<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>Kayıp Dünya</title>
	<atom:link href="http://www.kayipdunya.com/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kayipdunya.com</link>
	<description>Bilim Kurgu, Fantastik Edebiyat ve Mitoloji</description>
	<lastBuildDate>Mon, 02 Jan 2012 20:12:32 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.2.1</generator>
<xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" />
		<item>
		<title>CAN VALHALA&#8217;YA GİTTİ</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/can-valhalaya-gitti</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/can-valhalaya-gitti#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 02 Jan 2012 19:46:50 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Altuğ GÜRKAYNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altuğ GÜRKAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[Can Abanazır]]></category>
		<category><![CDATA[Can Hoca]]></category>
		<category><![CDATA[Efsane]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=3482</guid>
		<description><![CDATA[Adam sıkıntıyla mavi gözlerini açtığında önce parlak beyaz ışık gözlerini aldı. - Bu rüzgâr da ne? diye düşündü önce. Gözleri alıştıkça yukarı ve ileri doğru süzüldüğünü farketti. Yeşil çayırları ve tepeleri uçarak geçiyor, küçülen dünya&#8217;yı hızla ardında bırakıyordu. Başını geri çevirip baktığında, yaşadığı şehrin ufukta kaybolmak üzere olduğunu gördü. Eli istemsizce göğsüne kaydı. Biraz önce orada [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Adam sıkıntıyla mavi gözlerini açtığında önce parlak beyaz ışık gözlerini aldı.</p>
<p>- <em>Bu rüzgâr da ne?</em> diye düşündü önce.</p>
<p>Gözleri alıştıkça yukarı ve ileri doğru süzüldüğünü farketti. Yeşil çayırları ve tepeleri uçarak geçiyor, küçülen dünya&#8217;yı hızla ardında bırakıyordu. Başını geri çevirip baktığında, yaşadığı şehrin ufukta kaybolmak üzere olduğunu gördü.</p>
<p>Eli istemsizce göğsüne kaydı. Biraz önce orada olan sancı hafifliyordu. İnce bir sızı kalmıştı şimdi sadece.</p>
<p>Uçarken elini cebine sokup sokamayacağı ve sırtüstü uçulup uçulamayacağı arasında bir şeyler düşünürken, asıl nasıl uçabildiğini düşünmesi gerektiğini fısıldadı içinden bir ses.</p>
<p>- <em>Üşümüyorum, uçuyorum, hem de hızla, aşağısı karlı ama rüzgâr ılık esiyor. Demek ki.. O zaman..  Aaa!..</em></p>
<p>Bir anlık şaşkınlık ve hayret gelip geçti mavi gözlerinden ve kısa beyaz sakalını yalayan rüzgârın rahatlatıcı esintisine bıraktı kendini. Şarkıda dediği gibi, bu er geç olacaktı zaten. Bakışlarını tekrar aşağı çevirdiğinde karlı dağları hızla aşıyordu. Birkaç bulutun üzerinden daha sekip hızla dağlara doğru giderken, karşısındaki dağdan yükselen ince bir duman ilişti gözüne.</p>
<p>Dosdoğru üzerine doğru uçtuğu bu dev çatılı, eski görünümlü binadan geliyordu duman ve birileri ocağı fena harlamıştı anlaşılan.</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Uzun masanın iki yanındaki adamlar büyük salonun dört yanında gürül gürül yanan ateşlerin ısıttığı ve lezzetli yemekler ve içeceklerle bezeli masanın tadını çıkarıyor, birbirlerine aralarında bazılarının da olduğu maceraları anlatıp kahkahalarla gülüyorlardı.</p>
<p>Masanın başındaki en iri kıyım adam gerine gerine gülerken kemerinden kurtulan gür sakalını tekrar kemerin içine sıkıştırmaya çalışırken salonun sonundaki çift kanatlı dev kapılar savrularak açıldı.</p>
<p>Masadaki herkes susup kapılara doğru dönerken, tüm bakışlar, dışarıdan süzülerek salonun içine doğru hafifçe konan yakışıklı genç adama sabitlenmişti.</p>
<p>Yere yumuşakça inerken önce kendi ayaklarına ve sonra ilginç şekilde ona tanıdık görünen bu salona ve yüzlere kaydı bakışları. Gözleriyle salonu tararken masanın başındaki iri adam yavaşça ayağa kalktı ve,</p>
<p>- Hoşgeldin delikanlı, dedi.</p>
<p>Bu gür sesli adamı bir yerden çıkaracaktı ama, adı dilinin ucunda da olsa söyleyemedi.</p>
<p>- Hoşbulduk. Diyebildi sadece.</p>
<p>Masanın başındaki adam sakalını kemerine iyice sıkıştırarak ona doğru yürümeye başladı. Yürürken masadan da bir kadeh alıp kokladı ve yeni gelene uzattı.</p>
<p>- Buraya nasıl ve neden geldiğini, buranın neresi olduğunu biliyor musun?</p>
<p>- Evet, galiba biliyorum. Ama buraya gelebileceğimi gerçekten düşünmezdim.</p>
<p>- Öyle veya değil. Seni sevenler buraya gelmeye değer olduğunu düşündükleri sürece misafirimiz ve sohbet ortağımızsın. Gel oturalım.</p>
<p>Eliyle masanın kapıya yakın ucunda bir yeri işaret etti ve karşılıklı ahşap sıralara yüz yüze oturdular.</p>
<p>- Adını deftere yazmam gerekiyor. Epeydir oldu, salonumuzun kapılarından senin gibi gelen olmayalı delikanlı.</p>
<p>Yeni gelen, mahçup bir ifadeyle gülümsedi.</p>
<p>- Beni buraya layık görmüşler demek ki.</p>
<p>- Çünkü iyi bir adamdın ve hala da öylesin yakışıklı, diye araya girdi tombul bir kadın ve gür sakallı adamın önüne üzerinde koca bir V harfi olan eski görünümlü çok kalın bir defter bıraktı.</p>
<p>Sayfalar boyunca isimlerin yazılı olduğu bu defter belli ki salondakilerin isim listesiydi ve Gür sakallı adam tek hamlede son ismin yazılı olduğu sayfayı açıp kalemi eline aldı.</p>
<p>- Evet yakışıklı dostum, adını yazma zamanı. Valhala&#8217;nın son misafirinin adı nedir?</p>
<p>- Can.. Adım, Can Abanazır.</p>
<p>Gür sakallı adam ciddiyetle bu adı deftere yazdı ve kapağını kapatıp getiren kadına iade etti.</p>
<p>- Şimdi geldiğin yerdekiler senin hikayeni anlatırlarken, gel sen de bize kendi hikayeni anlat.</p>
<p>Diğerleri masanın o tarafına doğru merakla yaklaşırlarken Can gülümsedi ve gözlerini bir anlığına kapatıp içinden</p>
<p>- <em>Merak etmeyin</em>, diye geçirdi. <em>Çok güzel bir yerdeyim.</em></p>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<div style="font-size: 90%;"><em><strong>Valhala:</strong> İskandinav ve Viking mitolojisinde var olduğuna inanılan Cennet. Savaşçı ve onurlu insanların ölümden sonra Valhala&#8217;daki salonlarda atalarıyla buluşacaklarına inanılır.</em></div>
<p>&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;&#8212;</p>
<p><a href="http://www.kayipdunya.com/yazar/can-abanazir">Can Abanazır&#8217;ın Kayıp Dünya&#8217;da yayınlanan yazıları.</a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/can-valhalaya-gitti/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
	
<enclosure url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2012/01/can-abanazir-150x150.jpg" length="5763" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>FRPNET YENİLENDİ!</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/admin/frpnet-yenilendi</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/admin/frpnet-yenilendi#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 25 Oct 2011 08:37:54 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KD Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[Duyuru]]></category>
		<category><![CDATA[FRP]]></category>
		<category><![CDATA[frpnet]]></category>
		<category><![CDATA[yenilik]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=3455</guid>
		<description><![CDATA[FRP denildiğinde akla gelen adres Dost ve kardeş sitemiz FRPNET tepeden tırnağa yenileniyor. 14 Nisan 2004'den bu yana yayın hayatını sürdüren FRPNET yeniliklere doymuyor!]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong>FRP denildiğinde akla gelen adres Dost ve kardeş sitemiz <a title="FRPNET" href="http://www.frpnet.net" target="_blank">FRPNET</a> tepeden tırnağa yenileniyor. 14 Nisan 2004&#8242;den bu yana yayın hayatını sürdüren FRPNET yeniliklere doymuyor!</strong></p>
<div class="mceTemp">
<dl id="attachment_3456" class="wp-caption alignright" style="width: 155px;">
<dt class="wp-caption-dt"><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/frpnet-logo.png"><img class="size-full wp-image-3456" title="frpnet-logo" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/frpnet-logo.png" alt="FRPNET" width="145" height="151" /></a></dt>
<dd class="wp-caption-dd"></dd>
</dl>
</div>
<p>Türkiye&#8217;nin en uzun soluklu ve alanında en geniş içeriğe sahip fantastik kurgu yayını olan FRPNET, yepyeni bir görünüm ve yapıya kavuşuyor. Bundan 3 yıl önce V2.0&#8242;ı duyuran ve yenilenen site, şimdi de <strong>V3.0</strong> ile karşımıza çıkıyor. Daha dinamik ve görsel olarak daha zengin bir yapıya kavuşan site, önceki sloganı olan &#8220;<em>Türkiye&#8217;nin Fantastik Kurgu ve FRP Portalı</em>&#8221; açıklamasını da &#8220;<em>Türkiye&#8217;nin Fantastik Yaşam Portalı</em>&#8221; olarak değiştiriyor. Bunun sebebini de siteye girince görüyoruz.</p>
<p><strong>Fantastik Edebiyat&#8217;ın Adresine Hoşgeldiniz!</strong></p>
<p>Sitede yeni oluşturulan <strong><em>Kültür-Sanat bölümü</em></strong> gelişmenin habercisi&#8230; Bu kategori altında çok yakında Fantastik sinema, dizi, kitap, müzik gibi pek çok konu kendisine yer bulacak. Bu sebeple tamamen bir fantastik portal haline gelen site kendisine bu sloganı daha uygun görmüş. Bununla birlikte yayının temel misyonu değişmiyor, FRP nedir merak eden, öğrenip daha detaylı bilgi edinmek isteyen ve diğer FRP&#8217;cilerle tanışmak isteyen herkesin yolu FRPNET&#8217;ten geçiyor.</p>
<p><strong>FRPNET Oyuncuları Bir Araya Getiriyor</strong></p>
<p>Türkiye&#8217;de en geniş FRP içeriğine sahip olan ve dünyada da hatırı sayılır bir konumda olan FRPNET sitesindeki yenilikler, sadece bunlarla bitmiyor. v2.0 ile daha önce <em><strong>DM Database</strong></em> ile FRP oynatanları tanıtan bir yapı genişlemiş ve çok kapsamlı bir sisteme dönüşmüş durumda. Bu sistemi FRP severler çok sevecekler ve artık kolayca aradıkları oyunlara ve oyunculara erişerek FRP oynamak için uzun arayışlara girmekten kurtulacaklar. Ayrıca Türkiye&#8217;de düzenlenen hemen hemen her FRP organizasyonunun da sponsoru olan site, bu sistem ile bu organizasyonlara da kolaylık sağlamayı hedefliyor.</p>
<p><strong>Buluşmaların Adresi FRPNET</strong></p>
<p>8 yıldır Türkiye’nin en kaliteli ve geniş fantastik kurgu edebiyatına yönelik içeriğini okurlarına ücretsiz sunmakla birlikte bütün üniversitelerin etkinliklerine ve üniversite harici grupların etkinliklerine destek veren FRPNET, üniversitelerden bağımsız olarak 2 defa da kendi etkinliğini düzenlemiştir. Wizards of The Coast, Q-Workshop, Steve Jackson Games, Margaret Weis Productions gibi uluslararası isimlerin Türkiye&#8217;de tanıdığı ve güvendiği FRPNET organizasyonlarının devamı için de <a href="http://www.frpnet.net" target="_blank">http://www.frpnet.net</a> adresini takip etmeye devam edin.</p>
<p>Yenilikleri anlatmakla bitirmek imkansız ama aldığımız haberlere göre bu daha sadece bir başlangıç. Siteyi takip ediyor ve yeni yayın hayatlarında kendilerine başarılar diliyoruz. Fantastik yolculuk sürüyor&#8230;</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/admin/frpnet-yenilendi/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>1</slash:comments>
	
		<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/frpnet-logo-145x150.png" />
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/frpnet-logo.png" medium="image">
			<media:title type="html">frpnet-logo</media:title>
			<media:description type="html">FRPNET</media:description>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/frpnet-logo-145x150.png" />
		</media:content>
<enclosure url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/frpnet-150x150.jpg" length="11130" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>İÇERİDEN ÖLMEK</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/admin/iceriden-olmek</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/admin/iceriden-olmek#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 17 Oct 2011 06:59:42 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KD Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[İthaki]]></category>
		<category><![CDATA[kitap]]></category>
		<category><![CDATA[Tanıtım]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=3440</guid>
		<description><![CDATA[Bugün tanıtacağımız kitap, İthaki yayınlarından çıkan, Robert Silverberg imzalı İçeriden Ölmek. Kitabın Künyesi şu şekilde: Yazar : Robert silverberg Çeviri : Elif Ersavcı Orijinal Adı : Dying Inside 1. Baskı : 8 Eylül 2011 Sayfa Sayısı : 248 ISBN No : 978-605-375-144-8 Hugo ve Nebula Ödüllü Robert Silverberg’den modern bir klasik&#8230; “İçeriden Ölmek’te sanatçının yaşadığı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bugün tanıtacağımız kitap, <a title="İthaki" href="http://www.ithaki.com.tr" target="_blank"><strong>İthaki</strong> </a>yayınlarından çıkan, <strong>Robert Silverberg</strong> imzalı <strong>İçeriden Ölmek</strong>.</p>
<p>Kitabın Künyesi şu şekilde:<a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/iceriden-olmek.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-3441" title="iceriden-olmek" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/iceriden-olmek-192x300.jpg" alt="" width="192" height="300" /></a></p>
<p><strong>Yazar :</strong> Robert silverberg<br />
<strong>Çeviri :</strong> Elif Ersavcı<br />
<strong>Orijinal Adı :</strong> Dying Inside<br />
<strong>1. Baskı</strong> : 8 Eylül 2011<br />
<strong>Sayfa Sayısı :</strong> 248<br />
<strong>ISBN No :</strong> 978-605-375-144-8</p>
<h3><em>Hugo ve Nebula Ödüllü Robert Silverberg’den modern bir klasik&#8230;</em></h3>
<p style="text-align: left;">“İçeriden Ölmek’te sanatçının yaşadığı ikilemin samimi alegorisi olarak bir sanatçının zirvesini görüyoruz&#8230;”</p>
<p style="text-align: right;"><em>Jonathan Lethem</em></p>
<p>“Bu adamın acıklı hikâyesi ne koyuyor ortaya? Önceden olağanüstü olan güçlerinde açıklanamayan bir azalma. Girdilerde düşüş. Henüz yaşarken başından geçen küçük bir ölüm. Entropik savaşlarda verilen bir kayıp değil de neyim ben? Gözlerinizin önünde gömülmüyor muyum atalet ve sessizliğe? Izdırabım yeterince belli, yeterince kuvvetli değil mi? Kim olacağım ben, kendim olmayı<br />
bıraktığımda? Isı ölümünü ölüyorum. Spontane bir çürüme. Rastgele bir olasılık seğirtisi felaketim oluyor. Hiçliğe dönüşüyorum. Kömür ve kül oluyorum. Süpürgeyi bekleyeceğim gelip beni toplasın diye.”</p>
<p>Kitabın ön okumasına <a href="http://www.kayiprihtim.org/portal/kitaplar/iceriden-olmek/iceriden-olmek-on-okuma/" target="_blank">Kayıp Rıhtım</a>&#8216;da ulaşabilirsiniz</p>
<p><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/iceriden-olmek-top.jpg"><img class="aligncenter size-full wp-image-3442" title="iceriden-olmek-top" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/iceriden-olmek-top.jpg" alt="" width="467" height="153" /></a></p>
<p><strong>Kayıp Dünya ve İthaki Yayınları işbirliğiyle,<br />
İçeriden Ölmek 2 şanslı KD okurunun olacak.</strong></p>
<p>31 Ekim 2011 tarihine kadar bu yazı altına yorum ve görüşlerini bırakan iki okurumuza bu kitabı armağan edeceğiz. Kazananlar yine bu sayfadan 1 Kasım 2011 günü duyurulacaktır.</p>
<p>Keyifli okumalar ve iyi şanslar <img src='http://www.kayipdunya.com/wp-includes/images/smilies/icon_smile.gif' alt=':)' class='wp-smiley' /> </p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/admin/iceriden-olmek/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>10</slash:comments>
	
		<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/iceriden-olmek-150x150.jpg" />
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/iceriden-olmek.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">iceriden-olmek</media:title>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/iceriden-olmek-150x150.jpg" />
		</media:content>
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/iceriden-olmek-top.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">iceriden-olmek-top</media:title>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/iceriden-olmek-top-150x150.jpg" />
		</media:content>
<enclosure url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/iceriden-olmek-robert-silverberg2-150x150.jpg" length="9166" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>KABUKİ &#8211; 6 (Son)</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-6-son</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-6-son#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 11 Oct 2011 09:51:19 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Badahan CANATAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Badahan CANATAN]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim Kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=3428</guid>
		<description><![CDATA[Artık korkmuyordum.

Geri dönülemez yola giren bir intihar bombacısı gibi, kaçınılmaz olan ve kendim ile başbaşa kalmıştım artık.

