Deja vu

3

Erkenden inen karanlığı, soğuk ve nemli havası, bitip tükenmeyen kalabalığı, balık ekmekçisi, tavuk dönercisi, bir milyona çiçek satan çingeneleri, dilencileri, şehir hatları vapurları, sarı dolmuşları, Haydarpaşa’sı, trenleri, sahili ve trafiği katleden otobüsleri ile Kadıköy’de tipik bir sonbahar akşamıydı. Yoğun bir iş gününün ardından ajanstan çıkmış, Rıhtım Caddesi’nden, Yazıcıoğlu’nun oradaki fast foodculara doğru yürüyordum. Niyetim, birçok akşam yaptığım gibi Şöhretler’de bir sosisli veya ıslak hamburger atıştırıp 19:00 otobüsünü yakalamaktı. Bu yorgunlukla eve kapağı bir atsam iyi olacaktı.

Aceleyle mideme tıkıştırdığım sosisliyi bir ikincisi izledi. Saatime baktım, 18:50. Midem bir tane daha ye diye feryat etse de, şimdi durağa geçip sıraya girmezsem kesin ayakta kalacaktım. Bu akşam trafiğinde de o kadar yol ayakta çekilmezdi. Hızlıca ışıklara doğru yürüdüm. İş Bankası’nın önünden Haldun Taner Sahnesi’ne doğru karşıya geçtim.

Her zamanki gibi, bir milyon bir milyon diye çiçek satan çingenelerin sesleri, içeride prova yapan sanatçıların seslerine karışıyor, sahile yakın büfelerdeki manyak balıkçı, ama çok taze, ama çok taze diye balık ekmek satarken, yanaşan Beşiktaş vapurunun düdüğü birazdan meydana bir sürü insanın akacağını haber veriyordu. Aynı anda konuşan binlerce insan ve trafikteki araçların sesleri tüm bu seslere karışarak ambiyansı tamamlıyordu. Her şey normal ve olması gerektiği gibiydi. Ta ki, ince bir ses her akşam kulağıma çalınan bu müziğe karışıp her zamanki ezgisini bozana kadar.

“Pardon, çok özür dilerim ama… Bu anı gerçekten hatırlıyorum!”

Karşımdaki, benim boylarımda, siyah saçlı, uzun kirpikli, karanlıkta ne renk olduğunu kestiremediğim büyük güzel gözleri olan, güzel yüzlü genç bir kadındı. Bir köşeden fırlayarak böööö diye korkutmuş da, şimdi gülüşüp, hal hatır sormayı bekleyen eski bir arkadaş gibi öylece duruyordu karşımda. Elleri ceplerinde, soğuktan mı yoksa heyecandan mı kızardığı belli olmayan sevimli yüzünde bin türlü şeye yorumlayabileceğim yarım bir gülücükle yüzüme bakıyor ve benden bir tepki bekliyordu.

“Ne?” dedim.

“Deja vu… Şey, ben yani… Bakın belki inanmayacaksınız ama az evvel tam şuradan doğru yürüyordum. Birden dedim ki bu anı daha önce hatırlıyorum. Birazdan, açık kahve bir mont giymiş, uzun saçlı bir adam karşıdan karşıya geçecek ve onunla konuşacağım. Derken ışıklara baktım ve sizi gördüm. Tam olarak hatırladığım kişisiniz. Yani ya bu bir deja vu ya da… Tanışıyor muyuz?”

Bir solukta söyleyiverdiği bu şeyleri hazmetmem birkaç saniye sürdü. Dur bakalım dedim, kendi kendime. Bakalım bunun altından ne çıkacaktı.

“Eminim tanışmıyoruz” dedim, “Ama beyin ile göz arasındaki senkronizasyon sorununu deja vunun kaynağı olarak gören bilim adamları da var. Yani muhtemelen önce beni gördünüz ama bu bilgi beyninize gidip işlenene kadar siz benim olduğum tarafa bir kere daha baktınız ve bu sırada beyniniz yoğunluk arasında hey ben bu adamı daha öncede gördüm sanki diye düşündü. Sonuçta hepimiz kandırıldık.”

“Öte yandan, yaşadıklarımızın, yaptığımız her hareketin paralel evrenlerdeki yansımalarımıza kadar uzanan enerji dalgaları oluşturduğunu ve paralel evrenlerdeki yansımalarımızın bazen bunları algılayarak beyinlerinde bir görüntü oluştuğunu söyleyenler de var” dedi.

