<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>Kayıp Dünya</title>
	<atom:link href="http://www.kayipdunya.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kayipdunya.com</link>
	<description>Bilim Kurgu, Fantastik Edebiyat ve Mitoloji</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Sep 2010 08:11:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
<xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" />
		<item>
		<title>DAMPYR&#8217;İ İSTİYORUZ!</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/duyuru/dampyri-istiyoruz</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/duyuru/dampyri-istiyoruz#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 02 Sep 2010 06:10:51 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KD Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[Çizgiroman]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1736</guid>
		<description><![CDATA[Maceraperest tarafından toplam 17 cilt içerisinde 68 sayı olarak yayınlanan ve bir İtalyan efsanesi olan Dampyr çizgi romanı ülkemizde artık yayınlanmıyor. Toplamda 130&#8242;a yakın sayısı yayınlanan Dampyr çizgi romanının yayınlanmasının devam etmesini istiyoruz.
İlk olarak Altın Madalyon forumlarında konuşulan bu yayınlanma konusu Ç.R.O.P. (Çizgi Roman Okurları Platformu) tarafından bir imza kampanyasına dönüştürüldü. Bu imzaların ve isimlerin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/09/dampyr.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-1737" title="Dampyr" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/09/dampyr-227x300.jpg" alt="" width="227" height="300" /></a>Maceraperest tarafından toplam 17 cilt içerisinde 68 sayı olarak yayınlanan ve bir İtalyan efsanesi olan Dampyr çizgi romanı ülkemizde artık yayınlanmıyor. Toplamda 130&#8242;a yakın sayısı yayınlanan Dampyr çizgi romanının yayınlanmasının devam etmesini istiyoruz.</p>
<p>İlk olarak Altın Madalyon forumlarında konuşulan bu yayınlanma konusu Ç.R.O.P. (Çizgi Roman Okurları Platformu) tarafından bir imza kampanyasına dönüştürüldü. Bu imzaların ve isimlerin pek çok yayınevinin dikkatini çekeceğini umuyoruz, özellikle de Maceraperest&#8217;in. Bu kampanya sonucunda da Maceraperest&#8217;in Dampyr&#8217;i yayınlamaya devam etmesini umuyoruz.</p>
<p>Projeyi yürüten isimlerin başında gelen kişilerden Ümit Kireççi&#8217;nin de dediği gibi; &#8220;<strong>Oğlak veya cesur ve aklı başında başka bir yayınevine sesleniyoruz: DAMPYR&#8217;İ İSTİYORUZ!</strong>&#8221;</p>
<p>Eğer siz de çizgi roman severseniz, eğer siz de bu kampanyayı destekliyorsanız, tek yapmanız gereken aşağıda verilen bağlantı adresine tıklamak ve formu doldurmak. Tepkinizi dile getirin!</p>
<p>Dampyr&#8217;i İstiyoruz İmza Kampanyası Adresi: <a href="http://www.altinmadalyon.com/dampyr/index.php" target="_blank"><strong>http://www.altinmadalyon.com/dampyr/index.php</strong></a></p>
<div style="padding-top: 15px; font-size: 11px;"><em>Görsel: ~cerasky [</em><a href="http://cerasky.deviantart.com/gallery/#/d16fqj8"><em>http://cerasky.deviantart.com/gallery/#/d16fqj8</em></a><em>]</em></div>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/duyuru/dampyri-istiyoruz/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/09/dampyr-227x300.jpg' length ='34621'  type='image/jpg' />
		<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/09/dampyr-150x150.jpg" />
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/09/dampyr.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">Dampyr</media:title>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/09/dampyr-150x150.jpg" />
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>DÖNÜŞ</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/donus</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/donus#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Aug 2010 07:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Korkut ALDEMİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Korkut ALDEMİR]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1634</guid>
		<description><![CDATA[Bu hikaye, Korkut ALDEMİR&#8217;in &#8220;Ankara&#8217;da Soğuk Gece&#8221; romanındaki öğeleri içeriyor olsa da, romanın (veya olası serinin) dışında, bağımsız bir öyküdür. Kitabı okumuş Kayıp Dünya takipçilerinin daha keyifle okuyacağını düşünüyorum.
- Altuğ Gürkaynak (KD Editörü)
Rewerdrom’un karanlık dehlizler ve yanan volkanik havuzlardan oluşan ürkütücü atmosferinde, karanlık gökyüzünde kırmızı bir alev topu oluştu. O saatlerde; kaya kabuklarının üzerinde keskin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="margin: 10px; padding: 10px; background-color: #f8f8f8; border: 1px dashed #ddd; font-face: verdana;"><em>Bu hikaye, Korkut ALDEMİR&#8217;in &#8220;</em><a href="http://www.frpkitap.com/index.php?Uid=3457" target="_blank"><em>Ankara&#8217;da Soğuk Gece</em></a><em>&#8221; romanındaki öğeleri içeriyor olsa da, romanın (veya olası serinin) dışında, bağımsız bir öyküdür. Kitabı okumuş Kayıp Dünya takipçilerinin daha keyifle okuyacağını düşünüyorum.<br />
- Altuğ Gürkaynak (KD Editörü)</em></div>
<p>Rewerdrom’un karanlık dehlizler ve yanan volkanik havuzlardan oluşan ürkütücü atmosferinde, karanlık gökyüzünde kırmızı bir alev topu oluştu. O saatlerde; kaya kabuklarının üzerinde keskin pençeli, pullu ayakları üzerinde sürünerek, av arayan iki <strong>duneg</strong>; gökyüzünde bir nokta şeklinde beliren ateş topuna ilgiyle baktılar. Bu parlak kırmızı topla ilgilenmelerinin sebebi meraktan ziyade; gelenin dunegleri avlayarak yaşayan avcı kuşlardan biri olan farborg olup olmadığını anlamaktı. Olmadığına kanaat getirdiklerinde, sakince kayaların üzerinde gezinen küçük lav sıçanlarını takip etmeye devam ettiler.</p>
<p>Gökte bir anda ortaya çıkan alev topunun kırmızı rengi solup, simsiyah oluverdi. İnsansı vücudu belirdi. Kolları bir an için görüldü. Tek hareketle kanatları açıldı ve lav buharlarının yarattığı, ağır sis bulutuna dalıverdi. Kısa sürede yönünü buldu. Kıpkırmızı parlayan tek şey artık yaratığın gözleriydi.</p>
<p>G.A. uzun süredir Rewerdrom’a gelmemişti. Dünyanın oksijeni bol rahat atmosferinden sonra; boğucu ve sıcak hava boğazını yakarken gergin kanatlarını mağarasına yöneltti. Yine de doğduğu gezegene dönmek, içinde garip hisler uyandırmıştı. Yaratık eğer yorumlayabilseydi, bu hissin huzur olduğunu anlayacaktı.</p>
<p>Zeminden yükselen dikitler ve küçük tepeler, volkanik kaya kabuğundan oluşmuştu; sanki hepsi yekpare gibi duruyordu. Bu yükseltilerin arasında bazen küçük öbekler halinde gözlenen bazen de devasa biçimlerde oluşmuş lav gölleri vardı. Kimi tepelerin arasında ise ucu bucağı belli olmayan uçurumlar bulunmaktaydı. Sıcak havanın tüterek yükseldiği bulutların arasından, gözün seçebildiği yerlerde irili-ufaklı mağaralar görünüyordu.</p>
<p>Rewerdrom’da, günün bu saatlerinde ortalıklarda güçlü avcılar ve lavlara yakın yaşayabilen av hayvanları bulunurdu. Havadan aşağıya süzülen bir farborgu gördü. Farborg hızla gözden kayboldu.</p>
<p>G.A. bulutların altına giren farborgun hedefini görmedi. Merak da etmiyordu. Neticede Rewerdrom için sıradan bir durumdu.</p>
<p>Ancak farborg hedefine kilitlenmiş bir halde; çevresine, geldiğini haber veren çığlıklarını gönderiyordu. Kuşun kalın derisi kısa, sert tüylerle kaplıydı. Bu tüyler, ısınmak ya da havalanmasına katkıda bulunması için oluşmamıştı. Binlerce yıllık evrimi içinde, avlanmasında faydalı olması ve av olarak rağbet görmemesi için gelişmişti. Jilet gibi keskindi ve genel vücut hareketlerine uygun yönelmişti. Herhangi bir yaratık tarafından yakalanıp sarıldığında, içerdeki kaslar tarafından yönlendirilip saldıran hayvanı kesebilirdi. Gri renkli kanatları, kuşun uçarken muazzam hızlara ulaşmasını sağlıyor ve omurgasının arkasından üçgen şeklinde çıkıyordu. Kanatların tam ucunda üç tırnaklı, ikişer eklemli pençeleri vardı. Ancak kuşun esas silahları; sert kabuklu, küçük dişlere sahip büyük gagası ve ayaklarında sonlanan dört tırnaklı pençeleriydi. Bu dört tırnak, kaya bloklarını parçalayabilecek kadar güçlüydü. Rewerdrom’da yaşayan hayvanlar arasındaki en eski avcılardan biriydi, farborg…      <strong></strong></p>
<p>Farborg; bulutların altına hızla indi ve lav gölünden yeni çıkmış avına sertçe çarptı. Afallayan lav ferselini, yükselip alçalarak didiklemeye başladı. Her dalışında sert pullarında derin delikler açtı. Fersel debelendi ve havadan gelen ölüme karşı koymaya çalıştı.</p>
<p>Lav ferselleri, pek çok alt gruba sahip sakin hayvanlardı; yakın akrabaları olan duvar, mağara ferselleri arasında en güçlü ve en az saldırganıyken, Rewerdrom’da en zor mücadelelere maruz kalan da yine lav ferselleriydi.  Uzunlukları iki buçuk metrelere ulaşan lav fersellerinin çok sert pulları onu düşmanlara karşı koruyabildiği kadar, lavın yoğun sıcaklıkları içerisinde saklanmalarına da yarıyordu. Büyük boynuzları olan bu sürüngenin, dört ayağı da kayalara sıkıca yapışacak bir tür salgıyla kaplıydı. Metalik turuncu rengi göletlerin yanındaki kayalarda iyi kamufle olurdu.</p>
<p>Güçlü boynuzları, geniş ağzı ve kuyruğunun ani hareketleriyle, farborgu bezdirip kovmaya çalışıyordu. Güçlü pullarla örtülü bedenindeki yaralara önem vermeden, kayaya kaynamış gibi yapışan dört ayağının devinimleriyle avcıya karşı koyuyordu.</p>
<p>Yaşamının pek çok yılında avcılıkta kazanmış, av hayvanı olmakta da her zaman başarısız olmuştu. Bu savaşı da dev gibi cüssesiyle; kazanacağından emindi. Ta ki; havadan süratle pike yapan dört farborgu daha görene kadar…</p>
<p>Sonunda; lav ferseli tüm gücünü lav göletine ulaşmak için harcadı. Ölse de bu leşçillere yemek olmayacaktı. Ancak, dört kuşun ikisi, yaralı hayvanın niyetini sezip gölete giden yolu kapattığında; kalan üçüyse hayvanın tehlikeli kuyruğunu kuvvetle yakalayıp havaya ve geriye çekmeye başlamıştı bile. Devasa hayvanın yaralarından akan kızıl kan, hayvanın tüm gücünü akıtıyordu.</p>
<p>Fersel sonunda inleyerek öldü. Ölümü uzun sürmüştü ve farborglar; bitkin vücuduna ve iç organlarına, defalarca kez kafalarıyla beraber pençelerini sokup yaşam özünü alırken fersel sadece titreyebildi.</p>
<p>Bu Rewerdrom’un özü, en büyük gerçeğiydi.</p>
<p>Av ve avcılar…</p>
<p>En acımasız avcılar…</p>
<p>G.A., saatlerce boğuk ve sıcak atmosfer katmanında yükseklerden uçtu. En son gelişinden sonra çok uzun bir zaman geçmiş olsa da, içgüdüleri yolunu gösteriyordu. G.A. için; tüm ailesinin doğduğu ve öldüğü derin karanlıklara açılan, serin Mağara Şatosuna ulaşması kör karanlıklarda ve hatta korkulu lav fırtınalarında bile kolaydı. Bunları düşünürken heyecanlanan hayvan; kanatlarına daha fazla güç verdi. Şatosuna, klanına ulaşmak istiyordu. Klanında heyecanla karşılanacak, onun şerefine av partileri düzenlenecekti. Klanının en güçlü avcı-savaşçısı olarak seçilmişti. Dünya’daki görevini başarıyla sürdürüyordu.</p>
<p>Rewerdrom’daki en tehlikeli ırklardan biri olan Zeros’ lar arasında klanının onur kaynağı olmuştu G.A.</p>
<p>Zeroslar; Rewerdrom’da yaşayan <em>uçan avcılar</em> arasında en güçlü ırklardan biriydi. Ateşe, havasızlığa, yoğun sıcaklıklara karşı çok dayanıklıydılar. Derin karanlıklarda görebilirler; kayaların üzerinde ısı izlerini takip edebilirlerdi. İnatçı, sinsi ve çok korkulan avcılardı. İki ayakları üzerinde yürüyebildiklerinden ve kanatlarını katlayıp, küçültebildiklerinden, giremedikleri dehlizler çok azdı. Avlarını haftalarca takip ederler ve istediklerini alana kadar vazgeçmezlerdi.</p>
<p>İnsanımsı vücutlarını, siyah-gri-boz renklerde kalın kısa tüyler kaplardı. Köşeli kafalarında güçlü çenelere sahiplerdi. Uzun ve keskin dişleri, ağızlarında tehlikeli bir şekilde dururken; kızıl-kara gözleri karanlıkta hafif kırmızı bir şekilde parlardı. Alınlarının hemen üzerinde kenarlara açılan, işlevsel olmaktan öte ürkütücü bir görünüm veren küçük boynuzları vardı. Çeşitli boy ve ağırlıklara sahip olan Zeroslar; genelde yüz elli &#8211; yüz seksen cm. boylarında ve doksan &#8211; yüz yirmi kilogram arası ağırlıklarda olurlardı.</p>
<p>Dağınık yapıda yerleşen klanlar, Rewerdrom’un hemen her yerindeydi. Örgütlü bir şekilde yaşayan klanlar, şahsi güçlerinin üzerine birlikteliklerini eklediklerinde yenilmez düşmanlar olurlardı. Ancak; Rewerdrom’da yenilmez tabiri kullanmak ciddi bir yanılgıydı ve sinirli yapılarıyla klanlar arası sıkça savaşlar çıkardı. Bu da, Zerosları en çok zayıflatan unsurdu. Bu güçlü ve zeki ırkın, belki de en büyük düşmanı yine Zeroslardı.</p>
<p>Bu savaşlar ve Rewerdrom gibi bir gezegende var olmaya çalışmak; bu ırkı çok korkulan savaşçılar haline getirmişti. Tabii ki aralarından pek çoğu büyü konusunda çok yeteneksizdi. Ancak aralarından güçlü büyü ustaları da çıkıyordu.</p>
<p>G.A.’nın klanı üç yüzün üzerinde erkek Zeros ve dört yüzden fazla dişi Zeros barındırıyordu. İsmi İse <strong>GEIROS KLANI</strong>’ydı. Kuzey Uçurumları Şatosu (Geiroglen Dyrin Gatral); bu klandaki yedi yüze yakın Zeros’un barınağıydı.</p>
<p>G.A., kabuklanmış yaralarının uzun uçuş sonucunda kanamaya başladığını fark etti. Yolculuğu daha uzun süre devam edecekti, dinlenmeliydi. Vücut devinimini sola çevirip koyu bulutlara daldı. Sıcak hava buharlarıyla oluşan gri-beyaz bulut, hortum gibi açıldı ve yaratığı içine kabul ederken biraz itiraz etti.</p>
<p>İçinden geçen G.A. kalın bulut tabakasından ok gibi çıktı. Üç büyük tepe, ortalarında geniş lav gölü ve öbek volkanik kayaların görüntüsünden kurulu; kırmızı-turuncu renklerin hâkim olduğu bir manzarayla karşılaştı. Kanatlarını üç defa daha çırptı ve yorgun vücudunu dinlendirmek için çevredeki en yüksek tepenin zirvesini seçti. Rahatsız edilmek istemiyordu ve avlanmaya da niyeti yoktu. Çirkin vücuduna tezat bir şekilde, zarif bir hareketle zirvedeki yuvarlak kaya ucuna kondu.</p>
<p>Göğsünü, sırtını, kollarının ve bacaklarının bir kısmını kaplayan parlak koyu yeşil sert pulları doğal değildi. Vücudunun bu kısımlarında oluşan yaraları, çok hızlı ve eksiksiz şekilde iyileşirdi. Kanayan yaraları ise bu bölgelerin dışındaydı. G.A. uzun siyah dilini çıkarttı ağzından. İstediğinde dilinin yüzeyinde tehlikeli küçük dişler çıkarabilirdi. Bunu avının derisini yüzmek için kullanan Zeros; şimdi ise isteyerek dilini adeta kadife gibi yumuşatmış ve dilinin üzerindeki küçücük dişleri saklamıştı. Diliyle yaralarını yaladı. Dilinin üzerindeki küçük bezlerden gümüşi-şeffaf bir sıvı çıktı. Yaralarının üzerine bu aktıkça yaralarındaki kanamalar durdu. Yaratık derin bir nefes aldı. Derin dinlendirici bir uykuyu çok isterdi; ancak, bu kadar korunaksız bir yerde ve Rewerdrom gibi bir gezegende bu ölüm getirecekti. Bunun yerine hafif bir uyku ile yetinecekti. Gözlerini kapattığında, heykel gibi hareketsiz duruyordu. Uykuya geçerken içindeki avcının tüm diğer duyuları keskinleşti ve çevresindeki hareketleri, sesleri, sıcaklık farklılıklarını taramaya başladı.</p>
<p>Aynı anda da; Dünya’da bıraktığı küçük kız çocuğunu düşünerek dikkatli uykusuna daldı…</p>
<p style="text-align: center;">*</p>
<p>Anıttepe’nin eski kokan, o güzel, dar sokaklarında bir kız çocuğu ayakta duruyordu. Sert kaldırımlara basmış, karanlık gökyüzüne bakıyordu. İçinde pek çoğunu anlamlandıramadığı duygular vardı. Zihnini yoran, ruhunu karmakarışık dalgalarla saran, diline kasvetin ozon tadını bırakan tuhaf sezgilerdi bunlar.</p>
<p>Boyun kaslarını zorlayarak ışıltılı fezayı inceleyen küçüğün yüzünden masumiyet, titreyen dudaklarından ise mutsuzluk okunabiliyordu.</p>
<p>Birdenbire hayatından bir şey eksilmişti sanki&#8230;</p>
<p>Eksilip yitivermişti.</p>
<p>Hissetti… Ruhunda ve tüm hücrelerinde!</p>
<p>Ve ardından kız çocuğu anlık duraksamasından sonra hareketlendi. Vurdu kendini caddenin parke taşlarına. Ümidi de enerjisiyle birlikte yitivermişti…</p>
<p>‘O’, koruyucusu, gölgesi, yenilmez savaşçısı, kahramanı bir daha gelecek miydi acaba?</p>
<p style="text-align: right;">Korkut ALDEMİR</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/donus/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/donus-300x119.jpg' length ='14025'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>DEVRİM VE CANAVAR</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/serdar-burak-yildiz/devrim-ve-canavar</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/serdar-burak-yildiz/devrim-ve-canavar#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Aug 2010 08:18:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Burak YILDIZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serdar Burak YILDIZ]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1625</guid>
		<description><![CDATA[Kadir, karanlık olan oturma odasında durmuş, sinirli gözlerle oğlunun yattığı odaya doğru bakıyordu. Üşüyordu ve bunun sebebini ona söylemesi için duvarda asılı olan termometreye bakmasına gerek yoktu, oda aniden soğumuştu. Yağmur damlaları, ana caddeye bakan pencereye çarpıyordu. Gölgeler, termometrenin olduğu duvara grotesk bir dansın kıvrak hareketleriyle başka bir dünyadan gelen bir şeyin havasını veriyordu.