Dönerek, beni seyretmekte olan bütün dünyaya baktım. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="font-size: 98%; padding: 15px 0 5px 50px; color: #666;">Önceki Bölümler: <a href="http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-1">Kabuki – 1</a> | <a href="http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-2">Kabuki – 2</a> | <a href="http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-3">Kabuki – 3</a> | <a href="http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-4">Kabuki – 4</a> | <a href="http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-5">Kabuki – 5</a></p>
<p>Artık korkmuyordum.</p>
<p>Geri dönülemez yola giren bir intihar bombacısı gibi, kaçınılmaz olan ve kendim ile başbaşa kalmıştım artık.</p>
<p>Dönerek, beni seyretmekte olan bütün dünyaya baktım. Birleşmiş Milletler Genel Kurul salonunda yerlerini saatler önce almış olan dünyanın bütün ülkelerinin üst düzey temsilcilerinin gözlerine ve bu anı canlı olarak dünyanın dört bir köşesine televizyon ve internet üzerinden aktarmakta olan kameralara baktım. Gülümseyen gözlere ve duygusuz merceklere&#8230;</p>
<p>Beklememeliydim. Tekrar Kabuki’ye, insanlığın karşılaştığı ilk uzaylıya döndüm ve “Hediyemiz işte bu,” dedim. Sağ elimi kaldırarak suratımdaki kabuki maskesinin kenarına hafifçe dokundum.</p>
<p>Hiç bir şey olmadı.</p>
<p>Sorunun ne olduğu hakkında hiç bir fikrim yoktu.</p>
<p>Diğer Kabuki’nin anlattıklarını yanlış anlamış olabilirdim; ne de olsa derme çatma bir çeviri programı aracılığıyla konuşmuştuk. İnsanların kendi aralarındaki iletişimde bile her türlü yanlış anlama olabilirken, bir uzaylının söylediklerini tam ve eksiksiz olarak anlayabilmeyi beklemek aslında hayalcilikten başka bir şey değildi.</p>
<p>Ya da, kabuki maskesini hazırlayan atölyedeki o adamın bir hatası olabilirdi. Orada denemeliydim, düzgün çalışıp çalışmadığını görmeliydim. Ve bu ancak şimdi aklıma geliyordu&#8230;</p>
<p>Ya da&#8230;</p>
<p>Daha fazla düşünmenin bir faydası yoktu. Ne olduysa artık kontrolümün dışındaydı ve yapacak bir şeyim yoktu.</p>
<p>İşe yaramadığına, ilginç bir şekilde, üzülmemiştim. Önümdeki Kabuki’nin muazzam güzelliği hiç bir şeyle kıyaslanamazdı. Gerekçesi ne kadar haklı olursa olsun, bir Kabuki’yi öldürmek dünyanın en büyük suçu olacaktı. Bunu yapanın ben olmadığıma içten içe memnuniyet duyuyordum.</p>
<p>Genel Kurul salonundan yükselen alkışlar ve tezahüratları duymaya başladım. Bir Kabuki’ye hediye olarak bir kabuki maskesinden daha uygun ne olabilirdi ki? Alkışlar arasında kürsüden inecektim ve Kabuki’nin konuşmasını tüm dünyayla birlikte dinleyecektim. O konuşma ile birlikte tüm insanlığın kaderinin çizilmeye başlanacağını ise sadece ben bilecektim&#8230;</p>
<p><em>Çat!</em></p>
<p>Artık, 21. yüzyılın bu son yıllarında üretilmeyen ve çevreye zararlı olduğu için bir süre önce toplatılan o eski floresan lambaların ısınarak ve titreyerek yanmaya başlamasını hatırlatan bir flaş patlaması gibiydi&#8230; Suratımı kaplayan kabuki maskesinin ince göz deliklerinden gözlerimi kısarak etrafa bakındım. Sanki her şey günbatımındaki hafif kızıl bir ışıldamanın arkasında gibiydi. Kabuki maskesinin ışıldamaya başladığını, suratıma temas eden devrelerin ısınmaya başladığını hissediyordum. Salondan gelen alkışlar devam ediyordu. Kabuki ise şaşırmış gibiydi, üzerindeki renkler ve şekiller yavaşlamaya başlamıştı. Ama bu yeterli değildi, maske hala tam anlamıyla çalışmıyordu.</p>
<p><em>Çat!</em></p>
<p>Maskemin üzerindeki yüzeylerin tümünün yanmaya başladığını ve çıkardıkları ışıkların değişik renklerinin birbirine karışmaya başladığını görüyordum.</p>
<p>Alkış ve tezahüratların artarak yükseldiğini ve tüm Genel Kurul salonunu doldurduğunu duyuyordum. Bir spor karşılaşmasının heyecanlı finali ya da bir konserin sonundaki coşkulu tezahüratlara benziyordu&#8230;</p>
<p>Kabuki ise artık tamamen durmuştu. Maskeden çıkan ışıklar hala ona zarar verecek düzeyde değildi, ama neler döndüğünü anlamış gibiydi. Biraz daha zaman olursa herkesi uyaracak ve beni durduracaktı&#8230;</p>
<p><em>Çat!</em></p>
<p>Artık maskenin morötesi dalga boylarındaki ışıkları da devreye girmişti ve tüm kapasitesi ile çalışıyordu.</p>
<p>Salondaki hiç kimseye, ben dahil hiç bir insana zarar vermeyecekti. Bu kadarını araştırmıştım ve biliyordum. Aksi halde bu işe hiç başlamazdım zaten.</p>
<p>Alkışlar daha da coşkulu şekilde artıyordu ve salondan hayranlık dolu bağırışlar yükseliyordu. O anda herkes bana, üzerimdeki kabuki maskesine ve oluşturduğu renklerin halesine hayranlıkla bakıyordu. Bir havai fişek gösterisini seyreder gibiydiler, yüzlerindeki coşku ve gülümsemeyi görebiliyordum.</p>
<p>Dönerek Kabuki’ye baktım.</p>
<p>Belki bir an için canlı, parlak tonlardaki renkler ile parladığını fark ettim. Bunlar acı ve öfke anlamına geliyordu ve bunu sadece ben biliyordum. Daha sonra, yüzeyindeki kırmızı ağırlıklı bir patlama, tüm renkleri ve görüntüleri bastırdı. Ve tamamen durdu.</p>
<p>Artık önümde bir ağacın dış yüzeyinden çok da farklı olmayan silindirik bir kütle vardı. Aynı, diğer Kabuki’nin çok uzun süre için olduğu gibiydi, ama bundan geri dönüş olmayacağını biliyordum.</p>
<p>Kabuki kabuk bağlamıştı. Ölmüştü.</p>
<p>Bundan sonrası, zamanın anlamını yitirdiği bir rüya gibiydi. Olayların hangi sırada gerçekleştiğini, alkışların ne kadar zaman sonra hafiflemeye başladığını tam olarak hatırlamıyorum. Kabuki’nin durduğunu, öldüğünü görenler diğerlerine işaret ediyordu, ama tam olarak ne olduğunu anlayan yoktu. Kalabalık ortamlarda hep olduğu gibi, her şey olması gerekenden daha fazla zaman alıyordu.</p>
<p>Üstlerinden birisinin talimatıyla üzerime atılan bir kaç Gizli Servis ajanının altında yere yığıldım. Ne olduğunu onların da bilmediği belliydi, ama bir şeylerin döndüğünün farkındaydılar ve ABD Başkanı’nı korumak için harekete geçmişlerdi. Tehlikenin kaynağının ben olduğumu ise sadece içgüdü ile tahmin etmişlerdi.</p>
<p>Kabuki maskesini suratımdan çekerek çıkardılar ve sert darbelerle paramparça ettiler. Beni de sürükleyerek salondan çıkardıklarını hatırlıyorum. Daha sonra Birleşmiş Milletler’in güvenlik birimine ve onlardan da Amerikan polisine teslim edildiğimi ve bir kaç saat sonra bir karakolun boş bir mülakat odasında tek başıma beklemeye başladığımı hatırlıyorum. Beni getiren polislerin hiç biri yanıma girmiyordu, sanırım ne yapacaklarına karar vermeye çalışıyorlardı.</p>
<p>Dışarıda ise tarih yeniden yazılmaya başlamıştı bile. O ana kadar dünyanın en popüler insanı olan ben, artık haber bültenlerinde ve internet trendlerinde terörist olarak adlandırılmaya başlamıştım. Tabii, henüz bunun farkında değildim.</p>
<p>Bana ne olacağını çok fazla merak etmiyordum; iyi şeyler olmayacağı kesindi. Zeynep’i düşündüm ve sonra gazeteci Sema’yı. İkisini de bir daha görmeyeceğimden emindim, gerçi Sema ile şimdi bir röportaj yapabilsem, her şeyi, bütün gerçekleri anlatabilirdim ona. O ise o anda benim insanlığın popüler kültüründe nefreti en çok hak eden insan olmam için yazılarını yayınlamaya başlamıştı bile çoktan. Bunu daha sonra anlayacaktım.</p>
<p>Gidecek hiç bir yerim, evim yoktu.</p>
<p>Karakolda bir saate yakın bir zaman geçtikten sonra, kapı hızla açıldı ve otuzlu yaşlarında görünen bir adam, elindeki kahverengi çantasını sallayarak içeri girdi. Kapının arkasından kapanmasını beklemeden çantasını masanın üzerine koydu ve içinden bazı kağıtları çıkarırken bana kısa bir bakış attı. “Matthew Green ben,” dedi elindeki kağıtları belli bir sıraya sokarken. “Göçmenlik avukatı. Kısaca Matt diyebilirsin. Senin avukatın benim.”</p>
<p>Hızlı konuşuyordu, söylediklerini (İngilizce’sini) şimdiden zorlukla takip edebiliyordum.</p>
<p>“Devletin atadığı avukat mısınız?” diye sordum. Bana haklarımı okuduklarında böyle bir talepte bulunmuştum.</p>
<p>“Kendi kendimi atadım,” diye sakince yanıt verdi, bu gayet normal bir şeymiş gibi. Siyah saçlarını yana doğru taramıştı ve üzerindeki takım, ucuz ve fazla giyilmekten yıpranmış gibi duruyordu. Kağıtlarını masanın üzerinde dizip, en yukarıdakine bir şeyler yazmaya başlamıştı. Bunu yaparken konuşmaya devam etti: “Kendini tecrübesiz bir avukata emanet edersen sonun iyi olmaz. En iyi şansın benim. Şimdi, şurayı imzala.”</p>
<p>Bana uzattığı beyaz sayfada, onu avukat olarak tayin ettiğim yazıyordu. Düşünecek ve sorgulayacak halim yoktu. İmzaladım.</p>
<p>“Madem beni savunacaksın, en baştan söyleyeyim,” dedim Matt’e. “Savunmam belli. Yaptığım şeyin son derece geçerli bir nedeni vardı. Bunu herkesin bilmesini istiyorum ve mahkemede kürsüye çıkıp anlatacağım. Bütün dünyanın gerçek hikayeyi duyması gerekiyor. Sadece beni kürsüye çıkarman yeterli.”</p>
<p>“Saçmalama,” dedi sertçe ve ilk kez gözlerime baktı. Esmer suratındaki büyük, siyah gözlerinde büyük bir kararlılık vardı. Öfkeli mi olduğunu, yoksa sadece şevkle işini mi yaptığını anlayamıyordum.</p>
<p>Devam etti: “Şu anda dışarıda senin çok büyük bir suç, bir insanlık suçu işlediğini söylemeye başladılar bile. TV kanallarında seni Hitler’le aynı kefeye koyan konuşmalar dönüyor. Sosyal ağlarda senin adın saf kötülükle beraber anılmaya başladı. Bu bir kez başladı mı, durdurulamaz.</p>
<p>“Şu anda olayın sıcaklığı içindeyiz ve insanlar yeni yeni olanlara anlam vermeye çalışıyor. Bir kaç gün içinde ise, tüm Amerika ve tüm dünya senin tartışmasız bir canavar olduğun konusunda hemfikir olacak. Görecekleri ve bilecekleri şey şu olacak: Kabuki’yi, yani şu ana kadar gördüğümüz en güzel ve barışçıl yaratığı öldürdün. Karşılaştığımız ilk dünya dışı canlıyı bir intihar bombacısı gibi görkemli bir tarzda, acımasızca yok ettin. Artık Kabuki yok ve bu senin suçun.</p>
<p>“Sonra sana bakacaklar ve görecekleri şeyi söyleyeyim: Geri kalmış bir ülkeden gelen ve Amerika’da bir Kabuki’yi planlayarak öldüren Türk bir terörist. Bu toplum temelde bir göçmen toplumudur Onur, ama aynı zamanda bize benzemeyenlerden de nefret ederiz. Bu nefretimizin gerekçesini mantıklı biçimde açıklayamayız, ta ki elimize bir gerekçe verilene kadar.”</p>
<p>“Bu yüzden mi göçmenlik avukatısın?” diye sordum.</p>
<p>“Aynen öyle,” dedi. “Kısaca şunu söylüyorum. Mahkemeye çıkarsan, oluşacak bir jürinin gözünde tamamen ve yüzde yüz suçlusun. Anlatacağın hiç bir şey bunu değiştirmez. Sana bakacaklar ve o çok sevdiğimiz Kabuki’yi katleden bir yabancı, Ortadoğulu teröristi görecekler. İnsanlığın masumiyetini bozduğun için seni cezalandırmak isteyecekler. En ağır cezayı alacaksın ve bundan kurtuluş şansın yok.”</p>
<p>“Çok iyi moral veriyorsun,” dedim. “Bunu söylemek için mi avukatım olmak istedin?”</p>
<p>“Mahkemeye çıkmayacağız,” dedi. “Vakit yok ve hemen harekete geçmem gerekiyor. Ama bilmen için kısaca söyleyeyim. Hemen serbest bırakılman için mahkemeye başvuracağım. Çünkü oratada hukuken bir suç yok.”</p>
<p>“Ne diyorsun?” dedim. “Ne demek suç yok?”</p>
<p>“Çünkü Kabuki’nin hukukta, ABD veya başka bir ülkenin hukukunda, yeri yok. Başka bir insana zarar vermek bir suçtur. Bir hayvana ya da bir mala, mekana da öyle. Hepsi kanunlarla ayrıntılı olarak düzenlenmiştir ve hepsinin cezaları vardır. Ama Kabuki hakkında bir düzenleme henüz yapılmadı. Kabuki’nin hakları kanunen yok, aslında kanunen Kabuki diye bir şey yok. Olmayan bir suçun cezası da olamaz. En azından söyleyeceğim şey temelde bu olacak.” Konuşurken kağıtlarını yeniden toplayarak çantasına tıkıştırıyor ve saatine bakıyordu. Bir an önce buradan gitmek istiyor gibiydi.</p>
<p>“Bu işe yarayacak mı peki?” dedim. “Beni yine de tutamazlar mı, en azından beni hangi kanuna göre suçlayacaklarına karar verene kadar?”</p>
<p>“Her şeyi yapabilirler,” dedi Matt. Ayağa kalkmış ve kapıya doğru yönelmişti. İlk içeri girdiği zamanki gibi, yine bana bakmıyordu. “Savcılık seni nasıl suçlayacağına daha karar vermedi. Onlar da oyun planlarını çizmeye çalışıyorlar. Polis bile seni henüz sorgulamadı, çünkü kanunen hangi suçu işlediğini bilmiyorlar. Ama yakında seni suçlayacak bir kanun bulacaklar. Hangisi olduğunu ben de bilmiyorum, ama bulacaklar. Ondan sonra da kurtulman mümkün olmayacak. Tek şansımız hemen, şimdi harekete geçmek. Karşı taraf kafasını toparlamadan&#8230;”</p>
<p>Bunu söyleyerek kapıyı tıklatarak dışarı çıktı ve beni mülakat odasında yalnız bıraktı.</p>
<p>Hiç umutlanmadan bir kaç saat bekledim. Matt’in gerçek avukat olup olmadığından bile kuşkuluydum. Sansasyonel yoldan ün peşinde koşan bir düzenbaza benziyordu. Büyük ihtimalle benimle konuşmasını dışarıda milyonlarca dolara bir TV kanalına satıyordu o anda.</p>
<p>Polislerin arada getirdiği bir hamburger ile kolayı, pek sevmememe rağmen, yedim ve beklemeye devam ettim. Polisler de bana bakmıyordu, beni gerçekten bir canavar olarak görüyor olmalıydılar.</p>
<p>Hiç şansımın olmadığını düşünüyordum. Neyi beklediğimi bilmeden beklemeye devam ettim.</p>
<p>Sonunda kapı yavaşça açıldı ve uzun boylu iki polisin yanında Matt içeri girdi. Onu da mı tutuklamışlardı?</p>
<p>Bir şey söylememe fırsat bırakmadan, “Haydi çıkıyoruz,” dedi ve beni kolumdan çekerek ayağa kaldırdı.</p>
<p>Arkamızdaki polislerle birlikte loş koridorlardan geçerek, pek kullanılmadığı anlaşılan bir merdivenden aşağı indik ve bir arka sokağa çıktık. Hava karanlıktı, içeride beklerken ne kadar zaman geçtiğini fark etmemiştim, ama gece yarısını geçtiği belliydi. Burası karakolun bir arka çıkışı olmalıydı, sokakta sadece kahverengi renkli eski bir arabanın dışında hiç araç veya insan yoktu.</p>
<p>Matt, “Acele et,” diyerek beni eski otomobilin arka koltuğuna bindirdi ve yanıma oturdu. Arabanın şoför koltuğunda Ortadoğulu tipte sakallı bir adam oturuyordu ve biz biner binmez aracı çalıştırarak sürmeye başladı. Trafiğin olmadığı ara yolları kullanarak, yavaşça ilerliyorduk.</p>
<p>“Pencereden uzak dur,” dedi Matt. “Başını da önüne eğ. Dışarı bakma. Kimseyle göz göze gelme. Görünmez ol.”</p>
