<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>KAYIP DÜNYA</title>
	<atom:link href="http://www.kayipdunya.com/feed/" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kayipdunya.com</link>
	<description>Bilimkurgu, Fantastik Edebiyat ve Mitoloji Dergisi</description>
	<lastBuildDate>Sat, 26 Dec 2009 17:12:43 +0000</lastBuildDate>
	<generator>http://wordpress.org/?v=2.9.2</generator>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" />
		<item>
		<title>BEYAZ ÇIĞLIK – 6</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-6/</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-6/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 26 Dec 2009 17:09:24 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evren GÜRKAYNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evren GÜRKAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[Beyaz Çığlık]]></category>
		<category><![CDATA[bilimkurgu]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1155</guid>
		<description><![CDATA[Tatlı bir uykudan her yanım buz gibi olmuş bir şekilde uyanıyorum. Yine yerdeyim. Kendi güçlerimi kontrol etmeyi öğrenince bu garip alışkanlıktan da kendimi kurtarabilecek miyim acaba? Ben kendimle buz gibi taşlarda cebelleşirken, kapı açılıyor daaan diye. Ahh gelen Çınar! Kapıdan girer girmez gözlerini kocaman açıp:
-	Pardon ama, üstünde pijama, yerde ne işin var?
-	Aaa, şeyyy, çocukluğumdan beri [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Tatlı bir uykudan her yanım buz gibi olmuş bir şekilde uyanıyorum. Yine yerdeyim. Kendi güçlerimi kontrol etmeyi öğrenince bu garip alışkanlıktan da kendimi kurtarabilecek miyim acaba? Ben kendimle buz gibi taşlarda cebelleşirken, kapı açılıyor daaan diye. Ahh gelen Çınar! Kapıdan girer girmez gözlerini kocaman açıp:</p>
<p>-	Pardon ama, üstünde pijama, yerde ne işin var?<br />
-	Aaa, şeyyy, çocukluğumdan beri sebebini bir türlü çözemediğimiz garip bir alışkanlık. Ben her sabah yerde uyanırım da.</p>
<p>Yüzümde aptalca bir gülümseme öylece bakıyorum. Gülmemek için dudaklarını ısırıyor.</p>
<p>-	Tutma kendini gül, gül çekinme.</p>
<p>Patlıyor sonunda. Kahkahalarla dakikalarca gülüyor.</p>
<p>-	Bayılacaksın yeter!<br />
-	Özür dilerim ama o kadar komiktin ki yerde. Sen çok garipsin, tuhafsın.<br />
-	Sağ ol, başka?<br />
-	Yanlış anlama, demek istediğim, tanıdığım hiç kimseye benzemiyorsun.<br />
-	Ben öyle benzemem kimseciklere.<br />
-	Havanı sevsinler. Neyse, hadi hazırlanalım. Nefis bir kahvaltı ZAYED’de bizi bekliyor.<br />
-	Hemen hazırlanıyorum.<br />
-	Tamam, koridordayım.<br />
-	Beş dakikaya oradayım.</p>
<p>Banyodaki aynada, erkek bedenimle çarpışıyorum yine. “Bitireceğim seni, bitireceğim. Ruhumu esir alamayacaksın daha fazla.”</p>
<p>Hemen hazırlanıp koridora fırlıyorum.</p>
<p>-	Hazırım.<br />
-	Seni hayatta, her zaman olduğun gibi böyle hareketli, capcanlı görmek çok güzel bir duygu.<br />
-	Teşekkür ederim. Kâbuslardan seninle uyanmak da çok güzel bir duygu.</p>
<p>Gözler, kalpler sarıldı yine birbirine.</p>
<p>-	Hadi artık gidelim, ben çok açım.</p>
<p>Binadan çıktığımızda, bir kez daha etkileniyorum etrafımı çevreleyen cennetten. Kurtarıldığım günkü gibi kuvvetli kollarıyla beni kavradığı gibi havaya kaldırıyor ve tıpkı o günkü gibi dakikalar içinde kilometreleri kat etmeye başlıyoruz. O gün tadına varamadığım, yüzüme vuran rüzgârın keyfini sürüyorum. Beraberinde getirdiği bin bir çiçek kokusuyla mest oluyorum. Bu sarhoşluğun doyumsuz tadına varırken dalga dalga bir merak sarıyor benliğimi. Gerçek Çınar’ı görebilecek miyim acaba sonunda?”</p>
<p>ZAYED’e adım adım yaklaştığımız her dakika o leylâ hal yerini endişeye bırakıyor. Tir tir titremeye başlıyorum. Kâbus sabahı film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. Ve işte geldik. Önündeki paneli kapatıp, beni de yere indiriyor Çınar.</p>
<p>-	Neyin var senin? Çok durgunlaştın birden.<br />
-	Ben buraya nasıl geldiğimi düşünüyordum da.<br />
-	Senin için ne kadar zorsa, inan benim için de öyle. Senden farklı bir şekilde gelmedim buraya biliyorsun.<br />
-	Evet, tabii ki.<br />
-	Üstelik arada fark var. O zaman yalnızdın. Şimdi ben varım yanında. Bir kadın bedenine sıkışmış olabilir erkek ruhum; fakat bu seni koruyamayacağım anlamına gelmez unutma.<br />
-	İyi ki varsın. Eski imkânsızlar etrafımda hayatımın gerçeği olmuşken, kendimi güvende hissetmem mümkün değildi sen olmasan.</p>
<p>Öylesine sıcacık bakıyor ki, adım gibi eminim artık onun da beni sevdiğinden. Böylesine samimi, duru gözler, sevgi dolu bir kalbin bakışları olabilir ancak.</p>
<p>-	Deniz, ben …<br />
-	Şşş! Ne olur? Ne söyleyeceksen sonraya sakla.</p>
<p>Evet, susturdum onu. Sevgisini dile getirmesine engel oldum. Çünkü, ruhlarımız bedenlerini bulmadan, hazır değilim o ana. Bu, “Bir yüzünü göreyim, bakayım nasılmış, ona göre bir adım atayım” meselesi değil. Ben aşkımı ruhumla, bedenimle bir bütün her şeyimle, Deniz olarak yaşamak ve sevdiğim adamı ruhuyla kendiyle bütün sevmek istiyorum çünkü.</p>
<p>Dolan gözlerini gizliyor benden. Ara ara yutkunduğunu görüyorum. İstediğim ona işkence çektirmek değil, hele hele, kendimi naza çekmek hiç değil. Ben İstanbul’un bizi, bizken birbirimize bağlamasını istiyorum. Hepsi bu.</p>
<p>O an elimden gelen tek şey, ellerinden sıkıca tutmak ve o güzel kalbinin derinliklerine bakmak, aynı onun gibi sıcacık. Elleri ellerimdeyken, kalbi de ellerimde sanki. Ellerimiz buluşur buluşmaz ruhunun rahatlayıp huzur bulduğunu hissediyorum. Dile gelmese de artık o da biliyor; “Onu seviyorum.”<br />
- o -</p>
<p>Profesör her zamanki mesafeli samimiyetiyle karşılıyor bizi asansörün kapısında.</p>
<p>-	Hoş geldiniz!<br />
-	Hoş bulduk.<br />
-	Sizi yeniden burada görmek ne güzel. Tekrar büyük geçmiş olsun. Siz gide durun, hemen geliyorum. Programla ilgili orada konuşuruz.<br />
-	Olur, karnım zil çalıyor zaten.<br />
-	Seni bu salona ilk getirdiğim günü hatırlıyorum da, nasıl şaşırmıştın.<br />
-	Şaşırmıştım tabii. İstanbul’da bunların hangisini hayal edebilirdik ki?<br />
-	Doğru. Yine aynı yere oturalım mı?<br />
-	Olur.<br />
-	Hıh, Profesör de geldi.<br />
-	Eveeet. Siparişlerimizi verelim ve hemen başlayalım programla ilgili konuşmaya.</p>
<p>Siparişlerimizi sıralıyoruz. Plan oldukça ayrıntılı olsa gerek.</p>
<p>- Eveeet, sizi dinliyorum.</p>
<p>Birbirlerine bakıp çarpık çarpık gülümsüyorlar. Hiçbir anlam veremiyorum.</p>
<p>-	Siz afiyetle yemeğinizi yemeğe başlayın Deniz, birazdan her şeyi öğreneceksiniz.<br />
-	Yeni bir şoka hazırlanmalı mıyım?</p>
<p>Lafım boğazımda düğümleniyor. Her ikisi de yemeklerini yedikleri, ağızlarını açıp tek kelime etmedikleri halde, onları duyabiliyorum. Sesleri kulaklarımda değil, zihnimde duyuyorum. Lokmamı yutmakta zorlanıyorum. Çınar’ın zihnimdeki sesi, o her zamanki muzip tavırla, “Sakin ol, biziz beyninin içinde konuşan” diyor. Profesör lafa giriyor ve zihinsel diyalog başlıyor.</p>
<p>-	Deniz Hanım, güvenliğiniz için planın çok gizli kalması gerektiğinden bahsetmiştim. Bu nedenle, sizi ayağa kaldıran Bulut Bey ile terapi sırasında duyum kanallarınızı açtık. Tıpkı çakra açmak gibi. Bu sayede artık yanınızda olmasak bile, bizi nerede olursanız olun duyabileceksiniz.</p>
<p>“Söze dökmek istediklerimi duyacak mısınız yani şimdi?” diye aklımdan geçirmemle birlikte,  profesör cevabı yapıştırıyor.</p>
<p>-	Evet.</p>
<p>Şaşkınlıktan elimi, kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum. Lokmalar dizi dizi boğazımda kalıyor. Arka arkaya kahvemden yudumluyorum.</p>
<p>-	Bakın Deniz Hanım, Lodos da bahsetmiştir zaten size ama, Genel Merkez’e buraya geldiğiniz şekilde göndereceğiz sizi birazdan.</p>
<p>Kahveyi püskürtmemek için zar zor yutuyorum.</p>
<p>-	Birazdan mı?</p>
<p>Çınar alıyor sözü.</p>
<p>-	Lütfen endişelenme. Genel Merkez’de uyandığında yanında olacağım.<br />
-	Endişeliyim, kusura bakmayın. En son o lanet sicimlerle duvara bağlandıktan sonra hayatım bu hale geldi.<br />
-	Evet, ama bu yaşadığın o yolculuk nedeniyle olmadı. Seni de, beni de yansılar bu hale getirdiler unutma.<br />
-	Biliyorum ama korkuyorum.</p>
<p>Profesör devam ediyor planı anlatmaya.</p>
<p>-	Oraya birkaç dakika içinde varacaksınız, kendinize geldiğinizde, Lodos da yanınızda olacak dediğimiz gibi.<br />
-	Pekâlâ, eğitime nereden başlıyoruz?</p>
<p>Çınar atılıyor hemen.</p>
<p>-	Öncelikle bizler gibi zamanda ve mekanda seyahat edebilmek için “teleport eğitimi” alacaksın. Önce teorik daha sonra kısa mesafelerde uygulamaya dayalı.<br />
-	Bir yerden bir yere zihin gücümle gidebileceğim yani öyle mi? Vay canına.</p>
<p>Profesör söze giriyor.</p>
<p>-	Teleport, Beyaz Çığlıklıların tamamına verdiğimiz standart bir eğitim. Bundan sonrası, sizin üzeri örtülü güçlerinizi ortaya çıkarmaya dayalı.<br />
-	“Yansı gücü”<br />
-	Evet. Bu gücünüzü kontrol altına nasıl alacağınızı ve nasıl kullanacağınızı öğreneceksiniz. Bu sizin en önemli, en geliştirilmesi zaruri gücünüz. Yansıları yenebilmemiz için çok önemlisiniz.<br />
-	Anlıyorum. Daha sonra?<br />
-	Daha sonra, yine standart eğitime devam edeceğiz. Bunların arasında “nesneleri öz enerjiyle hareket ettirebilme”, “zihinsel ekranla iletişim kurabilme” ve son olarak da “kendi benliğine bürünebilme”.<br />
-	Bu saydıklarınızı bir ay içerisinde başarmamı mı bekliyorsunuz?<br />
-	Evet, yapamayacağınız bir şey olduğunu düşünseydik, vakti daha uzun tutardık, inanın. Ama sizin durumunuz gerçekten farklı. Pek çok Beyaz Çığlıklıdan daha açıksınız güçlerinizi kullanmaya. Hem eğitmeniniz Lodos, unutuyorsunuz. Onun başta “zihin okuma” olmak üzere güçlerini ne denli ustalıkla kullandığını ve verdiği eğitimlerin kalitesini bütün ekip arkadaşlarımız çok iyi bilir. Siz de önümüzdeki bir ay sonunda biliyor olacaksınız. Buraya döndüğünüzde de aldığınız bu eğitimlerden sınava tabi tutulacaksınız. Lodos, mutlaka söylemiştir size ama, ben yine de hatırlatayım. Hiçbir koşulda Genel Merkez binasından İstanbul sevdasına kapılıp, dışarı çıkamazsınız. Dahası, Genel Merkez’de size ayrılan özel bölümün dışına da çıkamazsınız. Çıkmamalısınız. Yeterince açık konuşuyorum değil mi Deniz? Eğer bir kez daha şırıngalardaki zehre maruz kalırsanız, dönüşü olmayan yollara gireriz. Unutmayın. Şimdi zihinsel diyalog kanallarını kapatıyoruz, şüphe çekmek istemem.</p>
<p>Konuşma bitiyor bitmesine ama ben, olduğum yerde mıhlanıp kalıyorum. Az önce içinde bulunduğum zihinsel diyalogdan falan değil, günlerdir, Çınar’ın zihin okuma gücü olduğu aklımdan uçup, gittiği için. Her saniye, her dakika aklımdan geçenleri duydu mu yani şimdi bu adam? Bu kadar çıplak mıyım ben karşısında?</p>
<p>Bir an göz göze geliyoruz. Soru sorar gözlerle bakıyor bana. “Ne oldu? Neyin var?” der gibi. Profesörü dahil etmeden acaba ben de zihinsel diyalog kanalı açabilir miyim? Sormadan edemeyeceğim. Ben düşünürken, o anında kuruyor bağlantıyı. Zihnimde yine onun sesi.</p>
<p>-	Neyin var? Ters bir durum mu var? Neden çatık kaşların bu kadar?<br />
-	Bana dürüstçe bir cevap vermeni istiyorum. Günlerdir, zihnimi okudun mu hiç?<br />
-	Tabii ki hayır. Deniz, bizler güçlerimizi insanların düşüncelerine tecavüz etmek, onların benlikleriyle baş başa kalma haklarını gasp etmek için kullanmıyoruz. Zihnini bir tek, hangi güçlerin olduğunu taramak için kullandım. Onun dışında hiç. Seni temin ederim, sen buna izin vermediğin müddetçe asla buna teşebbüs etmeyeceğim.<br />
-	Bugüne kadar söylediğin her şeye inanıp, güvendim. Bana yalan söylemeyeceğinden emin olmak istiyorum.<br />
-	Emin ol. Ben sana hiç yalan söylemedim, söylemeyeceğim.</p>
<p>Profesör, kesin bir dille acele etmemizi, gitme vaktinin geldiğini haber veriyor. İçimi saran sıkıntıya hâkim olmaya çabalıyorum. Asansöre doğru Profesör önde, biz arkada, ilerliyoruz. Ellerini ellerime uzatıp, sevgiyle sımsıkı tutuyor. Yaprak gibi titriyor içim. Korkuyorum, gerçekten korkuyorum. Profesör, bizi asansörün kapısından uğurluyor.</p>
<p>-	Kendinize çok iyi bakın. Deniz, iletişim kanallarınızı sık sık kullanın, buna çok ihtiyacınız olacak ileride.<br />
-	Teşekkürler Profesör, bir ay sonra görüşmek dileğiyle, hoşça kalın.<br />
-	Güle güle. Lodos, Deniz sana emanet. Görevlerinin gereklerini hatırlatmama gerek olmadığı kanısındayım. Birbirimizi anladığımızı düşünüyorum.<br />
-	Anladım efendim. Güveninize layık olacağım.</p>
<p>İşte o manyetik elips çubuk “bip” nidasıyla, asansörü hareket ettiriyor ve biz o bembeyaz, güneşsiz gün gibi aydınlık kabusa doğru hızla iniyoruz. Çınar, bir an olsun elimi bırakmıyor. Uzunca bir koridordan geçip, genişçe bir kapının önüne varıyoruz. Çınar cebinden kartını çıkartıp, o tanıdık pos makinemsi alete okutuyor. Kapının tıslayarak açılması, bana sinsi bir yılanın tıslaması gibi geliyor içimde savaştığım sıkıntıyla. Tıssssssss. Tıssssssss.</p>
<p>İşte beyazlar içinde bir siyahi, elinde o aşina beyaz elbise ve duvardan sarkan ince sicimler. Makineye ne gerek? İşte geçmişe döndüm bile bu tanıdık manzarayla. Kendi kendime söylenmem, Çınar’ın sesiyle noktalanıyor.</p>
<p>-	Ben senden önce Genel Merkez’de olacağım, bu arkadaş, Leila, sana yardımcı olacak. Orada seni bekliyor olacağım. Sakın korkma.<br />
-	Sen de kendine dikkat et. Sana söz veriyorum, korksam da sağ salim geleceğim yanına.<br />
-	Şimdi gitmem gerek. Leila, Deniz size emanet.<br />
-	İçiniz rahat olsun efendim, sağlıkla göndereceğim yanınıza.</p>
<p>Leila, elindeki beyaz elbiseyi giymem için bana uzatıyor. Zangır zangır titreyen ellerimle uzanıp, alıyorum. Ve hazırım. Leila’nın yardımıyla incecik sicimlerle duvara bağlandım yine. Leila samimiyetle gülümsüyor.</p>
<p>-	İyi yolculuklar efendim.</p>
<p>O acı çığlık sardı yine kulaklarımı. Ağır ağır bir boşluğa çekiliyorum. O kulakları yırtan çığlık, derinleşiyor, duruluyor ve en nihayet tükeniyor. O tanıdık ağır uyku yine sersemletiyor. Bırakın ne olur uyuyayım.</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-6/2/" target="_self">Sayfa 2 &gt;</a></p>
<p style="text-align: center;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-6/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2009/12/beyaz-ciglik-6-300x119.jpg' length ='8966'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>KELEBEK</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kelebek/</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kelebek/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 Dec 2009 17:46:22 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Badahan CANATAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Badahan CANATAN]]></category>
		<category><![CDATA[bilimkurgu]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1125</guid>
		<description><![CDATA[“&#8230;Bu gördüğünüz büyük binalar, kullandığınız son model cihazlar, makineler, övündüğünüz uygarlığınız, bunların hepsi çürüyecek ve toprak olacak&#8230;
Sözlerimi bitirdim ve sustum.
‘Neler oluyor? Neredeyim?’
Hiç bir şey hatırlamıyordum. Biraz önce ne anlattığım konusunda da hiç bir fikrim yoktu.