Karanlıkta oturuyordu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kadir, karanlık olan oturma odasında durmuş, sinirli gözlerle oğlunun yattığı odaya doğru bakıyordu. Üşüyordu ve bunun sebebini ona söylemesi için duvarda asılı olan termometreye bakmasına gerek yoktu, oda aniden soğumuştu. Yağmur damlaları, ana caddeye bakan pencereye çarpıyordu. Gölgeler, termometrenin olduğu duvara grotesk bir dansın kıvrak hareketleriyle başka bir dünyadan gelen bir şeyin havasını veriyordu.</p>
<p>Karanlıkta oturuyordu çünkü ışığı açmak onları sinirlendirirdi. Tuvalete gidemiyordu çünkü akan su sesi onları çekerdi. Hepsinden önemlisi oğlunun yanına gidemiyordu çünkü&#8230; çünkü&#8230;</p>
<p>Arkasından, duvarın içinde kumun akmasına benzeyen bir ses duydu ancak bundan emin olamadı. Sanrı görmüş olabilirdi, ama buna artık pek ihtimal veremezdi. Maalesef basit ihtimallerle geçiştirebileceği küçük yalanlara inanamazdı artık. Soydan’ın da söylediği gibi “Eşiği aşmıştı.”</p>
<p>Şehre döneli iki gün olmuştu ama hala yorgunluğunu üzerinden atamamıştı. Bu esnada öğrendikleriyse kafasını karıştırmıştı. Sonunda bazı cevaplar alabildiği için memnundu ama bu yanıtların ışık tuttuğu gerçek onu korkutuyordu. Oğlunun sorunuyla ilgili onlarca üfürükçünün kapısına gittiğini düşünmekse sinirlerinin tepesine çıkarıyordu. Bu anlarda nefes almayı bile unutuyordu öfkeden. Beklediği yanıtları verense ona yardım etmek istemeyen ama bazı yeteneklere sahip olduğu söylenen Soydan denen adamdı. Onu ikna etmek kolay olmamıştı ama en sonunda o da Kadir’in çaresizliğini görmüş ve konuşmayı kabul etmişti.</p>
<p>Soydan “Sorun oğlunda değil, sende,” demişti.</p>
<p>“Onun iyileşmesi için elimden geleni yapıyorum sözüm meclisten dışarı ama üfürükçülere ne kadar para verdiğimin hesabını artık yapamıyorum. Sorun nasıl bende olabilir?”</p>
<p>“Onların sana faydası olmaz, oğlunun başından geçenleri yaşayan birinin de üfürükçülerin yaptığını yapması mümkün değil.”</p>
<p>“Anlamadım?”</p>
<p>“Para için de olsa eşiği geçmekten bahsediyorum. Bunu az çok yeteneğim üstünde hakimiyeti sağlamış olan ben bile isteyerek yapmıyorum.”</p>
<p>“Oğlum gibi sen de mi yaralanıyordun?”</p>
<p>“Hayır, benim ki daha farklı bir deneyimdi. Herkes için aynı deneyimlerden bahsetmek mümkün değil, benim hislerimi açıklamak için kullandığım eşik  kelimesi büyük ihtimalle oğlun için aynı şeyi ifade etmiyordur.”</p>
<p>“Zaten derdim onun başından geçenleri anlamak değil artık. Ona yardım edebilir misin peki? Bunu öğrenmek istiyorum.”</p>
<p>“Hayır.”</p>
<p>Kadir’in bu cevabı sindirmesi biraz zaman almıştı. Bunu  farkeden Soydan başlattığı suskunluğu bozdu. “Ama sana yardım ederim.”</p>
<p>“Nasıl?”</p>
<p>“Ne yapman gerektiğini söyleyerek. Oğlun için bir tedavi aramaktan vazgeçmelisin.”</p>
<p>“Bunu yapamam. Onun şimdiki haliyle, çocukkenki halini karşılaştırıp da bir şey yapmadan durmam mümkün değil.”</p>
<p>“Ona eskiden çok kötü davrandığını söylemiştin bana.”</p>
<p>“Evet&#8230; Aslında karanlık bir dönemim oldu. Annesini kaybettikten sonra durum daha da kötüleşti. O da bunu bana kolaylaştırmadı.”</p>
<p>“Şu anda da farklı davranmıyorsun ona.”</p>
<p>Kadir yollarda geçen günlerini ve bu yüzden atılığı işle beraber üzerlerine yıkılan onca sorunu görüp bütün bunları pek de istemeyerek elde ettiği babalık ünvanından destek alarak göğüslediğini düşündükçe karşısındaki adama daha da sinirleniyordu. Onun bunu anlaması elbette mümkün değildi.</p>
<p>Sanki düşüncelerini okumuşcasına “Başından geçenleri anlamam mümkün değil ama oğlunun, adı Özkan’dı değil mi? Hah, Özkan’ın başından geçenleri çok iyi anlıyorum ve senin sürekli ona bir hastaymış gibi davranman onu son derece üzüyordur ve çaresizliğini arttırıyordur.”</p>
<p>“Ama o hasta! Bir şeyler ziyaretine geliyor ve bazen onlarla veya o şeyle konuştuğunu duyuyorum ve olmaması gereken şeyler oluyor o esnada” Bu konuya fazla açıklık getirmemişti çünkü Soydan’ın gözlerinden onun bunları anladığını -her ne kadar farklı bir deneyimden geçtiyse de- fark etmişti.</p>
<p>Soydan, Kadir’in sakinleşmesini ve sessizliğin aralarında tekrar rahatça kurulmasını bekledikten sonra “O hasta değil bu onun doğası,” dedi. “Doğasının bir hata olduğunu düşündüğün  sürece seninle onun deli olduğunu düşünen bir yabancının arasında hiç bir fark görmeyecektir. Hatta sana çok daha fazla sinirlenecektir çünkü bir baba olarak senden destek bekliyordur.”</p>
<p>“Bacakları kan içinde tamamen donmuş gözlerle duvara bakmayı nasıl doğal karşılamamı beklersin!”</p>
<p>“Bunu ben değil oğlun bekliyor. Zamanla her ne yaşıyorsa onun üzerine hakimiyetini kuracaktır.”</p>
<p>Kadir konuşmaları boyunca Soydan’ın ilk kez yalan söylediğini farketti. Oğlunun eşiğe veya hangi laneti yaşıyorsa ona hakim olması gerekmiyordu bunun sonunda ölebilirdi de. Neden aramakla geçirdiği onca sürede Soydan gibi başka birine rastlamamıştı? Bunun cevabı karanlıktaki bir mum gibi açıktı. Hepsi hayatta kalmıyordu.  “Ona nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorduysa da net bir cevap alamayacağını daha noktayı koyarken anlamıştı.</p>
<p>“Onunla mücadele etme yeter. Söyleyebileceğim tek şey bu,” ve Soydan’la görüşmeleri bitmişti. Bir daha görüşeceklerini umarak oradan ayrılmıştı. Belki fikrini değiştirir de bir telefonla kendisini arar beklentisini taşıyordu hala. Şimdilik oğlunun isteklerini yerine getirecekti. Eğer bir gelişme gözlemlemezse bu sefer oğluyla onun kapısında bitecekti. Buna kararını vermişti ama ne kadar bekleyecekti bunun için? Bir hafta? Bir ay?</p>
<p>Geceler öyle zorlaşmıştı ki! Maalesef tek sebebi oğlunun başından geçenler değildi. Susamıştı ama canı su içmek istemiyordu. Onun ilacı dışarıda “İbo”nun işlettiği tekel bayiindeydi. Ne var ki artık içki alırken değil gazete alırken selamlaşıyordu İbo’yla.  İçkiyi bıraktığını herkese söylüyordu ama buna kendi de inanmıyordu. Er ya da geç başlayacağından endişeleniyordu ve “susuzluğu” bunun gerçekleşmesinin çok yakın olduğunu söylüyordu ona.</p>
<p>Koltukta otururken bu gece de yaşayacaklarının benzer şeyler olacağını tahmin ediyordu. Bazen bıraktığı alkol yüzünden çektiklerinin oğlunun yaşadıkları kadar korkunç olduğunu düşünüyordu. Ona sarhoşken bile daha mantıklı tespitlerde bulunduğunu  söyleyen tek kişiyse içindeki prematüre başarısız babadan başkası değildi. Kötü bir baba olmuştu, Soydan bu konuda haklıydı ama şimdi alkol krizleri yüzünden oturduğu yerde ter boşanırken ve bazen nabzının beyninde bir damarı patlatacak kadar yükseldiği sanrısına kapılan insanın, iyi bir baba olmak için takdire şayan bir çaba gösterdiği de gözardı edilemeyecek bir gerçekti. Özkan’ın annesini bazen tanınmayacak hale gelinceye kadar döven insanla arasında dağlar kadar fark vardı. Onun ölümü durumunu daha da kötüleştirmişti. Onu kurtaransa basit bir sebepti. Parasızlık. İşten atılmasıyla beraber başgösteren bu sorun onun gelirini babasından kalma iki daireden elde ettiği kira gelirlerinin seviyesine indirgemişti. Sarhoşkeni ihtiyara neden daha iyi yerlerde daireler almadığı için sövüp sayardı, şimdiyse ayıktı. Susamıştı ve dünya ona olduğundan daha çirkin görünüyordu.</p>
<p>Dikkatini şişelerle geçirdiği gecelerden alıp oğluyla geçirdiği gecelere yöneltti. İçinde bir babanın yaşadığını bilmek onu şaşırtmıştı. Muhtemelen içkiyi bıraktığı ilk günlerde yaşadığı sarsıntıdan daha da sersemletici olmuştu bu gerçek onun için. Kolay değildi, savunmasız olmasına rağmen oğlunun yediği dayağa dayanamayıp ona “Canavar!” diye bağıran bir kadına karşı en ufak bir acıma duygusu taşımayan o insanla aynı bedende yaşamış olduğuna inanmak.</p>
<p>Şimdi anlıyordu ki oğlu hep canavarlarla uğraşmıştı. Şimdi uğraştığı şeyin sadece doğası farklıydı ama temelde aynılardı. Bunu düşünmek içindeki içme dürtüsünü daha da şiddetlendirdi. Dikkatini dağıtansa Özkan olmuştu.</p>
<p>Yatak odasından çıkmış şimdi doğrudan babasına bakıyordu. Her zamanki gibi bacakları derin kesiklerden dolayı kan içindeydi. Ona suçlayıcı bakışlar atan doktorların da tam olarak bu yaralara neyin sebep  olduğunu bulamadığını biliyordu. Ama her zaman bir suçlu buluyorlardı, babasını.</p>
<p>Yaraların akıl almaz bir biçimde bir gecede iyileştiğini bilmiyordu onlar. O yaraları meydana getiren şeyin çevresindeki havayı soğuttuğunu da yaralara bakarak anlamaları mümkün değildi. Fakat mantıklarının artık Kadir’e gülünç gelen  herşeyi alelacele bir sonuca götürme çabasından dolayı, günah keçisi bakımından hiç bir sıkıntı çekmemişlerdi.</p>
<p>Oğluyla kanunen birlikte yaşaması mümkün değildi ama bunu pek umursamıyordu. Özkan’ı yanlarına alan kısır Teyzesinin bir gece ona ettiği telefonla hayatının değiştiği gerçeği  ve oğlunu elinden alındıktan sonra ilk kez gördüğü o anda içinde uyanıveren babalık şefkatinin sebebini bilmiyordu. Belki hep oradaydı ama fırsat geçmemişti elinde.</p>
<p>“Dışarı çıkmak istiyorum,” dedi.</p>
<p>Kadir bu gece de onun çıkmasını engellemeyi düşünüyordu ama bu Soydan’la konuşabilmek için çektiği onca yolu beyhude çıkaracaktı. Değişik bir şeyler denemenin zamanı çoktan gelmişti. Aynı koltukta defalarca oturmuş olan Kadir bu sefer oğlunu dövmek için kalkmıyordu, onu azarlamadan önce yaptığı gibi nefesini tutmuyordu bu sefer ceketini almak için kalkmıştı. Oğlunun şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. Defalarca dışarı çıkmak istediğini belirtmiş olan Özkan belki de bu sefer değişen şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Gözlerindeki şaşkın bakış yerine hızla ruhsuz bir ifadeye bıraktı. Sanki ruhu bir anlığına içinde bulunduğu bataklıktan dışarı çıkmış ve bir soluk almıştı.</p>
<p>Babası tarafından giydirilirken de ifadesizdi suratı.</p>
<p>Otomobilin içine sigara kokusu sinmişti. Dikiz aynasında asılı olan yeşil çamın bu konuda söyleyeceği bir şeyler olabilirdi ama arabanın içinde motorun gürültüsünden başka bir ses, ondan başka konuşan birisi yoktu. Özkan başını yatırmış dışarda akıp giden dünyayı izliyordu. Sokak lambalarının geçip giden aydınlatmaları çocuğun yüzünü gölgelerin oyun alanına çevirmişti.</p>
<p>Kadir, karanlıkta araba kullanmaktan hoşlanmıyordu. Zaten yaşlandığını da geceleri araba sürmenin ona zor gelmeye başlamasıyla anlamıştı ama şehirlerarası bir yolculuk yapmıyordu. Geziyorlardı ve şehir uyuyordu. Caddelerde görülecek pek bir şey yoktu zaten. Bu saatlerde görünen şeylerin çoğunu da görmüş olmayı istemezdi insan.  Radyoyu açmayı da düşünmüyordu çünkü oğlunun yanındayken radyodan bir keresinde çıkan sesleri unutamıyordu. Neredeyse kaza yapıyorlardı o gün.</p>
<p>Radyodaki kadın “<em>Hepsi senin suçun..</em>” demişti. Karısının sesini tanıması çok sürmemişti, yaşadığı şokun etkisi onca zamana rağmen geçmemişti. Hala aklına geldikçe bacaklarının güçten kesildiğini hissediyordu. Sanki bir uçurumun dibindeydi ve düşmesi an meselesiydi. Korkusunu başka türlü tanımlaması mümkün değildi.</p>
<p>“İnmek istiyorum,” dedi Özkan. Oğlunun “rahatsızlığından” dolayı gidemediği Devrim Lisesi’nin bahçesinin önündeydiler. Özkan, lisenin adını her zaman garip bulmuştu.</p>
<p>Arabayı kenara çekti. Özkan babasının yardımı olmadan indi. Sonra babasının tahminlerinin aksine okulun iyi aydınlatılmış bahçesine değil karanlık bir ara sokağa ilerlemeye başladı.</p>
<p>Kadir oğlu kadar hızlı ve kararlı olmasa da peşinden geliyordu. Özkan’ın ona “O burada,” dediğini duydu.</p>
<p>“Kim burada?”</p>
<p>Oğlu buna her şeyi açıklıyormuş gibi “Duvarın içindeki” dedi ve yürümeye devam etti. Kadir için bu yine de olması gerektiğinden fazla anlam ifade ediyordu. Özkan onu yaralayan şeyin duvarın içinde olduğunu iddia ederdi.  Bunu düşününce korkunun yanında öfke de duymaya başladı. Nasıl bir yaratıktı? Öldürebileceği bir şey miydi? Bir zamanlar karısının üzerine bıçakla yürüyebilen ve o günün akşamında kadının yanında rahatça uykuya dalabilen bir adamdı. Şimdiyse korkudan nefes alamıyordu. Terlediğini ve üşüdüğünü hissediyordu. Neredeyse  titremeye başlayacaktı.</p>
<p>Belki biraz içseydi şimdi cesareti yerine gelirdi. İlk defa babalık duygularına sahip olan tarafı ve oğlunun üzerinde sigara söndüren yanı bunun iyi bir fikir olduğu konusunda uzlaştı. Ne var ki İbo’nun dükkanından bir hayli uzaktaydılar.</p>
<p>İçinden bir ses bunun her zaman ele geçebilecek fırsatlardan olmadığını ona hatırlattı ve adamın eli alkollü günlerden kalan bir yadigara gitti. Cebindeki çakıya. İlerlemeye başladı. Gözleri delirmiş gibi gölgelerde oraya ait olmayan bir şeyi aramaya başladı.</p>
<p>Özkan, babasının yaklaştığını duyunca döndü ve Kadir’in elindeki çakıyı gördü. Yüzü acı hatıraların tadıyla gerildi. O bıçağı defalarca görmüştü. Annesi yerde, bir elini yüzünü korumak için kaldırmış, diğer eliyle de kaçabileceği bir yerlere uzanmaya çalışıyor bıçaksa atılmaya hazırlanan bir atmaca gibi babasının elinde, annesine tepeden bir bakış atıyor&#8230;</p>
<p>“Nerde O? Çabuk söyle!”</p>
<p>Özkan büyülenmiş gibi bakıyordu bıçağa ama çocukluğundan beri tanıdığı buyurgan ses -ki uzun süredir duymamıştı bu tonu- karşısında çözüldü.  Ancak bu sefer küçük bir farklılık vardı babasının sesinde. Korkmanın verdiği bir titreme ve her an kontrolden çıkabilecekmiş gibi görünen heyecanı hissetmişti. Yüzüne boş bir ifade gelmiş, hipnotize olmuş gibi babasının elindeki bıçağa bakıyordu.</p>
<p>Uzun süredir oğlunu tokatlamanın ve sarsmanın eşiğine bu kadar yaklaşmamış olan Kadir bir an tereddüt etti sonra sorusunun cevabı kendiliğinden geldi. Özkanın arkasında,  kireçle sıvanmış iki katlı bir binanın duvarından bir ses yükseldi. Kumun akmasına benzeyen ama tam olarak da bu tanımı dolduramayan bir tını. Hiç bir ışığı yanmayan evin altına serdiği gölgede bir gövde belirdi. Özkan’dan büyük, Kadir’den küçüktü. Bunu farkeden adama cesaret geldi ve ileri atıldı.</p>
<p>Bu durumun iğrenç bir şeyi yemeye benzediğini düşünüyordu. Gözünü karart ve elindekini ağzına sür. Burada da karşısındaki yaratığın, aslında olmaması gereken, varlığı üzerine düşünürse aklını kaybedeceğinden korkuyordu. Bıçağı sapla ve nasıl bir his olursa olsun saplamaya devam et. Yere serdiğinde de arkana bakmadan uzaklaş. Bir açıdan canavarı net olarak görmemesinin bir lütuf olduğunu düşünüyordu. Burnuna keskin kireç kokusu geliyordu. Bir an canavarın etinin aslında taş olduğunu ve bıçağının en ufak bir etkisinin olmayacağını sandı.</p>
<p>Yanıldı. Bıçak tüm gücüyle karşısındaki şeyin etine saplandı. İnsanın midesini kaldıracak şekilde yumuşaktı yaratığın cildi. Aynı zamanda kaygandı da. Kadir bir eliyle yaratığın omzunu &#8211; ya da o yumru her neyse &#8211; onu yakalamış bir an bir dostuna öğüt veren biri gibi görünmüştü. Sonra yaratığı bir yandan kendine çekerken diğer yandan da karnına bıçağını saplamıştı.</p>
<p>Canavardan herhangi bir ses çıkmadı. En ufak bir acı tepkisi vermemesi Kadir’in içindeki zafer neşesine gündüz atılan havai fişekten daha çabuk söndürdü. Bıçağını geri çekip tekrar saplamak üzere davrandı. Bir makine gibi defalarca bıçağını saplamaktan başka bir şey düşünemiyordu. Çek ve sapla, çek ve sapla, çek ve sapla&#8230;</p>
<p>Bir şey bacağını kavradı ve Kadir canavarın ikiden fazla kolu olduğunu anladı. Ayakları beklemediği bir güçle çekildi ve adam kendini sırtüstü yerde buldu. Bu sefer aklından da “Ne kadar güçlü!” diye geçti. Sonra da “Artık bitti&#8230;” Belli ki içinde bir şey o kadar çabuk pes etmek istemiyordu. Ellerini yaratığın boğazına sımsıkı kenetlenmiş bir halde buldu. Hala bu hissi ıslak bir bulaşık süngerini sıkmaya benzetiyordu.</p>
<p>Yaratık da onun boğazına sarıldı ve Kadir ilk kez hasmıyla yüzyüze geldi. Yaratığın simsiyah gözleri ya tamamen gözbebeğinden ibaretti ya da göz akı beyaz değildi. Habis bir canlılıkla parlıyorlardı. Canavar, Kadir boğazını sıktığından olsa gerek hırıldıyordu. Açık ağzından salyalar adamın yüzüne damlıyordu.</p>
<p>Şaşılmayacak bir biçimde de bundan iğrendiği yüzüne yansımıştı.</p>
<p>Nefes alamadığı için Kadir&#8217;in görüşü bulanıklaşmıştı. Yaratığın kavramasında da en ufak bir gevşeme yoktu. Yaratığın sesini de uzaktan duymaya başladığında umudunu tekrar yitirmeye başladı. Ancak birdenbire oğlunun heyecan içindeki çığlığı Kadir’i kendine getirdi. “Bitir işini!” diye bağırıyordu Özkan. “Boğ onu!”</p>
<p>Kadir’in görüşü birdenbire berraklaştı. Bedenine yeniden güç geldi ve taze bir istekle tekrar yaratığın boğazını sıkmaya başladı ve o anda kendisindeki heyecanın aynısını canavarda da gördü. Yaratığın da gözleri yeni bir heyecanla tutuşmuş, ellerine yeni bir güç gelmişti. Kadir boğazından yükselen yumuşak bir sesle gırtlağının ezildiğini anladı ama o anda bunu pek umursamadı.</p>
<p>Özkan canvara sesleniyordu.</p>
<p>“Bu annem için!” Ses biraz daha uzakta&#8230; En azından yaratığın yüzünü de net göremiyordu artık.</p>
<p>Gerçekten karısını o mu öldürmüştü? Sanmıyordu, lakin bu konuda pek de emin olamıyordu. Boğazı şimdi ısınmış ve kurumuş gibiydi. Bir şeyler içebilse hiç de fena olmazdı. Kafasıysa karışmış, hatırlamaya çalışıyordu ama ayıkken bazı şeyleri hatırlamak öyle zordu ki. Ölümü sevinçle kucaklayan bir tarafının sıcaklığına kendini bırakırken son düşüncesi de bu oldu. Bazı şeyleri hatırlamak ayıkken öyle zordu ki&#8230;</p>
<p style="text-align: right;">Serdar Burak YILDIZ</p>
<p style="text-align: left; font-size: 11px;"><em>Orijinal görsel </em><a href="http://jadress.deviantart.com/art/Bird-Mask-37730282" target="_blank"><em>~jadress</em></a><em> &#8216;e aittir.</em><br />
<em> Original artwork by </em><a href="http://jadress.deviantart.com/art/Bird-Mask-37730282" target="_blank"><em>~jadress</em></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/serdar-burak-yildiz/devrim-ve-canavar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/08/canavar-300x119.jpg' length ='9732'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>KATEDRAL</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/katedral</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/katedral#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2010 09:44:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Korkut ALDEMİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Korkut ALDEMİR]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1476</guid>
		<description><![CDATA[Eski katedralin içerisinde yüzyıllardır nefretten doğan öfke, şiddetle saçılan dehşet, kanla beslenen kaos hâkimdi.
