelerinde!

Ve ardından kız çocuğu anlık duraksamasından sonra hareketlendi. Vurdu kendini caddenin parke taşlarına. Ümidi de enerjisiyle birlikte yitivermişti…

‘O’, koruyucusu, gölgesi, yenilmez savaşçısı, kahramanı bir daha gelecek miydi acaba?

Korkut ALDEMİR

Paylaş

5 yorum

  1. avatar

    Korkut bey merhaba, kitabınızı okumuştum. Bu hikayeyi de çok beğendim. Elinize sağlık.

  2. avatar

    Selamlar, hikaye çok güzel ama karamsar bir ortamda geçiyo.
    o kadar vahşi bi dünyada geçmek zorundamıydı? bir de ben anıttepedeki kızı anlamadım. bahsedilen kitabınızdaki bir karakter mi? kitabı sağ taraftaki reklamdan almak konusunda kararsız kaldım bide..

  3. avatar
    Pınar Karaca -

    Sevgili AylinE,

    İlgili bağlantıdan gönül rahatlığı ile kitaba sahip olabilirsiniz. Herhangi bir sorun yaşarsanız Kayıp Dünya eminim size yardımcı olmak için devreye girecektir ki problem çıkmayacağına eminim.

    Sevgiler.

  4. avatar

    Sevgili Cenk. Teşekkür ederim…

    Değerli AylinE.

    Görüşleriniz için teşekkürler.

    Bu kısa hikayedeki karakterler romanda mevcut değildir.
    G.A. ile küçük kızın saf ilişkisi, kendilerine ait özel bir frekans. Bu ve devamı olan hikayeler de tamamen o ikisine adanmıştır.

    Arz ederim…

Yorum yapın