“Eh, bu durumda reenkarnasyona inananların fikirlerini de eklersek bu sohbet uzar” diye cevap verdim.

“Hadi öyleyse size bir kahve ısmarlayayım” dedi.

“Hey, dur bakalım ben senin bildiğin erkeklerden değilim!” deyiverdim.

Ucuz espriydi, biliyordum. Yine de karşılıklı gülüştük. Bahariye’de hoş bir kafe biliyordum. Söyledim. O da biliyormuş orasını. Altıyol’dan yukarı ünlü boğa heykeline doğru konuşarak yürümeye başladık. Adını, İzmir’li olduğunu, İstanbul Üniversitesi’nde arkeoloji okuduğunu, Kadıköy’de yaşadığını, açıklanamayan olaylara, uzaylılara filan olan ilgisini bu sırada öğrendim.

Uzun süredir uğramamama rağmen pek bir şey değişmemişti. Kafe hala hoş bir mekandı. Rahat kırmızı koltuklar, köşelerde bitkiler, biraz uzak doğu biraz hint işi dekorasyon, loş ışıklandırma, hoş müzikler. Ama en çok sevindiğim kısmı kahvesinin kalitesinin değişmemiş olmasıydı. Sıcak ve lezzetli kahveleri yudumlarken, deja vudan girdik, duru görü, astral seyahat, telepati, Philadelphia deneyi derken Almanların İkinci Dünya Savaşı’ndaki kara büyü denemelerinden çıktık. Hoş kızdı, güzel muhabbetti, vaktin nasıl geçtiğini anlamadım. Saate baktığımda son otobüsü çoktan kaçırmış olduğumu fark ettim. Kalkalım artık dedik. Kısa bir sen ödersin ben öderim tartışmasından sonra hesabı alman usulü ödeyip çıktık.

“Hadi, yakınlarda oturuyorsan eve kadar bırakayım bari. Gece vakti, sarhoşu, iti, kopuğu çok olur buraların” dedim.

“Hey, dur bakalım ben senin bildiğin kadınlardan değilim!” dedi. Gülüştük tekrar. “Aslında gerçekten sevinirim bırakırsan” diye ekledi.

Baktım, ciddiydi. Rum Ortodoks Kilisesi’nden aşağı Moda’nın ara sokaklarına doğru daracık sokaklardan yürümeye başladık. Allah’tan yolda belaya bulaşmadan on dakikada eve geldik. Serde erkeklik var ama son kavgasını 10 sene önce etmiş, masa başı çalışan, kas yoksunu bir grafiker ne kadar koruyabilirse bu kızı o kadar koruyabilirdim. Dar bir sokakta, beş katlı bir apartmanın önünde duruyorduk. Karşılıklı vedalaştık, telefon numaralarımızı aldık. Söz verdim, arayacaktım ve yarım kalan muhabbetimize devam edecektik. O da belki bir ara ajansa uğrayacaktı. Anahtarlarını çıkartıp kapıyı açtı, tam içeri girecekken durup geri döndü.

“Sen şimdi nasıl gideceksin o kadar yolu?”

“Atlar bir taksiye giderim, dert etme sen.”

“Şey… Ev arkadaşım memleketine gitti, salonda bir de kanepemiz var. Yani… İstersen diyorum, kal. Hem vakit de çok geç oldu. Sabah buradan gidersin işe.”

Şeytan dürtüyordu. Uyma oğlum, dedim kendi kendime. Organ mafyası filandır. Sabah küvette tek böbrekle bulursun kendini. O da şanslıysan. Komple dalak, kalp, ciğer de giderse şaşırma. Ya da kız gece bir şey içirir sabah cüzdanı dımdızlak bulursun. Psikopat ya da ne bileyim satanist filan çıkar kız. Gece gece doğrar seni, ertesi sabaha manşet olursun gazetelere: “Genç grafiker satanist ayininde vahşice öldürüldü!” Bütün bunlar aklımdan bir saniyede geçerken, hormonlarım çoktan kararını vermişti bile.

“Peki” dedim. “Valla gözümde büyüdü o kadar yol şimdi.”

Eski apartmanın daracık merdivenlerinden üçüncü kata çıktık. Bu küçük dairenin bekçisi olan kalın ahşap kapı, sahibi yanımda olunca içeri girmeme müsaade etmişti. Yine de, ne işi var bu yabancının diye kaşlarını çatarak baktığını hayal etmekten alamadım kendimi. İçerisi tipik bir öğrenci eviydi. Dağınıklık, ucuz eşyalar, birbirinden farklı koltuk ve kanepe, duvarlarda posterler ve acayip bir sürü ıvır zıvır.