Katedral denildiğinde akla gelen şey; yasaklanmış, bilinmez dinlerin kanlı törenleri, kaçırılan insanlar, onlara uygulanan işkencelerdi.
Tamamen terk edilmiş yapının yakınlarına kimse yaklaşmasa da kaybolan pek çok yolcu, köylerden kaçırıldığı iddia edilen birçok insan biliniyordu.
Çevredeki yakın ahali, bu katedralin çok çok uzaklarından geçmeyi tercih [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eski katedralin içerisinde yüzyıllardır nefretten doğan öfke, şiddetle saçılan dehşet, kanla beslenen kaos hâkimdi.</p>
<p>Katedral denildiğinde akla gelen şey; yasaklanmış, bilinmez dinlerin kanlı törenleri, kaçırılan insanlar, onlara uygulanan işkencelerdi.</p>
<p>Tamamen terk edilmiş yapının yakınlarına kimse yaklaşmasa da kaybolan pek çok yolcu, köylerden kaçırıldığı iddia edilen birçok insan biliniyordu.</p>
<p>Çevredeki yakın ahali, bu katedralin çok çok uzaklarından geçmeyi tercih ederlerken geceleri bu taş binadan yayılan çığlıklar, etrafını saran ormana ulaşır ve duyan herkesin kanını dondururdu.</p>
<p>Rivayete göre bu katedralin yakınından hayvanlar dahi geçmezmiş.</p>
<p>Katedrale yaklaşan adam özellikle geceyi seçmişti.</p>
<p>Katedral daha önce pek çok masum insanı içine kabul etmişti; ama hiçbirinin dışarı çıkmasına izin verdiği görülmemişti.</p>
<p>Gri, uzun saçları gece rüzgârında savrulan adam sakin adımlarla avluda yürüyor, kapıya yaklaşıyordu. Pelerini rüzgârda dans ederken sert tabanlı botları mermer taş döşeli yolu dövüyordu. Güçlü fiziği, cüssesinin heybetine yansıyordu.</p>
<p>Boz renkli, uzun kapüşonlu pelerini başından ayakuçlarına kadar tüm vücudunu örtüyordu. Bulutların örtüsünden taşan ay ışıkları adamın gölgesini yere desenliyordu.</p>
<p>Adam kendinden fazlasıyla emin, güçlü adımlarla katedralin girişindeki merdivenleri aştı. Ana binanın kapısının tokmağına elini uzattığında arkadan vuran ay ışığının yarattığı uzamış gölgesi çift kanatlı, hantal kapıya düşmüştü bile.</p>
<p>Güçlü adam, kapıyı açmadan önce kısacık bir süre bekledi. Sonra kasılan elinde şişen damarlar gölgelendi. Adam tüm gücüyle ittiğinde kapı isyan edercesine gıcırdadı. Adeta misafiri içeri girmemesi, ölmemesi için uyarıyordu.</p>
<p>Fakat eğer adamın yüzündeki kendinden emin gülümsemeyi görseydi…</p>
<p>Herhalde bu kez korkuyla inlerdi.</p>
<p>Adam içeri doğru ilerledi. Zifiri karanlığa adımını attığında devasa salonu dolduran gece iblislerini gördü.</p>
<p>Gece iblisleri iğrenç tıslamalarla sesler çıkarıyor, çılgınca dans ediyordu. Destek sütunların üstünde yükselen, kubbeli büyük salonun ortasına konmuş dört adet dev kandil kazanında yanan ateşlerin çevresinde hoplayıp duruyorlardı. Ateşlerden yayılan ışıklar salonu turuncuya boyuyordu. Etraflarında çılgınca koşturup, huşuyla dans eden iblislerin deviniminin alevlerde yarattığı hareketler bir yana gulyabanîlerin perdelemesiyle de duvarlarda çirkin gölgeler biçimlenmişti.</p>
<p>Tiksinti doğuran, iğrenç ayinleri içinde kendilerini kaybetmişlerdi. Salondaki yanan ateş kandillerinin tam ortasında iki mermer sunak ve üzerlerinde parçalanmış, tanınmaz hale gelmiş iki ceset göze çarpıyordu. Bunlar kurban edilmek üzere getirilmiş bir köylü kızı ya da ıssız ormanın ortasından geçen toprak yolu kullanmış bahtsız bir yolcu olabilirdi.</p>
<p>Gece iblislerinin çığlıkları salonu inletiyordu. Küçük sivri kulakları, çıplak tenleri, insandan bozma vücutları, titrek kuyruklarıyla çirkinliğin timsali olan tiplerdi bunlar. Sivri dişlerini arada sunaktaki bedenlere gömüp çıkarıyorlardı. Bazıları ise birbirleri arasında tepişiyordu.</p>
<p>Bir an için havada tuhaf bir akım hissedildi. İblisleri susturan, durduran bu garip enerji adeta alevleri dondurmuştu. Saliseler içinde her şey tekrar normale dönüp gece iblisleri törenlerine devam ederken, kandil ışıklarının rengi de turuncudan mora değişmişti. <strong><em> </em></strong></p>
<p>Parlak mor alevlerin büyülü olduğu belli olan ışıkları gece iblislerini çok daha ürkütücü kılıyordu. Gece iblisleri, cesetten et parçaları kopartırlarken keyifle çığlıklar atıyorlardı.</p>
<p>Katedraldeki çirkinlik dolu ritüelin bu aşaması başladığında mahlûkatların içindeki kasvetli, çarpık hevesler de artmış, daha da coşmuşlardı.</p>
<p>Gri saçlı adam bu iblisleri seyrediyordu. Yaratıkların gelenden haberleri yoktu.</p>
<p>Tüm bu çirkin yaratıkların hepsi aslında meczuplardı. Karanlıkların şevkine, kötülüğün çirkin zevklerine, tuhaf tanrıların anlaşılamaz buyruklarına, kafalarında yarattıkları putların kulaklarına fısıldadıklarını düşündükleri acibeliklere kaymış insanlardı. Bu insanlar başlarda bu garip törenlerde eğlence aramışlardı. Zaman geçtikçe bu törenlere bağımlı hale gelmişler nihayetinde de benliklerini tamamen yitirmiş, sapkınlaşmışlardı. Artık yarattıkları çirkin dünyalarını bu katedrale sığdırmış, klanlaşmışlardı.</p>
<p>Ortaçağ’ın esrarengiz, karanlıklar içindeki, teknolojiden uzak hayatta bu barbarlık dolu, işkenceyle beslenen sapıklıkları yaşamak kolaydı.</p>
<p>Gri uzun saçlı adamı fark ettiklerinde iblislerin çığlıkları da dansları da bıçak gibi kesildi. Tören durmuştu. Karanlık salona çok ürkütücü bir sessizlik çöktü. Mor ateşin ışığı altında; kel kafalı, çıplak-buruşuk tenli, iğrenç iblisler merakla kapıya bakıyorlardı.</p>
<p>Gece iblisleri daha önce hiç bu kadar kendinden emin bir av görmemişlerdi.</p>
<p>Karşılarına çıkan tüm insanlar, çığlıklarla kaçmaya çalışırlardı. En büyük ve güçlü gözükenleri bile karşılarında küçük çocuklar gibi ağlarlardı.</p>
<p>İblislere karşı bu kadar sakin olmak bir yana; insanlar iblislerin gözlerine bakamazlardı bile. Hele salonu dolduran kırktan fazla ucubeyle karşı karşıyayken…</p>
<p>Sadece bir iblisin yüzünü yakından gördüğü için çıldıran insanların sayısı hiç de az değildi.</p>
<p>Gece iblisleri, törenlerini durdurmuşlardı. Kutsal zamanın kesilmesinden dolayı son derece sinirli oldukları belliydi. Öte yandan dehşetle dolu böylesi bir salona sakince girip kendilerine bakan adam onları şaşırttığı gibi korkutmuştu da…</p>
<p>Kırktan fazla iblis tıslayıp, garip sesler çıkarırken salon girişindeki iri adama bakıyorlardı. Katedralin diğer odalarından çıkıp gelen, koridorlardan yaklaşan, merdivenlerden inen birçok yeni iblis de diğerlerine katılmıştı.</p>
<p>İblisler merak içindeydi.</p>
<p>Çift kanatlı katedral giriş kapısının önünde duran adam, elini uzun pelerininin kopçasına uzattı. Büyük kancayı çözdü ve pelerin olanca ağırlığıyla süzülerek yere düştü.</p>
<p>Pelerinsiz kalan adamın üzerinde normal kıyafetlerden başka hiçbir şey olmadığını gördü, iblisler!</p>
<p>Ne zırh!</p>
<p>Ne kılıç!</p>
<p>Ne kalkan!</p>
<p>Ne de bir büyücü asası!</p>
<p>İblisleri korkutacak hiçbir şey yoktu.</p>
<p>Sadece; basit yolcu kıyafetleri vardı adamın üzerinde.</p>
<p>Hırpalanmış, parçalanmış kıyafetler! O kadar…</p>
<p>İblisler daha da rahatladılar. İçlerinde sırıtanlar olduğu gibi kıkırdaşmaya cesaret bulabilenler bile vardı.</p>
<p>Hatta öndekilerin bazıları, arkalarındaki kalabalık güruhtan cesaret alıp birkaç adım daha attı. Adama doğru!</p>
<p>Adam ise sakin gözlerini bu mahlûkatlara dikmişti. Mırıldanmaya başlamıştı.</p>
<p>Gri saçlı adamın dudaklarındaki belli belirsiz hareketler hızlanırken, elleri göğüs hizasına kalktı ve iblislere doğru avuçlarını açtı.</p>
<p>İblis’ler kudretli bir büyü beklentisiyle geri çekildiler.</p>
<p>Adamın gözleri sıkıca kapanmıştı.</p>
<p>Tüm hayatı boyunca yaşadıklarını düşünüyor ve hızlıca mırıldanıyordu.</p>
<p>Başına gelenleri…</p>
<p>Gördüklerini…</p>
<p>İşittiklerini…</p>
<p>Karşılaştığı iğrençlikler, zulüm…</p>
<p>Zalimler, işkenceler…</p>
<p>Yüreksiz insanların kudret, güç, başarı için yapabildikleri…</p>
<p>Sevgiler, aşklar…</p>
<p>Aldatılmışlıklar…</p>
<p>Dostlukların kurulması…</p>
<p>Kuruş karşılığı güvenlerin yok oluşları…</p>
<p>Mutluluklar…</p>
<p>Ailesi…</p>
<p>Karısı…</p>
<p>Kaybettiği çocukları…</p>
<p>Esrarengiz adam; bir yandan tüm bunları düşünüp aklından tüm hayatını geçirirken;  öte yandan da hatırladıkları hakkında mırıldanıyordu…</p>
<p>Adamın aklından geçen eski anılar, vücudunun tüm hücrelerinde muhteşem bir enerji akışı başlattı. İçinde öyle bir güç doğdu ki; oluşan ışık bedeninden taşıyordu.</p>
<p>Ortaya çıkan enerji belki de adamı öldürecekti. Coşkun sel suları gibi köpürdü bu güç…</p>
<p>Sonunda enerji, soluk mavi bir ışık olarak adamın gözlerinden, burnundan, ağzından çıktı.</p>
<p>İblislere doğru…</p>
<p>Adam aynı anda bağırdı:</p>
<p><em>“SİZİ YOK EDECEĞİM. </em></p>
<p><em>SİZLERİN VARLIĞINI ORTADAN KALDIRMAK, KÖKÜNÜZÜ KURUTMAK İÇİN BURADAYIM, CEHENNEM TOHUMLARI!</em></p>
<p><em>İBLİSLERİN VAR OLDUĞU BİR ZİHİN İSTEMİYORUM. </em></p>
<p><em>BU ŞEKİLDE YAŞAMAYACAĞIM!”</em></p>
<p>O kadar muhteşem bir güç ortaya çıkmıştı ki; bütün gece iblisleri parçalanarak çığlıklar içerisinde yok oldu. Etleri kavruldu. Pek çoğu üstlerine gelen mavi ışıktan kaçınmak için yararsızca yüzlerini örtmek için ellerini kaldırdılar. Önlerine diğerlerini siper ettiler.</p>
<p>Tüm çabalar faydasızdı. Öfkeyle yaratılmış mavi ışık, dalgalar halinde güruha daldı. Tüm yaratıklar parçalanarak yok olurken, salon muhteşem bir şekilde aydınlandı.</p>
<p>Katedralin girişindeki, sütunlar önce titredi. Enerji dalgasına dayanmaya çalıştı. Yıprandı, çatırdadı.  Sarsıldı. Ama sonunda durdu.</p>
<p>Salonda tek bir yaratık kalmamıştı.</p>
<p>Adam eğilip pelerinini aldı. Örtündü ve kopçasını kilitledi.</p>
<p>Hakir görürcesine salonun ortasına tükürdü ve sırtını dönüp çıkıp gitti.</p>
<p>Katedralin derinlerindeki yaratıklar geriye, mahşerden açılan deliklerine doğru kaçıştılar. Hiçbir yaratık esrarengiz adama karşı koymak istemiyordu. En azından bugün!</p>
<p>Ve hiçbir yaratık cehennemde ruhsuz şekilde sonsuzluğun bitmesini beklemek istemiyordu.</p>
<p>Bu gece; artık yeni bir katliam yaşanmayacaktı…</p>
<p>Bina tamamen temizlenmişti.</p>
<p>Artık huzur hâkim olacaktı, bu katedrale… Gri saçlı adam bir kez daha ilaçlarını içmeyi unutana kadar…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/katedral/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/08/katedral-300x119.jpg' length ='14400'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>AHMAKLAR</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/isaac-asimov/ahmaklar</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/isaac-asimov/ahmaklar#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Aug 2010 06:56:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Isaac ASIMOV</dc:creator>
				<category><![CDATA[Isaac ASIMOV]]></category>
		<category><![CDATA[Asimov]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1359</guid>
		<description><![CDATA[Naron uzun ömürlü olan Rigel ırkındandı ve ailesinin galaksi kayıtlarını tutan dördüncü üyesiydi. Naron'un büyük bir defteri vardı. Buna galaksilerde kafaları gelişen çok sayıdaki ırklar kaydediliyordu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="margin: 10px; padding: 10px; background-color: #f8f8f8; border: 1px dashed #ddd; font-face: verdana; text-align: center;">Bu hikâye ticari bir kaygı olmaksızın, paylaşım amacıyla yayınlanmıştır.</div>
<p></p>
<p>Naron uzun ömürlü olan Rigel ırkındandı ve ailesinin galaksi kayıtlarını tutan dördüncü üyesiydi.</p>
<p>Naron&#8217;un büyük bir defteri vardı. Buna galaksilerde kafaları gelişen çok sayıdaki ırklar kaydediliyordu. Daha küçük bir deftere ise, olgunlaşarak Galaksi Federasyonuna girmeye hak kazanan ırklar yazılıyordu. Birinci defterde bazı isimler çizilmişti. Çünkü onlar şu ya da bu nedenle başarısız olmuşlardı. Şanssızlık, biyofizik veya biyokimyasal kusurlar, topluma ayak uyduramama neden oluyordu buna. Ama küçük deftere adları geçirilen hiçbir üye o zamana kadar silinmemişti.</p>
<p>Bir haberci yaklaşırken iriyarı ve son derece yaşlı biri olna Naron da başını kaldırdı.</p>
<p>Haberci, &#8220;Naron&#8221; dedi. &#8220;Ulu insan.&#8221;</p>
<p>&#8220;E, ne var? Şu merasimi bir tarafa bırak.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bir grup organizma daha olgunluğa erişti.&#8221;</p>
<p>&#8220;Harika! Harika! Artık daha çabuk olgunlaşıyorlar. Bir yıl geçmiyor ki, yeni bir üyemiz olmasın. Peki kim bu grup?&#8221; haberci, galaksinin kod numarasını ve onun içindeki dünyanın koordinatlarını verdi.</p>
<p>Naron, &#8220;Ah,&#8221; dedi. &#8220;O dünyayı biliyorum.&#8221; Ve süslü bir yazıyla adı ilk deftere yazdı. Sonra ikincisine de kaydetti. Adet olduğu için o dünyaya en kalabalık toplumun verdiği adı kullanıyordu. Naron, &#8220;Arz&#8230;&#8221; diye yazdı.</p>
<p>&#8220;Bu yeni yaratıklar bir rekor kırdılar,&#8221; dedi. &#8220;Başka hiçbir grup akıldan olgunluğa bu kadar çabuk geçmedi. Bir hata olmadığını umarım.&#8221;</p>
<p>Haberci, &#8220;Hata yok efendim.&#8221; diye cevap verdi.</p>
<p>&#8220;Termo-nükleer enerjiyi öğrendiler değil mi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet efendim.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eh, ölçümüz de bu.&#8221; naron güldü. &#8220;Ve yakında uzay gemileriyle gelecek ve federasyonla bağlantı kuracaklar.&#8221;</p>
<p>Haberci istemeye istemeye, &#8220;Ulu efendim,&#8221; diye mırıldandı. &#8220;Gözlemcilerimiz onların henüz uzaya açılmadıklarını bildirdiler.&#8221;</p>
<p>Naron şaşırdı. &#8220;Hiç mi açılmamışlar? Bir uzay istasyonları da yok mu?&#8221;</p>
<p>&#8220;Henüz yok efendim.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ama madem termo-nükleer güçleri var&#8230; Deneyler ve patlatmalar nerde yapılıyor?&#8221;</p>
<p>&#8220;Kendi gezegenlerinde, efendim.&#8221;</p>
<p>Altı metre boyunda olan Naron ayağa kalkarak &#8220;Kendi gezegenlerinde mi?&#8221; diye gürledi.</p>
<p>&#8220;Evet, efendim.&#8221;</p>
<p>Naron ağır ağır kalemini çıkararak küçük deftere yazdığı son adı çizdi. O zamana kadar görülmüş bir şey değildi bu. Ama Naron çok akıllı bir insandı ve galaksideki herkes gibi o kaçınılamayacak sonucu görebilirdi.</p>
<p>Adam, &#8220;Ahmaklar&#8230;&#8221; diye homurdandı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/isaac-asimov/ahmaklar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/08/kitap.jpg' length ='10207'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>RoboDoppel</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/mehmet-ali-kardas/robodoppel</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/mehmet-ali-kardas/robodoppel#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Aug 2010 07:48:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet KARDAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Ali KARDAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1343</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet bey, rahat yatağındaki uykusundan aniden uyandı. Pencerelerden odaya dolan sabah güneşi, içini yeni bir güne başlamanın huzuru ile doldurdu. Sonra yatakta yalnız olduğunu, eşi Nuran’ın yanında olmadığını görünce huzuru kaçtı. Halbuki bugün biraz erken kalkıp kendi elleriyle ona kahvaltı hazırlamayı planlamıştı.