<p>Görünmez olmaya çalışarak oturduğum yerde büzüldüm.</p>
<p>Hayatımın geri kalanını da bu şekilde yaşayacağımı henüz bilmiyordum. Kaçarak, saklanarak&#8230;</p>
<p>“Başvurunun işe yaradığını anlıyorum,” diye mırıldandım. Sesimi yükseltmeye bile korkuyordum.</p>
<p>“Elbette işe yaradı,” dedi Matt. Arada bir dışarıya bakarak takip edilip edilmediğimizi kontrol ediyordu. “Savcılık ne diyeceğini bilemedi ve saçmaladı. Hemen karar verilmesini istedim. Ortada bir suç olmadığına göre seni içeride tutamazlardı.”</p>
<p>“Şimdi nereye gidiyoruz?” diye sordum.</p>
<p>“Göçmenlik avukatı olduğumu söylemiştim,” dedi Matt. “Yasadışı göçmenlerin haklarını savunuyorum ve bunu yaparken sokak kanununu da iyi bilmek gerekiyor. Benim dünyamda her şey siyah ve beyaz değil, gri alana girdiğimde ne yapmam gerektiğini de iyi bilirim. Ve şu anda gri alandayız.”</p>
<p>Sustu, dışarıdaki ıssız sokağa tekrar baktı ve devam etti: “Şu anda serbestsin ve bu çok kısa süre için böyle. Ne olacağını söyleyeyim: Senin serbest kalma haberin şimdiden yankılanmaya başladı ve en üst düzeyde yetkililer kriz masasında bunu tartışıyorlar. Bir kaç saat içinde seni resmi olarak suçlayacaklar. Bir kanun bulamazlarsa da yaratacaklar, en azından seni terörist olarak aramaya başlayacaklar ve bunu yaptıklarında benim yapabileceğim bir şey kalmaz. Yapman gereken kaçmak. Hemen izini kaybettirmen ve bir daha yakalanmaman gerekiyor. Sana daha önce karakolda söylediklerimi unutma. Yakalandığında ve mahkemeye çıktığında hiç bir şansın yok. Seni hiç kimse dinlemeyecek. Kaçmak zorundasın.”</p>
<p>“Nereye?” diye sordum. “Ne kadar zaman için? Nasıl kaçacağım? Daha önce hiç kanundan kaçmadım ben.”</p>
<p>“Öğrenirsin,” dedi Matt sakin bir sesle. “Sadece dikkatli ol, çok dikkatli ol. Eski hayatını unut ve hiç kimseye, hiç bir tanıdığına ulaşmaya çalışma. Seni kendi ülkende de arayacaklar ve temasa geçmeni bekleyecekler. Görüntünü bütün dünyaya yayacaklar ve insan avı başlatacaklar. Mümkün olduğu kadar saklan ve hiç bir yerde uzun süre kalma. Görüntünü değiştir, ismini değiştir ve kimseyle arkadaşlık etme. Şimdi seni bir çakala, yani sınırdan yasadışı göçmen geçirerek hayatını kazanan birisine götürüyorum. O seni ülke dışına çıkaracak ve yeni kimlikler ile işine yarayacak bir kaç parça eşya verecek. Ondan sonrası sana kalmış.”</p>
<p>“Bunu neden yapıyorsun?” diye sordum ona bakarak. “Kabuki’yi neden öldürdüğümü bilmiyorsun, bunu anlatmama izin bile vermedin. Sana para da veremem, üzerimde para yok çünkü. Senin çıkarın ne? Kabuki karşıtı falan mısın?”</p>
<p>Matt bana bakmadan, “Kabuki’yi seviyordum,” dedi. “Hem de çok. Dünyamıza gelen en güzel şeydi o. Ve sen onu öldürdün. Kendine göre nedenin ne olursa olsun, senden bunun için nefret ediyorum.”</p>
<p>Bunu beklemiyordum ve söyleyecek bir şey bulamadım.</p>
<p>Ön pencereden dışarı doğru bakarak konuşmaya devam etti: “Ben göçmenlerin avukatıyım. Çoğu bu ülkeye yasadışı yollardan gelen, başkaları tarafından sömürülen, hakları olmayan, sesleri duyulmayan insanlar için çalışıyorum; onların haklarını savunuyorum. Kabuki de sonuçta bir göçmendi, bir yabancıydı. Bizim gibi değildi. Sen onunla ilk karşılaşan kişisin, bunu biliyorum. Ben de Kabuki hakları için ilk çalışmaya başlayan, ilk kampanya başlatan insanım.</p>
<p>“Kabuki Amerika’ya getirildikten sonra, onun haklarının tanınması için bir kampanya başlattım. Kanunların Kabuki’ye göre değiştirilmesi gerekiyor. Bizim bütün haklarımıza, ve belki daha fazlasına, sahip olmaları gerekiyor. Seslerinin duyulması gerekiyor. Beni pek fazla dinleyen olmadı gerçi, herkes Kabuki’nin güzelliği ile büyülenmişti. Böyle bir olaya ihtiyaçları vardı, Kabuki’nin kanunen tanınması için. Senin bu suçtan yakayı sadece Kabuki’lerle ilgili bir kanun olmadığı için sıyırman, herkesi uyandıracak. Kampanyama yeniden ve çok daha güçlü bir şekilde başlayacağım. Bundan sonra hiç kimsenin senin yaptığını yapamaması için büyük bir baskı grubu yaratacağım. Sadece senin serbest kalman ve kaçman sayesinde, insanlar bir şey yapmaları gerektiğini anlayacaklar ve kimse bunun önünde duramayacak.</p>
<p>“İşte benim çıkarım bu,” dedi dışarıya bakarak ve benimle bir daha konuşmadı.</p>
<p>Araba karanlık bir sokakta, garip tipli bir adamın yanında durdu ve beni indirdiler. Hemen yürümeye başlayan adamı takip ederek binaların arasında, ıssız arka sokaklarda yarım saat yürüdüm ve sonunda terk edilmiş bir binanın üçüncü katına vardık.</p>
<p>“Burada bekle,” dedi adam, benimle ilk kez konuşarak, ama hala yüzüme bakmadan. “Bir saat sonra&#8230;”</p>
<p>Normal şartlarda, eski hayatımda, hiç işim olmayacak bir tipi vardı. Nasıl bir hayat yaşadığını yüzünden okuyabiliyordum – yasadışı, tehlikeli, ölüme her zaman yakın&#8230; Artık yeni hayatımda hep böyle insanların yakınında olacaktım. Seçme şansım yoktu.</p>
<p>Kaçış başlamıştı&#8230;</p>
<p>Elli yıldır saklanıyorum. Normal insanların hayal bile edemeyeceği şeyler gördüm. Toplumun kıyısında, kaybedenlerin ve umudu olmayanların neler yapabileceklerine tanık oldum. Dünyada ne kadar çok nefret olduğunu iliklerime kadar hissettim.</p>
<p>Bütün dünya benden nefret ediyor. Elli yıldır hiç kimse unutmadı.</p>
<p>Bu arada dünyada çok şey değişti. Yeni savaşlar oldu, ülkeler bölündü, yeni ittifaklar kuruldu, büyük krizler yaşandı ve geçti. Bunların hepsini uzaktan, hiç bir şey hissetmeden izledim. Benim için önemli değildi, hatta iyi bile sayılabilirdi. Kargaşa ortamında saklanmak her zaman daha kolay.</p>
<p>Diğer değişiklikleri ise çok daha yakından takip ettim.</p>
<p>O gün benim serbest kalmamı sağlayan avukat Matt, gerçekten de söylediği gibi bir kampanya başlattı ve kısa sürede bütün dünya kamuoyunu arkasına aldı. Önce Amerikan yasalarında, sonra diğer bütün ülkelerin yasalarında Kabuki’ler ve hakları tanındı. Çok ilginç düzenlemeler yapıldı. Artık en az insanlar ile aynı haklara sahipler. Onlara zarar vermenin cezası ise, bir insanı öldürmekten çok daha ağır. Artık isterlerse dünyada mal sahibi olabilirler ve karşılığında para vermek yerine güzelliklerini sergilemeleri yeterli.</p>
<p>Tabii, sosyal boyutta olup bitenler de en az bunlar kadar ilginçti.</p>
<p>Tüm insanlık, Kabuki’lere yaptığımızdan (benim yaptığımdan!) ötürü pişmanlık duyuyor ve sadece özür dileme ihtiyacı içinde. Tarih kitaplarındaki insanlığın yüzkarası olaylar arasında benim adım ilk sırada geçiyor. Ve bu suçun yükünü artık herkes taşıyor.</p>
<p>Tarih yeniden yazıldıktan sonra, zaman içinde yeni akımlar ortaya çıkmaya başladı. Bunlar önce gençler arasında moda oldu, sonra genele yayılarak kabul gördü. Her inanç sisteminin içinde Kabuki’lerin önemi ve yaratılanların en güzeli oldukları artık kabul ediliyor. Evlerde ve ofislerde Kabuki figürleri en önemli yerlerde sergileniyor ve saygı görüyor. Kabuki’ye saygı artık günlük yaşamın bir parçası oldu.</p>
<p>Son on beş yılda yaygınlaşan bir akım ise Yeni Nesil. Bunlar, günlük hayatlarının bir bölümünü Kabuki görünümünde geçiren insanlar. Etraflarını tamamen kaplayan gerçekçi hologramlar ile bir Kabuki’nin silindire benzeyen görüntüsüne bürünüyorlar ve Kabuki’nin o güzel görüntülerini taklit etmeye çalışıyorlar. Elbette Kabuki’nin gerçek güzelliğinin yanına bile yaklaşamıyorlar, çok uzak bir gölgesi olmaktan öteye gidemiyorlar. Ama insanlar artık bunu tercih ediyor. Konuşmak yerine, sahte Kabuki yüzeylerindeki şekillerle birbirleriyle iletişim kuruyorlar. Sokaklarda Kabuki şeklinde dolaşıyorlar; parklarda, okullarda, işyerlerinde, her yerde Yeni Nesil Kabuki’ler var artık. Artık evler, arabalar, günlük aletler onların da kullanımına uygun şekilde yapılıyor. Sadece onlara yönelik yayın yapan haber kanalları, onlara özel mağazalar, yollar var. Şehirlerin yapısı ve mimarisi de artık içimizdeki Kabuki’lere göre yeniden şekilleniyor.</p>
<p>Herkes onlara saygı gösteriyor. Sokakta bir sahte Kabuki’yle karşılaştığında çekilip yol veriyor ve başını eğerek selam veriyor. Öncelik her zaman Kabuki’lerde. Sahte olsalar bile…</p>
<p>Son dönemde artık Kabuki’lerin yasal haklarına da sahip olmaya başladılar. Gerçek Kabuki’ler düşünülerek çıkarılan tüm yasaların ve hakların kendileri için de geçerli olmasını sağladılar. Artık içlerinden isteyenler insan haklarından vazgeçerek tamamen Kabuki statüsünde yaşamayı seçebiliyor. Bazıları da sadece Kabuki kılığında geçirdikleri zamanlar için bu hakları yarı-zamanlı kullanıyor.</p>
<p>Sayıları gitgide artıyor. Bazı radikal Yeni Nesil üyeleri, hayatlarını tamamen Kabuki şeklinde geçirebilmek için denemeler yapıyorlar. Henüz bu mümkün değil, ama yakındır…</p>
<p>Hislerim çok uzun zaman önce, aynı ölü bir Kabuki gibi kabuk bağladı. Düşünmeden kaçmak ve saklanmaktan başka yaptığım hiçbir şey yok. Böyle yaşıyorum ve böyle öleceğim. Bütün bu olan bitenlere anlam vermeye da çalışmıyorum.</p>
<p>Ama bazen, uykuyla uyanıklık arasındaki o gri bölgede, bazı şeyleri anlıyor gibi oluyorum. Sanki olup biten her şeyin bambaşka bir anlamı varmış gibi… Uyanınca bunları hatırlamaya çalışıyorum ve bir Kabuki maskesi gözümün önünde canlanıyor. Devamlı değişen maskeler… Karşısındakini istediği yönde kullanmak için giyilen ve değiştirilen maskeler…</p>
<p>Ve bazen şunu düşünüyorum: Acaba beni yönlendiren ve Birleşmiş Milletler’de, tüm dünyanın gözünün önünde diğer Kabuki’yi öldürten Kabuki’nin amacı tam olarak bu muydu? Bütün bu olan biten her şey, en baştan beri onların planı mıydı?</p>
<p>Daha fazla düşünmek istemiyorum, çünkü eğer gerçekten böyleyse bunun yükünü çekemem. Ömrümün son günlerini bu vicdan azabıyla geçiremem.</p>
<p>Bu yüzden tekrar düşünmeden, hissetmeden günlük işlerime dönüyorum ve kendimi küçük işlerle meşgul ediyorum.</p>
<p>İlginçtir, kaçarak geçen hayatımın en heyecan verici karşılaşmasını bundan bir hafta önce yaşadım. Elli yıl saklandıktan sonra, son bir karşılaşma…</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p>Tibet’in yüksek yaylasındaki bana ayrılan tek odalı küçük kulübemin önünde oturmuş, bir ayağı kırılmış masamı tamir etmek için küçük tahta parçalarını yontuyordum. Daha kışa uzun zaman vardı, ama tepenin yamacından gelen bir esintiyle titredim.</p>
<p>Elimdeki işi bırakarak yamaca doğru baktım.</p>
<p>Sema’yı gördüm ve donakaldım.</p>
<p>Siyah saçları eskisi kadar kısa değildi, ama aynı açık ten ve aynı kararlı yüz ifadesi ile etrafına bakınıyordu. Beni gördü ve bana doğru yürümeye başladı.</p>
<p>Sanki aradan hiç zaman geçmemişti. Aynı gençlik ve aynı enerjiyle hareket ediyordu.</p>
<p>Ama elbette o olamazdı. Bana yaklaştıkça bu kadının ne kadar genç olduğunu fark ettim. Sema’yı ilk gördüğüm zaman olduğu gibi genç. Aradan elli yıl geçmişti ve anılarımda Sema’nın görüntüsü hep aynı kalmış olsa da, gerçekte o da benim gibi yaşlanmış olmalıydı.</p>
<p>Genç kadın benim yanıma kadar geldi. Uzun süredir yürüyor olmalıydı, ama buna rağmen gülümsedi ve “Merhaba Onur,” dedi. “Konuşabilir miyiz?”</p>
<p>Çok uzun süredir duymadığım anadilimde, Türkçe konuşmuştu. Ve beni tanıyordu.</p>
<p>Ne yapacağıma karar vermeye çalıştım. Elli yıllık kaçışımın artık sonuna mı gelmiştim? Hayatımın sonunu tutsak olarak, bütün dünyanın gözlerinin önünde bir sirk hayvanı gibi mi geçirecektim?</p>
<p>Söyleyeceğim herhangi bir şeyin artık beni kurtarmayacağının farkındaydım. Artık daha fazla kaçacak enerjim de yoktu. Ne olacaksa olsun, artık umurumda değildi…</p>
<p>“Sema’yla akrabalığın var mı?” diye sordum, elli yıldır konuşmadığım Türkçe’mi hatırlamaya çalışarak.</p>
<p>Genç kadın güldü: “Seni şaşırtacağımı düşünüyordum, ama sen beni şaşırttın. Evet, onun torunuyum. Adım Füsun.”</p>
<p>Bana Sema’yı hatırlatması normaldi; ona çok benziyordu.</p>
<p>Beni nasıl bulduğunu merak ediyordum. Benimle ne yapacağını merak ediyordum. Ama bütün sorularımı üst üste soramazdım.</p>
<p>“Başıma konan ödül ne kadar bu aralar? Zengin olmuş olmalısın.” Sesim hırıltılı çıkıyordu, onun gözünde aksi bir ihtiyar gibi görünüyor olmalıydım.</p>
<p>“İnan bilmiyorum,” dedi Füsun. “Ama artırdıklarını duymuştum. Ne de olsa 50. yıla yaklaşıyoruz. Ama ödül benim umurumda değil. Anneannem senin sayende yeterince zengin oldu, onun parası bana da yetiyor. Ben seninle konuşmak için geldim.”</p>
<p>“Ne konuşacaksın?” diye sordum. Ne kadar aksiydim, oysa bu söylediklerine sevinmem gerekirdi. “Hem beni nasıl buldun?”</p>
<p>“Doğru yerlere bakarak, doğru soruları sorarak,” diye yanıt verdi. “Sema’nın gazetecilik yetenekleri bana geçmiş olmalı. Yıllardır uğraşıyorum. Yeni çıkan birkaç yapay zekayı kullanarak adımlarını takip etmeye çalıştım ve olası birkaç düzine yerden birinde olduğun sonucuna ulaştım. Sonrasında da kendi başıma bu yerleri ziyaret etmeye başladım. İlk seçimim burası değildi – sekiz farklı coğrafi bölgede aylarca kalarak seni aradım. Tibet’e geldiğimde ise köyleri teker teker gezmeye başladım. Yaşlı bir beyaz adamdan bahsedildiğini duyduğumda da senin olduğunu anladım.”</p>
<p>“Amacın ne?” diye sordum. “Eğer beni yakalamak için gelmediysen, neyi konuşmak istiyorsun? Yoksa sen de Sema gibi gazeteci misin? Benimle röportaj yapıp bunu satacak mısın, onun gibi?”</p>
<p>Yine gülümsedi. Gülümsemesi Zeynep gibi içimi ısıtmıyordu; ama içtendi. “Gazeteci değilim,” dedi. “Gerçi olabilirdim, dediğim gibi o yönde yeteneğim var. Ama değilim. Aslında Yeni Nesil üyesiyim. Hatta üst düzey yönetici kadrosundayım. Göstermemi ister misin?”</p>
<p>Bir eli boynundaki kolyenin ucundaki madalyondaydı. Kolyeyi daha önce fark etmemiştim, ama yakından bakınca içinde bir Kabuki hologramı olduğunu görebiliyordum. Yeni Nesil üyeleri bu madalyonları kullanarak etraflarındaki Kabuki hologramlarını yaratıyorlardı.</p>
<p>“Hayır,” dedim sertçe. Sahte bir Kabuki görmek istemiyordum. “Ne konuşmak istiyorsun?” diye sorumu tekrarladım.</p>
<p>Elini indirerek, “Neden yaptığını,” dedi. “Matt Green ile konuştum. Ona bir nedenin olduğunu söylediğini anlattı. Ama ona açıklamana izin vermemiş. Belki hiç kimseye anlatmadın. Senden duymak istiyorum. Neden yaptın?”</p>