Dağınıklığın kusuruna bakmamamı söyleyip beş dakika izin istedi. Kanepeye kurulup, fırsattan istifade en yakın arkadaşıma bir mesaj attım. Yeni tanıştığım bir hatunun evinde olduğumu yazdım, hani olur da bir terslik olursa… Evin açık adresini de mesaja ekledim. Sokağa girerken tabeladan bakmıştım adına. “Keyfine bak kanka sana bi şey olmaz” diye cevap yazdı hıyarağası. Esas kız, az sonra üstünü değiştirmiş olarak yanıma geldi. Altında bir eşofman, üstünde de pembe kolsuz bir body. Hiç de beklediğim gibi değil. Bana da bir eşofman altı ile tişört uzattı.

“Sen de değiştir üstünü, rahat edersin. Kusura bakma bir tek bunlar var. Ben bir çay koyayım, biraz daha laflarız olur mu?”

Yeterli ışıkta fark ettim, gözleri sarı benekli açık bir kahverengiydi. O çayı hazırlamaya mutfağa giderken ben de eşofmanla tişörtü giydim. Karşı duvardaki kitapları gözüme çarptığında bakalım esas kızımız neler okurmuş diye kalkıp şöyle bir göz gezdireyim dedim. Ders kitaplarının yanında, bilimkurgu romanları, bilinmeyen olaylarla ilgili kitaplar, düşünce gücü, mitoloji ve felsefe kitapları kitaplıkta en çok yer kaplayan kitaplardı. Çaylar geldiğinde kitaplarını karıştırdığımı gördü. Biraz kitaplardan konuştuk. Sonra konu sinemaya döndü. Filmler filan derken saat artık iyice geç olmuştu.

“Hadi bir film izleyelim, sonra da uyuruz istersen” dedi.

“Tamam” dedim.

“Dur, dur… Bak, işte yine oldu.”

“Ne oldu?”

“Deja vu! Bekle bir saniye.”

Arkasını dönüp televizyonun alt dolabını açtı, bir süre karıştırıp doğruldu. Arkasında bir şey saklıyordu. O tatlı gülümsemesiyle yüzüme baktı.

“Hangi filmi söyleyeceğini biliyorum” dedi.

“Hadi canım, nereden bilebilirsin? Yüzlerce seçeneğim var.”

“Söyle bakalım sen.”

“Pekiii… O zaman… Serendipity!”

Nereden aklıma geldi bilmiyorum. Çok eskiden çıktığım bir kızla sinemada seyrettiğim komik bir aşk filmiydi. Arkasında sakladığı şeyi çıkarıp bana uzattı. Bir DVD kutusu. Bir film, Serendipity…

“Ama, ama” dedim, kaldım.

“Suratının halini görmelisin” dedi gülümseyerek. “Bu konuyu daha çok konuşuruz bence. Geçenlerde aldım ben de bunu ama daha seyretmemiştim. Hadi seyredelim şimdi.”

Seyrettik. Film bittiğinde dizime yatmış yüzüme bakıyordu. Dayanamayıp eğildim, öptüm. İşler olacağına vardı. Sabah uyandığımda, yanımda yoktu. Saate baktım. Lanet olsun, işe geç kalmıştım! Aceleyle pantolonumu giydim. İçeriye seslendim, cevap gelmedi. Gömleğimi üzerime geçirip, salona çıktım. Tekrar seslendim, ses yok. Mutfağa baktım, boş. Banyo boş, tuvalet boş. Herhalde okula gitti dedim. Aceleyle toparlanıp kapıya gittim. Kilitliydi. Polis sirenlerini de o sırada duydum. Salonun sokağa bakan camından aşağı baktığımda kapıda iki ekip otosu durdu, içinden silahlı polisler ve esas kız çıktı. Bizimki üçüncü kata işaret edip yanındaki polise bir şeyler söyledi.

“Lanet olsun!” dedim.

Bu anı gerçekten hatırlıyordum.

 

Görsel: Tung-Monster - "Deserted street"

 

Paylaş

3 yorum

  1. avatar

    Güzel hikaye 🙂 Yeni öykülerini de yolla da okuyalım 😉

    Hakikaten kadıköyü düşündükçe benim de kulaklarıma o “al bimilyon bimilyooooğn” gelir 🙂

Yorum yapın