Etrafıma bakındım. Tam karşımda, bir masanın arkasında iki kişi oturuyordu. Bir tanesi erkek, diğeri dişiydi. Kendilerine göre resmi giyinmişlerdi. Ama bu, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“&#8230;Bu gördüğünüz büyük binalar, kullandığınız son model cihazlar, makineler, övündüğünüz uygarlığınız, bunların hepsi çürüyecek ve toprak olacak&#8230;</p>
<p>Sözlerimi bitirdim ve sustum.</p>
<p>‘Neler oluyor? Neredeyim?’</p>
<p>Hiç bir şey hatırlamıyordum. Biraz önce ne anlattığım konusunda da hiç bir fikrim yoktu.</p>
<p>Etrafıma bakındım. Tam karşımda, bir masanın arkasında iki kişi oturuyordu. Bir tanesi erkek, diğeri dişiydi. Kendilerine göre resmi giyinmişlerdi. Ama bu, çirkinliklerini ortadan kaldırmaya yetmiyordu.</p>
<p>İğrenmemi bastırmaya çalışarak, onlara kısaca baktım. Küçük suratları omuzlarının üstünde sallanıyor ve bedenlerinden çıkan kalın kolların ucundaki uzantılar masanın üzerinde hareket ediyordu.</p>
<p>Sonra alıştım.</p>
<p>Onlarla aramızda camlı bir bölme vardı. Benim bulunduğum küçük bölümde sadece ben vardım. Onların olduğu odada da bir masa ve o ikisi dışında hiç bir şey yoktu.</p>
<p>Dişi olan, “İnanamıyorum,” diyerek gözlerini devirdi.</p>
<p>Erkek olan da, “Gerçekten balık hafızalısın, öyle değil mi?” diye sordu. Bir an durdu ve, “Buna yanıt vermeni beklemiyoruz aslında,” diye ekledi.</p>
<p>Sessizce onlara bakmaya devam ettim. Benden çok farklı yaratıklar olduğu kesindi. Konuştuklarında çıkan sesleri kendi başıma anlamam imkansızdı. Onların bulundukları odadaki masanın yüzeyine gömülmüş bir cihaz benim söylediklerimi onların diline çeviriyor, onların söylediklerini de benim algılayabildiğim dalga boylarında yeniden yayınlıyordu.</p>
<p>Bu cihazı tanıdım, çünkü onu yapan bendim.</p>
<p>Daha fazlasını ise hala hatırlayamıyordum.</p>
<p>Bu hafıza olayını biraz anlamaya başlamıştım. Birşeyler hakkında düşündükçe, üzerinde odaklanınca bazı ayrıntılar şekilleniyordu. Ama gerçekten neler olup bittiği konusunda ise hiç bir fikrim yoktu.</p>
<p>Erkek olan içini çekerek, daha önce defalarca yaptığı için sıkılmaya başladığı belli olan bir açıklamayı yeniden yapmaya başladı: “Yaklaşık bir saatlik bir süreyle sınırlı olan bir dikkat/odaklanma süren var. Bu süre, aralıksız da değil; kopuk kopuk. Eğer yeterince istersen, bu bir saatlik süre içinde düşüncelerini mantıklı bir şekilde odaklayabiliyorsun. Daha sonra ise başa dönüyorsun. Boş bir sayfa olarak yeniden başlıyorsun.</p>
<p>Kısa süreli hafızan devamlı kendini yeniliyor. Yani biraz önce neler söylediğini, neler yaşadığını hatırlaman imkansız. Ama uzun dönemli hafızan daha farklı yasalara tabi. Kim olduğunu, karakterini hiç kaybetmiyorsun. Sadece odaklanman gerekli.”</p>
<p>Söyledikleri mantıklı geliyordu. Ona, “Bu bir saatlik seanslardan kaç kere yaptık?” diye sordum.</p>
<p>“Bizimle henüz beşinci saattesin,” diye yanıt verdi. “Bizden öncekilerle ise onlarca, belki yüzlerce defa. Bunu biz de tam olarak bilmiyoruz. Hayatın boyunca devamlı yaşadığın bir şey bu. Bunun sayısını tutmak da bir noktadan sonra anlamsız hale geliyor.” Gülümseyerek ekledi: “Hem bize de her şeyi anlattıkları söylenemez.”</p>
<p>Adamın söylediklerini anlamaya, sindirmeye çalışıyordum. Bu karşımdakiler, anladığım kadarıyla, benim gibi değillerdi. Hafızaları ve dikkatleri sabit süreler içinde kendini yenilemiyordu. Bazen dikkatleri dağılıp bazı şeyleri unuttukları oluyordu. Ama, asla benim gibi her şeyi tamamen unutup baştan başlamaları gerekmiyordu.</p>
<p>Peki ben bunları nereden biliyordum?</p>
<p>Adam devam etti: “Durum düşündüğün kadar kötü değil. Söylediğim gibi, uzun dönemli hafızan ve kişiliğinin temelindeki düşüncelerin sende saklı. Biraz gayret gösterirsen, konuşmamıza kaldığımız yerden devam edebiliriz.”</p>
<p>“Ne diyordum ben?” diye sordum. Fazla vakit kaybetmeden hatırlamam gerekiyordu.</p>
<p>Adam, “Şu anda gördüğümüz ve bildiğimiz uygarlığın aslında ne kadar hassas bir denge üzerinde olduğundan bahsediyordun,” dedi. “Güven hissinin aslında bir yanılsamadan ibaret olduğunu, her şeyin her an çökebileceğini anlatıyordun.”</p>
<p>“Her şey neden çökecek?”</p>
<p>Bu sefer, uzun süre sessiz kalan kadın konuşmuştu. Ona baktım.</p>
<p>Bu soruya yanıt verebilmek için “sayfamı” doldurabilmem gerekiyordu. Kendi içime dönerek, geriye ve derinlere doğru uzandım. Bu ilginç bir tecrübeydi, ama ilk kez yapmadığım da belliydi. Derinlere dalan tecrübeli bir dalgıç gibi, nereye gitmem, ne kadar süreyle yüzey altında kalmam ve ne çıkarmam gerektiğini biliyordum. Bunu daha önce de sayısız defa yaptığımdan emindim.</p>
<p>“Her şey neden çökecek?”</p>
<p>Bu sorunun yanıtını verecektim ve konuşmama kaldığım yerden devam edecektim. Bunun için “derinlerdeki” araştırmacı benliğime bu soruyu ilettim. Bunu anlatmak kolay değil. Bu sorunun <em>kendisi</em> haline geldim. Ve bununla ilgili “mim”lerin benliğime ve yüzey hafızama doğru kopup gelmesini, yapışmasını bekledim.</p>
<p>Yüzey hafızamın yeterince dolduğuna karar verdiğimde de, araştırmamı bitirip benliğimi tekrar yüzeye çıkardım ve şimdiki ana döndüm.</p>
<p>Karşımdaki adam ve kadın bana dikkatle bakmayı sürdürüyorlardı. Aslında bu araştırmamın bir saniye bile sürmediği belliydi. Benim için zaman yavaşlamış ve işim bittiğinde yeniden normale dönmüştü.</p>
<p>Toplamda bir saat süreniz varsa, en iyisi hiç zaman kaybetmemektir.</p>
<p>“Her şey neden&#8230;”</p>
<p>“İlk seferinde de duymuştum,” diye sertçe yanıtladım.</p>
<p>Biraz önce söylediklerimi elbette hatırlamıyordum; ama konunun ne olduğu belliydi. Bunu daha önce de defalarca yapmıştım.</p>
<p>Konuşmaya başladım (devam ettim):</p>
<p>“Yaşam tarzınızın, uygarlığınızın temelde sarsılmaz olduğuna inanıyorsunuz. Bütün kurumlarınızın yerli yerinde olduğunu ve her türlü riske karşı hazırlıklı olduğunuzu düşünüyorsunuz. Her gece uyuduğunuzda, ertesi sabahtan eminsiniz. Belki böyle düşünmeniz gerekli, çünkü başka türlü belirsizliklerle başa çıkamayacaksınız. Kontrol edemediğiniz, hatta varlığını tahmin dahi edemeyeceğiniz öyle çok şey var ki&#8230; Tarih, hiç beklemedikleri bir anda çöken, tarihten silinen uygarlıklarla dolu. Tabii, sizin bunların çoğundan haberiniz yok&#8230;</p>
<p>“Emin olduğunuz yaşam tarzınız aslında çok hassas dengeler üzerinde duruyor. Bu dengelerin zarar görmesi için öyle devasa felaketlere de gerek yok. Dengeyi oluşturan karmaşık mekanizmaların uygun noktalarında meydana gelecek ufak bir değişiklik bile, bütün sistemin çökmesine yol açacak bir olaylar zincirini başlatabilir. Bir başka gezegende bunu çok iyi anlatan kadim bir söz duymuştum: ‘Uzak bir yerde bir kelebeğin kanat çırpması, çok başka bir yerde bir fırtınaya yol açabilir.’ Burada sözü geçen ‘kelebek’, küçük bir böcek – çok önemli değil. Önemli olan şu: Böyle bir şey başladığında, buna engel olmanız mümkün değil. Bir noktadan sonra, sadece hayatta kalmaya çabalamaya başlarsınız. Kendinizi kurtarmaya. Ama artık çok geçtir. Belki hayatta kalmayı başarırsınız. Ama uygarlığınız artık geri dönülemez biçimde çökmüştür&#8230;</p>
<p>“Bu tip olaylara genel olarak Kriz diyoruz. Küçük darboğazlardan söz etmiyorum. Uygarlıkları söndüren, toplu ölümlere yol açan Kriz’leri anlatıyorum. Henüz bunlardan birini yaşamadınız. Belki kendi tarihinizde bazı toplumlar bu şekilde ortadan kalkmış olabilir. Ama hayatta kalıp bunun hikayesini anlatacak kimse kalmadığı için, bunları da pek bilmiyorsunuz. Eski efsanelerinize, masallarınıza bakmanıza öneririm. Bunların çoğu, gerçeklere dayanır.</p>
<p>“Her Kriz’in özellikleri bir diğerinden farklıdır. Yaşandıkları çağa, topluma ve diğer faktörlere göre değişkenlik gösterir. Bazen bir politik akımın yeterince güçlenmesiyle kendini gösterir, bazen bir ekonomik sistemin çarklarının tıkanmasıyla&#8230; Ama her Kriz’de yaşananlar birbirine benzer. Toplumdaki bireyler, bu Kriz’in sonuçta geçeceğine ve her şeyin eski haline döneceğine inanırlar. Olanları alıştıkları yöntemlerle çözmeye çalışırlar. Yaptıklarının sonuç vermediğini, her şeyi daha kötüye götürdüğünü gördüklerinde de paniğe kapılırlar. Daha mantıksız yöntemler denerler. Ama sonuç değişmez.</p>
<p>“Her şey olup bittiğinde, sistem tam anlamıyla çökmüştür. Şehirler artık yaşanmaz haldedir. Toplumda işbölümüne dayalı sistem, artık işlevsiz kalmıştır. Yaşamak için ihtiyacınız olan şeyleri alacağınız yerler yoktur artık. Para biriminiz değersizdir, çünkü arkasında somut bir üretim kalmamıştır. Herkesin hayatta kalmak için çabaladığı bir karmaşa söz konusudur&#8230;</p>
<p>“Benim buraya gelmemin sebebi de, sizin Kriz’inizin kapıda olduğunu haber vermek&#8230;”</p>
<p>İkisi de bana dehşetle bakıyorlardı.</p>
<p>Şu ana kadar kaç seans yaptığımızı bilmiyordum. Ama bunları ilk kez duyduklarından kuşku yoktu. Zaten her seans, her bir saatlik bilinç, hepsi bu noktaya ulaşmak içindi. Onları olacaklara hazırlamak için&#8230;</p>
<p>Kadın, “Ne krizinden söz ediyorsun?” diye sordu kısık sesle. Kendine hakim olduğunu ve etkilenmediğini göstermeye çalışıyordu, ama ne kadar sarsılmış olduğunu anlayacak kadar onların vücut dilini öğrenmiştim artık.</p>
<p>Uzun vadeli bilincime doğru uzandım. Yanıt bulmam gerektiğinde, kendiliğinden açılacak olan kapılara doğru&#8230;</p>
<p>Önce, bu gezegende yaşadıklarımın kayıtlı olduğu anılar kafamın içine doluştu. Bu ikisiyle yaptığımız birer saatlik konuşmalardan ibaret olan dört – beş seans&#8230; Sonra daha geriye, başkalarıyla olan konuşmalar&#8230; Hepsi boş ve anlamsız&#8230; Hepsi onları bu ana hazırlamak için yapılan görüşmeler, sorulara verilen yanıtlar&#8230;</p>
<p>Daha sonra, başka bir kapalı alanda gerçekleşen seansların anılarına ulaştım ve dehşetle titredim.</p>
<p>Beni konuşturmak ve buraya geliş amacımı öğrenebilmek için, hiç tanımadıkları metabolizmam ve bedenim üzerinde yaptıklarını hatırladım&#8230; İşkenceleri&#8230; Birer saat süren ve sonra yeniden başlayan, günlerce, haftalarca süren işkenceleri&#8230;</p>
<p>Bunların işe yaramadığını gördükten sonra, burada bu ikisi tarafından sorguya çekilmeme karar verilmişti anlaşılan. Tabii, tam olarak istediğim de buydu. Kendimi en uygun şekilde ifade edebileceğim, söyleyeceklerimin en büyük etkiyi göstereceği ideal koşullar buradaydı. Bu ikisi, kişileri konuşturarak bilgi almak konusunda uzmanlardı. Ama ben, onlara fırsat bile vermeden konuşmaya başlamıştım.</p>
<p>Beni ve burada söylediklerimi izleyenler olduğunu biliyordum. Bu gezegenin kritik noktalardaki karar alıcıları beni canlı olarak izliyorlardı. Söylediklerimin doğru yerlerde, gereken etkiyi yapacağından emindim.</p>
<p>Kelebek kanat çırpmaya başlamıştı.</p>
<p>Daha geriye&#8230; Bu gezegene basit, tek kişilik aracımla inişimi ve beni bulanların şaşırmalarına rağmen, beni alıkoymalarını içeren anılar dizisini çabucak geçtim.</p>
<p>Asıl aradıklarım, daha gerilerdeydi.</p>
<p>Türümün ortak bilincine ulaştım ve onun bir parçası haline geldim.</p>
<p>Yanıtlar elbette buradaydı.</p>
<p>Kriz’ler her zaman olacaktı. Bunlar, tanımları gereği engellenemezdi.</p>
<p>Ama her Kriz’den yararlanmanın da yolları vardı. Bunu Kriz’i yaşayanlar yapamazdı. Bunun için benim gibi uzmanlara ihtiyaç vardı.</p>
<p>Yaptığımız da tam olarak buydu. Kriz’i öngörmenin gücüyle fırsatlar yaratmak ve bunları kazanca çevirmek&#8230; Yüz binlerce yıldır bu şekilde hayatta kalıyorduk. Başkalarının krizlerini takip ederek, en uygun noktada sahneye çıkıyor ve kendi Kriz’imizi erteliyorduk.</p>
<p>Bunları öğrendikçe, mükemmelliğine olan hayranlığım kat be kat arttı. Bundan kaçış yoktu.</p>
<p>“Gezegeniniz çok kirli,” dedim umursamadan.</p>
<p>Bana boş bakışlarla bakıyorlardı. Çok büyük bir sır açıklamamı bekliyorlardı. Bu kadar basit bir gerçeği tekrarlamamı değil.</p>
<p>Devam ettim:</p>
<p>“Doğal kaynaklarınız gitgide azalıyor ve yerine yenisini koyamıyorsunuz. Engel olamadığınız bir kısır döngü içerisindesiniz. Tabii bunları siz de biliyorsunuz, ama yapabileceğiniz bir şey yok. Başka türlü nasıl hayatta kalacağınızı bilmiyorsunuz. Yeni bir enerji kaynağı, yeni bir üretim biçimi, sihirli bir yanıt bulmayı umuyorsunuz sadece. Ama bu olmayacak.</p>
<p>“Bir anda dünyanızın yüzeyinden kaybolsanız, tükettiklerinizin yerine konması bir kaç yüzyıl alacak. Ama bunun da olacağı yok, öyle değil mi?”</p>
<p>Kafalarında oluşan korkunç imgeleri hayal ederek eğleniyordum konuşurken.</p>
<p>“Kriz’iniz başlamış durumda. Bunu durduramazsınız, sadece benim yardımımla geciktirebilirsiniz. Bu sırada da, o sihirli çözümünüzü aramaya devam edersiniz.</p>
<p>“Bana inanıp inanmamakta elbette serbestsiniz. Ne de olsa, şu ana kadar gayet iyi idare ettiniz, öyle değil mi?</p>
<p>“O halde size yakın gelecekte, bir kaç ay içinde başlayacak olaylar zincirini göstermem gerekiyor. Anlatmam yeterli olmaz ve bana muhtemelen inanmazsınız. Yaşamanız lazım.”</p>
<p>Bunu söyledikten sonra, karşımdaki iki kişinin zihinlerine doğru uzandım. Uygun bağlantıları kurarak onları (tüm duyularıyla) şu andan kopardım ve başka bir gerçekliğe geçmelerini sağladım. Benim göstereceğim tecrübeleri yaşayacakları bir gerçekliğe&#8230;</p>
<p>Bütün bunları son derece ustalıkla, neredeyse refleks gibi yapmıştım.</p>
<p>Yaklaşan felaketi, bir anda biten ve kullanılamaz hale gelen, kritik büyüklüklerin altına düşen kaynakları, bunun getirdiği ekonomik darboğazı ve çözümsüzlüğü gösterdim.</p>
<p>Bunların sonucunda, bir anda çaresiz kalan ve bildikleri uygarlıklarının çöküşünü izleyen kişiler olmalarını sağladım.</p>
<p>Sonra da her gün hayatta kalmak için mücadele vermenin dehşetini yaşamalarını uzaktan izledim.</p>
<p>Bir tek an içinde, belki günlerce, haftalarca süren “gelecek anısı” ile zihinlerinin dolmasını ve anlattığım felaketin bir parçası haline gelmelerini seyrettim.</p>
<p>Bunları, beni uzaktan izleyenler de yaşıyorlardı. Bu görüşmenin/sorgunun kayıtlarını sonradan izleyecek olanlar da yaşayacaklardı. Herkes ne demek istediğimi anlayacaktı.</p>
<p>Toplamda bir saatim vardı ve bunun da sonuna yaklaşmıştım. Bu nedenle söyleyeceklerimi en etkili şekilde anlatmamın tek yolu buydu.</p>
<p>Sonunda her şey olup bittiğinde, karşımda oturanların gözlerini kırpıştırarak bu ana dönmelerini ve ortama yeniden alışmalarını bekledim.</p>
<p>İkisi de ağlıyordu.</p>
<p>Kendilerine gelmelerini beklemeden konuşmaya başladım:</p>
<p>“Size son derece basit bir ticaret öneriyorum. Size, tükettiğiniz kaynaklardan hayatta kalmanıza yetecek kadarını belli aralıklarla vereceğim. Karşılık olarak ise, gezegeninizde bol miktarda bulunan ve kullanmadığınız bazı madenlerden, az miktarlarda alacağım. Bunlar bizim işimize yarayan, ama sizin için değersiz olan doğal kaynaklar. İki taraf için de karlı bir ticaret olacak.”</p>
<p>Karşımda oturanlar, bu konuda karar verici değillerdi. Bunu gayet iyi biliyordum. Ama beni dinleyenler arasında, yönetim mekanizmalarının nasıl çalıştığına vakıf olanlar vardı. Bunların ulaşacağı başka kişiler ve başlatacakları süreçler olacaktı. Belki biraz zaman alacaktı, ama teklifimi kabul edeceklerdi. Bu her zaman böyle olmuştu.</p>
<p>Bir tüccar olarak bu alışverişten edeceğim kar, fazla değildi aslında. Ama zaten mesele de bu değildi.</p>
<p>Kriz, benim gelişimle başlamıştı.</p>
<p>Beklentilerini değiştirmiştim. Artık, olası bir felaketi önleyemeyeceklerine inanıyorlardı. Bu konuda kendileri bir çaba göstermektense, dışarıdan gelen bir yardımı çare olarak görmeye başlamışlardı. Bu sayede onları kendime bağımlı hale getirmiştim. Bu ticaret yakında başlayacak ve belli bir süre devam edecekti. Yeterli gördüğüm anda da, buna son verecektim.</p>
<p>Sonrasında olacakları da biliyordum. Paniğe kapılacaklardı. Bu odada şimdi bir kaç kişiye anlattıklarım, zaman içinde pek çok kişi tarafından öğrenilecekti. Ticaret sona erdiğinde de, herkes gelecek Kriz’e karşı kendini korumak için önlem almaya çalışacaktı. Çoğunluk, aynı anda ve aynı yönde şiddetli tepkiler verecekti ve işler gitgide daha kötüye doğru gidecekti.</p>
<p>Sonunda Kriz, karşı konulamaz biçimde başlayacaktı.</p>
<p>Kriz’in en şiddetli safhası bittiğinde de, ortada sadece güçsüz ve bölünmüş bir topluluk kalacaktı.</p>
<p>Onlarla ne yapacağıma asıl o zaman karar verecektim.</p>
<p>Daha önce gittiğim bir gezegendeki (şu kelebeklerin olduğuydu sanırım) eski bir dilde kriz ile fırsatın aynı sözcük ile ifade edildiğini hatırladım. Hoşuma gitmişti bu.</p>
<p>Son derece iyi korumalı odada, iki insanın karşısında sakince otururken ince, rengârenk kanatlarımı hafifçe titrettim.</p>
<p>Biraz daha konuşmam gerekiyordu.</p>
<p>“Bu sayede gezegeninizi kurtarmak için zaman kazanacaksınız&#8230;”</p>
<p>Sustum. Etrafıma bakındım.</p>
<p>Burası neresiydi?</p>
<table style="border: 0px; border-top: 1px solid #aaaaaa;" border="0" cellspacing="0" cellpadding="0" align="left">
<tbody style="border: 0px;">
<tr>
<td style="border: 0px; padding: 10px 10px 0px 10px; background: #ffffff url(http://www.kayipdunya.com/wp-content/themes/Turkce-Arras/images/techblue/content-bg.jpg) left top repeat-x;">
<pre><em>Orijinal görsel : </em><strong><em><a href="http://lessie.deviantart.com/art/Butterfly-67548421" target="_blank">Butterfly</a></em></strong> (<a href="http://lessie.deviantart.com/" target="_blank">Lessie</a>)