<p>“Neden umurunda?” diye sordum. “Sen Yeni Nesil’sin. Yani benden nefret ediyorsun. Anlatacağım herhangi bir şeye inanmayacaksın.”</p>
<p>Gözlerini indirerek, köyün ortasındaki hafif sisli açıklığa baktı. Kaynayan kazanlardan buharlar çıkıyordu.</p>
<p>“Geldiğim yere bakarak, böyle düşünmekte haklısın,” dedi. “Tanrım, bu konuşmayı kaç kez prova ettiğimi tahmin edemezsin. Ama şimdi hazırladığım konuşmaların hepsi saçma geliyor…” Durdu. Sonra bana bakarak devam etti: “Sema benim anneannem ve senin sayende, Kabuki sayesinde, meşhur ve zengin oldu. Benim annemin ve benim hayatlarımızı bir bakıma sana borçluyuz. Senin suçuna… Ama ben hep gerçeği merak ettim. Gerçekten anneannemin söylediği ve yazdığı gibi, bütün dünyanın inandığı gibi yüzkarası herifin teki misin? Bu kadar nefret edilmeye değer miydi? Gerçekten neden yaptın?”</p>
<p>“Ailesine başkaldıran bir ergensin demek,” dedim. “Kaç yaşındasın sen?” Sema’yla karşılaştığım yaşlarda gibiydi. Şımarık bir zengin çocuğu gibi bir hali yoktu ve bu söylediğime alınarak suratını astı.</p>
<p>“Tamam, anlatacağım,” dedim. “Gerçekten dinleyeceksen anlatacağım.”</p>
<p>Oturması için içeriden bir sandalye çektim ve anlatmaya başladım. Ta en başından itibaren bütün hikayemi ilk kez birisine anlatıyordum. Anlatırken o günlere dönüyor ve kendimi yine gençlik günlerimdeki gibi hissediyordum. Konuştukça Türkçe’yi daha rahat kullanmaya başlamıştım; arada Türkçe’sini bulamadığım kelimelerde Füsun bana yardım ediyordu. Anlattıklarımı büyük heyecanla ve şaşkınlıkla dinliyordu.</p>
<p>Biz konuşurken etrafımızda Tibet köylüleri toplanmaya başlamıştı. Söylediklerimizi anlamıyorlardı; ama köyün aksi yabancı ihtiyarını ilk kez bu kadar canlı görmek ilgilerini çekmişti. Onlara aldırmadan anlatmaya devam ettim.</p>
<p>Saatler geçti ve hava kararırken hikayemi bitirdim.</p>
<p>Hava soğumaya başlamıştı. İçeriden yün kazağımı getirip giyerken, Füsun’a da kalın köylü ceketimi verdim. Hiç üşümüş gibi durmuyordu.</p>
<p>“Bu kadar uzun zaman…” dedi. “Hep kaçtın. Neden bunları kimseye anlatmadın?”</p>
<p>“Çünkü kimse dinlemiyordu,” dedim. “Sema da, Matt de dahil hiç kimse dinlemedi. Şimdi sen duydun, çünkü dinlemek istiyordun.”</p>
<p>Gözlerindeki acıyan bakıştan hiç hoşlanmadım, buna ihtiyacım yoktu. Bu yüzden ona bahsetmediğim kuşkularımı anlatmaya başladım. Bütün bunların planlı olduğuna dair korkutucu komplo teorilerimi…</p>
<p>Bana deliymişim gibi bakmıyordu. Söylediklerimin anlamını kavramaya çalışıyormuş gibi alnını kırıştırmıştı.</p>
<p>“Peki, eğer bu kuşkunda haklıysan, amaçları aslında neydi?” Bunu söylerken boynundaki madalyonu hafifçe tutuyordu. Kabuki’lerden her bahsedişinde bunu yapmaya alışmış gibiydi.</p>
<p>“Tam olarak buydu,” dedim. “Bütün dünyada Kabuki’lere karşı büyük bir sempati, bir suçluluk ve teslimiyet duygusu. Haklarının tüm dünyada tanınması. Dünya’ya bir dahaki gelişlerinde tam olmasını istedikleri ortamı biz kendi ellerimizle yarattık. Burayı işgal etmelerine gerek yok – geldiklerinde her istediklerini alabilirler. Sadece istemeleri yeterli.”</p>
<p>“Evet,” diye başını salladı Füsun. “Ama bir şey daha var. Mars’tan geldiklerini söylemiştin, değil mi? Tabii bu da söyledikleri başka bir yalan değilse… Şunu düşünüyorum: Senin eyleminden sonra uzay programına eskisi kadar önem verilmedi. Kendi suçluluk duygumuzla o kadar meşguldük ki, dışarıya çıkmayı aklımızdan çıkardık. Kimbilir, belki uzayda Kabuki’lerle karşılaşmaktan ve yaptıklarımızla yüzleşmekten korktuk. Ama sonuçta kendi içimize döndük ve dünyamızda kaldık…”</p>
<p>“Tam da onların istediği şekilde,” dedim usulca. Bu aklıma gelmemişti. Bu kız göründüğünden daha akıllıydı.</p>
<p>Devam etti: “Yanı başımızdaki Mars’a bile gitmedik. Elli yıl önceki Mars programı askıya alındı. Aydaki küçük koloni de iptal edildi. Ama son yıllarda yeniden hareketlenme var. Birkaç yıl içinde yeniden Mars’a insanlı bir sefer yapılması kararı alındı ve hazırlıklar sürüyor. Bu olunca…”</p>
<p>“Olmasına izin vermeyecekler,” dedim. “Tabii gerçekten Mars’talarsa… Buna izin vermezler. Tekrar buraya gelecekler. Ve bu sefer biz onlara her şeyi vermeye, her söylediklerini yapmaya hazır olacağız…”</p>
<p>“Ve sonsuza dek Kabuki’nin güzelliğini seyrederek olduğumuz yerde kalmaya…” diye tamamladı.</p>
<p>Sustum. Hava artık iyice kararmıştı. Etrafımızdaki köylüler uzun zaman önce sıkılarak dağılmışlardı. Köydeki yakılan ateşlerden gelen titrek ışıklar yüzümüzü uzaktan aydınlatıyor, etrafımızdaki gölgeler uzayıp kısalıyordu. Sanki bir kamp ateşi etrafında birbirlerine korku hikayeleri anlatan gençler gibiydik. Benim bir ihtiyar olmam dışında, tabii…</p>
<p>“Hiçbir şey yapamayız,” dedim kısık sesle. “Her şeyi mükemmel düşünmüşler. Ne olacağını biliyoruz, ama elimizden hiçbir şey gelmez. Tarihin akışının önünde duramazsın.” Acı acı gülümsedim. Bunu en iyi bilen kişi bendim çünkü.</p>
<p>“Her şey algıda bitiyor,” dedi Füsun. Bana değil de kendisine anlatıyor gibiydi. “Önce Kabuki’deki güzelliği gördük ve ona aşık olduk. Sonra da, ona yaptıklarımız için kendimizi affedemiyoruz. Her şey gözlerimizin önünde oldu. Masum, zararsız bir güzelliği nasıl öldürdüğümüzü, canlı yayında gördük. Bunun şokunu atlatmak, bunu tersine çevirmek için yine benzer bir olaya ihtiyaç var. Belki daha büyüğüne. Eskisini unutturacak kadar büyüğüne…”</p>
<p>Neden bahsediyordu?</p>
<p>“Ne benzer olayı?” dedim. “Ne yapmamı bekliyorsun?” Yaşlı bir adamım artık, ne yapmamı istiyor olabilirdi?</p>
<p>“Sen bir şey yapmayacaksın,” dedi. Sonra başını kaldırarak bana gülümsedi ve yaşlı, buruşmuş elimi ellerinin arasında tuttu. Şaşırarak ona baktım.</p>
<p>“Yakalanma, yeter,” dedi ve kalkarak geldiği yoldan yürüyerek geri dönmeye başladı. Gecenin karanlığında tek başına nasıl döneceğini merak ettim; belki üzerindeki pahalı cihazlar yolunu bulmasını ve rahat etmesini sağlıyordu.</p>
<p>Karanlığın içinde kaybolurken arkasından uzun uzun baktım.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p>Ömrümün son günlerini yaşadığımı biliyorum. Vücudum artık her hareketime isyan ediyor ve her nefesimde bile zorlanıyorum. Kalbimin her atışı için şükredecek durumdayım artık.</p>
<p>Artık sadece bekliyorum. Dünyanın tepesindeki bu köyde masmavi gökyüzüne bakarak ölümü, Kabuki’leri ya da Dünya’nın nefretinin bana ulaşmasını bekliyorum.</p>
<p>Artık hangisi daha önce gelirse…</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p style="text-align: center;"><strong>EPİLOG (KYU)</strong></p>
<p>Ellinci yıldönümü için etrafta büyük bir kalabalık vardı. Dünyanın her yerinde insanlar ve Yeni Nesil Kabuki’ler hazırlıklarını tamamlamış, sokaklarda, özel hazırlanmış tören alanlarında, evlerinde bekliyordu. Büyük şehirlerden küçük kasabalara kadar her yerde bir canlılık vardı. En büyük kalabalık ise, tam elli yıl önce o yüzkarası olayın yaşandığı, Onur’un Kabuki’yi öldürdüğü New York’taydı.</p>
<p>Yeni Nesil Kabuki’ler hologramlarıyla önceden hazırlanmış muhteşem renk ve görüntülerini sergilemeye başlamışlardı. Ustalıkla planlanmış koreografiye uyarak bazen hepsi aynı anda, bazen birinin bitirdiği yerden diğeri devam ederek etraflarında kendilerini seyredenlere görsel bir ziyafet çekiyorlardı.</p>
<p>Bugünün en önemli olayı, Yeni Birleşmiş Milletler ve Özgür Topluluklar (YBMÖT) binasında olacaktı. Elli yıldan bu yana çok şey değişmişti. Eski Birleşmiş Milletler’in üyelerinin önemli bölümü, 21. yüzyıldaki politik değişikliklerle birlikte değişmişti. Yapısı ve işleyişi de eskisinden tamamen farklıydı artık. Ayrıca, ülkelerin yanı sıra, sınır gözetmeksizin, her ülkeden üyesi bulunan belli büyüklükteki topluluklar da üye olabiliyor, sesini duyurabiliyordu. Sosyal ağlarda doğan pek çok küçük grup, kritik büyüklüğe ulaştığında otomatik olarak YBMÖT’e üye oluyordu.</p>
<p>Bugün Yeni Nesil de organizasyona üye olacaktı. Bugünün en önemli olayı buydu.</p>
<p>Yeni Nesil, bir devlet olarak tanınacaktı.</p>
<p>YBMÖT’ün Genel Kurul salonunda diğer ülke temsilcilerinin yanı sıra yüzlerce Yeni Nesil üyesi anma etkinliklerinin bitmesini ve esas olayın başlamasını bekliyordu.</p>
<p>Füsun, etrafındaki hologramın içinde, heyecanla bekliyordu. Bugün tüm dünyadaki Yeni Nesil Kabuki’lerinin yansıtacağı hologramların ve koreografilerinin hazırlanması konusunda en önemli pay ona aitti ve bunun için aylarca hazırlanmıştı. Kendi madalyonuna dokunarak oluşturduğu yeni desenler ve renkler, dünya üzerindeki bütün sahte Kabuki’lerin yüzeylerinde beliriyor ve birbirinin içinde eriyordu.</p>
<p>Heyecanının asıl nedeni başkaydı.</p>
<p>Bundan aylar önce, Onur ile Tibet’in bir yaylasında konuşurken aklına gelen tek çözümü uygulayabilmesinin tek yolu buydu. Bugün, şimdi, burada. Ve her yerde&#8230;</p>
<p>İnsanların Kabuki’lere olan sevgileri koşulsuzdu. Sonsuz bir teslimiyet içindeydiler. Çünkü Kabuki güzellik demekti. Ondan hiç bir kötülük gelmezdi.</p>
<p>Bu algıyı değiştirmek için yapılması gereken belliydi&#8230;</p>
<p>Konuşmalar alkışlar içinde sona ermişti. Konuşmaların çoğunda Kabuki’lere yapılan muazzam kötülükten utanç içinde bahsedilmiş, bunun bir daha yaşanmaması için sözler verilmişti. Bazı konuşmacılar da Kabuki’nin yüceliğini anlatmış ve kendi aralarına katılmasından ne kadar memnun olduklarını dile getirmişlerdi.</p>
<p>Şimdi, YBMÖT Genel Sekreteri kürsüye Kabuki’lerin temsilcilerini çağırıyordu. Resmi karar çok önceden oybirliğiyle alınmıştı. Ama bu kabulün özellikle bu sembolik günde yapılması için beklenmişti.</p>
<p>Bir diğer üst düzey Yeni Nesil ile birlikte Füsun kürsüye doğru yürüdü. Elbette, onu seyredenler onun yürüdüğünü değil, bir Kabuki’nin yerin üstünde süzüldüğünü görüyordu.</p>
<p>Genel Sekreter uzun konuşmasını alkışlar içinde bitirdi: “&#8230;Hoşgeldiniz Yeni Nesil! Hoşgeldiniz Kabuki’ler! Umarım bizi affetme büyüklüğünü gösterirsiniz!”</p>
<p>Füsun, bir kaç dakika alkışların sona ermesini bekledi. Sonra üzerindeki şekillerle (ortak dilde), “Bu anlamlı günde bizim de size bir hediyemiz var,” dedi. “Çok uzun zamandır bunu bekledik; hak ettiğinizi size vermek için&#8230; Kabuki’lerden tüm insanlığa&#8230;”</p>
<p>Sonra uzanarak boynundaki madalyonunu bütün gücüyle sıktı.</p>
<p>Her şey bir saniye sürdü.</p>
<p>Bütün dünyadaki sahte Kabuki’lerin yüzeylerinde dolaşan ışıklar parlamaya ve hızlanmaya başladı. Isınan yüzeylerinden çıkan sıcaklık bir anda artarak yakınlarındakileri yakmaya başladı.</p>
<p>Her bir Kabuki, yakın çevresini kavuran küçük birer süpernova patlamasına dönüşmüştü.</p>
<p>İnsanlar düşmeye başladılar&#8230;</p>
<p align="center"><strong>SON</strong></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-6-son/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
	
<enclosure url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/10/kabuki-6-150x150.jpg" length="8552" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>KANLI PENÇE</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/berk-yaltirik/kanli-pence</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/berk-yaltirik/kanli-pence#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 28 Sep 2011 08:20:07 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet Berk YALTIRIK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Berk YALTIRIK]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[Kurt Adam]]></category>
		<category><![CDATA[Osmanlı]]></category>
		<category><![CDATA[Tarih]]></category>
		<category><![CDATA[Vampir]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=3189</guid>
		<description><![CDATA[Gecenin uğursuz karanlığında bedbaht bir adam, şehirde ilk doğanların artık doksanlık kocalar ve kocakarılar olduğu Kostantiniyye’nin kadim sokaklarında koşturmaktaydı. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="background: #eee; border: 2px solid #999; padding: 10px; margin: 10px 5px; font: 13px arial !important;">
<div style="font: bold 14px arial !important; color: #c30;"><img style="width: 90px; height: 139px; padding: 5px; border: 1px solid #ccc; background: #fff; float: right; margin-left: 20px;" src="http://www.ilknokta.com/urun/I/126602_s.jpg" alt="İçeriden Ölmek" />Kanlı Pençe öyküsü size Robert Silverberg&#8217;in &#8220;İçeriden Ölmek&#8221; kitabını kazandırabilir!</div>
<div style="padding: 10px 0; font: bold 13px arial !important;">12 Ekim 2011 tarihine kadar, bu öyküye yorum yapanlar arasından yapılacak çekilişle, 1 şanslı okurumuza kitap armağan edeceğiz.</div>
<div style="font: 13px arial !important;">Sponsorumuz <a href="http://www.ithaki.com.tr" target="_blank">İthaki Yayınları</a>&#8216;nın katkılarıyla bundan sonra da benzer çekilişleri tüm Kayıp Dünya öyküleri ve makaleleri için de yapmayı planlıyoruz. Kazanmanız için tek yapmanız gereken yorum yazmak <img src='http://www.kayipdunya.com/wp-includes/images/smilies/icon_wink.gif' alt=';)' class='wp-smiley' />  İyi şanslar..</div>
<div style="font: 11px arial !important; padding-top: 10px;"><strong><a href="http://www.idefix.com/kitap/iceriden-olmek-robert-silverberg/tanim.asp?sid=W5CBS9DIC3U9IZUF022G" target="_blank">İçeriden Ölmek</a></strong> hakkında daha ayrıntılı bilgi için <a href="http://www.idefix.com/kitap/iceriden-olmek-robert-silverberg/tanim.asp?sid=W5CBS9DIC3U9IZUF022G" target="_blank">buraya</a> tıklayabilirsiniz.</div>
</div>
<p align="center">(Tarihsel olaylar, tarihte geçen kişiler gerçekten alınmışsa da birçoğu hayal ürünüdür.)</p>
<p><em>“Gizemcilik konusunda kitapları ile tanınan Fransız Roland de Villeneuve Kurt Adamları ve Vampirleri araştıran bir çalışmasında 1542’de İstanbul’da sürü halinde gezen Kurt Adamlardan söz ediyor. Villenevue, 17.yüzyıl yazarı Jacques d’Autun’un “Sihirbazlar ve Büyücüler Konusunda Bilimsel İnançsızlık ve Cahil Saflık” adlı çalışmasından aşağıdaki alıntıyı veriyor. <strong>“Sultan, has askerleri ile birlikte, silahlanıp saraydan çıktı; Kurt Adamlardan yüz elli kadarını surlara dizdi fakat bunlar, toplanan halkın gözleri önünde, surlardan atlayıp kayboldular.”</strong></em></p>