Yataktan kalkmak için yorganı sıkıntıyla üzerinden atıp doğruldu. Ayaklarıyla terliklerini ararken, kapının yanında durmuş, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet bey, rahat yatağındaki uykusundan aniden uyandı. Pencerelerden odaya dolan sabah güneşi, içini yeni bir güne başlamanın huzuru ile doldurdu. Sonra yatakta yalnız olduğunu, eşi Nuran’ın yanında olmadığını görünce huzuru kaçtı. Halbuki bugün biraz erken kalkıp kendi elleriyle ona kahvaltı hazırlamayı planlamıştı.</p>
<p>Yataktan kalkmak için yorganı sıkıntıyla üzerinden atıp doğruldu. Ayaklarıyla terliklerini ararken, kapının yanında durmuş, onu izleyen robotu fark edip irkildi.</p>
<p>“Seni manyak makine! Sabah sabah yatak odamızda ne işin var? Ödümü kopardın.”</p>
<p>Sabah güneşi ile parlayan robotun metalik gövdesi odada garip ışık oyunları oluşturuyordu. Kapının ağzında umursamazca duran robot, her zamanki tek düze sesiyle, “Anlaşılan bugün ters tarafınızdan kalkmışsınız Ahmet bey,” dedi.</p>
<p>“Senin kahvaltı falan hazırlıyor olman gerekmiyor mu?” diye tersledi hemen Ahmet. Bu sıkıntılı halinin yanında bir de hizmetçi ile uğraşacak vakti yoktu.</p>
<p>“Nuran hanım burada bekleyip, siz uyanınca kendisine haber vermemi istedi.”</p>
<p>Bu söz üzerine içi hiç de rahatlamayan adam, terliklerini ayağına geçirip yataktan kalktı, yüzünü yıkamak için banyoya yöneldi.</p>
<p>“Peki, o ne yapıyor içeride?”</p>
<p>“Bilemiyorum efendim, bana söylemedi.”</p>
<p>“O süper beynini kullanıp, bir tahminde bulunsana.”</p>
<p>“Şey, sanırım biraz yalnız kalmak istedi.”</p>
<p>Yüzünü yıkayıp kurulanan Ahmet tekrar odaya girdi. Pencereleri açtı. Otomatik sistemle sulanan bahçeyi izlerken düşüncelere daldı. Ne oluyordu bu kadına böyle? Son günlerde bir şeyler onu çok üzüyordu. Ama ondan gizliyordu ne olduğunu. Peki ama neden?</p>
<p>“Sence onu üzen şey ne? Sana ne olduğundan hiç bahsetti mi?”</p>
<p>“Hayır efendim.”</p>
<p>“Sen ne düşünüyorsun peki?”</p>
<p>Bir süre duraksayan hizmetçi robot, “Sanırım, uzun süredir sizinle bu evde tıkılı kalmaktan biraz sıkıldı.”</p>
<p>“Evet,” diye mırıldandı Ahmet. “Belki de bu yüzdendir.”</p>
<p>“Belki de… tatile filan çıkmalıyız?”</p>
<p>“Faydası olabilir efendim.”</p>
<p>Bir anlık sessizlikten sonra yerinden kımıldayıp kapıyı açan robot, “Ben en iyisi gidip Nuran hanıma haber vereyim. Kahvaltı 10 dakikaya hazır olur efendim,” dedi ve kapıyı ardından kapatıp çıktı.</p>
<p>Ahmet üzerine giyecek bir şeyler bulmak için elbise dolabını yöneldi. Rahat bir şeyler seçip giyindi. Aynanın karşısına geçip kendine şöyle bir baktı.</p>
<p>Ellisini geçmişti artık. Yaşlanıyordu. Derisi çökmüş, kırışmıştı; kilo almış, saçları dökülmüştü. Birkaç yıl önce emekli olduğu monoton işinden sonra, uzunca bir süredir hayalini kurduğu emekliliğin rahatlığını yaşayacağını ummuştu. Eşiyle birlikte bir ömür boyu çalışıp elde ettikleriyle mutlu bir hayat süreceklerdi. Başta her şey ikisi için de umduğu gibiydi. Ama bu mutlu dönem pek uzun sürmemişti. En basit konularda bile sürekli anlaşmazlığa düşüyorlar, zaman zaman bir çocuk gibi küsüp konuşmuyorlardı. Aralarındaki bu gerginlik her ikisi için de hayatın tadını kaçırıyordu.</p>
<p>Her ikisinin de çalışıyor olduğu, evliliklerinin o ilk yıllarını düşündü. Şimdi geriye dönüp baktığında o yılları hayal meyal hatırlıyordu, sanki puslu bir perdenin ardında kalmışlar gibi. Ama o perdeden dışarı sızan gerçek, o sıralar gerçekten mutlu olduklarıydı. Belki de bir amaçları olduğu için mutluydular o zaman. O sıralar sadece yeterince birikimi bir tarafa koyup, emekli olmak ve birlikte daha çok zaman geçirebilmek istiyorlardı. Şimdi ise neydi ki amaçları? Ölümü beklemek mi?</p>
<p>Ahmet aklına dolan düşüncelerden sıyrılmak için gözlerini sıkıca kapatıp, derin bir iç çekti. O kadar geriye gitmesine gerek yoktu belki de. Nuran’daki asıl değişim bir hafta önce başlamıştı. O gün yatakta yalnız uyanmış ve Nuran’ı oturma odasında ağlarken bulmuştu. Ne olduğunu sorduğunda ise eşi, bir şeyi olmadığını söylemiş, kaçamak cevaplar vermişti. Ahmet önceki günü hatırlamaya çalışmış, eşini böylesi üzebilecek ne yapmış olabileceğini bulmak istemişti. Belki hatasını telafi edebilirdi. Ama önceki gün de her zamanki ufak tefek atışmalar olmuştu sadece. Bu yüzden, bunun ciddi bir şey olmadığını ve zamanla düzeleceğini düşünmüştü. Ama hala düzelmemişti işte. O günden sonra onu yine zaman zaman ağlarken buluyor, Nuran olmadık anlarda bazen ona, bazen de hizmetçiye patlıyordu. Üzerinde çok belirgin bir gerginlik vardı. Ahmet’le çok az konuşuyordu. Ondan kaçar gibiydi.</p>
<p>“Evet,” diye düşündü Ahmet. “Benden kaçıyor. Ama neden? Ne yaptım ki? Ne değişti?” Aynada tekrar kendini süzdü. İyice sarkmış olan göbeğini şöyle bir sıvazladı. “Değişen ben değilim, orası belli.”</p>
<p>Başında kalan birkaç nadir teli bir tarafa yatırdı ve kapıyı açıp mutfağa doğru yöneldi. “Sanırım yemekte ona, tatil konusunu bir açmalıyım, belki biraz rahatlarız” diye düşündü.</p>
<p>Mutfağa girince masanın hazırlanmış olduğunu gördü. Hizmetçi robot iyi iş çıkarmıştı doğrusu. Özellikle son bir haftadır her şeyi daha dikkatli yapmaya özen gösteriyordu. Belli ki o da Nuran’ın ufak tefek bahanelerle kendisine kızmasını istemiyordu.</p>
<p>Nuran masanın kapıya yakın ucuna oturmuş, önündeki yiyeceklere gözlerini dikmişti. Yine düşüncelere dalıp gitmişti besbelli. Ahmet’in içeri girdiğini duymasına rağmen yüzünü kaldırıp bakmadı bile.</p>
<p>“Günaydın tatlım,” diyerek yanağından öpmek üzere eğildi Ahmet. Nuran sinirli bir şekilde elini kaldırıp istemediğini belirten bir işaret yaptı. Ahmet ayakta bir süre cevap vermeden öylece durdu, Nuran’ı endişeyle süzdü. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi ellerini masanın altında kavuşturmuş, boş gözlerle önündeki omlete bakıyordu. Dağınık saçlarının perdelediği gözlerine baktı. “Yine ağlamış,” diye düşündü. “Gözleri kıpkırmızı.”</p>
<p>Bir şey söylemeden geçip karşısındaki sandalyeye oturdu. Sıcak yemeklerden yavaş yavaş atıştırmaya başladı. Bir yandan da tatil konusunu ne zaman açsam diye düşünüyordu. Nuran yine kendi düşünce alemine dalmış gibiydi. Ahmet bir süre onu izleyerek kahvaltısını yaptı.</p>
<p>“Tatlım, neyin var? Bir haftadır yüzün bir kere gülmedi… Canını sıkan bir şey mi yaptım? Evde çok mu sıkıldın? Belki de güzel bir yere tatile gitmeliyiz ha, ne dersin?”</p>
<p>Nuran bir lokma bile almadığı omletine bakmayı sürdürdü. Ahmet’i duymamış gibiydi. Ahmet’in bir haftadır dolmakta olan sabrı taşıyordu artık.</p>
<p>“Nuran, dediklerimi duydun mu sen?”</p>
<p>Kadın yüzünü kararsız bir şekilde Ahmet’e dikip, biraz da çekinerek konuştu.</p>
<p>“Ahmet, sen bir robotsun.”</p>
<p>Bir haftanın gerginliği ile patlamaya hazır olan Ahmet duyduklarını idrak etmeye çalıştı. Sonra ortamı yumuşatmak istercesine güldü, ama şaşkın yüzünde çarpık bir ifade belirdi sadece.</p>
<p>“Evet, biliyorum. Ben bir <em>insanım</em>. Ancak baya yaşlandım tabii. Hey Allah’ım.”</p>
<p>“Sen bir robotsun dedim,” diye üsteledi Nuran.</p>
<p>Birden tekrar ciddileşen Ahmet, “Kuzum sen ciddi misin? Ne demek sen bir <em>insansın</em>?”</p>
<p>Sıkıntıyla içini çekip, dikkatini tekrar omleti üzerinde yoğunlaştıran Nuran, “Bu konuda uyarmışlardı,” diye mırıldandı. “Dediklerimi anlamıyorsun.”</p>
<p>İyice sinirlenen Ahmet, sandalyesinden sertçe kalktı. Kalkarken dizini masaya çarpınca acıyla yüzünü buruşturdu. Ellerini masanın üzerine sorgularcasına çarptı.</p>
<p>“Nuran ne diyorsun sen yahu? Neyi anlamıyormuşum? Bir şey yaptıysam açıkça söyle de çözelim.”</p>
<p>Gürültüyü duyan robot da içeri girmiş, bir Nuran’a bir Ahmet’e bakıyordu. Üçünün de konuşmadığı kısa bir sessizlik oldu.</p>
<p>Sonra Nuran, masanın altından, baştan beri elinde tuttuğu bir şeyi çıkarıp Ahmet’e doğrulttu. Bir tabancaydı bu.</p>
<p>“Anlayabilmenin tek yolu bu.”</p>
<p>Ahmet sandalyesini itip korkuyla geriledi.</p>
<p>“Nuran, ne yapıyorsun? Aklını mı kaçırdın?”</p>
<p>Gördüğü sahne karşısında yapması gerekenin farkına varan hizmetçi mutfaktan çıkmak için kımıldadı.</p>
<p>“Bir yere kımıldama tatlım. Polisi aramak yok,” dedi Nuran silahı robota doğrultarak. Robot hareketsiz kaldı. Kadın silahı tekrar Ahmet’e doğrulttu.</p>
<p>“Nuran ne yapıyorsun? Kaç yıllık hayat arkadaşını mı vuracaksın?” diye sorabildi şaşkınlıktan iyice dili tutulan Ahmet.</p>
<p>Bir süreliğine duraksayan kadın, “Sen zaten ölüsün,” dedi ve silahı ateşledi.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p>Tetiği çekince tüm sinirleri boşalmış gibi oldu. Ahmet merminin etkisiyle geriye savrulunca, arkasındaki tezgahta duran birkaç tabağı yere düşürdü. Silahın patlama sesini tabakların parçalanması izledi. Olanların şoku ile Nuran, silahı ateşlemediğini düşündü, sanki az önce yaşananlar gerçek değilmiş, sadece yaşadığı üzüntüden dramatik sonuçlar çıkarmaya çalışan beyninin bir oyunuymuş gibiydi. Tetiği çekmiş, eşini vurmuş olamazdı. Ama yerde yatan Ahmet’in sol omzundan akan kanı görünce ne yaptığını kavradı. İçindeki nefret iyice kabardı. Ama bu nefret Ahmet’e karşı değildi, kendine ve ona bunu yapmak zorunda bırakan o aptal şirketeydi.</p>
<p>Nuran silahı hala Ahmet’in az önce ayakta durduğu yere doğrultmuş bir halde dururken, hizmetçi robot hemen adamın yardıma koştu. Ahmet’in omzundaki yaraya bakınca garip bir şekilde gerileyerek yerdeki kırılmış tabakları toplamaya koyuldu.</p>
<p>Robotun hareketlerini fark edince biraz daha kendine gelen Nuran, patlama sesiyle hala çınlamakta olan kulakları yüzünden Ahmet’in sesini hayal meyal işitti. “Nuran ne yaptın sen? Yardım et. Omzum… çok kanıyor&#8230;”</p>
<p>Havada çakılı kalmış gibi duran silahı tutan kollarını yavaşça indirdi. Sandalyesini geriye itip kocasının yanına geldi. Adamın sızlanmalarına aldırmayarak omzundaki yarayı inceledi. Şimdi rahatlamış gibiydi. Yapmıştı işte. Yara yeterince büyüktü, kan kaybını önlemek mümkün değildi ve omzundaki metal-kemik görünüyordu.</p>
<p>Yaraya baktıktan sonra eşinin yüzündeki rahatlamış ifadeyi gören Ahmet ise acıya aldırmamaya çalışarak merminin açtığı derin yaraya baktı. Ama omzundan sızıp, kolundan aşağı akan sıcak kan ve parçalanmış deriye bakınca yüzü buruştu. Sonra kandan zar zor ayırt edilebilen kemiğin garipliğini fark etti. Pürüzsüz bir görünümü ve garip, içinden gelen bir parıltısı vardı sanki. Baktığı şeyin gerçekte ne olduğunu anlayınca acıyı bile bir an için unuttu.</p>
<p>Ahmet’in yüzündeki şaşkınlığı gören Nuran, “Evet, Ahmet. Söylediğim gibi sen bir robotsun. O kolunun içindeki de metal iskeletinin bir parçası.”</p>
<p>“R- robot mu? Ama ben…” Hala olanlara inanamıyordu besbelli. Nuran da şirketin iki adamı evine gelip robot eşinin prototip resmini ilk gösterdiklerinde inanmakta zorlanmıştı. Bir tarafı daha birkaç gün önce kaybettiği Ahmet’ini tekrar görmek istiyor, vicdanı ise bunun bir robot olmasını kabul edemiyordu.</p>
<p>“Bu RoboDoppel, fiziksel olarak Ahmet beyin tıpatıp aynısı olmakla kalmayıp, eşinizin tüm anılarına da sahip olacak. Fakat öldüğünü hatırlamayacak,” demişti takım elbise içindeki şirket adamı. “Ürünlerimiz, işleyebildiği duyular ve duygular bakımından insanlardan farksızdır,” diye devam etmişti diğeri malını satmak isteyen bir ticaret adamı tavrıyla. “Üstelik bu yeni modeller, robot olduklarını anlamalarını önleyen bir koruma sistemiyle geliyor.”</p>
<p>Ahmet’in “Başka bir açıklaması olmalı!” diye ciyaklaması Nuran’ı kendine getirdi tekrar. “Geçen seneki kalp ameliyatımda takılmış olmasın? Belki de doktorlar bize bundan bahsetme zahmetine girmek istememişlerdir?”</p>
<p>Söylediklerinin saçmalığı yüzünden cevap vermeye bile gerek görmedi Nuran. Üzgün bir şekilde, yerde yatan eşine baktı sadece.</p>
<p>“Lütfen Nuran yardım et, yoksa kan kaybından öleceğim,” diye sızlandı Ahmet. Şimdi sağ elini omzundaki yaraya bastırıyordu. “Sadece biraz aklın karışmıştı. Bir kaza. Hadi tatlım, yardım et, ambulans çağır, bir şeyler yap… lütfen.”</p>
<p>Nuran’ın düşünceleri başka bir yere kaydı. Ahmet mutfağın bu köşesinde, tezgahın dibinde yatıyordu yine. Sağ eli sol omzunun üzerindeydi. Gözleri uyur gibi kapalı, yüzü ise acıyla çarpılmıştı. Yerde yine birkaç kırık tabak vardı. Ama kan yoktu bu sefer. Hizmetçi robot, o gece Nuran’ı uykusundan uyandırdığında bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Ama bunu beklemiyordu. Bu kadar ani olmasını…</p>
<p>“Yapamam,” dedi Nuran az önce Ahmet’in oturduğu sandalyeye çökerken. “Seni kurtaramam. Sen zaten… öldün.”</p>
<p>Vücudundaki kan boşalırken Ahmet ne diyeceğini bilemez bir halde Nuran’a bakıyordu sadece. Bir hayaletinkine benzeyen solmuş yüzü, ölen Ahmet’inkine benzer bir şekilde çarpılmıştı yine. Son gücü de tükenirken bir şeyler diyecek oldu, ağzını açtı ama bir hırıltı dışında bir şey çıkmadı. Gözleri yavaş yavaş kapanırken, omzunu sıkı sıkı tutan eli gevşedi ve kanlı göğsünde kayarak kalbinin üzerinde durdu. Göğsü inip kalkmayı kesti.</p>
<p>Ahmet’in anısına sahte bir kuklayla ihanet etmenin verdiği vicdan azabı Nuran’ın gözlerini doldurdu yine. Kendini Ahmet’e affettirebilmek isterdi. O ölmeden önce, yaptığı tüm çocukça hatalar için özür dileyebilmek isterdi. Mutlu bir şekilde geçirebilecekleri, boşa harcanan anları geri getirip hatalarını düzeltebilmek isterdi. Ama bunları bir robotla telafi etmeye çalışmak? Sahte olduğunu bile bile tenine dokunmak, o duygusuz gözlerine bakmak? “Ne aptallık ama,” diye düşündü. O gitti artık.</p>
<p>Şimdi ise onu kendi elleriyle öldürüyordu. Bunu yapmak zorunda kaldığı için şirkete duyduğu öfkeyle alt dudağını ısırdı. Kanın sıcaklığını ve metalsi tadını ağzında hissetti. Boğazına gelmiş olan yumruyu ağzına dolan kanla geri tepti. İki şirket görevlisi ile arasında geçen konuşmayı hatırladı gözlerini yumunca.</p>
<p>“Peki robot yaralanır ya da hasar görürse?” demişti Nuran. “Öyle bir durumda, hemen teknik elemanlarımız gelerek gerekli müdahaleyi yaparlar. Zaten acil bir durum olsun olmasın, bizi yedi gün yirmi dört saat her türlü sorunuz için arayabilirsiniz. Müşteri memnuniyeti en büyük önceliğimizdir,” demişti adamlardan biri de sırıtarak. Bunlara inanmasına inanmıştı Nuran ama bir hafta önce robotu geri almalarını istediğini söylemek için aradığında, verilen numarayla şirkete ulaşamamış, hiçbir şekilde onlarla bağlantı kuramamıştı. Son çare olarak, acil durum sistemini denemek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Gözlerini açtı. Dikkatle ölü robota baktı. Zihnine Ahmet’le ilgili anılar dolarken bekledi. Derken robotun göğsünden elektronik bir bip sesi geldi ve adamın gözleri tekrar açıldı.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p>Ahmet şaşkın şaşkın etrafına bakındı, sonra artık kanamayan ve acı vermeyen yaraya baktı. Göğsü inip kalkmıyor, nefes almıyordu ama yaşıyordu.<strong> </strong></p>
<p>Yerinden kıpırdayıp, doğrulmaya çalıştı. 5 dakika öncesine kadar kan kaybından ölen adam hiçbir şey olmamış gibi rahatça ayağa kalktı. Kanı tamamen çekilmiş bembeyaz ellerine baktı.</p>