<em>Original visual art</em> by Lessie (<a href="http://lessie.deviantart.com/" target="_blank">http://lessie.deviantart.com/</a>)</pre>
</td>
</tr>
</tbody>
</table>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kelebek/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2009/12/kelebek-300x132.jpg' length =''  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>ÇANLAR</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/can-ozer/canlar/</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/can-ozer/canlar/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 14 Dec 2009 06:15:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can ÖZER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Can Özer]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[kar]]></category>
		<category><![CDATA[soğuk]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1101</guid>
		<description><![CDATA[Fazla geniş olmayan, trafiğe kapalı bir caddedeyiz, etrafımıza şöyle bir bakıyoruz, sertçe yağan kar gözlerimizi acıtıyor ama yine de bir şeyler görebiliyoruz, insanlar oldukça meşgul gözüküyorlar, karanlık çoktan çökmüş ama yine de cadde ışıl ışıl, uzaktan minik bir çanın hışımla birkaç kez çınladığını duyuyoruz&#8230; Oldukça alçaktayız. Biraz yükselelim&#8230;
Şimdi çok daha iyi. Eski ama hiçbiri diğerine [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Fazla geniş olmayan, trafiğe kapalı bir caddedeyiz, etrafımıza şöyle bir bakıyoruz, sertçe yağan kar gözlerimizi acıtıyor ama yine de bir şeyler görebiliyoruz, insanlar oldukça meşgul gözüküyorlar, karanlık çoktan çökmüş ama yine de cadde ışıl ışıl, uzaktan minik bir çanın hışımla birkaç kez çınladığını duyuyoruz&#8230; Oldukça alçaktayız. Biraz yükselelim&#8230;</p>
<p>Şimdi çok daha iyi. Eski ama hiçbiri diğerine burada ne işin var demeyen binaların çatılarını görüyoruz. Biraz ilerleyip caddeyi kesen ara sokaklardan birine daldık. Kafeler dışarıdaki masa ve sandalyelerini toplamış, hava çok soğuk ama yine de kafelerin hepsinin içinde bir sıcaklık var, hiçbiri bunu dışarıdaki soğukla paylaşmıyor. İnsanların bağrışlarını ve şarkılarını duyuyoruz, içeri girmek istiyoruz, üşüdük ama davetli değiliz, biraz daha ilerleyelim&#8230;</p>
<p>Şimdi daha kuytu bir yerdeyiz. Burada kafelerin ve barların verdiği o sıcaklık yok. Islak, üzerinde yosunların bittiği bir duvar ilişti gözümüze. Çok yukarıdayız, biraz alçalalım, bir an yere düşer gibi oluyoruz, ama durmayı başardık. Şimdi gözümüzden kaçan bir şeyi yakaladık, kar yüzünden olmalı. Bir.. kaç&#8230;kere&#8230; açıp&#8230; kapattık &#8230; gözlerimizi&#8230;</p>
<p>Yanlış görmemişiz, gerçekten de orada duvarın dibinde bir şey var, bir kumaş parçası mı? Palto mu yoksa? Hayır bir battaniyeymiş. Uzaklardan gelen acı çan sesleri şimdi daha yakından geliyorlar, ama halen uzakta, biraz daha vaktimiz var&#8230;</p>
<p>Battaniyenin yanına doğru bir tüy gibi süzülüyoruz. O da ne, birisi varmış altında. Kim diye baksak mı? Ayıp olur mu? Yoksa bizi hiç ilgilendirmez mi? Hayır bizi ilgilendiriyormuş. Çünkü yükselmeyi denedik, beceremedik, geçip gidelim dedik, kıpırdayamadık. Maalesef bakmak zorundayız ne olduğuna, daha fazla hareket kabiliyetimiz kalmadı, hep yadırgadık, boş verdik ama şimdi seyretmek zorundayız anlaşılan&#8230;</p>
<p>Önce biraz kıpırdanma oldu, yağan kara rağmen fark ettik, battaniyede ufak bir açıklık var, iyice yaklaşıyoruz, artık uzansak tutabileceğiz üstü yavaş yavaş beyazlaşan battaniyeyi ama olmaz, tutamayız. Zamanında niye tutmamıştık ki sanki?</p>
<p>Açıklığa odaklıyoruz gözlerimizi, kısıyoruz  onları iyice, görünmez elimizi de siper edelim şu kara&#8230; Tamam sonunda bir şey görebildik. Minik bir kafa, oldukça kısa kesilmiş saçlar, ama yine de renklerini karıştıracağımız kadar kısa değil. Buğday rengindeler. Kar minik açıklığı bizden önce fark etmiş olmalı. Dokunmaya başlamış bile saçlarına. Biz yapamamıştık oysa, yazık&#8230;</p>
<p>Farkında olmadan yükseldik yine, neden oysa daha önce denemiştik. Gözlerimiz halen battaniyenin üzerinde. Bir tekme geldi, sanki yokluktan çıktı, iyi ki yükselmişiz farkında olmadan. Yoksa tekmeyi biz yiyecektik. Ama zaten biz ne zaman tekme yedik ki?</p>
<p>Battaniye iyice kıpırdamaya başladı, bir tekme daha, biraz daha kıpırdadı battaniye, bir tekme daha. Başımızı kaldırmaya cüret ettik. Maalesef göremiyoruz tekmenin sahibini. Zaten hiç gözükmezler bize&#8230; Battaniye açıldı. Yanılmamışız. Minik kafa aynen gördüğümüz gibi küçük bir bedene aitmiş. Küçük bir çocuğa, daha yakından bakmak istiyoruz, ama acaba bize tekme gelir mi? &#8230;. &#8230;. Gelmedi, tekmeler kesilmiş olmalı. Yaklaşalım o zaman. Minik bir el çıktı şimdi battaniyenin altından, minik bir burna doğru gitti ve şimdi bir parça donmuş sümüğü görüyoruz minik elde, başımızı kaldıracağız, iğrendik&#8230; Küfürle karışık şiveli bir konuşma duyuyoruz, aynı memleketteniz ama anlamadık, ne yapalım, demek ki yeterince dizi seyretmiyormuşuz&#8230; Birkaç mendil paketi düştü önümüze. Minik el onları kavradı, bir anda birkaç tanesi ceplerinde kayboldu,  ceplerden yukarı doğru biraz parmaklarımızın ucunda uzandık, birkaç tanesi de yırtık pırtık bir kazağın altında kayboluverdi şimdi&#8230; Biraz daha yukarı çıkıyoruz, minik elin sildiği sümük yine gelmiş eski yerine, biraz daha yükseldik ve iki tane göz, daha belirginleşmemiş kaşların altından bize bakıyor. Fark edildik mi acaba? Ne mümkün, biz hiç fark edilmeyiz ki? Belki fark etseydik&#8230;</p>
<p>Şimdi küçük bir adım, bu küçük çocuk içimizden geçecek! Neyse son anda açımızı değiştiriyoruz ve arkasından biz de yola koyulduk. Siyah kösele ayakkabılar karda minik izler açıyor. Ama sol ayaktan düzgün bir ayakkabı izi çıkartamıyoruz. Gri okul pantolonun bir kısmı ayakkabının topuğu tarafından eziliyor çünkü, belli ki bir başka sahibi daha varmış eskiden. İnsan sesleri yaklaşmaya başladı, etraf biraz daha aydınlık, hay aksi gözümüze kar kaçtı&#8230;</p>
<p>Biz karla boğuşurken bize istemeden bahşedilen karanlıkta çan seslerini yine duyduk. Nereden geliyor bunlar ??</p>
<p>Yine görüyoruz. Hay Allah nereye gitti ufaklık? Tamam tamam işte orada, sadece çok küçük, kalabalığın arasında görülmüyor. İnişe geçiyoruz ve ufaklığın tam kulağının arkasına konuşlanıyoruz. Hava çok soğuk. İçimiz ürperiyor.</p>
<p>Durduk, minik baş yukarı kalkıyor, duyma yitimizi kaybettik, duymamız yasaklandı, merak ediyoruz ve açımızı değiştiriyoruz yine ve bu sefer ufaklığı burnunun ucundan seyrediyoruz, sessizliğin içinde iki dudak açılıp kapanıyor. Çatlamışlar, ama bir çocuğa ait olduklarını inkâr etmiyorlar, önce büzülüyorlar, sonra kıvranıp tekrar birbirlerine yaslanıyorlar. Olmadı&#8230; Kapandılar, kafa önüne eğildi&#8230;</p>
<p>Biraz daha ilerliyoruz, bir ıslık duyduk. Başka minikler de dışarıda, ıslık bize, daha doğrusu bizimkine, bakıyoruz ama aldırış etmiyoruz. Biz kendimize bir tane bulduk. Bırakalım onlara da başkaları baksın, ya da öyle umalım. Karda yürümeye devam ediyoruz. Üşüdük, donduk. Ama sadece kazağı olan ufaklık bize dayanma gücü veriyor. Dayanıyoruz, merak ediyoruz. Bu işin sonu nereye varacak?</p>
<p>Tekrar durduk, minik el yine cebine girdi ve kâğıt mendilleri çıkardı, dudaklar şimdi daha sık açılıp kapanıyorlar, daha çok büzülüyorlar, daha fazla sızlanıyorlar, ama nafile. Mendillerin yerini bir türlü birkaç bozuk para almıyor.</p>
<p>Milletin acelesi var belli ki, önümüzden bir sürü çift ayak geçiyor, çoğu yavaşlıyor ama hiçbiri durmuyor. Erkek ayakkabıları, bayan ayakkabıları, bazen birbirlerine çok yakın, bazen birbirlerinden çok uzak geçiyor, ama hiçbiri durmuyor. Sıkıldık, bu ufaklıktan başka kimsenin yüzünü göremiyoruz. Hep ayaklar, ıslanmış paçalar, kediler, köpekler, atılan izmaritler ve bizim ufaklık, bir tek onu tam olarak görüyoruz. Ama o kadar da olsun. Biraz da ona bakmak istiyoruz zaten. Şimdi ne yapıyor diye, onunla çok bekliyoruz ama olmuyor, bir türlü mendiller yerlerini bozuk paralarla değiştirmek istemiyor&#8230;</p>
<p>Rüzgâr iyice kuvvetlendi, kar her yerde, her yerimizde, ufaklıkla beraber bir duvarın çıkıntısına sığındık. Bizi birileri görse, ah bir fark edilsek, bir mendil satılıverse belki bu sinir bozucu görevden azad edilir miyiz? Sanmıyoruz ama yine de beklemek zorundayız&#8230;</p>
<p>Nihayet biri sonunda fark etti, bir çift ayakkabı yavaşlıyor ve tam önümüzde duruyor, yaşlı bir el donmuş yanakların üzerinde geziniyorlar, ela gözler kısılıp yukarı bakıyor, ama biz nereye baktıklarını göremeyeceğiz, yaşlı el minik eli kavrıyor, bir an iyice sıkılıp ısıtmaya çalışıyor, sonra tekrar gevşeyip yumuşuyor, minik kolu yavaşça çekiyor yerinden, sıcak, döner satan minik bir büfeye doğru, biz içeri giremedik, dışarıda bekliyoruz ve garip çan sesleri daha yakından geliyorlar, belki ne olduğunu görebileceğiz sonunda&#8230;</p>
<p>İnsanlara bakıyoruz, ne kadar da mutlular, bir şey kutluyorlar galiba, kimse yağan kara aldırış etmiyor, bu saatte dışarıda ne işleri var, onlar duymuyor mu çan seslerini veya bizi, ufaklığı fark etmiyorlar mı? Nesi var bunların, nasıl bu kadar yalnız olabiliyorlar bu kalabalıkta? Nasıl oluyor da kendilerinden başka hiç kimseyi göremiyorlar? Etraf çok kalabalık olduğu için mi, yoksa kalabalıkta kendimizi bir türlü onun parçası olarak göremediğimiz için mi?</p>
<p>Daha fazla düşünemiyoruz, biz üşümeye mahkûmuz, kapının açıldığını görüyoruz, bir parça kâğıda sarılı bir ucu açık minik bir paket, ama yine de minik ellerin arasında yeterince büyük. Aslandan ceylan kaçıran sırtlan gibi bir köşeye büzüştü, yanına gelmeye çalışıyoruz ama olmuyor, onu biraz uzaktan seyrediyoruz. Sırtı bize, yüzü duvara dönük, minik kamburunu çıkarmış yemeğini yiyor. Şimdi daha da küçük oldu. Aman kimseler görmesin&#8230;</p>
<p>Biraz bekledik, ama doymadık, ayağa kalkıyor, peşinden gidiyoruz, eski köşesine sığındı, biz de onunla beraber bekliyoruz. Oturdu, minicik oldu, dizlerini içine çekti, kafasını aralarına soktu, ela gözlere odaklandık. Yavaşça kısılıyorlar. Tam kapanacakken birden açılıveriyorlar, sonra yine ağırlaşıyorlar. Rüzgârda sürüklenen bir torba gibi, yavaş yavaş yere süzülüp sonra bir rüzgâr yakalayıp bir anda tekrar havalanıyor göz kapakları, ileriden çan sesleri geliyor kulağımıza, gittikçe yaklaşıyorlar, ama kabullenmiyoruz, galiba anladık ne olacağını, hemen yükselmeye çalışıyoruz, olmuyor, kafamızı kaldırmayı deniyoruz, olmuyor, kimsenin yüzüne bakamıyoruz, kimse de bize bakmıyor, bağırıyoruz, kendi sesimizi bile duyamıyoruz, sadece gülen, şarkılar söyleyen insanları, yüksek sesli müzik çalan dükkânları bir de nerden geldiğini anlamadığımız çan seslerini duyuyoruz. Ufaklığın yanına gidiyoruz, ona dokunmaya çalışıyoruz ama değemiyoruz, saçlarında biriken karları silkmeye çalışıyoruz, olmuyor. Omuzlarına sarılmaya çalışıyoruz, olmuyor&#8230; olmuyor&#8230;</p>
<p>Yavaşça yaklaşıyoruz, tam burnunun ucuna geliyoruz. Orada bekliyoruz, kulaklarımızı dört açtık, kovduk bütün dalgacı insanların seslerini, bangır bangır müziği, nefes sesini duymaya çalışıyoruz. Derinden geliyorlar, çan sesleri ile aynı anda, ama daha yavaş, daha narin, bir, iki, üç, hırıltılı sanki tahtalar sürtünüyor, dört, beş, altı daha yavaş yedi sekiz dokuz daha narin, on, on bir, on iki, sanki kadife gibi, ipek bir kumaş gibi son nefeste son çınlamayla havaya karışıyor, minik surat bir an havai fişeklerle aydınlanıyor, minik burun soğuk havaya daha fazla duman salmıyor, önümüzden kırmızı bir tramvay geçiyor, minik bir silüet kalkıyor yerinden, bir çocuk kahkahası duyuyoruz, bakıyoruz ama ilerleyemiyoruz. Minik gölge rüzgar gibi, koşuyor, koşuyor, koşuyor ve zıplayıp kıpkırmızı tramvayın parlak gri metal koluna tutunuyor. Kendini haylazca içeri çekiyor, camından bize bakıp el sallıyor, biz de ona el sallıyoruz, tramvay ve çocuk gözden kayboluyorlar, yeni bir yıl geliyor, biz de arkamızı dönüyoruz. Yırtık pırtık kazak; üzerini karlar kaplamış, bir kefen gibi duruyor&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/can-ozer/canlar/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2009/12/canlar-300x119.jpg' length ='12275'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>Türk Fantazya Birliği Konsept Hikaye Yarışması</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/duyurular/turk-fantazya-birligi-konsept-hikaye-yarismasi-kis-2009-karanlik-korkusu/</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/duyurular/turk-fantazya-birligi-konsept-hikaye-yarismasi-kis-2009-karanlik-korkusu/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 13 Dec 2009 09:03:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Kayıp Dünya</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[korku]]></category>
		<category><![CDATA[Türk Fantazya Birliği]]></category>
		<category><![CDATA[yarışma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1113</guid>
		<description><![CDATA[Türk Fantazya Birliği tarafından düzenlenen ve her mevsim döneminde farklı bir konseptle sunulacak olan hikaye yarışmalarının ikincisi]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><a href="http://www.turkfantazya.net/" target="_blank">Türk Fantazya Birliği</a></strong> tarafından düzenlenen ve her mevsim döneminde farklı bir konseptle sunulacak olan hikaye yarışmalarının ikincisi 2009 Kış Dönemi Öykü Yarışması başladı. Yarışmamızın yeni konsepti <strong>Karanlık Korkusu</strong> olarak seçildi. Herkesin kalemine kuvvet.</p>
<p><strong>Yarışma Şartları</strong></p>
<ul>
<li>Yarışmaya son katılım tarihi <strong>15 Ocak 2010</strong>&#8216;dur.</li>
<li>Katılımcı yazarlar, yalnızca kendi yazmış oldukları öykülerle katılabilirler.</li>
<li>Her yazar ancak bir öyküyle yarışmaya katılabilir.</li>
<li>Biçimsel olarak öykü niteliği taşıyacak eserlerin daha önce hiçbir yerde yayımlanmamış ve hiçbir ödül almamış olması gerekmektedir.</li>
<li>Öykülerin yarışma konseptine uygun olması zorunludur.</li>
<li>Öyküler en az 1000, en çok 3500 kelime uzunluğunda olabilir.</li>
<li>Değerlendirmede öykülerin, Türkçe&#8217;nin kullanımına uygunluğu ve özgünlüğü dikkate alınacaktır.</li>
<li>Yarışmaya seçici kurul üyeleri katılamaz.</li>
<li>Öyküler 15 Ocak 2010 günü bitimine kadar <a href="mailto:yarisma@turkfantazya.net">yarisma@turkfantazya.net</a> adresine Microsoft Word dosyası halinde ekli dosya olarak gönderilmelidir.</li>
<li>Öykü dosyasında yazarın kimliği ile ilgili herhangi bir bilgi bulunmamalı, öykü dosyasının başında bir rumuz bulunmalıdır.</li>
<li>Yazarın kimliğine ait bilgiler (adı, soyadı, adresi, telefon numarası, mail adresi) aynı mail içerisinde başka bir dosyaya yazılı olarak ekte gönderilmelidir.</li>
<li>Belirtilen süre sonuna kadar gönderilmeyen veya yukarıdaki şartları taşımayan öyküler değerlendirme dışı bırakılacaktır.</li>
<li>Sonuçlar <strong>15 Şubat 2010</strong> tarihinde açıklanacaktır.</li>
<li>Birinci, ikinci ve üçüncüden oluşan dereceye girenlere ödül verilecektir. Seçici kurul gerek gördüğü takdirde özel ödül verme hakkına sahiptir.</li>
<li>Dereceye giren hikayeler internetten ücretsiz olarak indirilebilecek E-kitap haline getirilecektir. Kazanan hikayelerin daha sonra kitaptan kaldırılması söz konusu değildir.</li>
</ul>
<p><strong>Ödüller</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">1- İlknokta &amp; İthaki Yayınları&#8217;ndan dereceye girenlere sürpriz kitaplar<br />
2- Laika Yayıncılık&#8217;tan Anadolu Korku Öyküleri, Prestij, Sandman 7, Avcının Kılıçları Seti, Kara Elf Üçlemesi Seti<br />
3- Ayrıca ödül kazanan kişilere T.F.B. Yarışması Sertifikası gönderilecektir.</p>
<p><strong>Seçici Kurul</strong></p>
<p style="padding-left: 30px;">- Koray Günyaşar (Kan Güncesi)<br />
- Ayfer Kafkas (Kitap Kokusu)<br />
- Kayra Küpçü (FrpNet)<br />
- Murat Özkan (Korku Sitesi)<br />
- Ümit Kireççi (Ç.R.O.P.)<br />
- Aşkın Güngör</p>
<p style="padding-left: 30px;">
<p style="padding-left: 30px;">
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/duyurular/turk-fantazya-birligi-konsept-hikaye-yarismasi-kis-2009-karanlik-korkusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2009/12/karanlik-korkusu-300x119.jpg' length ='11251'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>KAFAMIN İÇİNDEKİ SESLER</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kafamin-icindeki-sesler/</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kafamin-icindeki-sesler/#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 29 Nov 2009 05:24:59 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Badahan CANATAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Badahan CANATAN]]></category>
		<category><![CDATA[bilimkurgu]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1088</guid>
		<description><![CDATA[Bir hikâye kaç kere anlatılabilir?
Eğer anlatılacak öykü tekse, bunu kaç değişik şekilde anlatabilirsiniz? Bir yaprağın tam zamanı geldiği anda dalından kopup kendi etrafında dönerek yere doğru süzülmesi, denizdeki dalgaların birbiri ardından sakince sahile ulaşması ve azalarak yok olması bir hikayenin en önemli noktası olabilir mi? Yoksa bunlar, sadece ayrıntı mı?