<p align="right">Giovanni Scognamillo’nun “İstanbul Gizemleri” adlı eserinden…</p>
<p style="text-align: center;" align="right">(30 Zilhicce 948 – 16 Nisan 1542)</p>
<p align="center">(Budin’in Ordu-yu Hümayun tarafından ilhak edilmesinden bir yıl sonra)</p>
<p align="center">(Kostantiniyye &#8211; Devlet-i Al-i Osmaniye’nin Payitahtı)</p>
<p align="center"><strong> </strong></p>
<p align="center"><strong>1.Karanlık ve Kanlı Sokaklar</strong></p>
<p>            Gecenin uğursuz karanlığında bedbaht bir adam, şehirde ilk doğanların artık doksanlık kocalar ve kocakarılar olduğu Kostantiniyye’nin kadim sokaklarında koşturmaktaydı. Henüz taşlarla döşenmemiş toprak yolda, fethinden sonra Fatih’in emriyle yaptırılan iki katlı ahşap evlerin arasından arkasından kovalayanlardan kaçmaktaydı. Arkasından koşturmakta olan üç gölge vardı. Adımları toprak yolda çınlıyordu. Sokak köşelerinde yanan fenerlerden görüldüğü kadarıyla başlarındaki keçe börklerden ve o dönemde kentte silah taşımasını yasak eden Fatih’ten beridir hançer taşıdıklarından yeniçeri oldukları anlaşılıyordu. En önlerinde koşan ilerlemiş yaşına rağmen hala dinç sayılabilecek olan ellilik Başkarakullukçu (Başçavuş) İsmail Beşe’ydi. Sultan Bayezid-i Sâni (İkinci) Han zamanında ihdas edilen Ağa Bölüklerine mensup 19.Bekçi Ortası’nın başkarakullukçusuydu (başçavuş). Peşinden aynı ortaya mensup iki yeniçeri takipteydi.</p>
<p>Adam çıkmaz bir sokağa saptığında yolunu kestiler. Hepsi soluk soluğa kalmıştı. Adamı ay ışığının altında gördüklerinde neredeyse sıtmaya tutulmuş gibi titremekte olduğunu farkettiler. Gözlerinin feri solmuştu. Başkarakullukçu yanındakilere söylenmekteydi:</p>
<p><em>“-İllallah geldi bu yeni devşirmelerden bre! Bizim zamanımızda bokumuza kadar bakarlardı. Havaleli mi eserekli mi ne olduğunu bilmeden tutup atmışlar taşodaya!”</em></p>
<p>Adama tam yaklaşacağı sırada adam gökte duran dolunaya bakarak acı acı ulumaya başladı. Titremesi ve kasılması artarak yere kapaklandı ve yerde titremeye başladı. Tekrar dört ayağı üzerindeymişçesine kalkarak yine ulumaya başladı. İsmail Beşe öfkeyle üzerine yürüyerek ağzına okkalı bir tokat yerleştirip adamı yere yıktı. Yerde sıtmalı titremekte olan adama gürledi:</p>
<p><em>“-Bu yaptığının ne manası var şimdi? Çorbacı ağa öğrensin bir hele. Şu andan itibaren ocakta işin yok!”</em></p>
<p><em>            </em>O anda başkarakullukçu ve yanındaki iki yeniçerinin gözleri önünde tuhaf şeyler vukubulmaya başladı. Adamın bedeni sanki genişliyordu da derisi yırtılıyordu. Adam acıyla iki büklüm yere kapandığında kollarında ve ayaklarında elbisesinin parçalandığını ve kıllarının garip bir şekilde hızla uzamaya başladığını gördüler. Adamın teni kapkara kesilmiş gibiydi. Başını kaldırdığında uzamakta olan dişlerini ve ateş kızılı gözlerini gördüler. Köpüklü ağzından korkunç hırıltılar gelmekteydi. Yeniçerilerden biri hançerini sıyırarak haykırdı:</p>
<p><em>“-Pir aşkına! Erenler aşkına! Uğramış bu uğramış!”</em></p>
<p>Başkarakullukçu ona bakarak kafasını salladı. Hançerini çekerek adama döndü. Son gördüğü şey, lağım kadar kötü kokan bir nefes ve cehennemden çıkma kızıl gözlerdi.</p>
<p align="center"><strong>2.Bir Tuhaf Cinayet</strong></p>
<p>            Saraçhane içerisinde ve şehri Kostantiniyye’de dehşetli bir haber yayılmıştı. Daha cinayetin hikayesi kahvelere ve dükkanlara düşmeden, bir kalabalık kafile Bizans’tan kalma Yedikule’ye uzanan meşhur Meşe Yolu (Direkler Arası -eski Şehzadebaşı Caddesi) üzerinden gelerek Saraçhane’de (İstanbul’un ilk semti), İstanbul’u sallayan korkunç cinayetin vukubulduğu yere doğru yaklaşmaktaydı. Takribi 880’de (1475) Sultan Mehmed’in emriyle buraya kurulan büyük saraç imalathaneleri açılmış, burada çalışan usta ve kalfaların torunlarıyla birlikte bu mahalle oluşmuştu.</p>
<p>Nisan ayının ortasında, kıştan kalma hafif bir sabah sisi sarmıştı ortalığı. Ziyadesiyle esrarlı ve korkutucu bir hava sokağa hakim olmuştu.</p>
<p>Sokakta çınlayan sesler maiyetiyle birlikte Sultan Süleyman Han’ın oraya doğru geldiği yönündeydi. Koşarak sokağa giren solaklar ahaliyi uzaklaştırarak her biri bir ev kapısını ve sokak başlarını tutarak beklemeye başladılar. Ahali evlerinin pencerelerine, cumbalarına çıkarak sokağa doluşan kalabalığa bakmaktaydı. Sokağa iki kişinin koşar adım girdiğini gördüler. Birisinin üstünde kurt postu vardı, altına deriden mamül bir tür yamçı giymişti ki onunda altında zincir zırh sarkıyordu. Belinden ucu eğik bir Tatar kılıcı sallanıyordu ve sırtında bir yay ile bir sadak ok vardı. Kenarı kürklü, ucu mücevher sorguçlu, demirden bir miğfer takıyordu. Orta boylu, esmer tenli, çekik gözlü, tatar tipli, ince bıyıklı bir adamdı. Onun yanındaki ise biraz daha yaşlıca, ama oldukça iri görünümlü, sırtına Bosna sancağının Deli alaylarının erleri gibi kaplan postu geçirmiş, başında da keçe külah taşıyan bir adamdı. Sağ belinden büyükçe, Avrupai bir meç sarkıyor, irili ufaklı birçok bıçak ve kama deriden avcı zırhının orasında burasında asılı duruyordu. Kendi boyunun yarısı büyüklüğünde bir topuz taşımaktaydı.</p>
<p>O sırada evlerin birinde pencere önünde oturan iki ihtiyar gelenleri tanımış gibi kafalarını bilgiççe sallamaya başlamışlardı. İkiside doksanına merdiven dayamış bu ihtiyarlar şehr-i İstanbul’un en yaşlı birkaç sakininden biriydi. Babaları Feth-i Mübin’e (İstanbul’un Fethi) katılmış Karesi vilayetinden gelme gönüllerdendi ki, fetihten sonra ailelerini alarak İstanbul’a yerleşerek, bu ilk semtin saraç esnafları arasına karışmışlardı. Bir müddet orducu esnafından olup, Ordu-yu Hümayun’un ardından nice sefer yolları teptikten sonra baba yadigarı bu eve geri dönmüşlerdi. Bu iki adam sokağa girer girmez, büyük bir merakla sokağı seyreden hane ahalisine dönüp bakmadan kendi aralarında konuşmaya başladılar:</p>
<p><em>“-Aha fedailerde geldi. Ben sana dedim büyük iş bu diye. Sultan bile sarayından çıkıp geldi.”</em></p>
<p><em>            “-Adam sende tabi gelecek, şehr-i Kostantiniyye’de kaç kere böyle vaka görülmüş? Adamlar gecenin ortasında çığlık çığlığa üç yeniçeriyi parçalamış. Canımız tehlikede. Saraya da girilmez artık.”</em></p>
<p><em>            “-Sen öyle san. Fedaileri bilmezmiş gibi konuşma. Sultanın eli ayağıdır bunlar.”</em></p>
<p><em>            “-Bilmez miyim? Na şu kurt postuyla gezen namlı yiğitlerden Kırımlı Sinan’dır. Atadan dededen akıncıdır, ok çeker Nogay süvarilerindendir. Nemçe Seferi’nde yiğitliğiyle küffarı bile sindirdi. Bir gece Sultan’dan destur alıp serdengeçti yoldaşlarıyla baskın verdi küffar ordugahına. O Nemçelilerin namlı yiğitlerinden şövalyelerinden karşısına kimse çıkamadı, donlarını bırakıp kaçtılar. “Kırım’dan gelirim adımda Sinan’dır, Gizlenme Nemçeli meydanda burdadır” diye adına türkü yaktılar.”</em></p>
<p><em>            “-Ya öteki, ya öteki? Bosna Sancakbeyinin kapularından, Deliler Ocağı’ndan çıkma Matlı Fehim’e ne demeli? Bosna’dan orduya katılıp Sultan’la birlikte Rodos’ta savaşıyorlar. Bir bölük Cermen şövalyesi Sultan’ın çadırına girende ne yeniçeri sağlam kalıyor ne silahdar. Matlı durur mu? Baba yadigarı meçi çekiyor belinden dalıyor Cermen keferesinin arasına. Sekizinin kellesini alıyor, kalan üçü yaralarından bitap düşüyor.”</em></p>
<p><em>            </em>İhtiyarlar susup iki fedainin sokağa girişini seyrettiler.</p>
<p>Kırımlı Sinan cesetlerden arta kalanların olduğu kanlı çıkmaz sokağa koşar adım girerek etrafa bakındı. 19.Bekçi ortasının çorbacısı (albayı) Ayı Osman’ın durgun bir halde yeniçerilerden arta kalanları seyrettiğini gördü. Kırım’ın kuzeyindeki Rutenya bozkırlarında yaşarken, çocuk yaşta ailesinden koparılmış ve hediye olarak birkaç köle ile birlikte Sultan Bayezid-i Sani’nin huzuruna çıkan Moskova Knezliği elçileriyle birlikte İstanbul’a gelmişti. Sağlam yapısı ile kısa sürede acemoğlanlığından yeniçeriliğe girmiş, Yavuz devrinden beri bir nice sefere katılmış bir koca kurttu. Lakabı görünüşünden ziyade densiz sayılabilecek yapısından kaynaklanıyordu. Birisine sinirlendiği zaman kim olduğuna bakmadan kamçıyla girişip en sunturlu küfürleri sıralayacak kadar dengesizdi. Sessiz sakinken aniden vuku bulan sinir kriziyle esip gürleyen bir deli yiğitti. Normalde kethüdalığa hatta ağalığa kadar yükselebilecekken, Alman Seferi sırasında askeri yanlış yönettiği gerekçesiyle yeniçeri ağasıyla tartışınca araya girenlere rağmen rütbesi çorbacıda kalmıştı. Padişah’ın ve ordunun İstanbul’a dönüşünün ardından apar topar asıl kılıç salladığı 29.Orta’dan çıkarılarak Kostantiniyye’nin asayişinden sorumlu 19.Bekçi ortasına sürülmüştü. Kostantiniyye’de ve karşısındaki Pera’da on yıldır it uğursuz takımını kovalamaktaydı. Gerginliğini belli etmeden yerdeki kan izlerine bakıyordu.</p>
<p>Çevredeki birkaç yeniçeride hem korku hem de intikam isteyen bakışlarla, yoldaşlarının canını alanları parçaladıklarını düşler halde beklemekteydi. Kırımlı sokaktan çıkarak sokağın başında bekleyen Matlı Fehim’e el sallayınca Fehim arkasına dönerek Sultan’a gerekli işareti verdi. Üç kıta yedi düvelde at oynatan şahbazların ve mamur karyelerin hakimi cihan padişahı Sultan Süleyman Han, türlü çeşit mücevherle süslü at koşumunu solaklardan bir askere bıraktıktan sonra atından inerek altı solak’ın korumalığında sokağa girdi. Kırımlı Sinan’la Matlı Fehim çıkmaz sokağın bir köşesine giderek elpençe divan beklemeye başladılar. Sultan Süleyman çıkmaz sokağa girer girmez tiksinerek yeniçeri kullarından arta kalanlara baktı.</p>
<p>Sultan, Çorbacı Osman’a bakmadan sertçe sordu:</p>
<p><em>“-Kullarımın bu ahvali nicedir? Hangi iblisin işidir bu?”</em></p>
<p><em>            </em>Çorbacı Osman sesinde hiçbir titreme olmaksızın elpençe divan:</p>
<p><em>“-Belli değil sultanım. Kaç kişilermiş veya tek kişi miymiş bilmiyoruz. Ezan vaktine yakın, sabaha karşı fenerleri söndürmeye gelen fenerciler görmüşler. Haber gelir gelmez sokaklara devriye saldık, yabancıları, şüphelendiklerini topluyorlar. Biz gelir gelmez sokaktaki evleri tek tek gezdik. Gece bazı sesler duymuşlar. Çığlıklar ve böğürtüler varmış. Sokak o kadar karanlıkmış ki hiçbiri bir şey görememiş.”</em></p>
<p><em>            “-Şehri Kostantiniyye çalkalanıyor. Böyle vahşet görülmüş müdür? Benim kullarım katledilmiş siz burada eyleşirmisiniz?”</em></p>
<p><em>            “-Affedin hünkarım. Karındaşlarımızın kanı yerde kalmayacaktır. Evelallah yapanları bulup kadı karşısına koyacağız.”</em></p>
<p><em>            </em>Tam o sırada bazı ayak sesleri duydular. Ardında bazı neferler olduğu halde 5.Ağa bölüğü ortasının başkarakullukçusu Kara Şaban gelmişti. Ocağı gibi geçmişi de netameliydi. Çorbacı Osman’la yaşıt olmasına rağmen, 1525’teki yeniçeri isyanına karıştığı için önce yoldaşlarıyla birlikte idam edilecekken, rica ile rüşvet ile kendilerini affettirmişler ama sürgün misali göz önünde dursunlar diye kaffesi 5. Ortaya gönderilmişti. Bir çoğu seferlerde baş vermiş, onlardan yadigar Kara Şaban tek kalarak ortanın başına geçmişti ama isyandan dolayı rütbesi başkarakullukçu rütbesinden öteye geçmemişti. Yeniçeri Ocağı içerisinde ne kadar netameli adam varsa, göz önünde bulunup icabında halledilebilmeleri için bu ocağa toplanmıştı. İstanbul’un en netameli adamları ve ilk kabadayıları bir şekilde bu ortayla bağlantılı işlerini yürütüyordu. Netameli olmasına rağmen, şehirde azabilmesi muhtemel adamları kontrol ettiği için yaptığı ufak tefek işlere göz yumuluyordu. Üstelik bu yükselişinde, 1523’te Kanuni’nin Yahudi sarrafların alacaklarını tahsil etmeleri karşılığında yeniçerilerin maaşlarını işletme hakkın vermesinde etkili oluşu ve bizzat Pera bölgesindeki Yahudi sarrafların eli kolu olması da etkiliydi. Cinayetin haberini ve Sultan’ın intikalini haber alır almaz adamlarıyla cinayet mahaline gelmişti.</p>
<p>Sultan Süleyman Han, fedailerinden tarafa dönerek:</p>
<p><em>“-Vakayı 19.orta soruşturacak. Çorbacı mesuldür. Sizi de onun yanına verdim, bu vahşeti yapanın hakkından gelmesini bilirsiniz. Katili bulursanız yakalamadan önce bana tez haber edesiniz.” </em>Dedikten sonra, arkasına döndü. El etek öpüp el pençe divan bekleyen Başçavuş Kara Şaban’a:</p>
<p><em>“-Kostantiniyye’nin it uğursuz takımını iyi bilirsin. Karındaşlarınızın maktülünü bulmada, sen de aynı şekilde mesulsün.”</em></p>
<p><em>            “-Emredersiniz hünkarım!” </em>dedi Kara Şaban Ağa başı eğik vaziyette. Sultan Süleyman Han bir hışımla geldiği gibi çıkmaz sokaktan çıkarak atına binerek solakların korumasında, muhafız alayıyla birlikte mahalleden çekildi. Çorbacı, başkarakullukçu, fedailer, 15.Bekçi ortasının ve 5.Ağa Bölüğü ortasının neferleri, yoldaşlarından arta kalanlarn çevresinde akbabalar misali dikilmekteydiler. Onların gergin bekleyişinden çekinen ahali, pencerelerinin ardına çekilerek sessizliği dinlemeye başlamışlardı.</p>
<p>Kara Şaban kafasını iki yana sallayıp ceset parçalarına bakarak, Pera kahvelerinde yeni türeyen nargileler yüzünden tömbeki dumanından kesikleşmiş sesiyle:</p>
<p><em>“-Cık! Cık! Cık! O kadar savaş meydanı gezdim, yetmiş iki buçuk milletten adamla cenk edip kılıç tokuşturdum, böyle vahşet görmedim. Hangi ortadan?”</em></p>
<p><em>            </em>Ayı Osman:</p>
<p><em>“-Bizimkilerden. Üç kişi, bir karakullukçu iki nefer. Sayılarını yerdeki hançerlerden tespit ettik. Bir de dün gece ocaktan firar eden bir acemoğlanının peşinden gidenleri biliyorduk. Firariyi buldular mı bilmem ama ecellerini bulmuşlar.”</em></p>
<p><em>            </em>Kırımlı Sinan ile Matlı Fehim ceset parçalarında arta kalanların üzerine eğilerek incelemeye başladılar. Tatar sordu:</p>
<p><em>“-Peşinden gittikleri firarinin işi olmasın?”</em></p>