<p>“O kadar kan kaybettim. Nasıl hala…?”</p>
<p>“O kaybettiğin kan sadece derinde dolaşıyordu, canlıymışsın gibi görünmen için,” dedi Nuran hala farkında olmadan elinde tuttuğu tabancaya bakarak.</p>
<p>“Yani… Ben o zaman…”</p>
<p>“Evet. Bir robotsun.”</p>
<p>“Ama nasıl olur? Eğer ben bir robotsam, nasıl oluyor da kendimi Ahmetmiş gibi hissediyorum?”</p>
<p>“Çünkü öyle programlandın, onun anılarını aldın,” dedi Nuran.</p>
<p>“Peki neden bunu yaptın, niye vurdun beni?” diye sordu Ahmet sakince.</p>
<p>“Çünkü sen ölüsün, sen Ahmet değilsin,” Nuran sinirle ayağa fırlamış, bağırıyordu. Gözlerinde dolan yaşlar artık çenesine doğru süzülüyordu. Kendini toparlamaya çalıştı. Gözlerini yere dikip “Şimdi git buradan, beni yalnız bırak. Seninkiler birazdan gelecektir,” dedi sakince.</p>
<p>Robot Ahmet cevap verecek oldu, vazgeçti. Kendini bir hayalet gibi hissediyordu. Nuran’ın dediklerine ve görünüşüme bakılırsa hayaletten pek de farkım yok diye düşündü. Yerdeki kan gölüne baktı. Hizmetçi sessizce temizlemeye koyulmuştu.</p>
<p>Az önce olanlardan sonra, her ne kadar kendini insan gibi hissediyor olsa da, o bir robottu. Gerçek buydu. Kendi de farkındaydı artık bunun.</p>
<p>Hayaletimsi robot yerinden kalktı, mutfaktan çıkmak üzere arkasını döndü. Bir insandan çok, bir robot gibi yürüdüğünü hissederek yatak odasına doğru gitti. Odaya girince kapıyı arkasından kapattı. Aynanın karşısına geçti. Üstü başı kan içinde, teni ise bembeyazdı. Bir korku filminden fırlamış gibiydi. Parçalanmış omzundan metalik iskeleti görünüyordu. Soğuk metale dokundu. Ürperdi. Etrafındaki parçalanmış deriye ve kan damarlarına baktı. “Gerçeğinden bir farkı yok,” diye düşündü. “Aslında benim de gerçeğimden farkım yok ya. Ben Ahmet’im.”</p>
<p>O sırada kapı açıldı. Hizmetçi robot içeri girdi. Ahmet sorgular bir şekilde robota baktı.</p>
<p>“Beni almaya mı geldiler?”</p>
<p>“Hayır efendim. Henüz kimse gelmedi. Şey, bu arada siz iyi misiniz?” diye sordu hizmetçi omzundaki yarayı işaret ederek.</p>
<p>“İyiyim. Acı hissetmiyorum. Sadece… biraz kafam karışık.”</p>
<p>Robot bir an duraksadı, gözleri adamın arkasındaki duvara dikilmiş şekilde bir süre bekledi.</p>
<p>“Efendim, bir şey var ama… Size bundan bahsetmeli miyim emin değilim.”</p>
<p>“Emin olmasaydın bu konuyu açmazdın zaten, değil mi? Konu nedir?”</p>
<p>Robot, Ahmet’e doğru yaklaştı, yanından geçip arkasındaki duvara yöneldi. Eğilip Ahmet’in göremediği bir şeye dokundu. Elbise dolabının içinden bir ‘klik’ sesi geldi. Robot, dolabın kapısını açtı. Ahmet daha önce varlığından habersiz olduğu, duvara gömülü bir kasanın açılmış olduğunu gördü. Şaşkın şaşkın robota baktı.</p>
<p>“Bir süredir burayı hiç kullanmadığınızı fark ettim. İçinde önemli şeylerinizi saklardınız. Düşündüm ki belki içinde kafa karışıklığınızı giderecek bir şeyler vardır.”</p>
<p>Ahmet kasaya doğru ilerlerken sordu, “Ne gibi?”</p>
<p>“Bilmiyorum, efendim,” dedi sonra dönerek kapıya doğru yöneldi. “Ben çıksam iyi olacak.”</p>
<p>Robot çıkınca Ahmet kasanın kapağını araladı. İçinde mavi kaplı bir dosya vardı sadece. Merakla dosyayı aldı, yatağın kenarına oturdu ve açtı. En üstte büyük harflerle yazılmış kısım çarptı gözüne;</p>
<p>RoboDoppel Şirketi<em> &#8211; Huzur içinde yaşayın</em></p>
<p>Bir anlaşmaydı bu. Ölümlerinden sonra Nuran ve Ahmet Balcı’nın anılarının elektronik bir beyne, o beynin de asıllarına benzeyen robot bedenlere aktarılmasını öngörüyordu. Ahmet hızlıca şartlardan bahseden sayfaları çevirdi. En son sayfada anlaşmayı onayladıklarını belirten, Nuran’ın ve kendisinin imzasını görünce bir an durup düşündü. Kendisi böyle bir belgeye imza attığını hatırlamıyordu. Nuran’da böyle bir şeyden bahsetmemişti. Dosyayı Nuran’a götürüp göstermek üzere yerinden kalkarken birden durdu. Yere bir şey düşmüştü. Eğilip, ufak kağıdı yerden aldı. Bir fotoğraftı bu. Ne olduğunu anlayınca birkaç saniye hiçbir şey düşünemez oldu. Sonra kararsız bir şekilde kapıyı açtı, mutfağa doğru gitti. Nuran orada değildi. Ardından salona yöneldi, bir taraftan da Nuran’a sesleniyordu şimdi.</p>
<p>Ahmet hızla salona girerken Nuran, “Kahretsin, nerede kaldı bu herifler?” diye sinirli bir şekilde elindeki telefonu koltuğun üzerine fırlattı. Sonra Ahmet’i fark etti ve şaşkın bir şekilde elindeki mavi dosyaya ve yüzündeki kararsız ifadeye baktı.</p>
<p>“Ne var? O elindeki ne?”</p>
<p>Ahmet soruya aldırmadı. Önce konuşmak istedi, sonra vazgeçti. Çekinerek Nuran’a yaklaştı ve şaşkın bakışları altında elindeki fotoğrafı gösterdi.</p>
<p>Fotoğrafı Ahmet’in elinden alan Nuran, önce gördüğünün ne olduğunu anlayamadı. Anlayınca donakaldı, sonra boğazından garip bir hırıltı çıktı. Elindeki fotoğrafı yere düşürdü. Ağzı şaşkınlık ve korkudan açık bir şekilde geri geri giderken koltuğa takıldı, hissiz bir kukla gibi üzerine yığılıverdi.</p>
<p>Ahmet çekinerek yanına oturdu. Sakinleştirmek için ona sarıldı. Kaskatı kesilmişti kadın. Kesik kesik soluk alıyordu.</p>
<p>“Üzülme, tatlım. Sakin ol.”</p>
<p>Nuran artık tamamen kendini bırakmıştı. Başını Ahmet’e yasladı. Adam sırtını sıvazlıyor, onu teselli etmeye çalışıyordu. Nuran ise hala büyülenmiş gibi yerde duran resme bakıyordu.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p>Salonun dışında bekleyen hizmetçi robot, ne olduğunu bildiği halde, yerdeki resme şöyle bir baktı. Birbirinin aynı iki kadın, yan yana iki sedye üzerinde uyuyor gibi yatmıştı. İkisinin de teni bembeyazdı. İkisi de cansızdı. Her ikisinin de başlarına takılmış kablolar resimde görülmeyen arkalarındaki bir yere uzanıyordu. Resimdeki kadın Nuran ve RoboDoppel’iydi.</p>
<p>“Bu sefer üstesinden gelecekler, mutlu olacaklar,” diye düşündü robot sessizce uzaklaşırken.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/mehmet-ali-kardas/robodoppel/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/08/robodoppel-300x119.jpg' length ='8832'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>BEYAZ ÇIĞLIK – 7</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-7</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-7#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Jun 2010 06:28:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evren GÜRKAYNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evren GÜRKAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[Beyaz Çığlık]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1275</guid>
		<description><![CDATA[

Uygulama salonunun kapısından tir tir titreyerek giriyorum. İkimiz de birbirimizle göz göze gelmekten çekiniyoruz. Bu nasıl büyük bir heyecan Tanrım? Bayılacağım. Bu histen Çınar’ın yumuşacık sesiyle sıyrılıyorum.
- Tanışalım mı artık?
Bu an sanki büyülüymüş de yüksek sesle konuşursak o büyü bozulacak gibi geliyor Neredeyse fısıldayarak konuşuyorum.
- Tanışalım.
- Pekâlâ. Önce ruhuna, gerçek Deniz’e, benliğine odaklanmanı ve bedeninden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><br />
</em></strong></p>
<p>Uygulama salonunun kapısından tir tir titreyerek giriyorum. İkimiz de birbirimizle göz göze gelmekten çekiniyoruz. Bu nasıl büyük bir heyecan Tanrım? Bayılacağım. Bu histen Çınar’ın yumuşacık sesiyle sıyrılıyorum.</p>
<p>- Tanışalım mı artık?</p>
<p>Bu an sanki büyülüymüş de yüksek sesle konuşursak o büyü bozulacak gibi geliyor Neredeyse fısıldayarak konuşuyorum.</p>
<p>- Tanışalım.</p>
<p>- Pekâlâ. Önce ruhuna, gerçek Deniz’e, benliğine odaklanmanı ve bedeninden sıyrılmanı istiyorum.</p>
<p>- Ta… Tamam.</p>
<p>- Seni seninle bırakacağım bir süre. Odada var olduğumu unutmanı ve sadece kendine yoğunlaşmanı istiyorum. Sana hiçbir şekilde dokunmayacağım, seslenmeyeceğim. Sana arkamı döneceğim. Ruhunla, benliğinle baş başa kalmanı istiyorum. Gerisi kendiliğinden gelecek zaten. Sakin ol lütfen.</p>
<p>- Pe… Peki.</p>
<p>Gözlerimi yavaş yavaş kapatıyorum. Kalbimden Deniz’in bana seslenmesini bekliyorum. Onu çağırıyorum. Ruhuma dokunması, beni bana vermesi için. Aklıma gelen ilk şey “Ben kimdim?” sorusu oluyor. “Neye benzerdim?” “Nasıl bir insandım ben?” “Neydi Deniz’i Deniz yapan?” Bir kız fısıltıyla sesleniyor içimden “Sen bendin.” “Kimsenin özünden caydıramadığı, kendi kimliğinden asla sıyrılmayan bendin.” “Değişen bir şey yok aslında, sen değilsin değişen.” “Değişen yalnızca bedenin…” “Ne zaman çağırırsan, onu geri getirebilirsin.” Buydu işte anahtar, istemekti bunu, yürekten istemek. Ben beni istiyorum, beni çağırıyorum. Bedenimi ruhuma çağırıyorum. Bedenimi geri istiyorum. Ezberler gibi sesli söylemeye başlıyorum bu son cümleyi.</p>
<p>- Bedenimi geri istiyorum. Bedenimi geri istiyorum. Bedenimi geri istiyorum.</p>
<p>Bir anda dizlerim tutmaz oluyor, yere yığılacak gibiyim. Pelte gibi. Sanki kemiklerim ve kaslarım yok gibi. Beni ayakta tutabilen hiçbir uzvum yok gibi.</p>
<p>- Çınar?</p>
<p>- Çınar diyorum?</p>
<p>- Çınaaaaaaaaaaaaar?</p>
<p>Hiç ses yok. Araf’ta mıyım yoksa? Kendim olmaya çalışırken en başa mı gittim? Her şeyin başlayıp bittiği yere? Sakin olmalı mıyım bu kadar? Bu kadar çok soru sormalı mıyım? Belki de ihtiyacım olan tek şey “benim”. Kendimi görmeliyim. Kendime bakmalıyım. Önce gözlerimi açmalıyım. “Hadi kızım cesaret! Aç gözlerini, korkma kendinden.” “Aç!” Ve açıyorum gözlerimi.</p>
<p>Sandığım gibi yerde yığılmış bulmuyorum kendimi. Aksine dimdik dikiliyorum ayakta. Aynı noktada.</p>
<p>- Ayna.</p>
<p>Sesim? Gözlerimden yaşlar boşanıyor sel gibi. Ve kahkahalar atıyorum dur durak bilmeden. Ben benim yeniden. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum.</p>
<p>- Çınaaaaaaaar? Ben benim yeniden. Duyuyor musun? Ben benim yeniden.</p>
<p>Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Öylesine titriyorum ki. Nöbet gibi. Ellerime bakıyorum. Ellerim benim. Bembeyaz ellerim. Cart mor ojeli, kısa tırnaklı ellerim. Pejmürde eteğim, salkım saçak gömleğim. Yaz kış ayağımdan çıkmayan botlar da benim. Sevgili Deniz’im. Öylesine bir duygu seli içinde yüzüyorum ki, bunun adına “heyecan, sevinç” demek haksızlık olur. Doğumuma şahit oluyor gibiyim.</p>
<p>- Merhaba</p>
<p>İrkiliyorum bir anda. Arkamı dönmeye korkuyorum. Kalbim o kadar hızlı çarpıyor ki, beni yarı yolda bırakacak diye korkuyorum. Ömrümde duyduğum en tatlı ses kulaklarımda. Alt dudağımı ısırıyorum heyecandan. Ve yine konuşuyor o ses.</p>
<p>- Hani tanışacaktık? Bana yüzünü göstermeyecek misin?</p>
<p>Arkamı dönüyorum. Kumral kıvırcık saçlı, top sakallı, gözleri gibi masmavi gömlekli, pırtık pantolonlu, âşık olduğum bir adam karşımda duran.</p>
<p>- Merhaba. Ben Deniz. Kaçık Deniz.</p>
<p>- Merhaba. Sa… sana sarılabilir miyim? Ruhundan sonra, asıl Deniz’e sarılabilir miyim?</p>
<p>Nasıl durdurabilirim ki kendimi? Bana böyle bakarken ve kollarını açmışken böylesine samimi? Bu kadar çocukça ve bu kadar aşkla… Öylesine safça ve tutkuyla…</p>
<p>Sarılıyor bu kez hem ruhlarımız hem de bedenlerimiz.</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Ve dönüş günü geldi çattı. Zorlu bir sınav, ödemem gereken bir vefa borcu ve ardından özgürlük beni bekliyor. Kalbim hem huzur hem sıkıntı yüklü. Kendimi hem güçlenmiş hem de zayıflamış hissediyorum. Velhâsıl-ı kelâm, karmakarışığım. Üstelik tam ben olmuşken, sırf mücadele için yeniden bürünmek zorundayım Umman’ın bedenine. Sayısını tahmin edemediğim çatışmalar var girmek zorunda olduğum.</p>
<p>Kapım çalıyor. Kendini çoktan Lodos’un bedenine hapsetmiş Çınar giriyor. Değişmeyen tek şey o güzel bakışları. Hangi yüze konarsa konsun, hangi renge bürünürse bürünsün hep aynı o bakışlar. Sıcacık, korumacı, çekici, sevgi dolu ve bir o kadar da huzur ve güven verici. Yumuşacık bir gülüşle günümü aydınlatıyor.</p>
<p>- Günaydın. Hâlâ hazırlanmamışsın. Geç kalıyoruz.</p>
<p>- O kadar tatlı geldi ki kendim olmak, öylesine özlemişim ki Deniz’i, hiç bırakmak istemiyorum onu tanımadığım boşluklara.</p>
<p>- Yakında ne zaman istersen çağırabilme özgürlüğün olacak onu. Biraz daha sabır… Hem İstanbul bekleyecekmiş bizi burada. Söz verdi bana.</p>
<p>- Nasıl başarıyorsun bunu?</p>
<p>- Neyi?</p>
<p>- Anlamıyormuş gibi yapma. Böyle bir anda ikna etmeyi, rahatlatmayı diyorum. Varsa bunun da bir eğitimi onu da almak istiyorum.</p>
<p>- Hadi oradan sen de sanki ihtiyacın var da…</p>
<p>- Var tabii. Hem de çok.</p>
<p>- Olmadığını kanıtlayacak o kadar çok an var ki hafızama kazılı.</p>
<p>- Öyle mi? Hangi anlarmış bunlar?</p>
<p>- Eğer biraz daha geç kalırsak Profesör bize öyle anlar yaşatacak ki? Ömrümüzce unutamayacağız.</p>
<p>- Aman tamam. Söyleme. Ama acısı fena çıkacak ona göre.</p>
<p>Kapı çalınıyor.</p>
<p>- Girin.</p>
<p>Kapıdan giren siyahî üç görevli, çok az vaktimiz kaldığını söylüyor. Üçünün de yüzünde öylesine donuk bir ifade var ki, beklemeye tahammüllerinin hiç kalmadığını anlıyorum. Müsaade isteyip, az sonra yanlarında olacağımı söylüyorum. Çınar’ı da yanlarına alıp çıkıyorlar.</p>
<p>Sınava hazırlanmak için bütün güçlerim üzerinde o kadar çok çalıştım ki, artık saniyeler alıyor onları aktif hale getirmek. Hiç tereddüt etmeden kendimi Umman’ın vücuduna dönüştürüveriyorum. Artık hazırım. Kapıdan çıkıp beni bekleyen gruba katılıyorum. Çınar’ın yüzü allak bullak… Sormaya fırsat kalmadan koşarcasına ana koridora yöneliyoruz. Oradan geçip merdivenleri çıktığımızda karşımda duran manzara kanımı donduruyor. Dev bir orduyla dönüyoruz Beyaz Çığlık’a. O an anlıyorum ki tehlike çok büyük. Öylesine büyük ki, yeryüzündeki Genel Merkez kapanıyor. Her şey Beyaz Çığlık ZAYED’de toplanıyor. Buradaki güçler oraya sevk ediliyor. Kulaklarımızda uğuldayan kudurmuş köpekler gibi uluyan savaş borazanları. Yalnızca barış için kurulan Beyaz Çığlık huzurunu bozanlara haddini bildirmeye, savaşmaya hazırlanıyor. Çınar’ın sesiyle sıçrıyorum. Kolumdan nazikçe tutup beni dev ordudan ve gruptan uzaklaştırıyor.</p>
<p>- Yansılar bu sabah Beyaz Çığlık’a çok büyük bir saldırı düzenlemişler. Kaybın çok büyük olduğunu ve bir an önce destek kuvvet gönderilmesini istemişler… Senden bir şey isteyeceğim. Ne olur burada kal. İstanbul’da.</p>
<p>- Burada mı kalayım? Sen git ben kalayım öyle mi? Bu kadar mı?</p>
<p>- Başka ne söylememi bekliyorsun? Gel ve benimle öl mü diyecektim yani?</p>
<p>- Sen de benden seni buradan uğurlamamı ve hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilmemi mi bekliyorsun yani? Deniz’in ruhunu taşıyorum ben hala farkında mısın? Hani hiçbir şeyden yılmayan, hani her şeyi kısacık bir sürede başaran ve düne kadar güvendiğin Deniz&#8230;</p>
<p>- Farkındayım ama senin kılına zarar gelmesine tahammül edemem anlıyor musun?</p>
<p>- Anlıyorum ama kusura bakma burada kalmıyorum.</p>
<p>- Bunu yaptığım için şimdiden özür dilerim.</p>
<p>- Ne için?</p>
<p>- Bunu…</p>