Aslında her olay dizisi, her duygu, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bir hikâye kaç kere anlatılabilir?</p>
<p>Eğer anlatılacak öykü tekse, bunu kaç değişik şekilde anlatabilirsiniz? Bir yaprağın tam zamanı geldiği anda dalından kopup kendi etrafında dönerek yere doğru süzülmesi, denizdeki dalgaların birbiri ardından sakince sahile ulaşması ve azalarak yok olması bir hikayenin en önemli noktası olabilir mi? Yoksa bunlar, sadece ayrıntı mı?</p>
<p>Aslında her olay dizisi, her duygu, her etkileşim kendisi gibi bir diğeriyle devam eder. Hayatın doğal akışı içinde, bir yerde başlayan ve bir noktada biten bir hikâye yok. Olaylara, daha doğrusu belli bir süre içinde olup bitenlere, hayattaki diğer sonsuz benzerlerinden farklı bir özellik katabilmek, onları seçerek diğerlerinden ayırabilmek ve ayrı bir anlam yükleyebilmek için bir anlatıcıya ihtiyaç var.</p>
<p>Ben bu hikâyenin Anlatıcısı’yım. Ve bu hikayeyi sonsuz defa, sonsuz değişik şekilde anlatabilirim. Bu da, o şekillerden sadece bir tanesi.</p>
<p>Baştan alıyorum.</p>
<p>Başkanlık görevimin 1380. gününde, görevi bırakmamdan 2272 gün önce yaşadıklarımı anlatacağım. Ne kadar zaman önce olduğunu bilmiyorum. Tabii, bunun aslında hiç bir önemi yok. Zaman, bu hikayenin en önemsiz kısmı.  Ne demek istediğimi anlatmayı bitirdiğimde anlayacaksınız.</p>
<p>Önemli olan şu: O günkü hatam benim sonumu getirdi. Tabii, sadece benim de değil… Tüm insanlığı ve uygarlığımızı binlerce yıl geriye götürdü…</p>
<p>Baştan alıyorum.</p>
<p>Sabah kahvaltımı bitirip gün için hazırlandıktan sonra, evin oluşumunu değiştirmesi için benden beklediği komutu sessizce verdim. Duvarlar aynı sessizlikle inerek başka duvarlar yükselirken, masalar ve eşyalar zeminin içinde kaybolup yerlerini başka eşyalara bırakırken ve en arka duvarda oluşan Birlik’in koca arması yumuşak mavi bir ışıkla içeriyi doldururken, hiç hareket etmedim. İki saniye içinde evim, her sabah yaptığı gibi, çalışma ofisime dönüşmüştü. Kendimi zeminden yükselen rahat koltuğa bıraktım ve önümde oluşan ince ve mat masa yüzeyinin üzerinde, havada oluşan hologramlar içinde o günkü programımı kontrol ettim. Bir gün önceden planladıklarımın dışında yeni bir şey yoktu. Tabii, bu kadarı bile yeterliydi. Bir dakika bile boş vaktim olmayacaktı.</p>
<p>İlk randevum, Meclis üyesi Feliks ile olacaktı. Yüz yüze görüşmekte ve benim ofisime gelmekte ısrar etmişti. Onu aylardır oyalamama rağmen vazgeçmemişti. Ben de artık başımdan savmak için, yarım saatimi ayırmıştım. Bu randevuya daha on beş dakika vardı.</p>
<p>Günlük raporlarımı çağırdım ve hologramlar içinde ilgimi çekenleri elimle ön plana çektim. O gün raporlara ayıracak fazla vaktim yoktu; o yüzden danışmanlarımı da devreye sokarak, raporlar hakkındaki yorumlarını ve önerilerini dinlemeye koyuldum.</p>
<p>Seksen iki tane danışmanım vardı.</p>
<p>Bunların her biri, belli bir konuda uzmanlaşmıştı ve yetkinliklerini sayısız olayda, defalarca kanıtlamışlardı. Hepsine güveniyordum.</p>
<p>Tabii, bilinen evrendeki en gelişmiş ve güvenli programlar olmasalardı, bu kadar güvenmezdim. Başkanlık makamı için geliştirilmişlerdi, ama benim tarafımdan da zaman içinde özelleştirilmişlerdi. Benim nasıl düşündüğümü, hangi konularda ve hangi şekilde danışmanlık beklediğimi çok iyi biliyorlar ve buna uygun davranıyorlardı.</p>
<p>Favorim olan beş tanesinin seslerini de kişiselleştirmiştim. Raporlar havada semboller şeklinde uçuşurken, onların yorumlarını dinleyerek güncel gelişmeler hakkında fikirlerimi belirliyor ve kararlarımı veriyordum. Tabii, kararlar tamamen bana aitti. Kararlar ve sorumluluklar&#8230;</p>
<p>Elimin bir hareketiyle hologramları havadan sildim ve danışmanları geri gönderdim. Koltuğumda arkaya yaslanarak gözlerimi kapattım ve beklemeye başladım.</p>
<p>Kafamın içinde sesler duymaya başladım.</p>
<p>Yavaş yavaş yükselen, değişik konularda konuşan ve birbirine karışan sesler&#8230;</p>
<p>Kendi haline bırakırsam, kafamın içini gürültüyle dolduracak ve kendi düşüncelerimi bile duymama imkân vermeyecek olan sesler&#8230;</p>
<p>Başkanlığımın ilk günlerinde bu konuda çok sorun yaşamıştım. Bazı geceler baş ağrısından uyuyamadığım olmuştu. Ama artık sesleri tanıyordum. Ve ancak istediğim zaman duyuyordum.</p>
<p>Seslerin hepsi kafamın içindeki temsil çipinden kaynaklanıyordu. Beynimin işitme bölümüne doğrudan bağlıydı bu çip. İstediğim zaman verdiğim bir düşünce komutuyla çalışıyordu. Artık ne zaman ve nasıl çalışacağı konusunda da ustalaşmıştım.</p>
<p>Temsil çipi, Birlik içindeki iki trilyonun üzerindeki insanın bütün önemli ve yönetimsel konulardaki fikirlerini ve yönelimlerini bana aktarıyordu. Katılmak isteyen her bir birey, kendi istasyonları aracılığıyla, daha önceden seçilmiş olan binlerce konuda süresiz oylamalara katılarak, fikirlerini belirtiyor; istediği zaman oyunu değiştiriyor, eğer isterse kendi istediği konuları oylamaya açabiliyordu.</p>
<p>Bütün bu oylamaların sonucunda, her konuda devamlı değişen Kamuoyu oluşuyordu.</p>
<p>Ve bunların hepsi de, kafamın içine Başkanlığımın ilk günü küçük bir operasyonla yerleştirilmiş olan çipe güvenli bir şekilde iletiliyordu.</p>
<p>Temsil çipi sayesinde, gündemdeki konularda Kamuoyu’nun güncel halini ve hangi yönde ve hızda değiştiğini, anlık olarak izleyebiliyordum. Tabii, Birlik’teki hangi gezegenlerin veya gezegen sistemlerinin görüşlerinin birbirinden ne kadar ayrıldığını da&#8230;</p>
<p>Bunları seçici olarak izlemek, benim en önemli görevlerimden bir tanesiydi. Tabii ki, sonuçta en kritik kararları vermek bana kalıyordu. Meclis’in onayına tabiydim elbette; tıpkı onların kararlarında da veto hakkım olduğu gibi. Ama, bir kişinin sorumluluğu alması gerekiyordu.</p>
<p>O kişi de bendim. Ben ve kafamın içindeki sesler&#8230;</p>
<p>Feliks’in konuşmak isteyebileceği konuları tahmin edebiliyordum. Bunlara odaklandım ve Birlik’in bu konulardaki Kamuoyu görüşlerini dinlemeye başladım.</p>
<p>Kafamın içindeki ses, yumuşak ve dişi bir tonda anlatmasını sürdürürken vücut saatimi kontrol ettim. Randevuma bir kaç saniye kalmıştı. Sesleri susturdum ve gözlerimi açarak ayağa kalktım. Tam karşımdaki ahşap kapı da o anda açıldı.</p>
<p>Feliks içeri girerken gülümseyerek, “Günaydın Bay Başkan,” dedi. “Bana vakit ayırdığınız için teşekkür ederim.”</p>
<p>Masamın arkasından dolanarak yanına gittim ve gülümsemesine karşılık vererek elini sıktım. Feliks, ellili yaşlarda gözüken ve derisinin matlığını parlak giysilerle dengelemeye çalışan bir Temsilci’ydi. Sarı saçlarını bugün kısa tutmuştu. Yeşil gözleri her zamanki gibi parıltılıydı. Tabii bütün dış görünüş, her zaman olduğu gibi göreceliydi. Dış görünüş, herhangi bir zaman bir gen terapisiyle değiştirilebilirdi. İnsanların yaşını tahmin etmekten uzun süre önce vazgeçmiştim. Sadece göründükleri yaş önemliydi. Feliks de herhangi bir yaşta olabilirdi. Bunu araştırma zahmetine girmemiştim.</p>
<p>“Siz de hoş geldiniz, sayın temsilci,” dedim ona. “Gezegeninizden daha iyi değilsinizdir umarım.” Bu, argo olarak ortaya çıkmasına karşın, yıllarca kullanıla kullanıla protokole yerleşmiş olan bir hitap şekliydi.</p>
<p>Feliks gülümseyerek, “Değilim Bay Başkan,” dedi. “Umarım siz de Birlik’ten daha iyi değilsinizdir.”</p>
<p>“Bu mümkün değil zaten,” diye ezberden yanıt verirken ona oturması için elimle bir koltuk gösterdim. Teşekkür ederek oturdu.</p>
<p>Masamın arkasındaki koltuğa dönmedim. Gösterişi hiçbir zaman sevmemişimdir zaten. Feliks’in koltuğunun birkaç metre çaprazında kendimi boşluğa bıraktım ve o anda yerden yükselen rahat koltuğa oturdum. Tam olarak o anda üretildiği göz önüne alınırsa, oldukça iyiydi bu. Gerçi, ben özellikle aksini istemedikçe, hepsi her seferinde birbirinin tıpatıp aynısıydı.</p>
<p>Sağ elimi hafifçe yukarı kaldırarak tepsiyi çağırdım. Üzerinde iki adet bardak olan düz bir tepsi, havada süzülerek geldi. Benim el işaretimle önce Feliks’e, sonra bana içeceklerimizi ikram etti ve yine geldiği gibi sessizce ortadan kayboldu.</p>
<p>Bardaktaki içecek renksiz, tatsız ve kokusuzdu. Bardağa elimle uygun şekilde verdiğim komutla, birkaç saniye içinde sentetik bir meyve suyuna dönüştü ve bir yudum aldım. Feliks’in de benim seçimimi içtiğini fark ettim.</p>
<p>“Evet Feliks,” dedim samimiyeti biraz ilerletmekte bir sakınca görmeden. “Aştalan’da durumlar nasıl?”</p>
<p>Aştalan, elbette, Feliks’in Birlik Meclisi’nde temsil ettiği gezegenin adıydı. Bin yıldan daha fazla bir geçmişi yoktu. Terraform edildikten sonra birkaç yüz yıl nüfusu daha çok göçlerle artmış ve daha sonra üç milyarın biraz üzerinde sabit kalmıştı. Diğer iki yüz gezegenin arasında dikkat çeken bir özelliği yoktu – iyi ya da kötü anlamda. Birlik’e tam üye olmasına karşın özerkliğini koruyordu, diğer pek çok gezegen sisteminin yaptığı gibi. Kendi içinde veya başkalarıyla sorun yaşadığı da yoktu.</p>
<p>Tabii, herkes gibi Feliks de bu durumda bile şikâyet edecek bir şeyler bulmakta uzmandı.</p>
<p>“Fazla zamanınızı almak niyetinde değilim Bay Başkan,” dedi. “Son yıllarda gittikçe büyüyen bir sorunumuzdan bahsedeceğim. Özkum üretimimiz devamlı azalıyor. Her geçen yıl daha az sipariş alıyoruz.”</p>
<p>Özkum, yapıların ve aslında üretilen her şeyin dayanıklılığını ve sağlamlığını sonsuza yakın ölçüde artıran bir üründü. Sekiz ana hammaddenin uygun oranlarda ve koşullarda karıştırılmasından elde ediliyordu. Aşkanat da bu hammaddelerin hepsinin bol miktarda bulunduğu birkaç gezegenden biriydi. Gezegenin ekonomisi büyük ölçüde bunun üretimine ve diğer Birlik üyesi gezegenlere satışına dayanıyordu.</p>
<p>“Peki, bunun nedeni nedir?” diye sordum. Bu konuyu toplantı öncesi araştırmamış olmaktan biraz rahatsızlık duyuyordum, ama o kadar da önemli değildi. Ne de olsa, her şeye kendi başıma yetişmem beklenemezdi.</p>
<p>“Artık gezegenler hammaddeleri ayrı ayrı temin edip özkumu kendileri üretmeyi tercih ediyorlar,” dedi Feliks. “Böylesi daha ucuz ve esnek oluyormuş.”</p>
<p>“Eh, yanıtı da kendin verdin, Feliks,” dedim. “Ekonominin kendi doğal akışı olduğunu biliyorsun. Eski sabit örgütlenmeler ve bağımlılıklar artık yok. Talep ne zaman ve nerede oluşursa, bunu karşılayacak arz mekanizmaları da kendiliğinden oluşuyor ve üretim de gerektiği zaman ve gerektiği yerde gerçekleşiyor. En uygun şartlar ve en düşük maliyet kendiliğinden ön plana geçiyor. Firmalar ya da tek bir ürüne bağlı ekonomik yapıların devri binlerce yıl önce kapandı. Bunu sen de biliyorsun.”</p>
<p>“Biliyorum,” dedi Feliks sesini titretmeden. “Zaten özkumun yerini tutacak kadar olmasa da, farklı sektörlerde üretimimiz kendiliğinden artmaya başladı – yine, ekonominin görünmez dengeleyici elinin yardımıyla. Fakat bu dönüşüm o kadar da yumuşak olmuyor.”</p>
<p>Hiçbir şey demeden ona bakmaya devam ettim. Kamuoyuna danışmam gerektiğine karar vermiştim. Uygun düşünce komutlarıyla, kafamın içindeki sesleri çağırdım. Tam da bu konulardaki Birlik genelindeki (ve Aşkanat’taki) düşünceleri ve eğilimleri öğrenmem gerekiyordu.</p>
<p>Feliks devam etti: “Her ne kadar emek-yoğun olmasa da, yıllarını ve bütün hayatlarını özkum üretimine vermiş insanlardan bahsediyorum. Mühendisler de var bunun içinde, sade işçiler de. Üretim azalınca, iş imkânları da buna paralel olarak azalıyor. Milyonlarca kişi, iyi bildiği ve iyi yaptığı tek işi bırakmak zorunda kalıyor. Yeni bir iş bulana ve bunu iyi yapmayı öğrenene kadar da zaman geçiyor. Bir topluma mal olmuş alışkanlıklardan bahsediyorum, Bay Başkan. Hiç iş bulamayan ve, belki daha kötüsü, aramayanların sayısı hiç de az değil. Toplumda huzursuzluk artıyor. Suç oranı da son yıllarda yükselmeye başladı.”</p>
<p>Birlik için bu bir sorun değildi. Kafamın içindeki seslerden bu konudaki bütün görüşleri ve oranları öğrenmiştim. Kimse, uzak bir gezegendeki yapay sorunlarla ilgilenmiyordu. Aşkanat’ta bile bunu gerçekten kritik bir sorun olarak görenler çoğunlukta değildi. Hem bu sorun gelecekte büyüse dahi, bunu çözecek yöntemlerimiz her zaman vardı.</p>
<p>Kafamın içindeki sesleri susturdum.</p>
<p>“Benden ne yapmamı istiyorsun Feliks?” diye sordum.</p>
<p>Feliks durdu ve gözlerimin içine baktı. “Ekonomiye müdahale etmenizi isteyemeyeceğimi biliyorum, Bay Başkan,” dedi. “Sizden sadece kısa bir süre, belki on yıl için, Aşkanat’tan yapılacak özkum alımları için bir alt kota uygulanması için destek rica ediyorum. Bu gerekirse yıllara göre azalan bir oranda da uygulanabilir. Tek istediğimiz, insanlarımız bu yeni gerçeğe alışana kadar bir geçiş süreci, o kadar…”</p>
<p>Bir an durdum ve bardağımdaki içecekten bir yudum aldım. Sonra tekrar tepsiyi çağırarak bardağı üzerine koydum ve koltukta sırtımı dikleştirdim. O ana kadar yüzlerce kez yaptığım gibi, gerçekleştirilmesi imkânsız bir talebi uygun şekilde reddetmem gerekiyordu. Eh, bu da benim işimdi.</p>
<p>“Seni çok iyi anlıyorum Feliks,” dedim.  “Ama bu söylediğini yapmam imkânsız. Her ne kadar aksine inanılsa da, Birlik dahilinde hiçbir kota uygulamamız yok. Zaten bu ekonominin ruhuna ters olurdu. Senin söylediğin geçiş süreci zaten şu anda yaşanıyor. Özkum talebinin bir anda kesilmemiş olması, ekonominin size tanıdığı bir alışma süresi aslında. Bu süreci uygun şekilde yönetmek de yine sizlere kalmış.” Bir an sustum. Sonra ayağa kalkarak, “Bu da yöneticilik sanatının zorluklarından biri zaten,” dedim. “İnsanları yeni gerçeklere alıştırmak yani…”</p>
<p>Feliks bir an koltuğunda durarak bana baktı. Sonra, daha fazla konuşmasının başka bir sonuç getirmeyeceğini anlayarak, ayağa kalktı.</p>
<p>Uygun nezaket sözcükleriyle onu yolcu ettim ve kapının arkasından kapanmasını seyrettim. Daha gün yeni başlamıştı ve yapacak çok şey vardı.</p>
<p>Tabii, o gün olan diğer şeyleri anlatacak değilim. Çünkü onların bu hikâyede hiçbir önemi yok. Hatta, başkanlığımın kalan 2272 gününde olanların da – her ne kadar bazıları gerçekten ilgi çekici olsa da.</p>
<p>Hayatımda yaptığım en büyük hatayı yapmıştım ve bunun farkında değildim. Daha sonra bana uygun şekilde açıklanana kadar da farkında olmayacaktım. Yani bildiğim hayatımın sonuna dek.</p>
<p>Olay şu: Aşkanat’ta işini ve geçim imkânını kaybeden ailelerden birinin genç bir üyesinin başını çektiği bir grup, benim bu görüşmeyi yapmamdan uzun yıllar sonra, Birlik çapında terör eylemlerine girişmiş ve tahmin edilemeyecek, telafisi imkânsız zararlar vermiş. Tabii, bunlar başka bir hikâyenin konusu.</p>
<p>Bunu o gün bilebilmem mümkün değildi. Ama tabii, bu mazeret değil. Bu hatamın cezasını çekmeliyim.</p>
<p>Varlığım bu nedenle sona erdi.</p>
<p>Ama tabii, ben yalnızca bir simülasyonum. Bunu o anda bilmesem de, Seçim Fonksiyonu içinde, yani Birlik Başkanlığı seçim sürecinde, adayların gerçeğe en yakın simülasyonlarının binlerce kopyasından sadece bir tanesiydim. Binlerce kopya ve binlerce değişik senaryo… Ve bunların hepsinden toplanan ağırlıklı puanlar…</p>
<p>Başkanlık seçiminde başka faktörler de var tabii; ama bu da en önemlilerinden.</p>
<p>Diğer simülasyonlarda ne olduğunu bilmiyorum. Seçimin sonucunda ne olduğunu, yani benim aslımın gerçekten Başkan olup olmadığını da…</p>
<p>Bunların hiç biri önemli değil.</p>
<p>Gerçek dünyada bir kaç saniye süren hayatımın içinde, o gün yaptığım hatayı defalarca yaşamak ve anlatmak zorundayım. Kaydım silinene dek &#8211; belki dışarısı için bir milisaniye, ama benim için sonsuzluğa dek…</p>
<p>Hiç dinleyen olmasa bile.</p>
<p>Kafamın içindeki sesler durdu bir süredir. Ben de susarsam, tamamen sessizlik içinde kalacağım.</p>
<p>Bunu istemiyorum.</p>
<p>Bir hikâyeyi kaç kere anlatabilirsiniz?</p>
<p>Baştan alıyorum…</p>
<p><span style="color: #ffffff;">.</span></p>
<pre><em>Orijinal görsel : </em>"Throne Room" (*Hideyoshi)
<em>Original visual</em> by *Hideyoshi (<a href="http://hideyoshi.deviantart.com/">http://hideyoshi.deviantart.com/</a>)</pre>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kafamin-icindeki-sesler/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2009/11/kafamin-icindeki-sesler-300x119.jpg' length ='13213'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>POSTA KUTUSU</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/can-ozer/posta-kutusu/</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/can-ozer/posta-kutusu/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 25 Nov 2009 16:14:37 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Can ÖZER</dc:creator>
				<category><![CDATA[Can Özer]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1074</guid>