<p><em>            “-Daha neler!” </em>diye gürledi Kara Şaban. <em>“Acemoğlanının teki, civelek başına iki neferiyle koca karakullukçuyu haklayacak. Hak yazdıysa bozsun cihan görmüş mü duymuş mu?” </em>diyerek cesetleri inceleyen Tatar’a ters ters bakmaya başladı. Ayı Osman sıkıntıyla ensesini sıvazlayarak söylendi:</p>
<p><em>“-Onu bilmem ama bu iş Kostantiniyye’de ilk.”</em></p>
<p>Kara Şaban:</p>
<p><em>“-Nasıl ilk? Cinayetten bol ne var. Sen bana desdur ver ben gidip ne kadar katil varsa getireyim dikeyim karşına!”</em></p>
<p><em>            “-Adi cinayet değil bu. Pera’daki gemicilerin karı cinayetine, Sulukule’dekilerin mal kavgasına, Yedikule bayırındaki keşlerin birbirini kesmesine benziyor mu bir bak? Bu muhitte böyle şeyler olmazdı. Benim şehrimi tanımaz mıyım? Benden önce Mehmed Han’dan bu yana on dört bekçi çorbacısı eskitti bu sokaklar. Tam on dört! Al kaydı kuydu bizim ortada Kostantiniyye’nin Pera’nın iti uğursuzu, katili, orospusu hepsi orada. Ben böyle cinayet görmedim. On dört tanesinde o kadar isyan oldu, suikast oldu, bu boktan katliam geldi on beşincisi buldu anasını satıyım!” </em>diye gürledi Çorbacı Osman. Bu sırada Kara Şaban ve diğer neferler, ocak dışından fedaileri gergin bakışlarla süzmekteydiler. Kara Şaban evlere bakındıktan sonra sordu:</p>
<p><em>“-Bu karakullukçu veya neferler nereden devşirildi?”</em></p>
<p><em>            </em>Hem neferler hem fedailer hem de Çorbacı Osman garip bir şey görmüş gibi baktılar Kara Şaban’a. Çorbacı Osman sordu:</p>
<p><em>“-Ne alakası var?”</em></p>
<p><em>            “-Karakullukçu Arnavutsa veya Kafkas kabilelerinden devşirilmişse kan davası olabilir.”</em></p>
<p><em>            “-Gürcü, Çerkez taifesinden kul devşirilmez töredir. Bizim ortanın ekserisi Arnavut devşirmesidir. Bugüne kadar da kan davası diye bir tanesi vurulmamıştır.” </em></p>
<p>Matlı Fehim ağır Arnavut aksanıyla konuştu:</p>
<p><em>“-Arnavutlar kindar ama vardır kan davasının da toresi. Kafkas kabileleri gibi aileler arasına girmişse kan, çekilırler vadilerdeki kulelerina. Aralarında savaşırlar more. Aileler olurda başka yere giderlerse gitmezler peşinden. Arnavut memleketinde kalırlarsa ne pahasına olursa olsun bırakmazlar sağ. Olsun gerek Lek Dukakin’e ve Arnavut töresine. Olsa kin besleyen bir düşmanı, sanmam işlesın böyle cinayet.  İnsan işi gibi durmuyor be more.”</em></p>
<p><em>            “-Tağm üğstüne bastığnız mösyö!” </em>sesini duyar duymaz, geldiği tarafa baktı cinayet mahalindekiler. İlginç görünümlü bir adam sokağın başında dikilmiş yeniçerileri seyrediyordu. Kahverengi kadifeden bir pelerin, mavi renkte kenarı siperlikli ve tüylü frenk serpuşu kuşanmış, baştan ayağa frenk kıyafetlerine bürünmüştü. Belinden tığ gibi uzun bir şövalye meçi sarkıyor, iki belinde gümüş hançerler parlıyor, sırtında asılı bir tatar yayı ve siyah deriden kolluklu bir çanta duruyordu. Sırtına kadar uzanan saçları, kara kuru sıfatı, karga burnunun altından fırlayan ucu ince ve kıvrık siyah bıyıklarıyla her haliyle bir Frenk’ti. Çorbacı Osman üzerine yürürken gürledi:</p>
<p><em>“-Surların içinde silah taşımak yasak birader, bu ne böyle avcı taburu gibi?”</em></p>
<p><em>            </em>Frenk görünüşlü adam koynundan iki parşömen çıkardı. Parşömenlerden birinde hem Frenk dilinde hem de Osmanlıca yazılar yazılmıştı. Françe eyaletiyle yapılan ahitnameye binaen, bir Frenk paşasının Osmanlı topraklarında söz konusu şahsın gezebilmesi için kapitülasyon hükümlerince izin verdiği yazıyordu. İkincisinde ise Osmanlıca, bu kişinin Fransız konsolosluğunun güvenliğinden sorumlu olarak şehirde silahlı gezebilmesine dair verilen izniydi. O tarihlerde İstanbul’da şehirde silah taşımak yasaktı, yeniçeriler bile sur içinde hançerden gayrı silah taşımazlardı ki, kadılık iznine tabi tutulurdu silah taşıma.</p>
<p>Frenk parşömenleri geri alıp koynuna soktuktan sonra başıyla hafifçe kefere selamı vererek:</p>
<p><em>“-Bendeniğz Jean Jacques de Montegeu. Sizin deyiminizle Françe vilayetinden geliyoruğm. Françe Kralı’nın okültistiyim. Siz nasığl diyoğr müneccimbaşı. Ama astrologie yok, ben daha çok gizli ilimleri araştırıyoğrum. »</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban önce Frenk’e bakarak: <em>“-Üfürükçü müsün lan sen?” </em>diye sordu. Ardından Çorbacı’ya dönerek: <em>“-Gavurun muska yazanını da ilk kez görüyorum ha!” </em>dedi. Frenk kafasını iki yana sallayarak:</p>
<p><em>“-Hayığr mösyö! Ben biliyoğrum sizi, ne üfüğrük ne muskacı değil ben. Ben daha çok havvas ve gizli bilimleri araştırıyorum, müellif diyoğr siz. Kitaplağrı topluyor, olaylağrı inceliğyorum.”</em></p>
<p><em>            </em>Çorbacı Ayı Osman dövecekmiş gibi sordu:</p>
<p><em>“-Françe elçisinin sarayında görevin varsa burada ne işin var? İşimiz gücümüz var gavur, eğlenme buralarda!”</em></p>
<p><em>            “-Mösyö size tam anlağtmadım pardonez mua! Venediğk balyoğsunun (elçisinin) sağrayındaydım, is janissaireslerin başına gelenler duyulduğ. Dehşeteğ düştüğnüzün farkındağyım.”</em></p>
<p><em>“- Bu Venedik balyosu da bize meslek bıraktıracak yakında. Sadrazam azledilse, azilden önce git haberini balyostan al. Ne tez duymuşlar?”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban:</p>
<p><em>“-Öyle deme Çorbacı ağa, bir Yahudi bankerler birde bu Venedik keferesi, şehr-i Kostantiniyye’nin cümle gizli saklı işini duyarlar. Bunlarla ahbaplık eden, bir şey duymadığını iddia edemez.”</em></p>
<p>Frenk Jean:</p>
<p><em>“-Mösyöğ lafınızığ böldüğm. Kusurağ bakmayınğ ama buraya gelme nedenğim, bu yaşadığnız olayın ilginçliğidir. Kralımın verdiği yetkiğ ile cihanığ geziyor ve bir nice garip olay örneği topluyorum. Şu anda kesin bir şey söyleyemeğm ama bunu yapan şeyin insan olmadığı kesin.”</em></p>
<p><em>            </em>Kırımlı Sinan cesetleri göstererek konuştu:</p>
<p><em>“-Frenk haklı Çorbacı ağa. Yara izleri hem derin hem de tırtıklı. Köpek ya da aslan dişi gibi. Sağlam kalan yerlerinde pençe izleri var. Bir de et parçaları eksilmiş. Yani bunu yapan ya bunları yemiş ya da yanında götürmüş. Hançerlerde bazı kanlı tüyler var. Keferenin dediği gibi insan işi değil. Köpeklerle saldırmış olabilirler.”</em></p>
<p><em>            </em>Çorbacı Osman:</p>
<p><em>“-Birkaç kere uluma sesi duymuşlar bağrışma arasında. Ama köpek olacağını sanmam. Burası Saraçhane. Yan tarafı bizim kışlalar hemen. Bu muhitin köpekleri bizimkileri tanır. Yabancı yerden saldırma köpeği getirebilirler, Sırplar yetiştirir. Ama bu izler köpek parçalaması değil. Kurt desen burada gezinmez, Haramidere yada Istranca taraflarına bakacaksın. Kurt sürüsü olsa iz miz bulurduk, birde böyle parçalamaz. Daha büyük bir şey olmalı siz de hayvan diyorsanız.”</em></p>
<p><em>            </em>Matlı Fehim:</p>
<p><em>“-Aslan, kaplan diyeceyim, ama ne gezsın Kostantiniyye’de. Ama izler olsun büyük bir şey.”</em></p>
<p>Kara Şaban:</p>
<p><em>“-Bizans dehlizlerinden fırlayıp gelen bir ejderha parçalamıştır belki. Yahu görmüyor musunuz? Bu boku kim yediyse sırf kafa karıştırmak için kasten yapmış bunları. İnsan değil diyorsunuz, hayvan değil diyorsunuz ecinniler mi gelip üç yeniçeriyi tepeledi!”</em></p>
<p><em>            </em>Frenk Jean sırtındaki çantasını yere indirdikten sonra açtı. İçinden bir bez birde içi boş cam bir şişe çıkardı. Yeniçerilerden arta kalanların başına giderek baltada kalan kılları şişeye atarken, kanlı baltalardan birine beze sardı. Neferlerin ve başların garip bakışlarıyla karşılaşınca:</p>
<p><em>“-Ben çoğk yer gezdiğm mösyö. Bu olay alelade bir cinağyet değil. Beğn her türlüğ bu olayığ çözeğbilirim. Ama takdir edersiniğz ki pek çoğk yaratığk ve canavağr mevcut. Bunuğ çözmek için bu konulağrdan daha iyi anlayan biri lağzım.”</em></p>
<p><em>            </em>Çorbacı Ayı Osman, çaresiz bir şekilde Kara Şaban’a ve fedailere baktı. Kara Şaban çıkışa yönelerek:</p>
<p><em>“-Sizinkiler ceset parçalarını kaldırsınlar artık. Bizde Peralı Panayot’a gidelim o zaman.”</em></p>
<p><em>            </em>Çorbacı Ayı Osman:</p>
<p><em>“-Panayot kim?”</em></p>
<p><em>            “-Pera’nın gavurlarından. Asıl namı Vladic, Prag memleketinin simyacılarından ders almış, Cermen vilayetinin Yahudi sihiribazlarından feyz almıştır. Enigizisyon bokuna memleketinden buraya kaçmış zamanında.”</em></p>
<p><em>            “-Engizisyon ne lan?”</em></p>
<p><em>            “-Bilmiyor musun bu hani var ya Frenk vilayetlerinde bir tarikat var, cadı büyücü dediklerini ateşe verip adam yakıyorlar. Onlar işte. Burada Panayot ismini aldı bu Vladic. Pera’nın en namlı büyücüsüdür. Üfürükçüden muskacıdan farklıdır, sanatını daha iyi bilir. Frenk Jean! Sen şimdi Katoliksin, bu adam engizisyondan kaçmış, Heretik felan bozmaz değil mi seni?”</em></p>
<p><em>            </em>Frank Jean aldıklarını çantasına yerleştirirken kafasını hayır manasında salladı. Çorbacı Ayı Osman, adamlarına cesetleri kaldırmasını söyledikten sonra Kara Şaban, Frenk Jean ve 5.ortanın neferleriyle çıkmaz sokaktan ayrılarak Pera’ya doğru ilerlemek için sahil tarafına doğru yürüdüler.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p style="text-align: center;"><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/09/Kos_ule_by_kerembeyit.jpg"><img class="aligncenter size-large wp-image-3424" title="Kos_ule_by_kerembeyit" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/09/Kos_ule_by_kerembeyit-768x1024.jpg" alt="" width="614" height="819" /></a></p>
<p align="center"><strong>3.Peralı Panayot, Sulukuleli Kurşuncu Kör Satiye</strong></p>
<p>            Cinayeti araştıran kafile kafalarında binbir soru işaretiyle karşıya geçmek üzere vakti zamanında Cebe Ali Bey’in sancağını diktiği sur kapısını geçerek o muhitin kayıkhanelerinden birine yanaştılar. Çorbacı Ayı Osman, Kara Şaban, Frenk Jean, Kırımlı Sinan ve Matlı Fehim koca kayığa bindiler. Beşinci Ortanın neferleri kıyıda kaldı. “Karşıya!” diye gürledi Kara Şaban. Ta Bizans’tan beridir ya Pera ya Karşı derlerdi ki Pera’da Bizans keferesinin lisanında karşı demekti. Julianopolis ismi ise çoktan tarih sayfalarında unutulmuştu. Gerçi Galata ismi daha yaygındı, İtalyan keferesinin taktığı isimdi, ama oranın ahalisinden ötürü yeniçeriler gibi emniyet taifesi de Pera’yı alışkanlık haline getirmişti.</p>
<p>Kayığa doluşmuşlardı, içlerinde tuhaf ve esrarlı olaylara dair bir emare olmasa da yine bir şeyler bulunur diye umuyorlardı. İnsan işi değilse, hayvan işi değilse cinlerin perilerin işi miydi? Kara Şaban, ocakta toyluk zamanlarında öğrettikleri Sırp lisanında Frenk’e bir şeyler sordu. Frenk cevap veremeyince onun Sırpça bilmediğine kanaat getirerek Ayı Osman’a dönerek Sırpça:</p>
<p><em>“-Frenk anlamaz. Sırpça konuş. Sence bu keferenin bu olayı çözmek için böyle çıkıp gelmesi normal midir?”</em></p>
<p><em>            “-Ne bileyim Şaban? Bana da tuhaf geldi. Gerçi gelmesi iyi oldu. Adam böyle işlerden anlıyor gibi.”</em></p>
<p><em>            “-İyide neden bizim yoldaşlarımızın derdine düştü?”</em></p>
<p><em>            “-Bizim münneccimbaşılar ve hüddamlar nasıl cinlerin, yıldızların, ifritlerin sırrını arıyorsa bu da onları kurcalıyor. Kendi krallarının emriyle cihanı dolaştığına göre aradığı bir şey var.”</em></p>
<p><em>            “-İşte birazdan öğreneceğiz. Adam normal değil. Deminden biri bizi takip eden üç kişi var. Denizci taifesinin kılıkları var ama belli uzaktan bu adamı korurlar. Keferenin cinle periyle ne işi olsun başka bir şey var kesin. Bekle hele kayık bir sislerin içine girsin!”</em></p>
<p><em>            </em>Hafif sabah sisi halen kentin üzerinde asılıydı. Minareler ve evler, surlar ve kuleler, tepeler ve köşkler hafif siluetlerle seçiliyordu. Yeniçeri taifesinin devşirilmeden önce nenelerinden dinledikleri upir’li, kukudhi’li, krvopijac’lı, vrolok’lu, volkoslak’lı, stregoika’lı, bojic’li, moroi’li, nosferatu’lu, ordoğ’lu korku masalları bu sisli esrarengiz Kostantiniyye manzarasında ve şahit oldukları kanlı cinayetin hatıratında tuhaf duygular uyandırmıştı. Kayık Haliç suyunun ortasına gelip sisler dört bir yanı saranda Kara Şaban kayıkçıya durmasını söyledikten sonra kuşağından çektiği hançeri Frenk’in gırtlağına dayayarak tıslar gibi sordu:</p>
<p><em>“-Anlat bakalım kefere maksadın nedir?”</em></p>
<p><em>            “-Mösyöğ ne yapıyoğrsunuz? Bu şekildeğ hareğket edemezsiniz kralğın fermanı var!”</em></p>
<p><em>            “-Oğlum burası Haliç. Çok şerefsizi çuvala koyup taş bağlayıp bu suların dibine gönderdik. Burada ferman geçmez! Seni takip edenler kim? Neden yoldaşlarımızın katli meselesine burnunu soktun?”</em></p>
<p><em>            “-Oh mösyö! Bunuğ size söyleyemem bu devleğt sırrıdır!”</em></p>
<p><em>            “-Lan başlatma sırrına sadrazam mı seçiyorsun ne sırrı? Sen kalk cin peri davasına ta Frenk vilayetlerinden buraya gel.”</em></p>
<p><em>            “-Mösyöğ aradığım şey siziğ hiç ilgilendirmeğz. Bu yaptığınız yanlış! Ben kralın korumağsı altındağyım! Françe tebaasındanım!”</em></p>
<p><em>            “-Françe dediğine bizde vilayet diyorlar lan ne kralı ne hükümdarı. Söyle çabuk neden bu cinayetin peşine düştün!”</em></p>
<p><em>            “-Mösyöğ size bunuğ anlatamam benimde hayatım tehlikeğ altında! Ama sizeğ şu kadarınığ söyleyeğbilirim. Aradığım şey, sizin arkadaşlağrınızı öldüren şey olabilir. Bir canavarın peşindeğyim. Ama size anlatamam.”</em></p>
<p><em>            “-Ne canavarı ne yaratığı?”</em></p>
<p><em>            “-Bu herkezeğ anlatılağmaz. İnanmayağbilirsiniz amağ dinledikten sonrağ bir dahağ dünyaya aynı gözle bakamazsınız. Gece yatağnızağ gidemezsinizğ!”</em></p>
<p><em>            “-Neyin peşindesin sen? Ne canavarı ne saçmalığından bahsedersin?”</em></p>
<p><em>            “-Pekalağ size anlatığrım ama inanıp inanmamak sizin elinizdeğ. Françeğ kralının kızınağ bir vampiğr siz nasılğ diyor musallat oldu.”</em></p>