<p>Tuttuğu gibi beni yere yatırıyor. Kolumda korkunç bir yanma hissediyorum bir anda. Sersemliyorum ve olduğum yerde kalıyorum. Hain domdom.</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Başım zonklayarak ayılmaya çalışıyorum. Etrafımda ölüm sessizliği var. Her yer kapkaranlık. Ayağa kalkmam ve onlar gitmeden yetişmem gerek. Ancak, herkes çoktan gitmiş. Bir yolunu bulmam ve onlara katılmam gerek. Yılmaya, vazgeçmeye hiç niyetim yok. Kendime gelip düşünmeliyim. Bir plan yapmalı ve savaşa katılmalıyım. Yok öyle yağma. Burada kalınacaksa beraber kalınacak, gidilecekse beraber gidilecek. İşte o kadar!</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Tekrar beyaz Çığlık’tayım. Gördüğüm manzara korkunç. Her yer harabeye dönmüş durumda. Havada tanımadığım ağır bir koku var. Çiçek kokularından ve su şırıltısından eser yok. Etraf kararmış. O yapay aydınlığı sağlayan güç kaynağı artık görevini yapamıyor. Cennet cehenneme dönmüş. Yollar öylesine girmiş ki birbirine ZAYED’i bulabileceğimden bile emin değilim. Ama denemek zorundayım. Çınar’ın ve Profesör’ün iyi olduklarını görmeden ve yansılara bu yaptıklarının hesabını sormadan içim rahat etmeyecek.</p>
<p>Sanal panel açarak ilk seyahatimi böyle bir durumda gerçekleştirmek içime dokunuyor. Ama duygusallığın hiç sırası değil. Bir an önce ZAYED’e gitmek gerek.</p>
<p>Harabelerin arasında yıkılmak üzere olan ZAYED’i gördüğümde her şeyin bittiğini sanıyorum. Bu güzel rüyanın, Çınar’ın, Profesör’ün artık hayal olduğunu düşünmeye başlıyorum. Şaşılacak şey, içimden taşan şey gözyaşlarım değil, intikam hırsı oluyor. Bu sırada tanıdık gelen ama hatırlamakta zorlandığım bir ses duyuyorum. Kadını görünce resim bir anda netleşiyor. Genel Merkez binasında beni kurtaran siyahî kadın.</p>
<p>- Sizin burada ne işiniz var? Komutan Lodos sizi eski Genel Merkez binasında bırakmamış mıydı? Neden emirlere sürekli karşı geliyorsunuz?</p>
<p>- Bana emir falan sökmez güzel kardeşim. Bana hemen Lodos’u ve Pofesör’ü nerede bulabileceğimi söyler misin ACABA!?</p>
<p>- Hayır efendim, üzgünüm. Bu konuda kesin emir aldım. Hiç kimseye, size bile söyleyemem.</p>
<p>- Bak canım kardeşim. O emirler beni hiiiç alâkadar etmiyor. Şimdi bana onların yerlerini söyle. HEMEN!</p>
<p>- En son bu kadar inatçı davrandığınızda başınızı ne kadar büyük bir belaya soktuğunuzu unuttunuz galiba? Kusura bakmayın.</p>
<p>- Sabır! Bak canım, benim sabrımı taşırma, inatçılığım dışında tadına bakmak istemeyeceğin, çok başka özelliklerim de var.</p>
<p>Hayatımda sahte karım İmbat’tan sonra ikinci defa, birinin boğazına yapışıyorum konuşturmak için. Arkamdan gelen ses tanıdık.</p>
<p>- Kaldır ellerini kimsin sen?</p>
<p>Yaklaşıyor. Sırtımda namluyu hissediyorum.</p>
<p>- Ellerini başının üzerine koy ve dizlerinin üzerine çök.</p>
<p>Çöküyorum. Karşıma geçiyor. Gözbebekleri büyüyor ve soruyor.</p>
<p>- Senin burada ne işin var Deniz?</p>
<p>- Senin ne işin varsa benim de o işim var.</p>
<p>- Çıldıracağım. Etrafına bir bak. Beyaz Çığlık bitiyor Deniz. Biz bitiyoruz. Neden anlamamakta ısrar ediyorsun? Neden seni korumama izin vermiyorsun?</p>
<p>- Çünkü …</p>
<p>Çok yakınımızda bir gümbürtü kopuyor. Sözlerimi bitiremiyorum. Çınar çıldırmış gibi bağırıyor.</p>
<p>- BAŞIMIN BELÂSI! Bunları ne için yapıyorum sanıyorsun? Savaş mı görmek istiyorsun? Nasıl kaybettiğimizi mi görmek istiyorsun?  Kalk o zaman. Dinle etrafını. Gel, gel bak bakalım göreceklerin ve duyacakların hoşuna gidecek mi?</p>
<p>- Uçarı olabilirim. Her şeyi alaya alıyor gibi de görünebilirim. Ama ben sandığın gibi umursamaz bir aptal değilim. O yüzden karşına alıp çocuk gibi azarlayamazsın. Buraya vefa borcumu ödemeye geldim. Hayatımı borçlu olduğum insana gerekirse hayatımı vermeye geldim. Sakın ama sakın beni durdurmaya çalışma. Böyle fırça atarak mı kurtaracaksın cennetini?</p>
<p>Bir an hiçbir şey söylemeden direk gözlerinin içine bakıyorum, sonra soruyorum.</p>
<p>- Şimdi söyle bakalım, beni de yanında götürecek misin? Yoksa ben mi bulayım yolumu?</p>
<p>- Hiç vazgeçmeyeceksin değil mi?</p>
<p>- Hâlâ soruyor ya!</p>
<p>Yeni yönetim merkezine giderken saldırının nasıl gerçekleştiğini, böylesine büyük bir zararı nasıl ellerini kollarını sallayarak verebildiklerini anlatıyor. Profesör’ü korumak için nereye sakladıklarını… Geriye kalanların neler yapacağını… Beyaz Çığlık’ın yansılardan nasıl temizleneceğini…</p>
<p>- İlk adım yansıların tümünün Beyaz Çığlık’a gelmelerini sağlamak, doğru anlamış mıyım?</p>
<p>- Evet. Öncelikle bunu yapmamız gerek.</p>
<p>- Peki nasıl başaracağız bunu?</p>
<p>- Bunu konuşmak için henüz erken. Planın sonraki adımlarını yeniden düzenlememiz gerekiyor. Senin gelişin her şeyi baştan düşünmemizi gerektiriyor. Genel Merkez’e varır varmaz Profesörle bir toplantı yapmamız lazım.</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Sabaha kadar gözümü kırpmadım. Her yerden silah ve bomba sesleri geliyor. Camdan dışarı baktığımda beni huzura kavuşturan cennet yok oluyor. Bense artık o cenneti korumak için donatılmış komutan rütbesine yükseltilmiş bir askerim. Bileğimde yansılar tarafından yerleştirilmiş olan ince plakaya bir gizli bellek yerleştirildi. İçine görevim yüklendi. Hiçbir aşamanın eksik olmaması, hiçbir adımın yanlış atılmaması gerekiyor. Düşüncelerimden kapının çalınmasıyla sıyrılıyorum.</p>
<p>- Girin</p>
<p>- Günaydın!</p>
<p>- Günaydın!</p>
<p>- Hazır mısın?</p>
<p>- Evet çıkalım. Yeni merkeze değil mi?</p>
<p>- Evet.</p>
<p>Kendi sanal panellerimizi açıp, etrafımızı kollayarak ilerliyoruz Çınar’la. Etrafta hiç kimse yok. Ölenler ve ödleklik edip kaçanlar dışında kalanların hepsi yeni Genel Merkez’de. Yolumuzda ilerlerken tek kelime etmiyoruz. Ama ara sıra nasıl ben ona bakıyorsam fark ettirmemeye çalışarak o da bana bakıyor derin derin. Aramızda istemeyerek koyduğumuz, daha doğrusu koymak zorunda bırakıldığımız bir duvar var. İkimiz de aynı cümleyi geçiriyoruz içimizden. Keşke her şey daha farklı koşullarda başlayabilseydi.</p>
<p>Yeni Genel Merkez eskiden olduğu gibi göklere yükselmiyor artık. Tam tersine yerin dibine gömülmüş durumda. Hiç kapısı yok. İnsanlar yalnızca teleport yöntemiyle girebiliyorlar içeri. Yansıların içeri girmesi imkânsız. Profesör karşılıyor bizi. Yaşlanmış geliyor gözüme. Yıllardır bin bir emekle kurduğu, yaşattığı her şey yerle yeksan oluyor dışarıda. Ucubeler gelip, mahvediyorlar. Kabullenmek kolay olmasa gerek.</p>
<p>- Hoş geldiniz Komutan! Görevinizin ayrıntılı dökümünü dün aldınız. İki gün sonra hepimiz harekete geçiyoruz. Yalnız önce birkaç alet var tanımanızı ve özelliklerini bilmenizi istediğim.</p>
<p>Önümüzde hayatımda daha evvel hiç görmediğim üç farklı alet duruyor. Dev gibiler. Özellikle de ortada duran. Profesör teker teker anlatıyor.</p>
<p>- Bu birkaç gün önce geliştirdiğimiz bir yansı tarayıcı. Daha önce geliştirdiğimiz artık hiçbir işe yaramıyor. Lodos bahsetmiştir size, yansılar mutasyona uğradılar. Bizim kılığımıza bürünebilmek için artık bizleri görmeye ihtiyaçları yok. Genetik haritamızı çıkarmış durumdalar. Dibimize kadar böylesine rahat gelebilmelerinin en büyük nedeni bu. En son saldırıda geliştirdiğimiz aletlerin hiçbiri işe yaramıyor çünkü bedenlerinde korkutucu değişimler var. Son zorlu çatışmada ele geçirilen bir yansı üzerinde yaptığımız çalışmalar sonucunda bu makineyi geliştirdik. Yeni yansılar üzerinde koku, doku, biyolojik ve fizyolojik donanım ve fiziksel kütle taraması yapıyor. Buz dağının görünen yüzünü değil altını görüyor yani. Bizim kılığımıza da girmiş olsalar artık bulabileceğimizi ve yeni yansılar üzerinde daha etkili olabileceğimizi ümit ediyoruz.</p>
<p>- Tanrı’m tüylerim diken diken oldu.</p>
<p>- Şaşırmamayı öğrenmiş olmalıydınız Deniz. … Bu alet ise yansıları kendi silahlarıyla vurmayı amaçlıyor. Size hiç de yabancı olmayan mavi sıvıların içeriğini daha da korkunç hale getirdik. Bu elbette hepimiz için bir risk faktörü. Bu fanusun herhangi bir şekilde parçalanması her şeyin sonsuza kadar yok olması demek. Bu sebeple bu silahı en son aşamada kullanmayı planlıyoruz. Aslını söylemek gerekirse onları kendi silahlarıyla vurma fikri siz ve Lodos sayesinde ortaya çıktı. Rastlantı eseri kullandığınız bu yöntem hepimizin ve Beyaz Çığlık’ın kaderini değiştirebilir.  Bu sonuncusu ise kullandıkları yeni silahları taramak ve etkisiz hale getirmek için tasarlandı. Biyolojik değil, daha elektronik silahlar kullanmaya başladılar. Bu son alet öyle ki, silahlarının ve kullandıkları tüm makinelerin elektronik aksamını bozuyor. Hedefe dönük namlu bir anda silahı kullananı vurmaya programlanıyor ve hedefi değil silahı kullananı yok ediyor. Bunu da planın son safhasında kullanacağız.</p>
<p>- Ben bu son aşamadan oldukça endişeliyim. Bilmemek beni çok rahatsız ediyor. Planı A’dan Z’ye bilmem iki gün sonra gerçekleştireceğim görevi daha etkin yapmam için güdüleyici olmaz mıydı sizce? Gizlilik için olduğunu biliyorum, planın titizlikle işlemesi için bir gereklilik olduğunun da farkındayım. Ancak, birçok gizli bilgiyi benimle paylaştınız. Hatta beni bu savaşta komutan rütbesine taşıdınız. Madem planın son aşamasını gerçekleştirmemiz için yarın yapacağım görevin başarıya ulaşması gerekiyor, bilmek istiyorum ulaşmak istediğimiz son nokta ne? Nedir bu kadar gizli olan?</p>
<p>- Bakın Deniz Hanım. Lodos benim iznimle sizi İstanbul’da bırakmıştı. Buraya geldiniz ve savaşmak istediğinizi söylediniz. Koyduğumuz bütün katı kuralları sizin için alt üst ettik. Bu çok hassas bir konu&#8230; Lütfen ama lütfen bu konuda acele ve ısrar etmeyin. Yalnızca iki gün sonra gerçekleştireceğiniz hayati göreve odaklanın. Başka konulara ve kişilere değil. Yeterince açık öyle değil mi?</p>
<p>- Evet, çok açık…</p>
<p>Seçtiği kelimeler Çınar ve Deniz’e birer taştı. Diyordu ki, “Kendinize gelin ve görevlerinize odaklanın. Haberiniz olsun diye söylüyorum aranızdaki bağ açıkça belli oluyor ve bu durumdan hiç hoşnut değilim.” Çok açık bir mesajdı. Mesaj açıktı açık olmasına ama Çınar’ımı göreve hiçbir şey söylemeden göndermek istemiyorum. Ancak, mecburen de olsa ördüğümüz duvar o kadar sağlam ki kalbimizi açmamız şu an çok zor. O sırada Çınar zihinsel diyalog kanalını açıyor.</p>
<p>- Benimle İstanbul’a gelir misin? Bir saatliğine.</p>
<p>- Delirdin mi sen? Az önceki mesaj ulaşmadı sana galiba. Çok açık bir uyarıydı bence.</p>
<p>- Aldım evet ama artık konuşmamız gerekmiyor mu sence de?</p>
<p>- Profesör’ün karşısında hazır olda konuşulacak şey mi bu? Şimdi anlayacak.</p>
<p>- Anlarsa anlasın. Artık ertelemek istemiyorum lütfen.</p>
<p>Profesör yeniden konuşmaya başlar başlamaz kapatıyoruz kanalları.</p>
<p>- İkinizin de iyice dinlenmenizi istiyorum. Benim de, Beyaz Çığlık’ımızın da ve burada yaşayanların da size çok ihtiyacı var çocuklar.</p>
<p>Çocuklar. İlk defa bu tabiri kullandı. Güney Tekin’den ilk defa bu kadar babacan bir laf duyuyorum. O an ikimiz de anlıyoruz ki bu adam bizi kaybetmekten çok korkuyor. İnsanları her şeyi yapabileceklerine inandırmış olan bu dev yürekli cesur adam gerçekten korkuyor.</p>
<p>Profesör ikimizden de izin isteyip odadan çıkıyor ve kritik toplantımız sona eriyor. Çınar kolumdan tuttuğu gibi beni kendine çekiyor ve soruyor.</p>
<p>- Cevap bekliyorum Deniz. Benimle İstanbul’a geliyor musun, gelmiyor musun?</p>
<p>Bir an durup düşünüyorum. Yapacağımız bu deliliğin risklerini bir tarafa bırakıp ciddi ciddi düşünüyorum ve soruyorum kendime. “Sen bu adamı istiyor musun? İstemiyor musun?” Cevabım elbette hazır. “Evet, hem de çok.” Ona bakıp, gözlerimi gözlerine dikiyorum. Ona duymayı en çok istediği şeyi söylüyorum.</p>
<p>- Evet. Evet geliyorum.</p>
<p>- Harika. Birazdan seni almaya geleceğim, dairende görüşürüz?</p>
<p>- Ta… Tamam.</p>
<p>Son söz olarak sadece gülümsemekle yetiniyor. Ben de.</p>
<p>Dinlenmek üzere daireme gitmek istediğimi Profesör’e söyleyip çıkıyorum. Kalbim kulaklarımda gümbür gümbür atıyor. Etrafımdaki cehenneme aldırmadan kalbimin içindeki cennette yolculuk ediyorum. Bu kısa yolculuk içimi daha da coşturuyor.</p>
<p>Odaya varışımdan on beş yirmi dakika sonra Çınar da geliyor. Kekeleyerek soruyor.</p>
<p>- Ha… Hazır mısın?</p>
<p>Ellerimden tutuyor ve aynı anda teleportla kendimizi İstanbul’daki eski Genel Merkez binasına yolluyoruz. Haftalar sonra ilk defa kendim olmayı denediğim salona… Aynı ilk gündeki gibi birbirimize arkamızı dönüyoruz. Kendi bedenlerimizi ruhlarımıza çağırıyoruz. İşte yine oradayız. Sokak fotoğrafçısı Çınar ve kaçık senarist Deniz olarak…</p>
<p>Birbirimize sırtımız dönük bir süre duruyoruz öylece. Sonra gözlerimiz buluşuyor. Elleri saçlarıma uzanıyor ilk. Sonra yüzümü elleri arasına alıyor. Gözlerime kilitleyip gözlerini beni bana anlatmaya başlıyor.</p>
<p>- Kızıl, kıvırcık, upuzun saçlar. Yüzüne çok yakışan kemerli bir burun, yemyeşil gözler ve güzel dudaklar… Zarif bir boyun… Aynı sen gibi uçuk kıyafetler. Sensin işte. Burada karşımda. Ne kadar güzelsin! Deli de, ne dersen de güzel kadın! Seni seviyorum. Çok. Sebep sorma, söylediklerimin ve yaptıklarımın hiçbir mantıklı açıklaması yok. Seviyorum işte.</p>
<p>Parmaklarım dudaklarına gidiyor. Bana beni sevdiğini söyleyen dudaklara. Sonra yüzünü ezberlemeye başlıyor parmaklarım. Her santimini dolaşıyor. Gizemli bir yolculuk gibi… İçinde biraz heyecanla ama cesurca… Kalplerimiz o kadar hızla ve gürültüyle atıyor ki adeta odada yankılanıyor. Bu iki ruh, iki beden, birbirini gerçekten çok seviyor. Nasıl, neden diye sormasın kimse. Öyle işte.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-7/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/beyaz-ciglik-7-300x119.jpg' length ='7930'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>Türkiye&#8217;de Fantastik Edebiyat Yanılgıları</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/gokce-mehmet-ay/turkiyede-fantastik-edebiyat-yanilgilari</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/gokce-mehmet-ay/turkiyede-fantastik-edebiyat-yanilgilari#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 27 Jun 2010 06:41:27 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gökçe Mehmet AY</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gökçe Mehmet AY]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1255</guid>
		<description><![CDATA[Günceye başlamamın en önemli sebebi Türkiye&#8217;de doğru düzgün kitap okuyamıyor olmamdı. Ben bilimkurgu, korku ve fantastik okuyucusuyum. Bu türlerde eserler yazmaya çalışırım. Oysa Türkiye&#8217;de ne yazık ki doğru düzgün bu türlerde eser çıkmıyor. Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman, Japon, Brezilya, Güney Amerika ya da Rus edebiyatına baktığımda bu türde kitaplar bulmak mümkün. Oysa bizim ülkemizde bırakın [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Günceye başlamamın en önemli sebebi Türkiye&#8217;de doğru düzgün kitap okuyamıyor olmamdı. Ben bilimkurgu, korku ve fantastik okuyucusuyum. Bu türlerde eserler yazmaya çalışırım. Oysa Türkiye&#8217;de ne yazık ki doğru düzgün bu türlerde eser çıkmıyor. Amerikan, İngiliz, Fransız, Alman, Japon, Brezilya, Güney Amerika ya da Rus edebiyatına baktığımda bu türde kitaplar bulmak mümkün. Oysa bizim ülkemizde bırakın Türk yazarlar bu türde çeviri kitaplar bile o kadar az ki. Notos güncesinden son yazıda da belirtildiği gibi piyasa böyleyken neyi basacak yayınevleri. Yayınevlerinin kitapları <strong>çok pahalı</strong> satıyor. Bir başka güncede karşılaştırmalı kitap fiyatları verip farkı ortaya koyarım. Bilgi için Zaman Çarkı serisinin son kitabı Fırtına Toplanıyor Amazon&#8217;da kalın ciltli 28,75TL, idefiks&#8217;de 50,15TL. Pahalı olmasının sebebinin okuyucu kıtlığı olduğunu söyleyecektir yayınevleri. Doğru olabilir fakat bu da ne yazık ki bizim yayınevleri yüzünden. Çünkü okuyucunun ilgisini çekmeyen kitapları satmaya çalışıyorlar. Bir iş kolu olma çabasında değil gibiler dışarıdan bakıldığında.</p>