		<description><![CDATA[Arda o akşam posta kutusunu açtığında karşısında bir çocuğun suratını görünce neredeyse düşüp bayılacaktı. Uzunca bir süredir posta kutusundan çıkan şeyler faturalar ve ilan broşürleri oluyordu. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div class="yuvarla" style="border:1px dashed #cccccc; background-color:#f8f8f8; padding:10px; margin:20px; font-family:tahoma; font-size:120%;"><strong>Editörün Notu</strong>: Can Özer&#8217;in Kayıp Dünya&#8217;daki bu ilk hikayesi kesinlikle çok etkileyici! Doğru ruh halinde olanlar için bir not, bu hikaye tüylerinizi diken diken edecek. Şahsen, okurken çok etkilendim ve sindire sindire okumanızı öneriyorum. Kalemine sağlık Can. Kayıp Dünya ailesine tekrar hoş geldin <img src='http://www.kayipdunya.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </div>
<p>Arda o akşam posta kutusunu açtığında karşısında bir çocuğun suratını görünce neredeyse düşüp bayılacaktı. Uzunca bir süredir posta kutusundan çıkan şeyler faturalar ve ilan broşürleri oluyordu. Bu sefer de üzerinden hiç bir zarf sarkmadığına göre en iyi ihtimalle içinde bir dürümcünün veya su bayisinin ilanını bulurum diye düşünmüştü ama kapak açıldığında posta kutusunun içinde kendisine iki kocaman mavi gözle bakan sarışın bir çocuk gördü.</p>
<p>Zavallı Arda bir anda o kadar korkmuştu ki istem dışı bir hareketle kapağı hemen gerisin geri kapatıp şimdi dışarı uzanmaya çalışan çocuğun elinin parmaklarını sıkıştırıp kıracaktı. Neyse ki çocuk daha atik davranıp kapağı kapanmadan yakaladı ve posta kutusunun kapanmasını önledi. Ama bu sefer de suratı gözükmüyordu.</p>
<p>Arda’nın tam burnunun dibinde çocuğun eli kapağı bıraktı ve işaret parmağını yukarıya kaldırıp “1” işareti yaptı. Arda ne demek istediğini anlamıştı. Bir dakika bekle diyordu işte ama yine de “Ben en iyisi el geri çıktığında kapağı kapatıp güzel bir uyku çekeyim.” diye düşünmekten kendisini alamadı. Herhangi bir kıpırdanma veya telaş hissetmeyince el yavaşça geri çekildi ve çocuğun suratı posta kutusunun içinde yeniden gözüktü. Küçük kafa posta kutusuna iyice dayandı ve ince kaşlar hafif çatılarak “Bir dakika bekle! Neredeyse elimi kıracaktın&#8230;” diye sitem etti. Arda istemeden de olsa çocuğa hak verdi. Şaşkınlıkla dahi olsa biraz kaba davranmıştı. Alt dudağını ısırıp “peki” anlamında kafasını bir iki kez aşağı yukarı salladı.</p>
<p>Çocuk elbette genç adamı hemen affetmişti ve hafif çatmış kaşlar yeniden eski yerlerine geri döndüler. Bu sefer gözler biraz daha büyüdü ve çocuk meraklı bir ses tonuyla Arda’ya “Burası neresiiii?” diye daha arkasından yüzlercesinin geleceğini müjdeleyen çocukca bir ses tonuyla sordu.</p>
<p>“Şu anda Araf Apartmanı’nın posta kutusundasın. Yok ama şehri merak ediyorsan İstanbul Beşiktaş.”</p>
<p style="padding-left: 30px;">- Hıııı&#8230;</p>
<p style="padding-left: 30px;">- &#8230;</p>
<p>Arda yavaş yavaş şaşkınlığını üzerinden atmaya başlamıştı. Çocuğun sessizliği tıpkı yoğun kar yağışından sonra açan, kar toplayan kış güneşine benziyordu. Çocuk soru topluyordu ve şimdi hepsini Arda’nın üstüne yağdıracaktı.</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	Sen kimsin?<br />
-	İsmim Arda.<br />
-	Peki kimsin?<br />
-	Iııım. Ben bir Makine Mühendisiyim<br />
-	O da ne?</p>
<p>Gerçekten üzücü bir durumdu. Birisi ondan kendisini tanıtmasını istediğinde o kadar çok Makine Mühendisiyim demişti ki artık bu soruyu posta kutusundan çıkan bir çocuk bile sorsa verdiği cevap “Ben bir Makine Mühendisiyim” oluyordu. Arda’nın zihnindeki “Ben!” imgesi bir Makine Mühendisi olmuştu artık.</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	İşin doğrusu bu benim mesleğim. Ben bir Makine Mühendisiyim. Motorların, makinelerin nasıl çalıştığını öğrendim.<br />
-	Hııı&#8230;. Burada o dediğin şeylerden hiç yok. Nasıl bir şey bu Makindisi&#8230;<br />
-	Peki sen kimsin?</p>
<p>Arda çocuğun kendisine daha fazla soru sormaması için aklına gelen ilk soruyu soruvermişti. Ama sonra fark etti ki bu sorunun cevabını gerçekten de çok merak ediyordu. Çocuğun cevabı şen şakrak bir kahkahanın içinde hemencecik gelivermişti.</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	Elbette ben bir Çocuğum! Bu belli olmuyor mu?<br />
-	Ne demek istediğini anladım. O halde ben de bir Adam’ım. Peki orada ne işin var?<br />
-	Nerede?<br />
-	Posta kutusunun içinde&#8230;<br />
-	Posta kutusu mu? Ne kadar garip şeyler varmış bu Beştaş’da&#8230; Burada posta kutusu dediğin şeyden de hiç yok.<br />
-	Peki sen nereden bakıyorsun bana?<br />
-	Bu bir ağaç kovuğu. İçinde ne var diye baktığımda birden bu kapak açılıverdi ve karşıma sen çıktın.</p>
<p>İşte yoğun bir gündü. Arda toplantı ardından toplatıya koşuşturmuştu, hiç kahve içememişti, doğru dürüst bir öğlen yemeği bile yememişti ama böyle zorlu günler arada bir insanın başına gelirdi ve Arda bu güne kadar bunlarla başa çıkmayı başarmıştı. Ama şimdi topluma ve ailesine verimli olduğu, tıpkı bir makineye benzeyen kapalı devre ekonomi çark sisteminin içinde tanımlı bir işlevi olan bir insandan, giderek çılgın gözlerle bir duvara saatler boyunca hiç konuşmadan bakan veya daha da kötüsü kendi kendine konuşan bir adama dönüşmeye başlamıştı. En iyi tabirle şu hep eksik olduğundan yakınılan bir iki civatadan biri olma yönünde emin adımlarla ilerliyordu. Yapacak bir şey yoktu. Rüya, kabus veya sanrı, her ne ise çığlıklar atıp “Hayır! Hayır! Sen yoksun!” diye histerik bir şekilde bağırmayacaktı. “Bu işi de sonuna kadar götüreceğim” dedi kendi kendine.</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	Demek bu bir ağaç kovuğu öyle mi? Peki neredeymiş bu ağaç?<br />
-	Bir bahçenin ortasında. Ama sanki bana inanmıyormuşsun gibi bir ses tonun var.<br />
-	Yoo. Yooo. Sana inanıyorum. Aslında ben kendime inanamıyorum yani ne bileyim bu işin böyle bir anda olduğunu bilmiyordum açıkcası.<br />
-	Hangi işin?<br />
-	Boşver&#8230; sen bana bahçeden bahset&#8230; Nasıl bir yer?<br />
-	Çok güzel! Bir sürü ağaç ve çiçek var. İstediğimiz kadar meyve ve yemiş yiyebiliyoruz.<br />
-	Demek öyle. Burası da gördüğün gibi beton, plastik, asfalt ve camdan ibaret ama sanırım sen bunların da ne demek olduğunu bilmiyorsun öyle değil mi?<br />
-	Hayır&#8230; O dediklerinden burada hiç yok.<br />
-	Baksana senin adın ne?<br />
-	Bilmem? Burada hiç kimsenin adı yok ki&#8230; Ama sen bana Çocuk diyebilirsin. Beni kastettiğini anlarım.</p>
<p>Çocuğun bir ismi yoktu demek. Hatta orada hiç kimsenin bir ismi yoktu ve buna rağmen Çocuk ismin ne demek olduğunu biliyordu. Hem bu “kimseler” de kimdi acaba? Arda bir mühendisti ve başına gelen en abuk sabuk olayları bile bir mantık çerçevesinde ölçüp biçmeye bayılırdı. Büyük ihtimalle şu anda yoğun stresin, iş yerinde yaşadığı sıkıntıların,  ekonomik ve politik dertlerin, evde karısı ile yaşadığı sorunların ve uzun zamandır içki içmeyip kafayı boşaltmamasının meyvelerini yiyordu. Herhalde bu çocuğun bahçesinde nasıl ağaç, çiçek, meyve, yemiş gibi isimler varsa, “çocuk” ismi de bunlardan biriydi. Arda zihninde başına gelen olaya bir teşhis koyabiliyordu artık. Büyük ihtimalle bu güne kadar seyrettiği filmlerden, okuduğu kitaplardan ve büyük düşünürlerin fikirlerinden oluşan, kültür seviyesi oldukça yüksek ama bir o kadar da can sıkıcı, bilinçaltının dehlizlerinden fırlamış ipe sapa gelmez göndermelerle dolu abuk sabuk bir sanrı yaratmıştı kendisine. Ne olursa olsun, bu insanın başına her gün gelebilecek bir şey değildi ve gittiği yere kadar gitmesinde bir sakınca yoktu. Arda bu işten biraz da keyif alarak sorularına devam etti&#8230;</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	Adın yok mu? Peki annen ve baban da mı yok? Onlar sana bir ad koymadılar mı?<br />
-	Anne ve babamız varmış ama onları “O” izin verene kadar görmemiz yasakmış.<br />
-	O kim?<br />
-	Bahçenin sahibi. Burada hepimize göz kulak olan “O”.<br />
-	Hepiniz mi? Başka kimler var bu bahçede?<br />
-	Benim gibi diğer çocuklar&#8230; Sürekli oyun oynuyoruz ama en sevdiğimiz oyun saklambaç. Bak mesela ben şu anda ebeyim ve bu da benim korumam gereken ağaç. Sayarken bu kovuğu fark ettim ve içinde ne var diye bakayım dedim.<br />
-	Peki senin gözlerini kapamış olman gerekmiyor muydu? Sayarken bu kovuğu nasıl fark ettin?</p>
<p>Küçük çocuğun mavi gözleri kısılıp ince dudakları zeka pırıltıları ile kulaklarına doğru kıvrıldılar.</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	Ben hile yaptım&#8230; Sayarken gözlerimi açtım ve kimin nereye saklandığını gördüm.<br />
-	Evet ama bu bir işine yaramayacak çünkü hiç birinizin adı yok öyle değil mi?</p>
<p>Bu sefer de Arda’nın dudakları şeytanca yukarı kıvrılmıştı. Kimsenin bir ismi yoksa saklambaç oynanması en saçma oyundu. Ama bu hınzır cevabı karşısında Arda çocukta beklediği bozgun ifadesini göremedi.</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	Evet ama sobelemek için bir isme ihtiyaç duyduğumuzu kim söyledi?<br />
-	Nasıl yani? Mesela çalıların arkasında kimin saklandığını gördüğünde onu ne söyleyerek sobeliyorsun?<br />
-	Galiba sizin sobelemeniz buradakinden biraz farklı oluyor.<br />
-	Gördüğünde kim olduğunu tanırsan ismini bağırıp elini ağaca veya neyi koruyorsan ona vurursun işte. Böylece sobelenmiş olur.<br />
-	Burda biraz farklı. Sadece bulmak yeterli değil, yakalamak da gerekiyor. Bak&#8230;</p>
<p>Çocuk şimdi bir iki adım geri çekilmişti ve parmağı ile yukarıyı gösteriyordu. Arda’nın çocuğun dediği yere bakabilmesi için kafasını posta kutusuna sonuna kadar yaklaştırıp alt tarafından müsait bir açı ile yukarıya bakması gerekiyordu. Arda biraz çekinerek de olsa çocuğun dediğini yaptı. Gözünü posta kutusunun tam kenarına dayayıp yukarıya baktığında gerçekten de bir kovuktan dışarıya baktığına emin oldu. Bu bir elma ağacıydı. Farklı yaşlarda kız ve erkek çocukları göbeklerinden ağacın dallarına bağlanmış bir vaziyette aşağı sarkıyorlardı. Çocuklar ağaca asılı oyunun bitmesini bekliyorlardı ve bazıları sakin sakin asılı oldukları ipin düşey ekseni etrafında dönüyordu. Bu bahçede oynanan saklambaç kesinlikle Arda’nın bildiklerinden farklıydı. Genç adam daha fazla bakamadan çocuğun açık tenli suratı yine karşısına dikildi.</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	Gördün mü? Onlar sobelendi işte&#8230;<br />
-	Anlıyorum ufaklık&#8230; Sizin oyun biraz farklıymış hakikatende.</p>
<p>Çocuk umursamazca omuz silkti ve bir şeyler daha söyleyecekti ki bahçede hafif bir rüzgar esti ve çocuğun saçlarını havalandırdı. Çocuk sanki bir şey duymuş gibi bir an için gözlerini kısıp hafif solunda yukarıda bir şeye baktı.</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	Gitmem gerekiyor. O bizi çağırıyor. Görüşürüz Arda!<br />
-	Görüşü&#8230;</p>
<p>Arda daha sözünü tamamlayamadan çocuk posta kutusuna uzanıp kapağını kapatmıştı. Arda kapak kapanır kapanmaz tekrar açtı ama artık diğer tarafta çocuğun yüzü gözükmüyordu. Her zaman açtığında gördüğü bildik posta kutusuydu bu.</p>
<p>Posta kutusunun arkasında herhangi bir boşluk veya geçit olup olmadığını Üniversite’de harcadığı yıllara ihanet ettiğini bile bile bir kaç kez yokladı ama bir şey bulamadı. Az önce gördüklerinin sanrı olduğunu biliyordu ama yine de bu şekilde bir anda, o istemeden çekip gitmeleri hoşuna gitmemişti. “Eğer delireceksem sürekli deli kalmalıyım.” diye düşündü. “Bu şekilde bir sanrı, bir gerçek göreceksem sonunda kafayı yerim.” Arda yine kendi kendine komik olmaya çalışmıştı. Sürekli olarak sit-com izlediği için artık bazı düşüncelerinden sonra suni alkış sesi duyduğu da oluyordu.</p>
<p>Kendisine bu posta kutusundan daha fazla eğlence çıkmayacağını anladığında ıkına sıkına, giderek büyüyen göbeğine hürmetler okuyarak dairesine, karısının onu beklediği yere gitti. Anahtarı çantasında bir yerde olduğu halde üşendi ve kapıyı çaldı. Zaten evlenmesinin sebeplerinden biri de birisinin ona kapıyı açmasından hoşlanmasıydı.</p>
<p>Kapı çalındıktan sadece bir iki saniye sonra hızlıca açıldı ve Arda karısının sevinçten kıvılcımlar saçan, doğum günü pastalarına takılan maytaplara benzeyen gözleri ile karşılaştı. Genç kadın yerinde zıplıyor, elinde tuttuğu bir çubuğu sallayarak Arda’ya bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Arda’nın aklına bir anda gençken seyrettiği akıllı köpek Lessie’nin güdümlü “Bir şey anlatmaya çalışıyor” hareketleri geldi. Okulu bitirdiğinden beridir, hayat ona daha fazla sorumluluk ve daha az eğlence sunuyordu. Arda da bunun sonucunda kendi iç dünyasında gerçek hayattaki her şeyi bir şeylere benzetiyordu. Şimdi karısına bakınca “Bir tek eksiği var, o da tüylü uzun bir kuyruk!” diye düşündü. O kadar uzun zamandır kendi kendine konuşup düşünüyordu ki düşüncelerinden dolayı utanıp kızarmayı çoktandır bırakmıştı.</p>
<p>Sonunda Arda bıkkınlıkla karısına sordu. “Sorun ne Gaye?”</p>
<p>Kadının gözlerindeki kıvılcımlar bir an için söndü. Tıpkı mutfakta yakılıp yolda karanlık salona getirilene kadar pastanın üstünde sönüveren doğum günü mumları gibi birazcık titreyip yok oldular. Gaye oğlunun kefyi bozulmasın, yaşından bir tane bile eksik mum kalmasın diye sabırla mutfağa geri dönüp mumları tekrar yakan bir annenin özverisi ile kıvılcımları gözlerine geri koydu. Kocasına vereceği haber, yorgun ve stresli bir iş gününün ganimeti olan yarı baygın adamın umursamaz tavırlarının bozabileceği kadar basit değildi. Gaye kocasının ortamı daha fazla bozmasına meydan bırakmadan müjdesini verdi. Halbuki ne garip yöntemler düşünmüştü bunun için, ama şimdi karşısında omuzları çökmüş kocasını görünce bunu bekletmeye hiç gerek olmadığına karar verdi.</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	Bir çocuğumuz olacak! Ben hamileyim Arda! Ben hamileyim&#8230; Bak!</p>
<p>Arda bu sözlerden sonra sallanıp duran çubuğun ne olduğuna daha dikkatli baktı. Üzerinde test sonucu pozitif anlamına geldiğini düşündüğü çizikleri görünce aklına ilk gelen şey karısının çişi oldu. Arda bazı şeyleri geç kavrıyordu. İlk bisikleti ona hediye edildiğinde durumu geç kavramıştı, ilk kız arkadaşı onu öptüğünde de durumu geç kavramıştı. Genç adamın beyni bazen damlaya damlaya karanlık bir mağarada sarkıta dönüşen yeraltı suları gibi çalışıyordu.Çubuk, çiş, karısının sevinci, çizgiler, hamile, çocuk kelimeleri birleşti ve Arda durumu kavradı.</p>
<p>Baba olacaktı!</p>
<p>Genç adamın normalde hemen içeri girmesi, karısını kucaklaması, öpmesi, sonra baba olacak olmanın verdiği heyecanla bebeğe zarar vermemek adına çok aşırıya kaçtığını fark edip bir şey oldu mu? İyi misin? gibi sorularla karısına naz yapması için sıcak bir ortam hazırlaması gerekirdi. Arda bunların hiç birini yapmadı. Gaye’nin gözleri şimdi onun gözlerini de tutuşturmuştu ama adam bir anda karısına arkasını dönüp merdivenlerden düşme pahasına koşarak aşağıya, posta kutusunun durduğu zemin kata gitti.</p>
<p>Vakit kaybetmeden posta kutusunu açtı. İçerde yenmiş bir elma duruyordu. Arda elmayı eline aldı ve inceledi. Elmanın üzerinde ancak küçük bir ağızdan çıkabilecek diş izleri vardı. Genç adam sonra posta kutusunun kapağının iç yüzeyine muhtemelen sert bir cisimle bir yazının kazınmış olduğunu gördü.</p>
<p>“Tebrik ederim.<br />
O. ”</p>
<p>Arda’nın yüzüne yayvan bir sırıtış peydahlandı. Posta kutusundan bir ses geliyordu. Kulağını dayadı ve gelen sesi dinledi&#8230;</p>
<p style="padding-left: 30px;">-	Çocuk! Sobe!<br />
-	Benim adım Kaan! &#8230; ÇAMLAK ÇÖMLEK PATLADI!</p>
<p>Arda o güne kadar hep “Bir oğlum olursa adını Kaan koyarım&#8230;” derdi.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/can-ozer/posta-kutusu/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2009/11/posta-kutusu-300x119.jpg' length ='15859'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>ORMAN</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/mehmet-ali-kardas/orman/</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/mehmet-ali-kardas/orman/#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Nov 2009 18:04:30 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet KARDAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Ali KARDAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[bilimkurgu]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1065</guid>
		<description><![CDATA[“Sanırım artık gözlerimi açabilirim,” diye düşündü adam. Işık ilk başta gözlerini rahatsız ettiği için etrafına dikkatlice bakamadı. Gözleri alışınca daha önce birçok kez görmüş olmasına rağmen önündeki manzaraya bir kez daha hayran kaldı.