<p><em>            “-Vampiğr ne?”</em></p>
<p><em>            “-Görüp görebileceğiniz canavarların en korkuncu mösyöğ. Gece olunca mezarından çıkarak ölümlülerin kanlarını içen bir iblis! İlk başta kimseğler anlamadı. Boynunda yaralar vardığ. Böcek sandığlar. Sonra kabuslar ve kan kaybı başladığ mösyö. Bir gün öldü ve mezara koyduğk. Üç gece sonra oradaki nöbetçilerin saçlarığ beyazladı. Mezarından bu dünyaya ağit olmayan sesler geliyordu mösyö. Lahiti açtığımızda gördüğümüz şey prenses değildiğ mösyö. Gözlerini, sivri dişlerini, pençelerini görseydiniz kabuslarınızdan çıkmazdığ!”</em></p>
<p><em>            </em>Kayıktakiler o tuhaf sabah sisinde istemsizce titrediler. Tüyleri diken diken oldu sabah ayazında. Kırımlı ağır ağır konuştu:</p>
<p><em>“-Bizim Kırım’da obur derler. Arnavutlar Kukudi derler. Hortlak, hortlak.”</em></p>
<p>Frenk:</p>
<p><em>“-Kralın kızığ vampir olduğ. Zindanda tutuluyoğ. Onu düzeltmenin tek yolu onu bu haleğ getiren vampiğri bulmak ve kafasını keseğrek külleriniğ bir suyun içinde prensese tekrar içirmek. Başkağ türlü değişmez. Tam on yıldığr onun peşindeğyim mösyöğ. Cihanığ gezdim. Başkağ canavarlar, gariplikler gördüm. Umarım peşindeğ olduğumuz şey o katildir mösyöğ. Bu biğr devlet sırrıdığr. Umağrım saklığ tutarsınız.”</em></p>
<p><em>            “-Niye sır peki?”</em></p>
<p><em>            “-Vatikan. Eğer prensesğin vampiğr olduğu öğreniliğrse rahipler onu sağ bırakmazlağr.”</em></p>
<p><em>            “-Ya bizi takip edenler?”</em></p>
<p><em>            “-Venediğk balyosunun adamlarığ. Olayığ onlardağ merağk ediyoğr benle alakalarığ yok.”</em></p>
<p><em>            “-Türki lisanı nerede öğrendin?”</em></p>
<p><em>            “-Altı yıl evvel İstanbul’ğa geldim mösyö. Ama çok kalmadım. Dört yıl önce yolum İzmir’e düştü oradağ altı ay kadar kaldığımda Rumca ile birlikte öğrendim.”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban hançerini Frenk’in gırtlağından çekerek sustu. Eliyle kürekçiye yola devam etmesini belirtti. Kürek suda şıpırdarken, sis gözlerini bulandırmışken her birinin sağdan soldan işittiği hortlak hikayeleri akıllarına üşüştü. Balkan seferlerinin birinde dinledikleri Canik sipahilerinden Reşit Ağa’nın Eflak ecinnilerinden bir kızın peşine düşüp kayıplara karışması, kırk gün sonra Ordu-yu Hümayun seferden dönerken bir grup akıncının beti benzi atmış bir şekilde sipahiyi kanlı kefenle Erdel (Transilvanya) ormanlarında gördüklerine yemin etmelerini düşündü Kara Şaban. Ayı Osman’ın aklına Macar Seferi sırasında bir dağ yolunda denk geldikleri kara suretli yıkık şato düştü. Dağ çingeneleri orada geceleri ecinnilerin ışıklar yakıp şarkılar söylediklerine yeminler etmişlerdi korkunç hikayelerini anlatırken. Kırımlı Sinan’ın aklına düşmüştü, Akmescit’in köylerinden birine musallata olan, sevdiği kızı dağa kaldıran uğursuz bir obur hikayesi. Köyün ihtiyar imamı oburun kızın cesedini dişleyerek kanını çektiğini, kızın naaşını mezarlıkta bulduklarını anlatmıştı gözlerinin önünde. Matlı Fehim’in aklına düştü Bosna sancağının delilerini bile korkudan yüzgeri eden Bojik cadısının öyküsü. Cadının kellesini almaya gitmiş ama ormandan çıkan cadının okuyup üflemesiyle atları çıldırmış kendi gözlerinin feri kaybolmuş o koca yiğitlerin ağlaşmalarını anımsadı.</p>
<p>Her birinin aklında birbirinden korkunç ve uğursuz hikayelerle, dibi yosunlu üstü baykuşlu Pera surlarının dibinde rıhtıma yanaştılar. Kara Şaban’ın bir iki mangırı kayıkçıya bırakmasından sonra rıhtıma çıkarak Pera’ya girdiler. Denizcilerin, hamalların, kürekçilerin, tüccarların, ayyaşların, keşlerin, dilencilerin, fahişelerin ve hırsız uğursuz takımının aralarından sıyrılarak Galata kulesinin dibindeki surlara doğru yürüdüler. Kulenin dibindeki surlardan birine bitişik durur gibi, Cenevizlilerden kalma iki katlı ahşap bir binanın bahçesinden içeri girdiler. Kara Şaban evin kapına varır varmaz evi sarsarcasına kapıyı yumrukladı. Bir süre sonra kapı hafif aralandı. Kapıyı açan karşısında iki yeniçeri amiriyle, üç silahlı tipi görünce kapı ardına kadar aralandı. Kıvırcık saçlı, köse sayılabilecek denli tüysüz suratlı beyaz suratlı ince yapılı Peralı Panayot, Frenk’in göğsündeki Katolik haçını görür görmez korkuyla diz çökerek yalvarmaya başladı:</p>
<p><em>“-Sonunda buldular demek? Lütfen beni bu engizisyonzuya teslim etmeyin ağalar, vergimi öderim, kimsenin tavuğuna kis demem ben!”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban şaşkınlıkla sordu:</p>
<p><em>“-Ne oldu be adam betin benzin attı ne engizisyoncusu?”</em></p>
<p><em>            “-Yanındakini görmezsin vre? Boynunda istavrozla durur?”</em></p>
<p><em>            “-Hay Allah iyiliğini vermesin şaşkın gavur kalk ayağa kalk! Ne engizisyonu, Françe kralının bendelerindendir.”</em></p>
<p><em>            </em>Panayot ayağa kalkarken:</p>
<p><em>“-Oh efharisto poli! Bende böyle silahli, silahli görünze engizisyonzu sandım vre!”</em></p>
<p><em>            “-Tabi Panayot tabi. Koca Vatikan işi gücü bıraktı, Papa hazretlerinin gönlü soğusun diye ta anasının nikahından engizisyoncu gönderdi. Fesupanallah! İşimiz düştü be adam çekilde geçelim, kapıyı ardımızdan kapat fevkalade mühim bir iştir.”</em></p>
<p><em>            “-Basimin üstüne vre paşamu, gesin içeri!”</em></p>
<p><em>            </em>Panayot’un çekilmesiyle birlikte önce fedailer ardından yeniçeri amirleri girdiler içeri. Frenk Jean girmeden Panayot’a bakarak sordu:</p>
<p><em>“-Mösyöğ sizin Prag’dan geldiğinizi söylediğler. Ama siz Grekler gibi konuşuyorsuğnuz?</em></p>
<p><em>            “-Beyimu benim aile Türklerin buraya geldiği sene kaçmis, ta Prag’a yerleşmiş. Simyacidir babam, alşimi elixir ustasidir. Bizim ailede hep böyle konustuk. Engizisyon cadı diye yakazakti beni kastim geri dönüp buraya yerleştim.”</em></p>
<p><em>            “-Sormayığn mösyöğ kralın koruması olmasa beni de yakağrlar! Ben değ occultistim mösyöğ. Prag’a gittim zamağnında. Simyağ biliriğm ben.”</em></p>
<p><em>            “-Katalava. Prag’ta kabalacilari tanirsin o zaman. Loew Ben Bezalel’i tanir misin?”</em></p>
<p><em>            “-Tanığmam mı mösyöğ! Ama kitaplarından tanığrım. Şağnını çok duydum. Kilden bir golem yapan kişiymiş, tüm mistiğkler öyle diyoğr.”</em></p>
<p><em>            “-Doğri diyorlar vre, ben gözlerimle görmüşümdür heyula gibi bir sey.”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban kapıdan kafasını uzatarak gürledi:</p>
<p><em>“-Avrat gezmesindeymiş gibi kapı önünde dedikodu yapacağınıza içeri geçin içeri!”</em></p>
<p><em>            </em>İki gizli ilim meraklısı bu uyarıyla irkilerek içeriye girdiler. Duvarlar raflarla, kalan boşluklar envai çeşit gavur işi masalarla sehpalarla doluydu. Üstlerinde tip tip kavanozlar, hendese ve cebir aletleri, feylesofların kullandığı cinsten edevat, müneccimlerin kullandığı bir nice çeşit usturlab, kum saati, güneş saati ve sair tuhaf cihaz, bitki ot parçaları, kök parçaları, formül kazınmış duvarlar ve tuhaf ecinnilerin resmedildiği kağıtlarla, acayip ve gizli ilimlere ait korkulu büyü kitaplarından cinlerin isimlerinin yazıldığı davet kitaplarına bir nice sihirbazlık edevatıyla doluydu. Kazanlar ve imbikler fokurduyor, şişeler içinde renk renk sıvılar duruyor, bazı şişelerde ve kafeslerde canlı hayvanlar korkulu gözlerle gelen ziyaretçilere bakıyordu. Envai çeşit cam kapların içinde türlü çeşit, yılanlar, akrepler, çıyanlar, her nevi mahlukat, böcekler, su dolu kaplarda kıskaçlı kollu püsküllü deniz mahlukları dolanıyordu. Evin görülmedik kısımlarında da kafes içinde baykuşlar, maymunlar, insana, hortlaklara, cinlere ve deniz kızlarına ait mumyalar, bir nice bulunmuş tılsımat ve sihirli eşya bekleşiyordu. Frenk Jean şaşkınlıkla sordu:</p>
<p><em>“-Osmanlı’da büyüğ yasak değil?”</em></p>
<p><em>            </em>Panayot:</p>
<p><em>“-Efendimu yasak değildir ama günahi vardir derler. Ama saray ahalisinden, konaklardan ve hanelerden büyü bozmaya, kısmet açmaya çağiranlar vardir, üfürenler muskaziler vardir. Ben simya ilmini bilirim, onlarin isine karismam.”</em></p>
<p><em>            “-Günah ama yasğak değil?”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban:</p>
<p><em>“-Bizde işler başkadır Frenk. İbadette kabahatte gizlidir. Vergini verdikçe, padişaha isyan etmedikçe, yaramaz işlere sapmadıkça, kafanı yerden kaldırmadıkça kimseye ilişmezler. Ha birde rüşvet var. Bu kefere bizimkilere haracını eksik göndersin, mezardan ceset yürütür diye tuttuğum gibi Galata’daki Frenk kilisesinin avlusuna atarım, cadı diye yakarlar. Değil mi Panayot?”</em></p>
<p><em>            “-Neler diyorsun pasamu ne rüşveti? Koruma için veririz, it kopuktan yoksa ne rüsveti ne hirsizliği efaristo pasamu.”</em></p>
<p><em>            </em>Kırımlı Sinan:</p>
<p><em>“-Saraya çok üfürükçü girip çıkar. Seni hiç görmedim ama namını duymuşluğum var.”</em></p>
<p><em>            “-Ah vre pasamu demek saray halkindansiniz? Demin ki rüşvet müsvet konusmalarımiz sizi yaniltmasin vre! Koruma üzreti.”</em></p>
<p><em>            “-Simyacıyım dedin. Altın yapabiliyor musun?”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban:</p>
<p><em>“-Ohoo bir altın yapar değme Yahudi tüccar anlayamaz. Ama yeminli hem de ipi bana bağlı. İstanbul’da bu işi en iyi yapabilen o ve deneme amaçlı başka yapmaz, yapamaz. Piyasayı bozdu diye Yahudi tüccarlar bunu yaşatmaz. Bir de devlet açısından sahte akçe yasak malumunuz.”</em></p>
<p><em>            </em>Ayı Osman bir anda gürledi:</p>
<p><em>“-Çene çalmayı bırakın da meseleyi soruşturalım!”</em></p>
<p><em>            </em>Panayot:</p>
<p><em>“-Emredin pasamu, emredin!”</em></p>
<p><em>            “-Saraçhane cinayetinden haberin var mı?”</em></p>
<p><em>            “-Sabaha karsi bizim karsida oturan Mois’in evine gelen bir adam söyledi bir seyler, paramparça edilmis bir sürü insan naaşi bulunmus. Ama o kadar gerisini duyamadim.”</em></p>
<p><em>            “-İki nefer bir amir üç yeniçeri öldürüldü. Cesetler paramparça edilmiş. İnsan işi değil dediler. Bu Frenkte sizin meslektenmiş, kendisi söyledi. Bu işin ustasına danışmak gerek dedi, sana geldik. Bu nice canavarın işidir?”</em></p>
<p><em>            “-Ah efendimu anladim. Hep bu merakli komsularimin laf sıkarmasi. Efendimu bir laf sıkarmisler neymis ben evimin kömürlüğünde canavar saklarmisim. Vre malaka kendim zor siğiyorum birde koynuma ejderha mi alazayim?”</em></p>
<p><em>            “-Ateş olmayan yerden duman tütmez derler sen yine de bir bakın kömürlükten kaçan çıkan olmuş mu diye.”</em></p>
<p><em>            “-Pasamu inan ki ben canavar felan beslemem, kocakarilerin uydurmasidir. Kömürlükte sadece bir kac insan mumyasi var o kadar. Bir de ecinnilerle deniz kızlarinin mumyaları bir iki tane, öyle canavar felan yok. Olanda çoktan ölmüstür kale.”</em></p>
<p><em>            “-Ceset yürütüyormuşsun yasak değil midir? Belki canlı insan etine ihtiyaç duydun?”</em></p>
<p><em>            “-Pasamu Saban Ağamu sadece latife yapmistir. Ben simyaciyim, benim isim madenle mumya ile ne isim olur cesetle, nekromansi üstadi miyim ben vre? Ama zehirden yaradan anlarim pasamu.”</em></p>
<p><em>            “-Kostantiniyye’de büyük, üç yeniçeriyi parçalayabilecek denli vahşi cinsten bir mahlukat bulunur mu?”</em></p>
<p><em>            “-Vre pasamu Kostantiniyye’de canavar eski dönemlerde varmis ama artik pek kalmadi. En son Ahirkapi civarında, babamlar kuşatma zamani büyük bir ejderha görmüşler, dev bir yilan kafasinda horoz ibiği varmis. Ondan kelli görmemişler. Ama ilim sahipleri derki pasamu Kostantiniyye’nin altında dev dehlizlerde vardir.”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban:</p>
<p><em>“-Ben biliyorum. Upuzun dehlizler. Bir ucu bizim sarayın altındaki Rum kayserinin sarayının dehlizlerine, bir ucu Ayasofya’ya, Molla Zeyrek Camii’ne Fatih Camii’ne uzanan dehlizler. Adalarla Sarıyar’a kadar uzandığı rivayet edilir. Kadim dönemde isyanlarda kafir krallarıyla melikleri saklanırlarmış. Bizim gençlikte isyan ettiğimiz zaman bazı katipler Ayasofya’nın altından Yerebatan sarnıcına geçerek birkaç gece saklanmışlar onlardan duymuştum.”</em></p>
<p><em>            “-Ohi vre pasamu benim bahsettiğim Kostantantin ve Rum kayserliği dönemindeki dehlizler değildir. Kostantiniyye’nin en diplerinde, arzin merkezine dek uzanan dev tüneller ve yeraltı sehirleri vardir. Gören yokur ama anlatilir, insan elinden çikmadıği belli dev kapilar, sütunlar vardir derler. Sehrin cümle yaratiği, hortlaği, cadisi, büyücüsi o yeraltı sehrinde yasarlar vre pasamu. Daha da gerisini bilmem, görmedim. Canavar ararsaniz oradadır. Yeryüzünde gezinenlerden, okidiğim kitaplarda bildiğim, tek insan parsalayabilezek yaratik çöl gulyabanisidir. O da Kostantiniyye’de gezmez.”</em></p>
<p><em>            “-Biz kurt veya köpek olarak tahmin ettik. Aslan bile olabilir. Frenk bazı kalıntılar getirdi. Biri insan parçasına benzemeyen bir tutam tüy. Birde yaratığın kanı diye tahmin ettiğimiz kanlı bir balta.”</em></p>
<p><em>            </em>Frenk Jean çantasına aldığı emanetleri çıkartarak Panayot Usta’ya bıraktı. Esrarlı işlerin piri olan Panayot onları masalarından birine dikkatlice koyduktan sonra raflara uzandı. Ufak bir cam şişenin içine birkaç kutudan birkaç farklı sıvı ekledi. Karıştırdıktan sonra tüylerden bir parçayı içine atıp tekrar karıştırdı. Alnını buluşturdu:</p>
<p><em>“-Koyulasiyor. Koyulastiğina göre bu hayvana aittir vre. İnsan tüyüne benzemeor. Simdi bir de kana bakazağiz.”</em></p>
<p><em>            </em>Panayot elindeki şişeyi masaya bıraktıktan sonra raflara uzanarak kafes içinde bekler irice bir yarasa indirdi. Kapağını açarak baltayı kafesin içine uzattı. Yarasanın diliyle bir süre sonra kanı yaladığını gördüler. Hayvan bir süre sonra kudurmuş gibi çırpınmaya başladı kafesin içinde. Panayot güç bela kafesin kapağını kapatarak rafların üstüne kaldırdı. Sonra diğerlerine dönerek:</p>