<p>Benim derdim, Türkiye&#8217;de fantastik edebiyat hakkındaki bilgisizlik. Merak edip de araştırmadığımızdan ya da belki yabancı kaynakları okuyamadığımızdan, bu edebiyat türünün  ne kadar çeşitli olduğunu bilmiyoruz. En popüler &#8220;bilgi kaynaklarından&#8221; ekşi sözlükteki fantastik edebiyat açıklamasına bakın. Aslında tek bir tür fantastiği anlattığını görürsünüz. Anlattıkları Kılıç ve Büyü ya da bilemediniz Epik Fantastik türünün tanımlamasıdır. Onu da ne yazık ki günümüz yazarları üzerinden değil onlarca yıl öncesi yazarlardan anlatırlar. Verdikleri örnekler Tolkien, Lewis, LeGuin, Eddings, biraz Ejderha Mızrağı ve Jordan. Sadece burada mı? İdefiksin eleştiri sitesi sabit fikirde de Fantastik edebiyat dosyası diye benzer yazarlardan bahsetmişler.</p>
<p>Oysa ki gerçek çok daha başka. Fantastik edebiyatın türlerini wikipedia&#8217;dan aşağıya yapıştırdım.</p>
<p><strong>Tematik olarak:</strong> <em>Comic fantasy, Dark fantasy, Fantasy of manners, Gawęda, Epic Fantasy / High fantasy, Low fantasy, Magic realism, Mythic, Paranormal Fantasy, Quest, Superhero fantasy, Sword and sorcery, Surrealist novel, Traditional fantasy</em></p>
<p><strong>Geçtiği yere göre:</strong> <em>Urban fantasy, Suburban fantasy, Country Fantasy</em></p>
<p><strong>Geçtiği zamana göre:</strong> <em>Historical fantasy, Celtic fantasy, Medieval fantasy, Prehistoric fantasy, Wuxia, Alternative history fantasy, Bangsian fantasy, Contemporary fantasy, Futuristic fantasy</em></p>
<p><strong>Farklı türlerle karışmış fantastik:</strong> <em>Heroic fantasy</em></p>
<p><strong>Speculative Cross Genre fiction:</strong> <em>Science fantasy, Dying Earth subgenre, Planetary romance, Sword and planet, Steampunk, Cyberpunk, Paranormal fantasy, Weird fiction</em></p>
<p>Üstüne üstlük bunlardan başka türler de olduğunu savunanlar var. Hal böyleyken bir bakın hangi türlerde eserler Türkçe&#8217;ye çevrildi. İhsan Oktay Anar&#8217;ın Steampunk&#8217;a yakınlaşan eseri dışında steampunk var mı? Ya da Elric dışında kara fantastik bir eser gördünüz mü? Paranormal fantastik ve Şehir fantastiği yurtdışında çok satmasındandır çevrilmeye başlandı ama bir tane Weird Fantasy eser okudunuz Türkçe&#8217;de?</p>
<p><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/China-Mielville.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-1262" title="China Mielville" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/China-Mielville.jpg" alt="" width="169" height="285" /></a>Peki yayın evlerindekiler ya da siz okuyucular bunlardan haberdar olmazsa okumak ister misiniz? Mesela China Mielville&#8217;i Türkçe&#8217;de okumak istemez misiniz? Ya da Glen Cook&#8217;un eserlerini. Farklı yaklaşımlardan haberdar olmadığımız için ne yazık ki çok şey kaybediyoruz.</p>
<p>Fantastik edebiyatın asıl okuyucusu gençler olduğu için onların akılları Kılıç ve Büyü ya da Epik fantastik ile şekilleniyor. Bu türlerin de kökenlerinde Arthur mitleri ve incil hikayeleri güçlü bir yer kapladığı için zihinler bu yönde gelişiyor. Halbuki, bu eserlerden daha farklı yönde bakan kitaplar çevrilse alternatifini görme şansımız olacak. İşte o zaman bir Türk yazar Dede Korkuttan ya da Osmanlı mitlerinden bir fantastik eser ile karşımıza çıkmaya cesaret edecek. O zaman kendi kültürümüzü anlatma şansımız olacak. O zaman bizim yazarlarımız dışarı açılabilecek. Kötü birer taklit olmaktansa kendi efsaneleri ve kültürüyle var olabilecekler.</p>
<p>Ludwig Wittgenstein dilimizin sınırlarının dünyamızın sınırları olduğunu söylemişti. Dünyamızın sınırlarını genişletmek için hayal gücümüzün sınırlarını genişletmeliyiz. Bunun için de kendi yolumuzu kurmamız gerekir. Ne yazık ki Türkiye&#8217;de şimdilik böyle bir yol için altyapı hazırlığı yok.</p>
<p>Oysa ejderhaya değil de Anka kuşuna binmeli, süpürgedeki cadıları değil küpe binen cadıları durdurmalıyız. Taşa saplı kılıçları değil tahta kılıçla canavarlar öldürmeyi düşlemeliyiz. Orada durmadan günümüz korkularımız ve hayallerimize yelken açmalı, iki arada bir derede kalmışlık halimizin yol açtıklarını anlatmalıyız belki de.</p>
<p>Ne olursa olsun farklı olanları görmemiz, kendimizi bulmamız ve yeni hayallere uçmamız gerekli.</p>
<p>Ne dersiniz? Çok mu abartıyorum? Hayallerin önemi ne kadar sizce?</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/gokce-mehmet-ay/turkiyede-fantastik-edebiyat-yanilgilari/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/China-Mielville.jpg' length ='20072'  type='image/jpg' />
		<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/China-Mielville-150x150.jpg" />
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/China-Mielville.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">China Mielville</media:title>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/China-Mielville-150x150.jpg" />
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>Sosyalizme Olan Karamsar Bakış Açısının Bilim Kurgu Edebiyatındaki Yansımaları</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/bahar-karakas/sosyalizme-olan-karamsar-bakis-acisinin-bilim-kurgu-edebiyatindaki-yansimalari</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/bahar-karakas/sosyalizme-olan-karamsar-bakis-acisinin-bilim-kurgu-edebiyatindaki-yansimalari#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 20 Jun 2010 08:48:47 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Bahar KARAKAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Bahar KARAKAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Edebiyat]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>
		<category><![CDATA[Sosyoloji]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1235</guid>
		<description><![CDATA[Bilim kurgu aslında çok popüler olan bir edebiyat dalı olmadığı için, sosyalizmle arasındaki bağlantıyı kurmak zor olabilir.  O yüzden, önce biraz ana hatlarıyla bilim kurgu edebiyatının sosyolojiyle ve düşünce tarihiyle olan bağlantısından, sosyal bilim kurgudan ve distopyalardan bahsedeceğim. Daha sonra da bu konuda yazılmış bazı kitaplar üzerinden yapılmış olan sosyalizm eleştirilerinden örnekler vereceğim.
Bilim kurgu edebiyatı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bilim kurgu aslında çok popüler olan bir edebiyat dalı olmadığı için, sosyalizmle arasındaki bağlantıyı kurmak zor olabilir.  O yüzden, önce biraz ana hatlarıyla bilim kurgu edebiyatının sosyolojiyle ve düşünce tarihiyle olan bağlantısından, sosyal bilim kurgudan ve distopyalardan bahsedeceğim. Daha sonra da bu konuda yazılmış bazı kitaplar üzerinden yapılmış olan sosyalizm eleştirilerinden örnekler vereceğim.</p>
<p>Bilim kurgu edebiyatı için daha çok bilime ve teknolojiye dayanan kurgu denilebilir. Aslında bilim kurgu edebiyatını tam olarak tanımlamak biraz zor, çünkü pek çok türden beslenen, oldukça çok yönlü bir edebiyat dalı. Onun için, mantıklı tahminlerle bilinenin ötesine geçmeye çalışan, bu sırada da bilimi, teknolojiyi, hayal gücünü ve bazen de öngörüyü kullanan bir edebiyat da diyebiliriz. Bilim kurgu çok eski bir edebiyat türü değil, 1800’lerin sonlarında Jules Verne ve Wells gibi yazarlarla başlıyor. Altın yıllarını da 1900-1950 yılları arasında yaşıyor.</p>
<p>Sosyalizm ya da genel olarak dünya düzeni ve toplumla ilişkili olmasının sebeplerinden biri de bu, çünkü bilim kurgu edebiyatı altın yıllarını yaşarken, dünya çok ciddi değişiklikler geçiriyordu ve diğer edebiyat dallarında olduğu gibi bilim kurgu edebiyatında da bunun izleri açıkça görmek mümkün.</p>
<p>Benim bahsedeceğim türe “Sosyal bilim kurgu”da deniliyor, bu da bilim kurgu’nun alt kategorilerinden bir tanesi. Adından da anlaşılabileceği gibi, geleceği tasarlarken sosyoloji, psikoloji, antropoloji, politika gibi daha sosyal konulara ağırlık veren bilim kurgu hikayeleri bu türe giriyor.</p>
<p>Bu tarz hikayelerde genel olarak yazarlar arka plana teknolojik olarak gelişmiş bir yapı koyarak, bunun üzerinden geleceğin toplumuna dair umutlarını, beklentilerini ya da endişelerini ortaya koyuyorlar.</p>
<p><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/Zaman-Makinesi.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-1239" title="Zaman Makinesi" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/Zaman-Makinesi.jpg" alt="" width="200" height="336" /></a>Örnek vermek gerekirse, bu konuda yazılmış en popüler kitaplardan biri H. G. Wells’in “<em>Zaman Makinesi</em>” isimli kitabı. 1895 yılında yazılmış bu kitap en bilinen yönüyle dördüncü boyut olarak zaman algısını ve zaman seyahatinin mümkün olup olmayacağını konu alıyor. Fakat aslında <em>Zaman Makinesi</em> pek çok yönden sosyal bilim kurguya kategorisine de giriyor, çünkü kitapta Wells aslında geleceğin toplumun resmini çiziyor. 800.000 yılı gibi çok uzak bir geleceğe seyahat eden ana karakter orada insan ırkının geleceğiyle karşılaşıyor, ve insanların farklı sınıflar halinde yaşadığını görüyor. Çok güzel, ama güzel olduğu kadar da tembel bir sınıf yerin üstünde yaşarken, yeraltındaki tünellerde hayvanlaşmış, çirkin ve vahşi başka bir ırk olduğunu görüyoruz. Wells kitapta bu konuyu dolaylı olarak bile işlemiyor, direk olarak bize bunun kapitalist ile emekçi arasında açılan uçurumun gelecekteki sonucu olduğundan bahsediyor, yani kendi döneminde gözlemlediği sınıflar arası kutuplaşmayı ve sömürüyü bilim kurgu aracılıyla anlatıyor okuyucuya.</p>
<p>Bilim kurgu edebiyatının çok yönlülüğünü göstermesi açısından <em>Zaman Makinesi</em> iyi bir örnek, kitapta ilk bakışta görünenin altında aslında sosyolojik, antropolojik ve felsefi olarak anlatılan pek çok şey var. Bu çerçevede daha çok sosyal yönüyle öne çıkan hikayeler gelecekteki toplumu tasvir ederken ya daha iyiye ya da daha kötüye doğru evrilen bir gidişatı anlatıyorlar. Bunlara ütopya, veya distopya/anti-ütopya deniliyor.</p>
<p>Özellikle distopyalar, geleceğe karamsar bakan hikayeler. Bunun da sebebi tıpkı Zaman Makinasi’ndeki gibi yazarın topluma, insan ilişkilerine ya da yönetim biçimlerine dair fikirlerinden kaynaklanıyor. Yani, tıpkı diğer sanat ve edebiyat dallarında gördüğümüz gibi burada da yazar kendi döneminin düşünce yapısını ve ideolojisini yansıtıyor, buna ek olarak da bilimle harmanlanmış hayalgücünü kullanıyor.</p>
<p>Pek çok önemli distopyanın 1920-1950 yılları arası yazıldığını görüyoruz. Zaman aralığı olarak savaşın, mücadelenin ve dünyayı değiştiren pek çok olayın yaşandığı bir dönem. Doğal olarak, bu dönemde yazılan distopyalar genellikle savaşın ve sosyalizmin geleceğine dair kaygılar ve eleştiriler içeriyorlar.</p>
<p><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/biz.jpg"><img class="alignleft size-full wp-image-1238" title="Biz" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/biz.jpg" alt="" width="185" height="250" /></a>Bu konuda incelemek için 2 tane kitap seçtim; Yevgeni Zamyatin&#8217;den <em>Biz</em> ve George Orwell&#8217;den <em>1984</em>. İkisi de genel olarak savaş, devrim ve sosyalizm üzerine kurulmuş distopyalar. Aslında bu iki kitabın arasında çok fazla benzerlik var, bunun sebebi ise birbirleriyle bağlantılı olmaları. <em>Biz</em>, aralarında ilk yazılan kitap. 1920 yılında yazılmış ve batı edebiyatındaki ilk ütopya karşıtı roman olarak görülüyor. Ayrıca, çoğu yazar tarafından da yazılmış en iyi distopya olarak kabul ediliyor. <em>1984</em> ise bundan yaklaşık yirmi sene sonra, bu konuda sonradan yazılan diğer pek çok distopya gibi, <em>Biz</em>’den esinlenerek yazılıyor.</p>
<p>Yazar Yevgeni Zamyatin eski bir Bolşevik Parti üyesi. Fakat devrim sonrası genel olarak devrimlere ve sosyalizme olan inancını kaybederek bu kitabı yazıyor. Kitap 1920’de yazılmasına rağmen çok ağır eleştiriler içerdiği için Sovyetlerde yayınlanmasına izin verilmiyor, yazar da Stalin’den izin isteyip Avrupa’ya yerleşiyor ve kitabını orada yayınlıyor.</p>
<p><em>Biz</em>, çok büyük bir savaş sonrası hayatta kalan küçük bir dünya popülasyonu üzerinden ilerliyor. Teknoloji fazlasıyla gelişmiş, düzen olarak ise evrilmiş bir sosyalizm var. Burada insanların artık isimler yerine numaralar kullandığını görüyoruz. Örneğin kitaptaki başkahramanın ismi D-503. Bu insanlar Tekdevlet adında bir devlet tarafından yönetiliyorlar. Numaralardan da anlaşılabileceği gibi, artık “ben” diye bir olgu yok, bunun düşüncesi bile yasak, sadece “biz” var ve yaşayan herkes bütünün bir parçası. Herkes aynı düşünüyor, aynı yaşıyor, hatta kıyafetleri bile aynı, tek renk bir üniforma giyiyorlar. Özgürlük, özgür irade ve düşünce yasak. Sadece Tekdevlet’e itaat var. Zaten herhangi bir isyan ya da devrim başlatılmaması için Tekdevlet elinden geleni yapıyor. Öncelikle beyin yıkamayı görüyoruz, medya da dahil olmak üzere her şey Tekdevlet’in elinde. İnsanlar şeffaf camdan duvarların içinde yaşıyorlar, tam anlamıyla bütün hareketleri bir ekrandan sürekli gözetleniyor. Şüpheli bir hareket olduğundaysa Tekdevlet hemen o kişiyi etkisiz hale getiriyor. Kitap ilerledikçe, bu düzene isyan eden ve yeni bir devrim yapmak isteyen gizli karakterlerle karşılaşıyoruz ve sonunda esas karakter olan D-503 de onlara katılıp özgür iradeyi, devrimi ve “biz” olmak yerine “ben” olabilmenin anlamını kavramaya başladığını görüyoruz.</p>
<p>Sosyalist Rusya tarafından bakılacak olursa, burada karakterler açısından tam bir benzetme yok. Fakat, Tekdevlet ve Biz olgusunun sosyalizme ve totaliter rejim anlayışına bir gönderme olduğu açık. Zamyatin’in bu kitabı yazarken özellikle eleştirmek istediği olgu aslında Bolşevik Devrimi. Bolşeviklerin kendi devrimlerinin son devrim olduğuna dair olan inançlarına karşı çıkıyor ve bunu eleştiriyor. Bu devrimden sonra kurulan sosyalizm düzenini teknolojik olarak fazlasıyla gelişmiş bir distopyada ele alıyor ve Tekdevlet olmayı, Biz olmayı biraz da abartarak ele alıyor. Aslında hiç bir devrimin son olamayacağını ve sosyalizmin de mükemmel olmadığını ve mutlaka yozlaşıp yıkılmaya mahkum olduğunu vurguluyor.  Ayrıca; sosyalizmle beraber gelen eşitlik olgusunun bedelinin bireylerin özgürlükleri olduğunu vurguluyor. Kitapta herkes birbiri ile eşit, ama aynı eşitlik bireyi tamamen eritip toplumu tek bir parça halinde var ediyor. Zamyatin, sosyalizm düzenine karşı duyduğu karamsarlığı ve öngördüğü geleceği böyle tasvir ediyor kitabında. Bu kitap yazar öldükten çok sonra, ancak 1988’de kendi ülkesinde yayınlanabiliyor.</p>