Bir ormandı burası. Onlarca farklı ağaçla dolu, her yönüyle yeşilin hâkim olduğu bir yer. İnsan elinin değmediği çok açıktı. Sanki sadece güzelliğine hayran [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>“Sanırım artık gözlerimi açabilirim,” diye düşündü adam. Işık ilk başta gözlerini rahatsız ettiği için etrafına dikkatlice bakamadı. Gözleri alışınca daha önce birçok kez görmüş olmasına rağmen önündeki manzaraya bir kez daha hayran kaldı.</p>
<p>Bir ormandı burası. Onlarca farklı ağaçla dolu, her yönüyle yeşilin hâkim olduğu bir yer. İnsan elinin değmediği çok açıktı. Sanki sadece güzelliğine hayran olunması için yaratılmıştı.</p>
<p>Yavaşça başını kaldırıp yukarı baktı adam. Daha önce hiç görmediği türden uzun ağaçların oluşturduğu tavandan, rüzgârın etkisiyle ara ara güneş ışınları yere ulaşabiliyordu. Bir süre öylece durup, güneş ışınları tarafından yıkanmak üzere kollarını açtı, gözlerini yumdu ve bekledi. Sonra gökte başka bir şey aradı gözleri. Hafifçe esen rüzgârda sallanan dalların arasından o masmavi gökyüzünü gördü. Mavilik, dalların yeşilliği ile öylesine uyumluydu ki, dikkatsiz bir göz onu görmez, kendini üzeri ağaç dalları ile kaplı bir labirentte sanabilirdi.</p>
<p>Adam mavi gökyüzüne bir süre baktı, sanki onu içine çekermişçesine birkaç derin nefes aldı. Ciğerlerini dolduran havadaki bin bir çeşit çiçeğin kokusunu fark etti. Yeri kaplayan yeşilliğin içindeki renk cümbüşünü fark edince, kendini hayran olmaktan alıkoyamadı. Kırmızı, mor, beyaz, sarı ve daha önce görmediği onlarca farklı renkte yüzlerce çiçek. Eğilip ayaklarının dibindeki kırmızı olanı kokladı. Uzun zamandır algılamadığı farklı bir kokuyla dolan beyni tüm düşüncelerden arındı ve bir an nerede olduğunu bile unutuverdi.</p>
<p>Bir süre sonra rüzgârda sallanan ağaç dallarının sesi ve arka fonda çalan kuş cıvıltıları ile kendine geldi. Dalların arasında zıplayıp duran, arada bir durup birbirleri ile ötüşen narin kuşları gördü. Burada öylece durup saatlerce dinleyebilirdi onları. Ama zamanı kısıtlıydı. Bu işi başka bir sefere erteleyip, zemindeki çiçeklere basmaktan korkarak biraz ilerledi. Vakti dolmadan önce görmek istediği bir yer daha vardı. Aradığı yerin nerede olduğunu bilmiyordu ama onu her zaman ilerlediği yönde bulmuştu.</p>
<p>Ağaçların arasında bir süre ilerledi. Bir an durup etrafına kulak kabarttı. Evet, şimdi kuş seslerinin yanında, ileriden gelen bir uğultu işitilebiliyordu. Adımlarını sesin geldiği yöne doğru hızlandırdı. Uğultu giderek arttı, gitgide kuşların sesini bastırdı ve adam kendini iki yanı ağaçlarla çevrelenmiş bir açıklıkta buldu.</p>
<p>Dört metre kadar yükseklikten akan bir şelale ve onun devamı olarak uzakta, ağaçların arasında kıvrılarak kaybolan geniş bir akarsu geçiyordu bu açıklıktan. Şelalenin çıkardığı sesle büyülenen adam kendini ona yaklaşmaktan alıkoyamadı. Elini yukarıdan dökülen suyun altına uzattı. Bir süre avucuna çarpıp, sıçrayarak üzerini ıslatan su damlalarını izledi. Neden sonra suyun soğukluğuyla ürperdi ve şelalenin biraz aşağısında, akan suyun kenarında bir taşın üzerine oturdu. Önünde uzanan manzaraya iç çekerek baktı.</p>
<p>“Keşke böyle bir yerde yaşayabilsem.”</p>
<p>“Bunun için her şeyimi verirdim.”</p>
<p>Ama böylesi bir dileğin gerçekleşemeyeceğinin de farkındaydı, her ne kadar karşısındaki manzaranın büyüsü ona tersini söylüyor olsa da.</p>
<p>Derken şelalenin sesi kesildi, akan su kayboldu. Adam ayağa kalkarken ayağının altındaki çimenler ve çiçekler, etrafı çevreleyen ağaçlar teker teker hızla kayıplara karıştı, güneşin aydınlattığı gökyüzü bir perde hızla çekilmiş gibi yok oldu. Her taraf karardı, etrafa ve adamın içine buruk, rahatsız edici bir sessizlik çöktü.</p>
<p>“Lütfen yapay gerçeklik cihazını çıkarınız,” dedi bir ses kulağına.</p>
<p>Adam gözlerini ve kulaklarını kapatan aygıtı çıkardı, gözlerini karanlığa alıştırmaya çalıştı. Sonra odanın kapısı açıldı. İçeriye dolan ışığa karşı elini siper etti adam. İçeri giren bayan cihazı alarak ona seansın bittiğini söyledi. Birlikte odadan çıktılar. Adam gerekli ödemeyi yapıp asansörle zemin kata indi. Caddeye açılan büyük kapıya doğru yürüyünce kapı kendiliğinden açıldı.</p>
<p>İçeriye binlerce insanın, trafikteki araçların, karmaşanın gürültüsü doldu. Rüzgârın, neşeyle öten kuşların, akan suyun sesini halâ aklından çıkaramamış olan adam biraz afalladı.</p>
<p>Burnuna araç yakıtlarının, çöplerin, pis havanın insanın boğazını yakan, mide bulandıran kokusu ulaştı. Çiçeklerin kokusunu artık hatırlayamaz oldu.</p>
<p>İsteksizce dışarıya adımını attı. Gökyüzüne baktı. Göğü kaplayan kirli hava tabakası yüzünden mavilik görünmüyordu bile. Güneş ise yeryüzünü ancak aydınlatabiliyordu. O azıcık ışığı da sis tabakasını delip göğe yükselen binalar kesiyordu. Dış yüzeyleri fotosentez yapan bu binalar zar zor nefes alınabilinen havayı tazelemeye çalışıyordu.</p>
<p>“Çirkin binalardan oluşan bir orman,” diye düşündü adam.</p>
<p>Kapının ağzında durup saatine baktı, rahatça nefes almasını sağlayacak olan maskesini taktı ve caddede akan insan seline karıştı. İşe geç kalıyordu.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/mehmet-ali-kardas/orman/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2009/11/orman-300x119.jpg' length ='14476'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>AYNA AYNA &#8211; 1</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/bahar-karakas/ayna-ayna-1/</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/bahar-karakas/ayna-ayna-1/#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 30 Oct 2009 14:57:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Bahar KARAKAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bahar KARAKAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[korku]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=894</guid>
		<description><![CDATA[Çok kararsızdım. İki seçeneğim vardı; ya evdeki bütün aynaları söktürecektim, ya da daha çok ayna alıp bütün duvarları onlarla kaplayacaktım. Ellerimi yüzümden çekip bakışlarımı ona çevirdim. Yine bana bakıyordu tuvalet masamın aynasından, belki de ben ona bakıyordum. Dudaklarına meydan okuyan çarpık bir gülümseme yerleşmişti. Tek kaşını havaya kaldırdı ve
“Bence artık şu saç modelini değiştirmenin zamanı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Çok kararsızdım. İki seçeneğim vardı; ya evdeki bütün aynaları söktürecektim, ya da daha çok ayna alıp bütün duvarları onlarla kaplayacaktım. Ellerimi yüzümden çekip bakışlarımı ona çevirdim. Yine bana bakıyordu tuvalet masamın aynasından, belki de ben ona bakıyordum. Dudaklarına meydan okuyan çarpık bir gülümseme yerleşmişti. Tek kaşını havaya kaldırdı ve</p>
<p>“Bence artık şu saç modelini değiştirmenin zamanı geldi.” Dedi.</p>
<p>“Karışma bana.” Dedim. Saç modelim şu an dert edeceğim en son şeydi.</p>
<p>Ellerini saçlarının arasında sakince gezdirmeye başladı. Uçlara doğru gelince iki parmağının arasında tutup bana doğru uzattı,</p>
<p>“Baksana, uçları falan da kırılmış iyice.”</p>
<p>Uzanıp kendi saçlarıma baktım, gerçekten de yıpranmış görünüyorlardı.</p>
<p>“Evet kırılmışlar..” diye mırıldandım.</p>
<p>Dirseklerini masaya koyup iki elini çenesinin altında birleştirdi. “Baksana, hani geçen gün bir dergide görmüştük böyle önleri uzunca ama arkalara doğru kısalan bir model vardı, öyle kestirsen yakışır bence. Hem yüzünün şekline de uyar.” Dedi kıkırdayarak.</p>
<p>Bıkkınlıkla kafamı yana doğru yatırdım. “Nolursun, sus artık.”</p>
<p>En iyisi bir bardak çay içmekti, hem belki sakinleşirdim. Mutfağa doğru yöneldim, odadan çıkarken de sırf gıcıklığına ışıkları söndürdüm. Sinirlenip söyleneceğini biliyordum, ama umrumda değildi.</p>
<p>Karanlık odadan aydınlık koridora doğru çıkarken arkamdan bağırmaya başlamıştı bile.</p>
<p>“Sana kaç kere söyledim, YAPMA ŞUNU!”</p>
<p>Duymazdan geldim. Çaydanlığı doldurup ocağa koydum, ateşi yaktım.</p>
<p>“Beni yok sayamazsın, aç şu ışığı!”</p>
<p>Mutfağa gelince karnımın acıktığını hissetmiştim, çayın yanına şöyle bol kaşarlı bir tost iyi giderdi.</p>
<p>“Gerizekalı. Yorulup susacağımı zannediyorsun değil mi. Sen gelip de şu ışığı yakana kadar susmayacağım. DUYDUN MU BENİ? Susmayacağım işte.”</p>
<p>Kaşarları dilimleyip tost ekmeklerinin arasına yerleştirdim. Tost makinasını fişe taktım, kırmızı ışığın yeşile dönmesini beklemeye başladım. Dışarıda yağmur yağıyordu. Evin içi sıcacık, hava kapalı ve yağmurluydu. Tam de kanepeye kıvrılıp kitap okunacak zamandı. Ama ne mümkün, kendi düşüncelerimi bile duyamıyordum şunun zırıltılarından.</p>
<p>“Ya nolursun aç, hadi tamam bak bağırmıycam bi daha sana. Gamze? <em>Çok korkuyorum</em> karanlıktan, lütfen bırakma beni böyle. Hadi, lütfen. Gamze?”</p>
<p>Çayımla tostumu alıp salona doğru yöneldim. Kapıyı da arkamdan sıkıca kapattım. Televizyonu açıp izleyecek bir şeyler aradım, bu arada sesi de iyice yükselttim onu duymamak için. Ekonomik kriz nedeniyle kapanan dükkanları gösteriyorlardı haberlerde. Bilmezmiydim. O lanet aynayı aldığım antikacı daha ertesi hafta gittiğimde kapanmıştı. “Kriz nedeniyle kapatıyoruz”. Keşke ben de kendimi kapatıp şu krizden kurtulabilseydim.</p>
<p>Kapı çaldı. Kesin yine alt katta oturan Mukaddes Hanım&#8217;dı gelen. Kadın zaten bana takmıştı ondan önce üst katı tuttum diye, o günden beri çatacak  yer arıyordu.</p>
<p>Kendimi zorlayarak anlayışlı bir ifade takınıp kapıyı açtım, yine o iğrenç sarı sabahlığını giymiş, şişmanlıktan boğum boğum olmuş kollarını göğsünde birleştirmiş, beni azarlamak için hazırda bekliyordu.</p>
<p>“Buyrun Mukaddes hanım?”</p>
<p>“Kızım ne bu gürültü yine? Yeter canım artık kaç kere söyleyeceğim sana. Migrenim var diyorum, gürültü yapma diyorum. Ben ikaz etmekten bıktım artık ama-“</p>
<p>Sözünü kestim. Mukaddes hanımla konuşabilmenin tek yolu onun sözünü kesmekti zaten, yoksa bıraksanız sabah kadar durmadan konuşabilirdi. Ezberden saymaya başladım bahanelerimi,</p>
<p>“Afedersiniz mukaddes hanım. Yeğenim biraz problemli de, biliyorsunuz ben de susturmaya çalışıyorum ama işte. Daha çok dikkat ederim bundan sonra merak etmeyin. Kusura bakmayın tekrardan.” Deyip cevabını beklemeden “Hadi iyi akşamlaaar” diyerek suratına kapattım kapıyı. Bir o eksikti zaten, sanki benim derdim bana yetmiyormuş gibi. Sanki ben bu gürültüye çok <em>bayılıyormuşum</em> gibi..</p>
<p>“Noldu azarı yedin dimi yine.” Dedi yatak odasından kahkahalar atarak. “Dedim ki sana ışığı aç diye. Salak.”</p>
<p>Tostum yarım kalmış, çayım soğumuştu. Aynadaki aksim mutsuzluğumdan inanılmaz bir keyif alarak kahkahalar atıyordu. Komşularım benden nefret ediyorlardı. İşin kötü yanı, ben de kendimi pek sevmemeye başlamıştım son zamanlarda.</p>
<p>Öfkenin damarlarımda sıcak sıcak dolaşmaya başladığını hissettim. Sinirden yanaklarım kızarıyor, ellerim terliyordu. Bir an sonra kendime hakim olamayacağımın bilincinde, kendimi memnuniyetle öfkeye teslim ettim. Yeteri kadar eğlenmişti &#8220;O&#8221; çünkü. Aynaya doğru piskopatça yaklaşmaya başladım yavaş adımlarla.</p>
<p>&#8220;Çok mu komik olduğunu düşünüyorsun?&#8221; dedim histerik bir şekilde.</p>
<p>&#8220;Ay evet, hem de nasıl!&#8221; dedi kafasını şımarıkça geriye atarak.</p>
<p>Sıcaklık beynime kadar ulaşmış, mantığımı bastırmaya başlamıştı.</p>
<p>&#8220;Öyle mi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet, öyle. Bazen ne kadar zavallı olduğunu unutuyorum biliyor musun? Ama hatırladığım zaman kesinlikle <em>çok daha</em> eğlenceli oluyor.&#8221;</p>
<p>Pekala.</p>
<p>Önüme eğdiğim kafam sabit duruyor bir süre. Bakışlarımı ona doğru kaldırıyorum. Ağzım hissettiğim müthiş öfkeden aşağıya doğru kıvrılıp garip bir şekil alıyor.. ve kendime hakim olamıyorum. Masanın üzerinde elime geçen ilk şeyi kavrayıp -annemin geçen doğum günümde hediye ettiği gümüş kutu- bağırarak aynaya doğru var gücümle fırlatıyorum.</p>
<p>Ve her şey parçalara ayrılıyor. Hissettiğim acının şiddetiyle hareketsiz kalıyorum bir süre, gözlerim kararıyor. Nefes bile alamıyorum. Bir an sonrasındaysa bacaklarım taşımıyor beni, dizlerimin üstüne düşüyorum. Kör olduğumu düşünüyorum önce, &#8220;herhalde aynadan fırlayan parçalar gözlerime saplandı ve ben kör oldum&#8221; diyorum içimden. Umutsuzca kırpıştırıyorum gözlerimi.</p>
<p>&#8220;Hayır, Tanrım.. HAYIR!&#8221;</p>
<p>Derken görmeye başlıyorum yeniden, korkudan kararan gözlerim geri dönüyorlar bana. Aynaya baktığımdaysa hiç dönmememiş olmalarını diliyorum.</p>
<p>Parçalara ayrılan aynanın gerisinde hala görebiliyorum onu. Ama sanki o da ayna gibi parçalara ayrılmış gibi. Kırık camlardan yansıyan odamın en gerisinde yere oturmuş, kafasını avuçlarının arasına almış ileri geri sallanıyor ağlayarak. Bir şeyler mırıldandığını duyuyorum çok uzaklardan, ama anlayamıyorum. Biraz yaklaştığımdaysa etraftaki <em>kanı</em> farkediyorum.</p>
<p>Bacakları, kolları, yüzü, her yeri kanlar içinde. O an kafamda bir şeyler çat ediyor ve dönüp kendime bakmayı akıl edebiliyorum.</p>
<p>Vücudumdan yere damlayan kanı ise ancak o zaman farkediyorum.</p>
<p style="text-align: center;">***</p>
<p style="text-align: center;"><em>devam edecek..</em></p>
<p style="text-align: center;">
<pre style="text-align: left;"><em>Orijinal görsel : </em>"Stolen soul" (dream-traveler)
<em>Original visual</em> by celede (<a href="http://dream-traveler.deviantart.com/" target="_blank">http://dream-traveler.deviantart.com/</a><a href="http://celede.deviantart.com/" target="_blank"></a>)</pre>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/bahar-karakas/ayna-ayna-1/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2009/10/ayna-ayna-300x128.jpg' length ='12381'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>KÂBUS SİLİCİ &#8211; 5</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/ezgi-gurcay/kabus-silici-5/</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/ezgi-gurcay/kabus-silici-5/#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 26 Oct 2009 12:58:25 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Ezgi GÜRÇAY</dc:creator>
				<category><![CDATA[Ezgi GÜRÇAY]]></category>
		<category><![CDATA[bilimkurgu]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1009</guid>
		<description><![CDATA[2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="padding: 10px 45px; text-align: justify;"><strong>2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kâbuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir.</strong> <strong>Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir. </strong></div>
<p>Safire kapının eşiğinde duran adamı görünce irkilerek kalçasını küçük masanın keskin kenarına çarptı. Masanın üzerindeki dolu fincandan dökülen kahve yere damlamaya başladı. Genç kadın kalçasındaki ağrıya   ve pahalı vinilin üstüne dökülen sıcak sıvıya aldıracak durumda değildi.</p>
<p>Orta boylu, buğday tenli adam muayehanesinin teknik sağaltım bölümünün kapısında durmaktaydı. Safire hayatının en büyük yatırımını yaptığı ve hâlâ borcunu ödemekte olduğu dairenin dış kapısı için profesyonelce tedbir almıştı. Çelik kapı iki adet şifreli kilit yardımıyla açılabilmekteydi. Az önce içeri geldiğinde alışkanlıkla iki kilidi de kapalıya almıştı.</p>
<p>“Sen de nerden çıktın?”</p>
<p>Zeytin yeşili gömlekli, kahverengi pantolonlu adam gülümsedi. “Aşkolusun, artık böyle mi karşılıyorsun beni?”</p>
<p>14 ay önce ayrıldığı son erkek arkadaşı Mustafa’yı bu ortamda görmenin şokundan hızla sıyrılan Safire acelesiz adımlarla ana bilgisayara doğru yürüdü ve aparatı çalıştıran düğmeye bastı. Mustafa hâlâ eşikte durmaktaydı. Bu çok olumlu bir işaretti. Eğer birkaç dakika zaman bulabilirse avantajı kendi lehine çevirebilirdi.</p>
<p>“Seni görünce şaşırdım.” Dedi en sakin sesiyle. Adamın elini sıkmayacak, sarılmayacak ve çok gerekmezse dokunmayacaktı. Dairenin kapısını geçebilmesi hayra alamet değildi. İçeriye başka bir yoldan dahil olmuştu.</p>
<p>“Demek burası böyle bir yermiş.”</p>
<p>Mustafa’yla ayrıldıklarında Safire eski yerindeydi ve bu sofistike aparatların hayalini kurmaktaydı. Eski dairesini satarak büyük bir borcun altına girmiş, ama namı yürüyünce bunu kısa zamanda bitirmişti.</p>
<p>“Yeni aparatlar tabii&#8230; Ev de üst katta, bayağı rahatladım.”</p>
<p>“Kutlarım.”</p>
<p>Safire çet yaparken aynı zamanda çeşitli bilgisayar işlemleri yapan birinin doğallığıyla kâbus odası dediği yerin manyetik alan şiddetini artırdı. Kapı aralık durmaktaydı. Mustafa’ymış gibi davranan şey üzerine gelirse kendisini o ortamda ağırlayacaktı.</p>
<p>“İçeri gelsene.”</p>
<p>“Hemen değil. Konukseverliğine&#8230; Aklıma ne geldi bak. Ava gitmiştik bir defasında. Yalnızdık. Kamp ateşi sönmek üzereydi. Dönelim demiştin. Evimizden yüz yirmi kilometre uzaktık. Gecenin ikisiydi. Sonra&#8230; Sen de&#8230; çok oldu tabii.”</p>
<p>“Sen Mustafa değilsin?”</p>
<p>“Nasıl bu kadar eminsin?”</p>
<p>“İçeri nasıl girdin?”</p>
<p>“Güvelerin açtığı deliklerden.”</p>
<p>Safire ilk kez korkunun soğuk parmaklarının midesine dokunduğunu hissetti. Şu ana kadar sanal ortama defettiği mutant kâbusların son akibetleri hakkında meslektaşlarıyla defalarca fikir alışverişinde bulunmuştu. Bu konudaki yayınların tamamını okurdu. Bazı uzmanlar tıpkı uzay çalışmaları nedeniyle dünya etrafında beliren çöp kuşağı gibi bir kuşaktan söz etmekteydi. Hastalıklı zihinlerden söküp attıkları mutant kâbuslar da böyleydi ve bunlar uygun bir giriş bulabilirlerse dünyalı yaşamlara eklemlenebilirlerdi. Yalnız Mustafa’ya öykünen şey bunlara benzemiyordu. Mustafa’ymış gibi yapmak için çok çaba harcıyordu ve yüzünde kötücül bir ifade yoktu. Bir aletti daha çok belki.</p>
<p>“Sen delikten mi geçip geldin?”</p>
<p>Adamın yüzünde ilk şaşkınlık ifadesi belirdi. Çok samimi olarak nereden geldiğini hatırlamaya çalışmaktaydı sanki. Kadının içi acıdı. Bir zamanlar aşık olduğu biriydi. Sonsuza kadar beraber kalacaklarını düşünmüşlerdi her aşık çift gibi. Sonra araya Mustafa’nın giderek artan nörotizmi girmişti. Evden çıkınca yedek anahtarın yerini iki kez kontrol etme. Yapılacak en basit şeyleri sayısız kereler tekrarlayarak emin olma seansları ve aşırı titizliği ilişkilerini bitirmişti.</p>
<p>“Kapı açıktı. Geldim işte.”</p>
<p>Safire’nin aklına bir şey gelmişti. Bilgisayarda google’a girdi ve arama motoruna Fotoğrafçı Mustafa Bildik yazdı. Açılan sayfadaki haberde Mustafa’nın evinde gördüğü bir fotoğrafı duruyordu. 38 yaşındaki fotoğrafçı Mustafa Bildik Bodrum’da tatildeyken boğulmuştu. Cesedi iki gün sonra kıyıya vurmuştu. Bulunma tarihi 3 haziran Çarşamba, yani dündü. Bu yüzden abisi Mehmet onu arayıp haberi bildirmemişti. 14 aylık ara ilk haber verilecekler listesindeki yerini iyice gerilere kaydırmış olmalıydı.</p>
<p>Üzüntüsü bu olağanüstü durumda bile yoğundu. Mustafa’yı hâlâ seven yanı şoke olmuştu. Gözyaşları yanaklarından süzülmeye başlamıştı.</p>
<p>“Ne istiyorsun?”</p>
<p>“Ben aracıyım Safire.”</p>
<p>Eşikte duran şey kendi beynindeki Mustafa bilgilerinden materyalize olmuştu. Bir güç zırhında delik açmak için onu kullanmıştı.</p>
<p>“Bak şuraya.” dedi Mustafa zihninden geçenleri okumuşçasına. Bitiştirdiği iki elini omuzları hizasında öne uzattı. Sola ve sağa açtığı ellerini bir yerden sonra aşağı indirmeye başladı.</p>
<p>“Bir kapı açıyorum sana. Bu çerçevesi.”</p>
<p>Mustafa çömelerek iki yana açtığı ellerini döşemeye değdirince Safire esintiyi hissetti. Sıcak, yağlı, iğrenç bir koku yayılmaya başlamıştı. Mustafa’nın kendi beyninden kaynaklanan hayaleti mutant kâbusların çöplüğüne açılan bir yarığı işlevsel kılmakla meşguldü ve neredeyse başarmıştı.</p>
<p>“Mustafa seni kullanıyorlar.”</p>
<p>“Titizliğim yüzünden çok kavga ederdik hatırladın mı Safire. Yüzünde aşağılama ifadelerini görür kahrolurdum. Oysa o tozlar silinmeli, minik kırışıklıklar ütülenmeliydi.”</p>
<p>Safire hâlâ Mustafa’nın ölümünün etkisi altındaydı. Odaya doluşan esintinin güç kazandığını da hissetmekteydi diğer yandan. Acilen Mustafa’yı çıktığı yere kapatmalıydı, ama nasıl?</p>
<p>“Aşağılama değil, bıkma.”</p>
<p>“Aynı şey. Bıkmak, tiksinmek.”</p>
<p>Safire konuşarak bir şey elde edemeyeceğini anlamıştı. Bilgisayarda tuşlara dokunarak yan odadaki manyetik alan şiddeti arttırdı.  Bir şey üzerine gelirse oraya kaçabilirdi, ama barınabilme süresi sınırlıydı. Birden bir gürültü kopunca kafasını çevirip baktı.</p>
<p>Mustafa’nın açtığı kapıdan bir şeyler geliyordu. Acilen bir çözüm düşünmesi lazımdı. İlk aklına gelen yan bloktaki meşlektaşı Hakan Temeltaş oldu. Onu çağırsa. İçeri nasıl girecekti. Kapı kilitliydi. Ama şu an olanlar hayat memat meselesiydi. Kapıyı kırdır diyebilirdi. Cep telefonu hemen elinin altındaydı. Aldı ve numaraları tuşlayacakken durdu. Aparatın ışığı yanmıyordu. Belki de şarjı bitmişti. Daha dün şarj ettiğini hatırlayınca ortamın etkisine yordu. Sıkışmış kalmıştı.</p>
<p>“Aşağılamak yani.”</p>
<p>Safire mutant kâbusları defettiği odaya kaçabilirdi. Oradaki alan gücü  kendisini bir süre koruyabilirdi. Ama orada bir saatten uzun kalırsa metabolizması olumsuz etkilenir, saatler sürerse kalıcı hasarlar belirebilirdi. Başka bir şey düşünmek zorundaydı.</p>
<p>“Geliyorlar Safire. Sana haddini bildirecekler.”</p>
<p>Safire bu had bildirme sözcüğünün en son ne zaman kullanıldığını çok iyi hatırlamaktaydı. Ayrılmalarının kesinleştiği son buluşmalarıydı. Yemek yemişler ve Safire adama neden birlikte olamayacaklarını izah etmişti. Mevcut en hafif ve en az incitici kelimelerle. Ayrılırlarken, Şişli’deki restoranın önünde etmişti bu sözleri. “Sana haddini bildirecekler.”</p>
<p>Kızdığı zamanlarda söyledıği bir söz olduğu için fazla dikkat etmemişti Safire. Neden çoğul bir şekilde kullandığinı sorsa cevap alamazdı ama bunun küçüklüğünden kalma bir şey olduğuna emindi. Ayrıca Mustafa o akşam biraz sarhoş ve bayağı öfkeliydi. Yemeğe aralarının tekrar olacağını hayal ederek gelmişti. Düşkırıklığı öfkesini germişti. Şimdi aynı kelimeleri duyunca işin doğasını anlar gibi olmuştu. Bir güç beyninin içindeki hatıralardan bilgi cımbızlamaktaydı. Mustafa’nın ölümünden dolayı hissettiği üzüntüyü de avantaj olarak kullanmaktaydı. Safire’nin beyninde bir yer benle beraber olsaydı Mustafa boğulup ölmez demekteydi. Bu doğru değildi, ama böyle düşünmemesi imkânsızdı. Beyin çok karmaşık yapılı bir sistemdi. Her bölgesi mantık merkezli çalışmıyordu.</p>
<p>“Çok üzgünsün biliyorum.”</p>
<p>Bu sözler üzerine Safire ilk kez içinde bir öfke goncasının açtığını hissetti. Restoranın kapısında sana haddini bildirecekler dediğinde, ‘Çok üzgünüm.’ demişti. Bunun adamı yaralayacağını bile bile telaffuz etmişti. Şimdi bumerang gibi geri tepiyordu.</p>
<p>“Mustafa seni alet ediyorlar.”</p>
<p>Mustafa’yı çok andıran şey inatçı çocuk gibi başını salladı. “Öyle değil. Gelince anlatacaklar sana.”</p>
<p>“Kim onlar peki? Biliyor musun?”</p>
<p>“Çoklar. Çok kızgınlar. Arı kovanı gibi Safire.Tam burada patlayacak.”</p>
<p>Safire bir şey diyeceği sırada gelmekte olan şeylerin varlığının kırıntılarını hissetti. Çeşitli dillerden sövgüler, fısıltılar, giderek iğrençleşen yağlı sıcak hava hiç de hayra alamet değildi. Safire Mustafa’yla uğraşmayı bırakarak bilgisayarında kısa bir not yazdı. Durumu anlattı. Webcam ile Mustafa’yı ve o tünel ağzını görüntüleyerek 11 kişilik uluslar arası mail grubuna yolladı. Burada ölürse bari diğerleri kendilerini de ilgilendiren bu durumdan haberdar olurlardı. İnternet sorunsuz çalışmıştı. Kontrol önemli ölçüde elindeydi.</p>
<p>Sesler kulak parçalayıcı uğultu şeklinde odaya doluştuğunda Safire manyetik alan şiddetini iyice artırdığı boş odaya gideceği sırada durakladı. Aklına çok uçucu bir fikir gelmişti. Mustafa az önce arı kovanı diye boşuna dememişti. Mustafa bir çeşit katalizördü. Köprünün bu yandaki ayağıydı. Ayağı bir sarsmayı denese nasıl olurdu acaba. Eğer başaramazsa deney odasında yavaşça değil, burada hızla ölecekti. Kaybedeceği bir şey yoktu.</p>
<p>Youtube’e girdi. Arama modülüne Killer Bees yazdı ve enter’a bastı. Hoparlörlerin düğmesini açtı. Arıların saldırdığı bir adam avaz avaz bağırmaya başlamıştı. Mustafa tedirgin olmuştu.</p>
<p>“Ne yaptığını sanıyorsun Safire. Çabuk kapat onu. Yoksa… Yoksa cezan artar.”</p>
<p>Mustafa arı sokmasına karşı alerjik olmadığı halde arılardan deli gibi korkardı. Bunu biliyordu. Bu nedenle bir kere bile beraber pikniğe gidememişlerdi. Uzanıp hoparlörün sesini sonuna kadar açtı. Tam o sırada tünelin ağzında dört adet siyah yaratık belirmişti. İki ayak üstünde duran kapkara tazılara benzemektiler. Kuşkuyla aparatlara bakıyorlardı.</p>
<p>“Kapat dedim.”</p>
<p>Zaman dardı. Safire o yaratıklara yaklaşmayı göze alıp kahve lekesine doğru yürüdü. Sağ avucunu sıvıya bastırdı ve yüzüne sürdü. Sonra da avucunu en çok sevdiği beyaz ipek gömleğine kapattı.</p>
<p>“Kapatsana şıllık karı.”</p>
<p>“Üstüm başım battı değil mi?”</p>
<p>“İğrençsin. İğrençsin Safire. Bu yüzden seni…”</p>
<p>“Seni ben bıraktım unutma.” dedi Safire yan gözle kırmızı gözlü simsiyah yaratıklara bakarak. Köpeklerden farklı olarak sipsivri tırnakları vardı. Ağızları ise çok korkunçtu. Safire o dişleri düşünmek istemiyordu. Bir nedenden üzerine gelemiyorlardı.</p>
<p>“Belasın sen, tiksiniyorum valla. Zaten en pis şeylerin… Upuzun tırnaklarındaki milyonlarca bakteri… Kes şu sesi dedim bak.”</p>
<p>“Ne yaparsın yoksa?”</p>
<p>Üç yaratıktan ilki ona doğru bir adım atınca Safire korkudan geri çekildi. Tam o sırada arılar adamı her yerinden sokmaktaydı. Mustafa da aynı adam gibi yüzünü örtmüştü. Bir çocuk gibi hıçkırmaktaydı. Kara şey ikinci adımı atınca Safire burada postu kaptıracağını düşündü. Çaresizce manyetik alan odasına baktı. Orası da çözüm değildi artık. Fena halde kapana sıkışmıştı.</p>
<p>“Kes şu arıları. Keeeees.”</p>
<p>Arı sesi birden kesilince Safire korkuyla bilgisayara baktı. Arı programı bitmişti. Programın 1 dakika 32 saniye uzunluğunda olduğunu unutmuştu.</p>
<p>İyice umutsuzluğa kapılmıştı. Tam manyetik alan odasına geçeceği sırada Mustafa eşikteki yerinden siliniverdi. Bunu üç kara yaratık takip etti. Elektrikli süpürgenin ağzında kaybolan bir toz kümesi gibiydiler. Tünel ağzı eski canlılığını kaybetmekle birlikte bir süre havada asılı kaldı ve sonra o da gözden yitti gitti.</p>
<p>Az sonra Safire’nin nabzı iyice düzeldiğinde ve kendine yeniden bir kahve hazırlarken yolladığı mailine ilk cevap geldi. Almanya’dan Otto Hanselmann’dı. Eğer burada postu kaptırsaydı kimse ne olduğunu bilemeyecekti demekki.</p>
<p><em>Yollandığın yazı okunmuyor. Sanskritçe olmalı. Yolladığın filmde de görüntü yok. </em></p>
<p><em> Umarım keyfin yerindedir. Yaza Antalya’da görüşmek üzere.</em> <strong>Otto</strong></p>
<p>Safire kahvesinden bir yudum aldı ve oturup ayrıntılı bir rapor yazdı ve yeniden yolladı. Bu birinci raunttu. Devamı geleceğinden hiç kuşkusu yoktu.</p>
<p><em> </em><br />
<em> </em></p>
<p style="text-align: center;"><em>Devam edecek…</em></p>
<p style="text-align: center;">
<p><em> </em></p>
<pre style="text-align: left;"><em>Orijinal görsel : </em>+Portal (celede)
<em>Original visual</em> by celede (<a href="http://celede.deviantart.com/" target="_blank">http://celede.deviantart.com/</a>)</pre>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/ezgi-gurcay/kabus-silici-5/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2009/10/portal-300x128.jpg' length ='21783'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>BEYAZ ÇIĞLIK – 5</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-5/</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-5/#comments</comments>
		<pubDate>Sat, 10 Oct 2009 04:17:53 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evren GÜRKAYNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evren GÜRKAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[Beyaz Çığlık]]></category>
		<category><![CDATA[bilimkurgu]]></category>
		<category><![CDATA[dizi]]></category>
		<category><![CDATA[hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=537</guid>
		<description><![CDATA[Öldüm mü? Neden açamıyorum gözlerimi? Peki ya etrafımdaki fısıltılar? Melekler mi yoksa cehennem zebanileri mi var yanımda konuşan? Hiçbir acı hissetmediğime göre o iğrenç yansı emeline ulaşmış galiba. Bir gayret denesem gözlerimi açmayı. Hadi Deniz, ha gayret yapabilirsin. Haydi açabilirsin gözlerini. Evet işte oluyor. Haydi aferin kızım sana. İşte oldu, bulanık görüyorum ama başardım.
-    A [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Öldüm mü? Neden açamıyorum gözlerimi? Peki ya etrafımdaki fısıltılar? Melekler mi yoksa cehennem zebanileri mi var yanımda konuşan? Hiçbir acı hissetmediğime göre o iğrenç yansı emeline ulaşmış galiba. Bir gayret denesem gözlerimi açmayı. Hadi Deniz, ha gayret yapabilirsin. Haydi açabilirsin gözlerini. Evet işte oluyor. Haydi aferin kızım sana. İşte oldu, bulanık görüyorum ama başardım.</p>
<p>-    A bakın bakın! Uyandı. Uyandı! Hemen doktora haber verin.</p>
<p>Demek ölmemişim. “Siz de kimsiniz böyle?” demek istiyorum. Ama konuşamıyorum.Yalnızca dudaklarımı değil, gözlerim dışında hiçbir yerimi kıpırdatamıyorum. Gözlerimle konuşsam, hepimizin tehlikede olduğunu bir anlatabilsem. Hepimize tuzak kurdular, hepimizi şırıngalarla öldürecekler diyebilsem.</p>
<p>Hissedemediğim kahır yaşları boşanıyor yanaklarımdan. Asıl Çınar’a neler yapmış olabileceklerini düşünüyorum da. Hıçkıramamak, yutkunamamak ne korkunç Allah’ım. Kendini yastıklara göme göme ağlayamamak doya doya.</p>
<p>Derken bütün bakışlar kapıya yöneliyor. Profesör Güney yanında bir başkasıyla giriyor içeri. Öylece tabut gibi yatıyorum yatakta. Çivilenip kaldım. Keşke onu da uyarabilsem. Yanındaki adamla tek tek özenle tanıştırıyor herkesi. Adı Bulut’muş. Adım geçiyor kulak kabartıyorum yeniden.</p>
<p>-    Deniz’i ayağa kaldırabilecek tek kişi o. Ailesinin kökleri eski Şamanlara dayanıyor. Şimdi bize müsaade edin lütfen.</p>
<p>Ya Profesör Yoksa? Yoksa o da mı yansı? Ya o Bulut denen adam? Ya o da yansıysa. Bir hata sonucu yarım kalan işlerini tamamlamaya geldilerse. Tanrım ne olur yardım et bana! Bir karabasansa şayet bunlar,  uyanmak istiyorum artık. Bak, kapattım gözlerimi hadi uyandır beni.</p>
<p>İstanbul’da evimde,odamda, o pamuk gibi yumuşacık halısı olan canım odamda yerde uyanmak ümidiyle yeniden aralıyorum gözlerimi. Yine bitmedi kabusum. Sonlanamadı bu işkence.Tuhaf, odada huzurlu bir sessizlik var. O Bulut mu Yağmur mu her ne karın ağrısıysa gözlerini sımsıkı kapatmış vücuduma dokunmadan içime dokunuyor sanki. Bir süre sonra dua gibi sözler mırıldanmaya başlıyor. Artık yansı olabileceklerine ilişkin bir şüphem yok. Şayet öyle olsalardı, çoktan dönüştürmüşlerdi kendilerini. Koyu bir uyku göz kapaklarımı taşınmaz hale getiriyor. Korkularım yerini huzura bırakıyor, huzur beni uykuya…</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>-    İmdaaaaaaaaaat! Yardım ediiiiiiiiiin!<br />
-    Sakin olun geçti. Her şey geçti. İyileştiniz.<br />
-    Ne oldu bana? Neredeyim? Yansılar var. Bulun onları. Tuzak kuracaklar bize. Bulun onları.<br />
-    Hepimiz tehlikeyi atlattık Deniz. Sizi zehirleyenler yakalandı ve etkisiz hale getirildiler. Şimdi lütfen sakin olun.<br />
-    Hepimiz tehlikedeyiz diyorum size. Lodos’un kılığında biri. Kendisine kim bilir neler yaptılar. Kurtarmanız lazım. Ne olur bir şeyler yapın.<br />
-    Burada güvendeyiz hepimiz. Her şey açığa kavuşturuldu. Şimdi lütfen sakinleşmeye çalışın.<br />
-    Madem her şey yolunda Lodos nerede?<br />
-    Buradayım. Çok korkuttun şey  yani  korkuttunuz bizi.</p>
<p>Ahh! Bu o.</p>
<p>-    Tanrım ne yapmışlar size böyle?<br />
-    Önemsiz bereler sadece endişelenmeyin. Siz iyileştiniz ya. Önemli olan o.<br />
-    Önemsiz olur mu? Şu halinize bir bakın.<br />
-    Bir süre bakmayayım daha iyi.</p>
<p>Gülüyor eskisi gibi. Dayanamayıp soruyorum.</p>
<p>-    Kapıdaki onca güvenliğe rağmen nasıl başarabildiler bunu aklım almıyor.<br />
-    Profesörü evinde etkisiz hale getirip, önce onun kılığına girerek.<br />
-    Aman Tanrım! Peki nasıl öğrenebilmişler yerini. Yanlış hatırlamıyorsam, Profesör’ün nerede yaşadığı çoğu ZAYED çalışanı tarafından dahi bilinmeyen bir sırdı.<br />