<p><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/1984.jpg"><img class="alignright size-full wp-image-1237" title="1984" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/1984.jpg" alt="" width="250" height="253" /></a>Ardından, 1949 yılında daha popüler olan <em>1984 </em>yayınlanıyor. George Orwell de Zamyatin gibi <em>Hayvan Çiftliği</em> ile birlikte yine sosyalizme, savaşa ve totaliter rejime dair karanlık bir dünya çiziyor. Yazar, o zamanın bakış açısıyla <em>1984 </em>yılında dünyanın nasıl bir yer olacağını kurguluyor. Burada dünya Avrasya(Rusya), Okyanusya(Amerika) ve Doğu Asya olarak üç büyük ülkeye bölünmüş halde ve bu ülkeler sürekli birbirleriyle savaş halindeler. Sürekli savaş halini de şu şekilde açıklıyor Orwell; teknoloji geliştikçe insanların daha eşit şartlarda yaşama olasılığı ortaya çıkıyor. Fakat üst sınıflar yukarıda kalmak istedikleri için bunun olmasını istemiyorlar, o yüzden de arada hiçbir gerçekçi sebep olmamasına rağmen ülkeler sürekli savaş haline sokuluyor ki, olanaklar belirli sınırları aşmasın ve herkesin eşit olabileceği bir düzen kurulamasın. Böylece üst sınıf oligarşik yapısını ve maddi üstünlüğünü korurken, alt sınıflar da ortada savaş olduğu için birlik olup bu duruma isyan etmesinler. Burada bahsedilen oligarşik  sistem aslında sosyalizm. Ülkede yaşayan herkes birbirine yoldaş dese bile, savaş durumu süregeldikçe bir üst yönetici sınıfın sürekli var olması kaçınılmaz oluyor. Dolayısıyla halk aslında gerçek anlamda kendi kendini yönetemediği gibi tüm yoldaşlar arasındaki eşitlik de sadece lafta kalıyor. Yine bu romanda da herkesin sürekli devlet tarafından gözetim altında tutulduğunu görüyoruz. Burada gözetleyen olarak bir simge kullanılıyor, “Big Brother” yani büyük birader. Aynı zamanda devleti yöneten partinin de kurucularından biri. Her yerde düşünce polisleri ve “Büyük birader sizi gözetliyor” posterleri var. Burada Orwell’in yarattığı big brother kavramının Stalin’e bir gönderme olduğu düşünülüyor.  Büyük birader’in iradesi altında partiye ve düzene karşı herhangi karşıt bir fikri olanlar hemen düşünce polisi tarafından yakalanıp işkence ediliyor ve öldürülüyor. Kitapta da ana karakterin aynı “<em>Biz</em>”de olduğu gibi bir süre sonra düzeni sorgulamasını ve devrimci harekete katılmasını görüyoruz.</p>
<p><em>1984 </em>de tıpkı <em>Biz</em> gibi totaliter rejimi eleştiriyor. Bunun yanı sıra oldukça karanlık bir gelecek resmi çizerek, sosyalizmin ileride hedeflendiği seviyeye ulaşamayacağını öngörüyor. İnsanlar arasında eşitliğin asla oluşamayacağını ve totaliter rejimlerin bir süre sonra bireyi, özgür düşünceyi, ve farklılıkları nasıl bastıracağından bahsediyor. Ayrıca savaşın anlamsızlığını ve arkasında yatan esas nedenleri de sorguladığını görüyoruz.</p>
<p>Orwell’in bu konudaki fikirlerini <em>1984</em>’den hemen önce yazdığı <em>Hayvan Çiftliği</em>’nde de görmek mümkün. Hatta, <em>Hayvan Çiftliği</em> komünizm karşıtı bir kitap olduğu düşünülerek bir süre Amerika’da liselerde örnek okuma kitaplarından biri olarak bile okutuluyor. Ayrıca Orwell’de tıpkı Zamyatin gibi solcular tarafından dışlanarak sosyalizme ihanetle ve kapitalizm lehine propaganda yapmakla suçlanıyor.</p>
<p>Sonuç olarak, aslında Zamyatin’de Orwell’de ilk başlarda aktif olarak sosyalist olan yazarlar. Fakat özellikle Stalin döneminden sonra iki yazar da sosyalizmin geleceğine dair karamsarlığa kapılıyorlar. Bilim kurgu edebiyatı burada iki önemli rolü üstleniyor. Birincisi, geleceğe dair bir edebiyat türü olduğu için yazarlara bilimsel, teknolojik, sosyolojik, politik, her bakımdan yeni bir gelecek tasarlama imkanını sağlıyor. Bu şekilde yazılmış çok fazla kitap var, sosyalizmi, kapitalizmi veya anarşizmi öven ya da eleştiren pek çok kitaba rastlayabiliriz. Diğer yandan, yazılan kitaplar o dönemin düşünce yapısını ve insanların hissetiklerini aktarıyor. Örneğin <em>1984</em>’ü okuduğumuzda 40’lı yıllarda insanların ne hissettiklerini, nasıl bir düşünce yapısına sahip olduklarını, bunun sebeplerini ve sonuçlarını da görebiliyoruz. Bu açıdan her edebiyat dalında olduğu gibi bilim kurgu da dönemin bakış açısına ayna tutuyor. Bu bağlamda özellikle sosyal bilim kurgu’nun kurgu olmasının dışında, geleceğe dair pek çok ipucunun da içinde barındırdığını söyleyebiliriz.</p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong> </strong></p>
<p><strong>Referanslar:</strong></p>
<ul>
<li>Zamyatin, Y. (2009) <em>Biz</em>, Versus Kitap</li>
<li>Orwell, G. (2009) <em>1984,</em> Can Yayınları</li>
<li>Orwell, G. (2009) <em>Hayvan Çiftliği Bir Peri Masalı</em>, Can Yayınları</li>
<li>Wells, H.G. (2000) <em>Zaman Makinesi, </em>İthaki Yayınları</li>
</ul>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/bahar-karakas/sosyalizme-olan-karamsar-bakis-acisinin-bilim-kurgu-edebiyatindaki-yansimalari/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>11</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/1984.jpg' length ='14885'  type='image/jpg' />
		<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/Zaman-Makinesi-150x150.jpg" />
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/Zaman-Makinesi.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">Zaman Makinesi</media:title>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/Zaman-Makinesi-150x150.jpg" />
		</media:content>
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/biz.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">Biz</media:title>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/biz-150x150.jpg" />
		</media:content>
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/1984.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">1984</media:title>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/1984-150x150.jpg" />
		</media:content>
	</item>
		<item>
		<title>PARALEL – 2</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/paralel-2</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/paralel-2#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Jun 2010 12:35:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Altuğ GÜRKAYNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altuğ GÜRKAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1219</guid>
		<description><![CDATA[Beni fizikle ilgilenmeye iten tetikleyici güç, bu yaşadıklarımdı elbette. Başta hangi dala saldıracağımı bilemedimse de, okulu bitirmeme doğru tanıştığım bir hocam, beni farklı öğretileri bir arada kullanarak, akıllara bile gelmeyen soruların yanıtlarına ulaşacağıma dair ümitlendirmişti. Tabii kendisine bu yaşadığım kısa maceradan bahsedememiştim. Yalan olmasın, denedim. Ama sözler ağzımdan dökülemeden vazgeçtim. NE olacaktı ki? Adamcağız beni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Beni fizikle ilgilenmeye iten tetikleyici güç, bu yaşadıklarımdı elbette. Başta hangi dala saldıracağımı bilemedimse de, okulu bitirmeme doğru tanıştığım bir hocam, beni farklı öğretileri bir arada kullanarak, akıllara bile gelmeyen soruların yanıtlarına ulaşacağıma dair ümitlendirmişti. Tabii kendisine bu yaşadığım kısa maceradan bahsedememiştim. Yalan olmasın, denedim. Ama sözler ağzımdan dökülemeden vazgeçtim. NE olacaktı ki? Adamcağız beni deli sanacaktı, o da olmadı zıpır ve kötü şakalar yapan bir 4. sınıf öğrencisi olacaktım bir anda Profesörün gözünde.</p>
<p>Metafizik, Kuantum Fiziği, Parçacık fiziği ve Uzay &#8211; Zaman bükülmesi ve teorilerine dair ne buldumsa okuyup bu konuda ödevler hazırlar olmuştum. Çok az fizik öğrencisi benim gibi gönüllü ödevler hazırlıyormuş. Tabii bunların tamamı düşük notlarını biraz yukarı çekebilmek ümidiyle yapılan çırpınışlardı. Benimki ise içimden taşan, daha çok öğrenmek için didindiğim haftalarından sonra, notlarımı toparlayıp hocalara teslim etmekten ibaretti. Dolayısıyla gözlerinde büyüdüm ve Fiziği derece yaparak bitirdim. Ama yetti mi? Kesinlikle hayır!</p>
<p>6 yıl önce bir anda ortaya çıkan Cem&#8217;in, nasıl benim dünyama geldiğine dair belki yüzlerce sayfa teorik not çıkardım. Bir o kadarını da daha sonra öğrendiğim farklı kuramlarla çeliştikleri için yırtıp attım. Tıpkı <em>Vampirle Görüşme</em> filmindeki gibi sokak duvarlarından ona mesajlar yollamaya başladım bir gün. Cevap gelmiyordu. Yine de içimde bir his, sık sık &#8220;<em>Cem buralarda</em>&#8221; diyordu.</p>
<p>Tanıdık bir dünya&#8217;dan gelen, tanıdık bir yabancı. Sokakta mı yatıyor? Bir işe mi girdi? Ne yapıyorsun ikizim?</p>
<p>O yılın sonlarına doğru çalışma tempom ve aşırı stres kaynaklı olduğu söylenen bir kriz geçirdim. Sinir krizi gibi başladıysa da beni çok sarsan ateşli bir yatakta tedaviyle sona erdi. Aile doktorumuzun da tavsiyesi ve tabii bir süredir yanında çalışmakta olduğum eski hocamın da ısrarlarıyla zoraki bir tatile çıktım.</p>
<p>Rotamı belirlemiştim; önce Ankara&#8217;dan Çanakkale&#8217;ye, oradan İzmir ve güneye doğru bir yarım daire çizip, Antalya&#8217;dan dosdoğru eve dönüş.</p>
<p>Çanakkale&#8217;de geçirdiğim 2 gün&#8217;den sonra İzmir&#8217;e yollanmanın zamanı gelmişti. Çanakkale&#8217;de gün batımı harikadır. Biletlerimi alıp sahilde son bir gün batımı keyfi yaşamak için bir kafe&#8217;ye oturup biramı söyledim. Eski alışkanlığımla, sırt çantamdan çıkardığım defterime gün içinde aklıma gelen yapılacaklar ve düşüncelerimi not alırken masama iki bira konduğunu gördüm göz ucuyla. Başımı kaldırıp garsona &#8220;ne oluyor?&#8221; diyemeden donakaldım.</p>
<p>Cem, parmağını dudağına götürüp &#8220;Şşş! Hoşgeldin kanka&#8221; deyip gülümseyerek masama oturdu. Denizin biraz gerisinde şemsiyeli masada yan yana oturmuş iki kardeş gibi görünüyor olmalıydık herhalde. Biri gülümseyen ve keyifli, diğeri endişeli iki kardeş.</p>
<p>- Seni dün çarşıda dolaşırken görünce ben de çok şaşırdım. Bir daha birbirimizi görmeyiz sanmıştım ama, işte gelip buldun beni. Nasılsın?<br />
- İyiyim de, ben seni aramıyordum. Yani aramıştım ama şu anda öyle bişey yok. Bilakis unutmaya çalışıyordum olanları.<br />
- Ama olmuyor değil mi?<br />
- Olmuyor..</p>
<p>Tekrar yüzümüzü kızıl gün batımına çevirip biralarımızı yudumladık. Paralel evren&#8217;den gelen kendimle aynı masada tekrar oturuyor olmak kalbimi deli gibi attırıyordu. Sormak istediğim yüzlerce soru karman çorman bir yün yumağına dönüşmüş ve dilim düğümlenmiş halde biramdan büyükçe bir yudum daha alıp, yüzümü ona döndüm.</p>
<p>- Konuşmamız lazım.</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Kaldığım pansiyona döndüğümüzde halen ciddi bir şey konuşmamıştık ama ondaki değişim görülemeyecek gibi değildi. Vücudu daha atletik bir hale gelmişti ve plaj gömleğinin altından dövmeler görünüyordu. Sigaraya da başlamıştı. En çok bu kararı beni şaşırttı. Beni kesseler sigara içmem gibi geliyordu.</p>
<p>Pansiyonda o sırada tek kalan bendim, diğer iki oda boştu ve deniz tarafındaki manzaralı odayı bana tahsis etmişlerdi.</p>
<p>- Gel balkona oturalım, çok sıcak.<br />
- Eğer açık konuşacaksak tuhaf olmaz mı? Bir duyan olursa?<br />
- Merak etme, tek kalan benim.<br />
- Sen bilirsin, sigara?<br />
- Hala kullanmıyorum sağol.<br />
- O zaman bu akşamlık ben de bırakabilirim.</p>
<p>Gece geç saate kadar konuştuk. Ankara&#8217;da duvarlara yazdığım mesajları görmüş ve bunun üzerine uzaklaşmıştı. Birkaç sayfiye yerinde günübirlik işler yapmış, bu evrene çekildiğinden beri hep daha önce yapmak isteyip korktuğu şeylerin peşinde koşmuştu. Maaşlı ve geleceğini sağlama almak isteyen bir iş yerine tur gemilerinde tayfalık, balıkçılık yapmıştı. Paraşütle atlamış, vücuduna dövmeler yaptırmış ve bol bol gezmişti. Bir ara karıştığı karanlık dünya&#8217;da kendine sahte bir kimlik bile düzenletmiş, doğum kaydını bile ayarlamıştı. Yine de anlatırken özellikle vurgular gibiydi; &#8216;<em>günümü gün etmek değil derdim, istediğim hayatı yaşamalıyım</em>&#8216; diyordu satır aralarında.</p>
<p>Sıra bana geldiğinde yıllarımı teorik fizik üzerine geçirdiğimi duyunca kahkahayı patlatıverdi.</p>
<p>- Baksana, hayatlarımız nasıl ayrı yönlere doğru akmış. Ben gelmemiş olsam, kimbilir ne işlerde çalışıyor olacaktık.</p>
<p>- Evet, birbirimizden ve evren&#8217;in kurallarından habersiz.</p>
<p>- Ne var bunda be oğlum? Fizik profesörü ol, kel kabak bir bilim adamına dönüştür kendini ve büyük sorunun cevabını buldun diyelim. Ne olacak? Bir cevap için ömrünü harcayacaksın? Eee? Sonra ben hayattaysam gelip diyeceksin ki, şöyle şöyle olmuş da gelmişsin? Eee? Umurumda olacak mı sence? Hayır!</p>
<p>- Senin için yaptığım düşüncesine de nerden kapıldın? Böyle bir şey var, bu bir yol, bir kapı belki, bilmiyorum. Ama ne olduğunu çözersek, nelere imkân sağlarız düşünsene!</p>
<p>Biraz durup bunun üzerine düşündü, belki de düşünür gibi yaptı bilemiyorum. Omuzlarını silkip bir bira daha açtı sonra ve sandalyesini geri yatırıp gülümsedi</p>
<p>- Sen o sırrı çözerken hayatını harcamaya hazırsın. Bense hayatımı yaşamak istiyorum. Bence kurcalamanın anlamı yok.</p>
<p>Galiba bu sözlere o sırada biraz fazla tepki gösterdim. Girdiğim yolun beni nereye götüreceğini bilmiyordum. Bir cevap bulup bulamayacağım kesin değildi. Ama &#8216;<em>bir bilim adamı olarak elimden geleni yapmalı ve çalışmalarımı benden sonrakilere aktarmalıyım</em>&#8216; diyordum. Şimdi düşünüyorum da, bazen &#8216;<em>iyi ki vazgeçmemişim</em>&#8216; diyorum, bazen de <em>&#8216;beyhude geçti yıllarım</em>&#8216; havasında şarkılar yankılanıyor aklımda.</p>
<p>Yabancı ikizimle soğuk şekilde ayrıldık o akşam, ama yeni aldığımız bir kararla birbirimize telefon numaralarımızı verip ara sıra haberleşmeye sözleştik. Bazen birkaç yılda bir, soğuk bir &#8220;<em>nasılsın?</em>&#8221; telefonu, bazen günde birkaç defa peş peşe birbirimizi aradığımız tartışmalı ve ikimizin de birbirimize yönelttiği &#8220;<em>şu hayatına bir çeki düzen ver artık!</em>&#8221; nasihatleriyle didişiyorduk.</p>
<p>Sonunda o biraz duruldu, ben biraz gevşedim ve iki zıt kutuptan, biraz daha sakin insanlara dönüştük.</p>
<p>Bugün 60. doğum günümüz. Sırrımızdan eşlerimiz ve çocuklarımız bile haberdar değil. Sadece telefonda hal hatır soran ama asla bir araya gelmeyen asker arkadaşları olarak biliyorlar bizi.</p>
<p>Asıl büyük haber&#8217;i yazmayı unutuyordum az kalsın.</p>
<p>20 yıllık çalışma ve bir yığın gizlilik sözleşmelerinin ardından, yarın geçit&#8217;in ilk denemesini yapıyoruz. Evet! Bir geçit yaptık. Bu dünyayı diğerine bağlayacak bir tünel, mini bir solucan deliği açacağını hesaplıyoruz. Diğer Cem umursamıyor gibi davransa da yemezler, onun ciğerini bilirim ben. Sonucu benim kadar merakla bekliyor.</p>
<p>Yarın büyük gün!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/paralel-2/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/paralel-2-300x123.jpg' length ='14202'  type='image/jpg' />
	</item>
	</channel>
</rss>