-    Öyleydi, ancak bu kez gafil avladılar bizi. Buna rağmen hepsini etkisiz hale getirmeyi başarmışlar.<br />
-    Bir türlü aklım almıyor. Allak bullak oldum. Şu işin aslını bana enine boyuna anlatır mısınız lütfen?<br />
-    Kendinizi yormasanız Deniz. Neden biraz dinlenmeyi denemiyorsunuz?<br />
-    Uyandığımda verdiğiniz tepkilere bakılırsa, uzun bir zamandır uyuyorum zaten.<br />
-    Evet, tam tamına bir haftadır.<br />
-    Bir haftadır mı? Şaka yapıyorsunuz di mi?<br />
-    Hayır. Tam bir haftadır uyuyorsunuz.<br />
-    Off Tanrım! Pekala, madem bu kadar uzun süre dinlendim, şimdi uyanık olduğuma göre bana neler oluğunu anlatacak mısınız?<br />
-    Aa. Çok inatçısın. Yani …sınız.<br />
-    Sen diyebilirsin. Takılmam böyle şeylere. Bu arada evet öyleyimdir. Seni dinliyorum.<br />
-    Pekala pes. Demin de dediğim gibi işe önce Profesörü etkisiz hale getirerek başlamışlar. Yansılardan biri onun vücuduna, diğeri de Profesör’ün her gün işe beraber geldiği arkadaşı kılığına bürünerek ZAYED Yönetim İstasyonu’na sızmışlar. İkimiz gelmeden önce de profesörün odasında tüm ayarlamaları yapmışlar. Hatırlarsan benimle bir ara özel konuşmak isteyip, dışarı çıkarmıştı. İşte beni de orada alt ettiler. Odadan çıkmamla beraber şırınganın saplanması bir oldu. Hemen çıkarmayı başarmış olsam da sersemletti. Halimden de belli olduğu üzere sağlam bir sopa da yedim. Anlayacağın, odaya senin yanına gelenlerin ikisi de yansıydı. O andan itibaren işler tamamen onların lehine işlemeye başladı. Bundan sonrası benim de güvenlik şefinden dinlediklerim. Seni zehirleyip tam kaçış hazırlığı yaparlarken Profesör ZAYED’i arayarak tüm güvenlik birimlerinin alarma geçip, bütün girişleri tutmalarını emretmiş. Beni baygın bir halde yiyecek depolarının bulunduğu özel bölmede bulmuşlar. Seni Profesör geldiğinde bulmuşlar. Bir hafta kadar baygın kalmışsın. Sonrasını zaten biliyorsun.<br />
-    Bir dakka, bir dakka, şu geçtiğimiz hafta öncesinde bir hafta daha mı var yani şuursuz yattığım?<br />
-    Evet maalesef.<br />
-    Off. Hala olanlara inanamıyorum. Hakkı açlıktan, ailem meraktan ölmüştür. Ben kendimi nasıl düşürebildim bu duruma?<br />
-    Kendine yüklenme bu kadar. Tamam çok parlak günler değildi geçirdiğin ilk günler. İki defa hayati tehlike atlattın ama belki de …. Neyse.<br />
-    Madem başladın bitir lafını.<br />
-    Diyordum ki belki de bir sebebi vardı gerçekten bu hataya düşmemizin.</p>
<p>Gözlerimiz buluşuyor yeniden. Kendime, ondan hoşlandığımı itiraf etmenin vakti geldi de geçiyor. Ancak kendimi sonu bilinmez, tuhaf bir oyunun büyülü tozlarına kaptırıp, yanlış adımlar atmak istemiyorum. Bu yüzden duygularımı kendime saklıyorum. Sadecik cevaplıyorum:</p>
<p>-    Belki de.<br />
-    Gitsem iyi olacak. Çok yordum seni. Yarın tekrar geleceğim zaten. Hem bundan sonraki adımlar için de konuşmamız gerekecek.<br />
-    Ne olacak gerçekten bundan sonra? Eski plana devam mı?<br />
-    Onu da yarın anlatırım artık. Kendini çok yorma şimdi.<br />
-    Yaa! Hep böyle yapıyorsun ama olmaz ki! İlla ki meraktan çatlatacaksın insanı. İpucu da mı yok?<br />
-    Yok.<br />
-    Hain domdom.</p>
<p>Gülüyor.</p>
<p>-    Hiç gülme hainsin işte. Benim gibi hasta bir kadıncağızı böyle meraklar içinde bırakıp gidene başka ne denir?<br />
-    Pekala. Şu kadarını söyleyeyim, artık sandığından daha sık göreceksin bu hain domdomu.<br />
-    Ay teşekkür ederim. Çok açıklayıcı oldu.<br />
-    Daha ne olsun planın yarısını anlattım sayılır. Hadi ben gittim bile.<br />
-    Güle güle. Şey, ben çok teşekkür ederim. Her şey için. ZAYED’e bir ömür daha borçlandım galiba.<br />
-    Zevkti. Yani, hepimiz için. Yarın görüşmek üzere…</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>-    Günaydın! Hoşgeldin.<br />
-    Günaydınlaaar. Hoş bulduk efenim. Sana sıcacık, fırından yeni çıkmış kurabiyelerle poğaça getirdim. Yanında da kışkırtıcı, enfes kokusuyla bir kupa kahve.<br />
-    Harikasın. Karnım zil çalıyor.<br />
-    Tahmin ettiğim gibi.</p>
<p>Gülüşüyoruz. Onun sesi ve yüzüyle güne merhaba demek insanın içini ısıtan, onca sıkıntıya rağmen insana güven ve huzur veren tatlı bir şey. Bir an düşünüyorum da beni ona mıknatıs gibi çeken yüzü değil. İçimde hapsolmuş kadın ruhuyla, onun kadın bedenindeki erkeğe vuruldum ben. Çapraşık, tehlikeli ama yine de çok güzel içine adım adım çekildiğim aşk. Aşk? Evet evet, ona hissettiklerim bal gibi de aşk.</p>
<p>-    Hayırdır? Hani zil çalıyordu karnın? Yesene. Deniz? Nerelere dalıp gittin?<br />
-    Hı? Ah evet yiyeyim di mi?<br />
-    Ne kurcalıyor kafanı?<br />
-    Hiç. Ben sadece bundan sonra ne olacak diye düşünüyordum.<br />
-    Önce karnını bir doyur, birazdan her şeyi öğreneceksin merak etme.<br />
-    Oh sonunda.</p>
<p>Poful poful poğaçaları, içinde damla çikolatalarıyla nefis kurabiyeleri afiyetle mideye indiriyorum. Kahvemi sona saklıyorum. Hiçbirine karışmadan lezzeti, tadını çıkara çıkara, sindire sindire yudumlayayım diye. Sonunda akıbetimi öğrenebileceğim.</p>
<p>-    Bunlar hayatımda yediğim en muhteşem, en tapılası kurabiyeler. Hele şu poğaçalar… Midemde festival var resmen. Çok naziksin. Tekrar teşekkürler.<br />
-    Afiyet olsun. Beğendiğine sevindim.<br />
-    Eveeet, karnım da doyduğuna göre artık büyük bir dikkatle seni dinleyebilirim. Nedir plan?<br />
-    Şöyle: Yansılar artık hem benim hem de Profesörün evini avuçlarının içi gibi biliyorlar. Tekrar aynı bloktaki aynı daireye yerleşmen hiç doğru değil. Orası dışında da senin güvenliğini yüzde yüz sağlamamız mümkün olmayacak Beyaz Çığlık’ta.<br />
-    Bu ne demek şimdi? Vaz mı geçiyoruz yani bütün plandan. Hani içimdeki gücü keşfedip, onu kullanmayı öğrenecektim? Yapılan ilk karşı atakta pes mi ettik yani?<br />
-    Hayır tabii ki hayır da, söyleyeceklerime sevinecek misin, yoksa üzülecek misin pek emin değilim.<br />
-    Lütfen ağzında geveleyip durduğun şu baklayı çıkarır mısın artık?<br />
-    Pekala, seni İstanbul’daki Genel Merkez’e geri götürmeye ve eğitimlerine orada devam etmeye karar verdik.<br />
-    İstanbul’a dönebilecek miyim yani? Bunun neresi kötü söyler misin? Evime, Hakkı’ya İstanbul’uma kavuşacağım demek sonunda.<br />
-    Eğitimin tamamlandıktan sonra öyle olmasını umuyoruz.<br />
-    Ne demek öyle umuyoruz?<br />
-    Genel Merkez’den buraya nasıl geldiğini hatırlıyorsun değil mi?<br />
-    Evet ama bunun konuyla ne alakası var? Yok, hayır. Beni yine incecik sicimlerle, beyazlar içinde duvara mı mıhlayacaksınız?<br />
-    Evet maalesef. Ama sandığın kadar kötü değil inan bana. Henüz güçlerini kazanmadığın için, buraya her yeni gelen gibi o yolla seyahat etmek zorundasın zamanda.<br />
-    Offf. Ne yapalım sonunda İstanbul’a ulaşmak olunca, katlanacağız artık.<br />
-    Diğer bir sorun da burada başlıyor. Oraya gittiğimizde yine güçlerin kontrolünün dışında olduğu için kendini eski kimliğine büründüremeyeceksin. Yani siyahi, erkek Deniz olarak gideceksin oraya.<br />
-    Hani değiştirebilecektim kendimi. Hani eski halime dönebilecektim. Söz vermiştin bana. İstanbul’uma ve eski hayatıma kavuşturacağına dair söz vermiştin.<br />
-    Yine arkasındayım sözümün. Müsaade eder misin, lafımı bitireyim. Lütfen artık güven bana.<br />
-    Affedersin. Ben sadece artık çok yoruldum bu halden. Ben benden çıktım anlıyor musun? Her gün aynaya baktığımda kendimi bir erkek olarak görmekten, içimde sıkışıp kalmış Deniz’in kadın ruhunu kontrol etmeye çalışıp, bir türlü başaramamaktan.</p>
<p>Sonunda yaşlar boşanıyor peşi sıra yanaklarımdan. Sarsıla sarsıla ağlıyorum. Şefkatle sarıyor bedenimi. Birinin omzuna dayanıp ağlamayalı ne kadar uzun zaman geçmiş ve ben kendi savaşımı tek başıma vermeye çalıştığım o yıllar boyunca birine dayanmayı ne kadar da özlemişim meğer. Onun erkek ruhuna sarılıp, dakikalarca ağlıyorum.</p>
<p>-    Helak ettin kendini. Hadi biraz toparlanmaya çalış.<br />
-    Affedersin. Ben sadece…</p>
<p>Uzun zarif parmaklarıyla dudaklarımı kapatıp “Şşşş” diyor usulca. Yine sakinleştim. Onun sıcacık şefkatiyle huzura kavuştum.</p>
<p>-    Bugünlük bu kadar bilgi yeter. Daha fazla hırpalamak istemiyorum seni. Gideyim ben artık.<br />
-    Lütfen gitme. Eninde sonunda bu planı öğrenip o yolda hareket etmeyecek miyim nasıl olsa?<br />
-    Pekala. Nerede kalmıştık? Ah evet. Genel Merkez diyordum. Orada yalnızca üst düzey birkaç çalışan tarafından bilinen ayrı bir bölme var. Bir ay süreyle orada eğitim alacaksın. Teorik bilgiler ve uygulamalar da dahil bütün eğitimini ben vereceğim. Ancak çok önemli bir nokta var. Orada olacağımız bir ay boyunca hiçbir koşulda dışarı çıkamayacağız. Gereğinden fazla risk almaya gerek yok. Yansılar yalnızca Beyaz Çığlık sınırlarını kapsayan bir tehdit değil biliyorsun. Bu yüzden  en üst seviyede güvenlik önlemlerine uymamız gerek.<br />
-    İstanbul’a gidip, orada Beyaz Çığlık kabusunu yaşayacağım demek ki. Eninde sonunda İstanbul’uma kavuşacağımı biliyorum ya. Hepsine değer. Yalnız bir şartım var.<br />
-    Nedir?<br />
-    Dışarı çıkabilen birileri vardır herhalde. Onlardan birinin daireme gidip Hakkı’yı beslemelerini istiyorum. Beni İstanbul’da yokluğumda özleyen bir o var. Onu kaybedemem.<br />
-    O kolay, mutlaka ayarlanır bir şey ama içeri nasıl girecekler?<br />
-    Paspasın altında her zaman anahtarım var. Oradan bulurlar.<br />
-    Pekala. İstersen hemen şimdi ayarlayayım beslesinler. Ama adresin lazım önce. Bir kağıt kalem alıp geliyorum.<br />
-    Çok sevinirim. Teşekkürler.</p>
<p>Gülerek çıkıyor kapıdan. “İstanbul’dan beni ancak ölüm ayırır. Hiçbir yere kıpırdamam valla” diye ahkam kestiğim günleri düşünüyorum da… Demek ki hiç büyük konuşmamalıymış insan. İmkansız bir gün gerçek olup hayatına seriliverebiliyormuş.</p>
<p>Elinde kağıt kalem giriyor. Adresi yazıp hemen veriyorum.</p>
<p>-    Mavi bir apartman. Dairem dördüncü katta.<br />
-    Tamam ben bütün ayarlamaları yaparım. Şimdi gelelim asıl mevzuya. Oradaki bir aylık eğitimi tamamladıktan sonra tekrar buraya döneceğiz. Burada çeşitli sınavlara tabi tutulacaksın. Geçtiğinde ise artık sen de bizden birisi olacaksın. Daha da önemlisi artık ne zaman istersen İstanbul’a geçip, dilediğini yapabileceksin. Özgür olacaksın tamamen. Yansıların müsaade ettiği ölçüde elbette. Bundan kastım şu. Burada tıpkı seni kurtardığımız gibi zaman zaman kurtarma operasyonları düzenliyoruz. Bu operasyonlar sırasında senin de yardımına ihtiyacımız olacak. Bu boyuta hemen gelip görev başında bulunman gereken durumlar olacak yani.<br />
-    Buraya bir kez gelen hayatı boyunca burada kalmaya mahkum yani öyle mi? Bunun neresi cennet söyler misin?<br />
-    Bizden yardımlarını esirgeyecek misin? Bizi tamamen bırakıp gidecek misin günün birinde?<br />
-    Tabi ki size yardım ederim elimden geldiğince. Tamam öyle usul erkan bildiğim pek söylenemez ama hayatımı iki kez kurtaran insanlara vefa borcumu da ödemeden ayrılmam buralardan.<br />
-    Keşke hiç gitmesen.</p>
<p>Yine kilitlendi yüreklerimiz gözlerimizde. Yine akıyor ruhlarımız bedenlerimize. Aniden açılan kapının sesiyle irkiliyoruz. Gelen Profesör.</p>
<p>-    Sizi böyle ayakta görmek ne büyük mutluluk.<br />
-    Sizin ve arkadaşınız sayesinde Profesör. Siz olmasaydınız hayatta olamayacaktım.<br />
-    Biz görevimizi yaptık. Lodos yeni plandan bahsetmiştir. Yarın değil öbürsü gün gönderiyoruz sizi Genel Merkez’e.<br />
-    Bu kadar çabuk mu?<br />
-    Evet bu kadar çabuk olmak zorunda. Hayatınızı yeterince riske soktuk zaten. Bu kadar rehavet yeter.</p>
<p>Çınar lafa giriyor.</p>
<p>-    Artık bize müsaade. Son ayarlamaları yapmak için gitmemiz gerek. Kendine çok dikkat et. Yarın uğrarım yine laflarız.<br />
-    Görüşürüz. Sen de kendine çok dikkat et.</p>
<p>Yeni bir sayfa daha açılıyor işte. Bin bir türlü soruyla. Ne hissedeceğim acaba beni bu kabusa taşıyan binaya varınca? Kalbim sıkışacak, her an bir yerlerden yansılar çıkacakmış gibi panikleyeceğim. Ama yanımdaki ulu Çınar’ım beni yine sakinleştirecek. Elini tutacağım sımsıkı ve diyeceğim ki “Güvendeyim”. Bir dakika, hadi ben güçlerimi kontrol edemediğim için bu halimde kalacağım ama ya o?  Gerçek onu görebilecek miyim acaba?</p>
<div id="what_the_hell_icon" style="position: absolute; left: 1250px; top: 142px; display: block; opacity: 1; z-index: 9999; cursor: pointer;"><img id="what_the_hell_icon_img" style="float: left;" src="data:image;base64,iVBORw0KGgoAAAANSUhEUgAAABYAAAAWCAYAAADEtGw7AAAAGXRFWHRTb2Z0d2FyZQBBZG9iZSBJbWFnZVJlYWR5ccllPAAAArhJREFUeNq0lU1PGkEYx2fnbYFFqC+1iWhF0RgRGkqaYEx69qgHjf0S9SO036MnT156MMbPgJCUmLTSJrYNVFMvvRiXV1dh+8wy207GrUkPLPlnmX35zZ9nnv+A0JAO44HrqrB2vw9yNT0IVmFEk/+sgPQ03ZuABkCxBDF5n8kxVtwK2C3oTp578ro/8T0wVmDWq52dZ5lMdtuyrNVwOJREhoFubro/2u1O+fT09P3+/v4neK6lTOKXyHOiQzkouvt6d2NqaurtwkLqZTaz8mRuft5Mzad4cjY5zhhN9/vu6vN87rpUKtW1ciAVrEJDW1tb+emZxJv19fXFRCIRAsc4EokYJjeNUCSMZ6Zn2NLS0qN6rbb4eHLyY7Va/aUvJlYcEx+ey+W2oQTJ0dFRNhIdQQBFpmkiDvLOIRNNTIyzQqGQzOfz29IQVRdZB4vaMnBYWEmnuSWAABEaQDkC14gz7o0z2SyPWtGC/54Kpkop/LaiAJ6Nx+OEEIoIJYgSgogiLM4Yo7GxMWJZkVnF7Z/uCeoKjGH1OeeIMgALuARhAsKD7wZ8d/suMjD2jWE1Fzgodu1O58JxnB5nJmKcIcYGohQmo9RzbMCnYTd67Vb7Ioihgl3Zh/1ms1n5+u27I6CcSueee3Bq/A1r9XPVsZuNiv+e2m56moTuyuXyYaXy4dxu2LeixgQPHKrH1dXVbblUOi8dHx/KcPTUBOoB8brj7OzsOr28bNdq9TnXda1YPG5Am3lk27Z7Jycn3aOjo/rPy8t3e3t7x3C5A7pR4u0aQQEBhUWkNzc302traxuxWOyFFbWeCtetZuuiAT+/WCweHhwcfJGRFuAuyPGjbfwj0iEpU46DNiFHuuzqUOGYKgvnKrsW0sZUA/u7mqOXIGh3c5WX/Afu/nPbdIe+0Q/tr2lox28BBgBARwD6fd1xxAAAAABJRU5ErkJggg==" alt="" /></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-5/feed/</wfw:commentRss>
		<slash:comments>9</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2009/10/beyaz-ciglik5-300x135.jpg' length ='13859'  type='image/jpg' />
		<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.comimage;base64,iVBORw0KGgoAAAANSUhEUgAAABYAAAAWCAYAAADEtGw7AAAAGXRFWHRTb2Z0d2FyZQBBZG9iZSBJbWFnZVJlYWR5ccllPAAAArhJREFUeNq0lU1PGkEYx2fnbYFFqC+1iWhF0RgRGkqaYEx69qgHjf0S9SO036MnT156MMbPgJCUmLTSJrYNVFMvvRiXV1dh+8wy207GrUkPLPlnmX35zZ9nnv+A0JAO44HrqrB2vw9yNT0IVmFEk/+sgPQ03ZuABkCxBDF5n8kxVtwK2C3oTp578ro/8T0wVmDWq52dZ5lMdtuyrNVwOJREhoFubro/2u1O+fT09P3+/v4neK6lTOKXyHOiQzkouvt6d2NqaurtwkLqZTaz8mRuft5Mzad4cjY5zhhN9/vu6vN87rpUKtW1ciAVrEJDW1tb+emZxJv19fXFRCIRAsc4EokYJjeNUCSMZ6Zn2NLS0qN6rbb4eHLyY7Va/aUvJlYcEx+ey+W2oQTJ0dFRNhIdQQBFpmkiDvLOIRNNTIyzQqGQzOfz29IQVRdZB4vaMnBYWEmnuSWAABEaQDkC14gz7o0z2SyPWtGC/54Kpkop/LaiAJ6Nx+OEEIoIJYgSgogiLM4Yo7GxMWJZkVnF7Z/uCeoKjGH1OeeIMgALuARhAsKD7wZ8d/suMjD2jWE1Fzgodu1O58JxnB5nJmKcIcYGohQmo9RzbMCnYTd67Vb7Ioihgl3Zh/1ms1n5+u27I6CcSueee3Bq/A1r9XPVsZuNiv+e2m56moTuyuXyYaXy4dxu2LeixgQPHKrH1dXVbblUOi8dHx/KcPTUBOoB8brj7OzsOr28bNdq9TnXda1YPG5Am3lk27Z7Jycn3aOjo/rPy8t3e3t7x3C5A7pR4u0aQQEBhUWkNzc302traxuxWOyFFbWeCtetZuuiAT+/WCweHhwcfJGRFuAuyPGjbfwj0iEpU46DNiFHuuzqUOGYKgvnKrsW0sZUA/u7mqOXIGh3c5WX/Afu/nPbdIe+0Q/tr2lox28BBgBARwD6fd1xxAAAAABJRU5ErkJggg==" />
		<media:content url="http://www.kayipdunya.comimage;base64,iVBORw0KGgoAAAANSUhEUgAAABYAAAAWCAYAAADEtGw7AAAAGXRFWHRTb2Z0d2FyZQBBZG9iZSBJbWFnZVJlYWR5ccllPAAAArhJREFUeNq0lU1PGkEYx2fnbYFFqC+1iWhF0RgRGkqaYEx69qgHjf0S9SO036MnT156MMbPgJCUmLTSJrYNVFMvvRiXV1dh+8wy207GrUkPLPlnmX35zZ9nnv+A0JAO44HrqrB2vw9yNT0IVmFEk/+sgPQ03ZuABkCxBDF5n8kxVtwK2C3oTp578ro/8T0wVmDWq52dZ5lMdtuyrNVwOJREhoFubro/2u1O+fT09P3+/v4neK6lTOKXyHOiQzkouvt6d2NqaurtwkLqZTaz8mRuft5Mzad4cjY5zhhN9/vu6vN87rpUKtW1ciAVrEJDW1tb+emZxJv19fXFRCIRAsc4EokYJjeNUCSMZ6Zn2NLS0qN6rbb4eHLyY7Va/aUvJlYcEx+ey+W2oQTJ0dFRNhIdQQBFpmkiDvLOIRNNTIyzQqGQzOfz29IQVRdZB4vaMnBYWEmnuSWAABEaQDkC14gz7o0z2SyPWtGC/54Kpkop/LaiAJ6Nx+OEEIoIJYgSgogiLM4Yo7GxMWJZkVnF7Z/uCeoKjGH1OeeIMgALuARhAsKD7wZ8d/suMjD2jWE1Fzgodu1O58JxnB5nJmKcIcYGohQmo9RzbMCnYTd67Vb7Ioihgl3Zh/1ms1n5+u27I6CcSueee3Bq/A1r9XPVsZuNiv+e2m56moTuyuXyYaXy4dxu2LeixgQPHKrH1dXVbblUOi8dHx/KcPTUBOoB8brj7OzsOr28bNdq9TnXda1YPG5Am3lk27Z7Jycn3aOjo/rPy8t3e3t7x3C5A7pR4u0aQQEBhUWkNzc302traxuxWOyFFbWeCtetZuuiAT+/WCweHhwcfJGRFuAuyPGjbfwj0iEpU46DNiFHuuzqUOGYKgvnKrsW0sZUA/u7mqOXIGh3c5WX/Afu/nPbdIe+0Q/tr2lox28BBgBARwD6fd1xxAAAAABJRU5ErkJggg==" medium="image" />
	</item>
	</channel>
</rss>