<p><em>“-Sok garip vre pasamu! Yaratik koklayip yaladiğine göre insan kanidir. Ama tadina bakinca delirmiştir. Bu korkulu bir canavar olduğuna işarettir kale!”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban gürledi:</p>
<p><em>“-Ulan koca koca adamlar anlayamadı afedersin kıç kadar yarasa mı çözdü olayı?”</em></p>
<p><em>            “-Pasamu bu normal yarasa değildir vre. İnsana saldirir vampir yarasa derler ben buni ta Yeni Dünya’dan getirttim kale. Ama bende anlamadım pasamu. Hem hayvan hem insan kani tasiyorsa bu kesin hortlak olmalidir.”</em></p>
<p><em>            </em>Frenk Jean:</p>
<p><em>“-Mösyöğ bende ondan şüpheleniyoğrum. Çok köy gördüğm vampiğr yada hortlağk saldırmış ama hiç birindeğ parçalamağ göğrmedim!”</em></p>
<p><em>            “-Normaldir pasamu, hortlak dedim ama hortlak kismi et yemeor ki adam parsalasin! Süphelendiğiniz birisi var mi? Bu yeniçeriler bir civeleğin pesindelermis diye duydum vre kasmis odalardan!”</em></p>
<p><em>            </em>Ayı Osman:</p>
<p><em>“-Kaçan hala kayıp o olabilir. Hastalıklı bir şey. Aldea mı Valdea mı ne adı. Eflak’ın dağlarından gelmiş bir oğlan. Yaşı geçkindi Türk’e de veremedik. Köle pazarına geri koyacaktık. Kaçtı birden bu onlarda peşine düştü, akçe eder diye. Gidiş o gidiş.”</em></p>
<p><em>            “-Pasamu ben simyaciyim. Canavardan hortlaktan pek anlamam. Her türlü ilaci bilirim ancak.”</em></p>
<p><em>            “-Mösyöğ bir şey sorağcaktım. Birisini vampiğr yahut hortlağk ısırdığında o kişide hortlak oldu ise nasğıl düzğeltilebilir sağlığına kavuğşur?”</em></p>
<p><em>            “-İki yoli vardir pasamu. Ya oni öldiren vampirin kalbini yakip küllerini bir suda isireceksin o kişiye. Ya da kalbine kaziği sakacaksin kurtulus yoktir vre.”</em></p>
<p><em>            </em>Frenk’in suratında belli belirsiz bir hüzün gölgesi oluştu. Yeniçeri amirlerinin dikkatinden kaçmadı bu ruh halinin değişimi. Panayot Usta diğerlerine bakarak:</p>
<p><em>“-Bu kasan pensik oglaninde bir maraz olmali. Bu ise ruhlar karisir artik. Tüyleri ve baltayi alin. Buradan doğruca Sulukule’ye gidesiniz. Orada Kursuncu Kör Satiye vardir, selamimi söylersiniz. Böyle esrarli seyleri iyi bilir.”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban:</p>
<p><em>“-Allah o yoldaşlarımızı parçalayan canavarın canını alsın, tahtalara gelsin inşallah! Kaynanasının ağzını bağlamaya çalışan yeni gelin gibi kocakarıların falcıların eline kaldık. Sağ yakalarsam, and olsun ben bu iblise etek giydirir Kasımpaşa çayırında oynatır karşısına geçip alem yaparım!”</em></p>
<p>Ayı Osman, Kara Şaban, Matlı Fehim, Kırımlı Sinan ve Frenk Jean Panayot’un evinden çıkarak bu kez yokuş aşağı geldikleri sahile doğru yürümeye başladılar. Şaban usulca Frenk’in yanına sokularak sordu:</p>
<p><em>“-Senin bize anlatmadığın şeyler var Frenk söyle bana. Bak sen bize yardımcı oluyorsun bizde sana yardım ederiz. Buraya geldiğine göre aradığın bir şey var. Bu şehir benim sayılır. Sen hikayeni anlat ben sana aradığını bulayım.”</em></p>
<p><em>            “-Şaban aga canınızı sıkmağk için anlatmadığm. Şimdiğ işler vardır. İşler bitsin, durulup oturduğumuzdağ anlağtırım.”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban sadece sırıtmakla karşılık verdi. İçinden kendi kendine konuştu: <em>“Ulan Frenk sen istediğin kadar sus. Ben seni bir içki sofrasına oturturum. Dayadıkça rakıyı açılırsın kefere!”</em></p>
<p><em>            </em>Cinayeti araştıran kafile sahile vardıktan sonra koca kayıkla sisler arasında yeniden İstanbul yakasına geçti. Saraçhane üzerinden asırlık Meşe Yolu’na saparak Sulukule semtinin yolunu tuttular. Halkı ta Rum kayserleri döneminden beridir bu civarda meskun bulunan Romanlar’dı. Rivayet oydu ki, asırlar evvel Hind diyarından gelen Romanlar büyü ve sihirle uğraştıkları için kara surlarının dışında bu mevkiiye yerleştirilmişlerdi. Fetihten sonra da bir kısım Roman dışarıdan gelerek bu mevkiiye yerleşmişlerdi. İşte Panayot’un verdiği tarife bu yüzden gönülden inanıyorlardı. Bu karışık meseleyi çözebilmelerinde yardımcı olabilecek, esrar aleminin kapılarını aralayabilecek birileri varsa namları sarayı tutmuş Roman bakıcıları ve falcıları olmalıydı.</p>
<p>Sulukule’ye yaklaştıkça belli başlı değişiklikler gözlerine çarptı. Çeşitli dönemlerden kalma, renkli, alacalı bulacalı irili ufaklı ahşap evler ve kulübelerle bitişik bahçeler vardı. Kah sepet ören, kah kalay satan bir iki tane de ayı tutan bir sürü esnaf vardı. Kalanlar ise çalgıcı takımından kimselerdi. İçlerinde mehteran kıyafeti giymiş, kösler ve zurnalarla genç mehteranları talim eden kimseler vardı. Çoğunluğu darbukalarla, def ve zillerle, zurnalarla neşeli havalar çalıyor, kimi bu havanın demine uyarak çabuk adımlarla hora tepiyor, göbek atıyordu. Her tipten her cinsten adem geliyor gidiyordu, sokaklardan geçiyordu. Ama bunlar şehrin sonradan sur içi kısmında inşa edilen yakasındaki Sulukule’ydi. Panayot’un tarifine göre Kurşuncu Kör Satiye surların ötesinde kalan ve gayri müslim Kıptilerin yaşadığı Eski Sulukule’deydi. Sulukule’nin yanındaki geniş kapıları geçtikten sonra bambaşka bir dünyaya adım attılar. Bizans döneminden kalma eğri büğrü kulübeler ve bazı ahşap binalar vardı. Diğer mahalleye göre daha karanlık ve kasvetli bir görüntüsü vardı. Bazı çalgıcı ve elekçi esnafı gelip gidiyordu ama sokakların genelinde köşe başlarında oturup tekinsiz bakışlarla yeniçerileri kesen gençler hakim gibiydi. Kara Şaban:</p>
<p><em>“-Bunlar eski Sulukule ahalisi. Fetihten beridir pek uyuşmazlar sur içiyle. Kimseye gözlerinizi dikip bakmayın, pek tehlikeden çekinmezler!”</em></p>
<p><em>            </em>Panayot’un tarifine göre yolun köşesinde üç katlı, ahşap daracık kule benzeri, ufak bahçesi olan bir evde oturmaktaydı. Bir müddet ilerledikten sonra tarife uyan bir yapı gördüler. İki taraftaki binalara yaslanmış, upuzun kule gibi, Bizans yadigarı çöktü çökecek bir binaydı. Çalılarla kaplı, demir parmaklıklı ufak bir bahçesi de vardı. Kapının önüne geldikten sonra Kara Şaban neredeyse yıkacakmış gibi yumrukladı kapıyı. Kapı kulak tırmalayan bir gıcırtıyla kendiliğinden açıldığında ardında kimseyi göremediler. Her biri kendi lisanlarında içinden birbiri ardına dualar okudu. Evin yukarı katlarından boğuk ve ihtiyar bir ses geldi:</p>
<p><em>“-Yukarı çıkasınız! Yukarı!”</em></p>
<p><em>            </em>Ayı Osman, Kara Şaban, Kırımlı Sinan, Matlı Fehim ve Frenk Jean ihtiyatlı bir şekilde tozlu merdivenleri adım atıp kapıyı arkalarından kapattılar. Merdivenlerin en tepesinde tavan arasına açıldığını tahmin ettikleri bir odaya girdiler. Yarı karanlık odada bir köşede dev anası benzeri, kara suretli ihtiyar bir kadın oturmaktaydı. Duvarlarında tuhaf yazı ve resimlerin çizilmiş olduğu, kadının oturduğu döşekle yanındaki sandıktan başka bir eşyası olmayan ürkütücü bir odaydı. Kadın oldukça yaşlı görünüyor, dağınık beyaz saçları başörtüsünün altından zemine kadar uzanıyor, bir dudağı yerde bir dudağı gökte bir tuhaf duruyordu. Koca çakır gözleriyle adeta etrafa nazar okları saçıyordu. Kalın boğumlu parmaklarında bakırdan gümüşten envai çeşit yüzük, üstünde bir sürü deli işi düğme, incik boncuk asılıydı. Tek gözü bembeyazdı ki lakabı buradan gelirdi. İhtiyar kadın:</p>
<p><em>“-Sabah sülediler bana, gelecek kapına ‘ükümet adamları diye. Duğru sülerlermiş ‘er zaman ki gibi!”</em></p>
<p><em>            </em>Frenk Jean saf bir şekilde Kara Şaban’a dönerek sordu:</p>
<p><em>“-Mösyöğ Şağban, ben anlamadığm madama geleceğimizi kimler söyleğmiş?”</em></p>
<p><em>            “-Fazla deşeleme Frenk, iyi saatte olsunlar söylemiştir. Panayot usta gönderdi bizi ana.”</em></p>
<p><em>            </em>Kurşuncu Kör Satiye:</p>
<p><em>“-Galatalı simyacı olanı mı dersin?”</em></p>
<p><em>            “-O işte. Belki seninkiler söylemiştir, sabaha karşı Saraçhane’de bir cinayet vuku buldu.”</em></p>
<p><em>            “-Ta’min etmeliydim. Şehre gelen musibetin dokundukları. Bir yerde kan döküldü, musibet kan döktü dediler ama göremedim. Benim görebileceğim şeylerin sınırı vardır. Yaşım geçmiş yüzü. Sultan Mehmed şehri aldığında geldim arabalan kondum surların dibine. Sordu bana “Şehir ne zaman düşecek” diye, dedim “Senin torunların çıkıp sattığında”. O zamanlar genç kız idim.  O gün bugündür buracıkta fal bakarım, bana söylerler ben size anlatırım.”</em></p>
<p><em>            “-Ana biz o musibeti arıyoruz. Sana bir im, bir işaret getirdik. Frenk, musibetin tüylerini ver hadi.”</em></p>
<p><em>            </em>Frenk ihtiyar kadına çantasından çıkardığı tüyleri uzatır uzatmaz kadın ihtiyatla aldığı tüyleri avcunda sıkı sıkı tuttu. Yanındaki eskimiş ceviz ağacından sandığı açarak içinden orta boyda bir örtü çıkardı. Bu yamalı alacalı bulacalı örtüyü tam önünde yere açıp serdikten sonra sandıktan orta boy bir bakır çömlek çıkardı. Çömleğin içindeki bakla, pirinç, kırıntı, kemik, zincir, yılan dişi, kıl tüy, incik boncuk, eski para, iğne ve bir sürü zımbırtının bulunduğu şeyi bir anda örtüye gelişi güzel fırlatarak bakla falını açtı. Sonrada avucundaki tüyleri yığına gelişi güzel fırlattı. Gören tek gözünün karardığını gören, ötelerden gelen fısıltıları işiten yeniçeriler, fedailer ve frenk tüylerinin diken diken olduğunu hissettiler.</p>
<p>Kurşuncu Kör Satiye uzun tırnaklı, kalın boğumlu parmaklarını örtünün üzerine gezdirerek konuşmaya başladı:</p>
<p><em>“-Bir süre önce gelmiş… Getirmişler onu, ellerinde zincir varımış… Musibet kaçmış, aramışlar, bulduklarında eceli görmüşler… Musibet çok azgın… Musibet çok öfkeli… Musibet saklanıyor… Kendisi gibi olanları yanına çekmeyi bekler… Musibeti şimdi gördüm…”</em></p>
<p><em>            </em>Frenk Jean atıldı:</p>
<p><em>“-Hortlağk?”</em></p>
<p><em>            “-Bu değil ‘ortlak. Buna eskiler adamcıl kurt derler. Kurtadam bu.”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban:</p>
<p><em>“-İn midir cin midir?”</em></p>
<p><em>            </em>Kurşuncu Kör Satiye:</p>
<p><em>“-Aslı insandır. Ama bu bir çeşit musibettir, lanettir. Der ki ya bir ulu kişinin bedduasını alan ya’ut başka bir kurtadamın ısırmasıyla lanet ona geçer. Kalbi temiz, namazında niyazında biri bile dolunay zamanı bu lanetin tesiriyle yarı kurt yarı insan bu acayip mahluka dönüşür. Bunlar insan etine aç mezarlık gulyabanilerine benzerler ve sürü gezerler. Buraya getirdiğiniz kişi daha önceden ısırılmış ve lanet ona sirayet etmiş. Onu ısıran ise en güçlülerinden biriymiş. Kurt postuna bürünebilen, ecinni soyundan bir sihirbazın ısırmasıyla bu hale gelmiş.”</em></p>
<p><em>            “-Peki nerede bulabiliriz?”</em></p>
<p><em>            “-Önce gümüş silahlar bulacaksınız. Bunlara sarımsak süreceksiniz. Sonra geceyi bekleyeceksiniz. Yeditepe’nin birinden acayip, dehşetli bir uluma gelecek. Tüm adamcıl kurtlar onu takip edecek. Sesin kaynağını bulursanız o musibetide bulursunuz.”</em></p>
<p><em>            </em>Kırımlı Sinan:</p>
<p><em>“-İşimiz iş. Sultan’a nasıl anlatacağız. İnanmayacaktır kesin, kurtadam desek ecinni desek bizi Edirne tımarhanesine gönderir!”</em></p>
<p><em>            </em>Kurşuncu Kör Satiye:</p>
<p><em>“-Sultan’a büyük dedesinin Eflak seferini hatırlatın. Deyin ki o seferden yadigar silahlarla yeniden ihtiyacımız var o zaman size inanacaktır.”</em></p>
<p><em>            </em>Satiye örtünün içindekileri toplamaya başlarken Kara Şaban adet olduğu üzere birkaç mangırı yaşlı kadının önüne bıraktı. Cinayetin sırrını araştıranlar dışarı çıktıklarında, hala etkisini sürdüren sisin kasvetinde mezarlık gulyabanilerinin ve kurda dönüşenlerin tuhaf gerçekliğini bilmenin huzursuzluğunda yollarına devam ettiler. Yolda giderken Frenk Jean:</p>
<p><em>“-Benim aradığım canavağr çıkmadığ mösyö. Ama bu şehirdeğ biliyoğrum. Sizeğ katığlamayacağım için üzgünüm.”</em></p>
<p><em>            </em>Kara Şaban yolda giden iki yeniçeriyi çağırdıktan sonra Fren Jean’a:</p>
<p><em>“-Hiçbir yere gidemezsin!”</em></p>
<p><em>            “-Mösyöğ bu ne demek oluğyor?”</em></p>
<p><em>            “-Frenk! Bizimle sabahtan beri taban tepiyorsun. Seni gözüm hiç tutmadı. Alın bunu  silahlarına el koyun, kimseye görünmeden bizim odaların zindanlarından birine kapatın. Şu işler bitsin gelip bizzat sorguya çekeceğim!”</em></p>
<p><em>            “-Mösyöğ silahlarımı almağyın, istediğiniz yereğ kapağtın ama bunuğ yapmayın! Hayağtım söz konusuğ!”</em></p>
<p><em>            “-Senin gibileri çok gördük. Dediğimi yapın götürün bunu!”</em></p>
<p>Yoldan geçen iki yeniçeri daha tutuklama olayına iştirak etti. Silahlarını ve tılsımlı dediği eşyalarını alarak Frenk’in çantasına tıktıktan sonra, ellerini arkadan bağlayıp kafasına çuval geçirdikten sonra, Frenk Jean’ı hızlı bir şekilde Saraçhane’ne yönüne doğru sürüklemeye başladılar. Yeniçeri amirleri ve fedailer ise saraya doğru yollarına devam ettiler.</p>
<p align="center"><strong>5. Sultan’ın Gümüş Yatağanları</strong></p>
<p><strong>            </strong>Kanuni Sultan Süleyman Han, önünde el pençe divan bekleyen kullarının söylediklerini dinledikten sonra ağzından çıkan ilk cümle, fedaileri ve yeniçerileri bir hayli şaşırtmıştı:</p>
<p><em>“-Cazu karı, benim ecdadımın gizli cebehanesini nereden biliyor?”</em></p>
<p><em>            </em>Ayı Osman olayı araştıranların başında geldiği için gözünü yerden kaldırmadan konuştu:</p>
<p><em>“-Haşmetlü ve devletlü hünkarım! Kurşuncu cazuyu gözümüzle gördük kendisi yüz yaşı aşkındır. Genç kızlığımda cennetmekan Sultan Mehmed Han-ı Sani’yi gördüm demişti. Şu meşhur kehaneti söyleyen falcı kendisiymiş.”</em></p>
<p><em>            “-Şehri Kostantiniyye’de her falcı kadın buna binaen yaşını büyük gösterir, benim çocukluğumda da vardı bunlardan, falcı kadın benim diye ortada dolaşırlardı. Fatih’in gördüğü kadın yaşlı bir kocakarıymış derler. Yine de bana tuhaf gelen Fatih Han’ın cebehanesi’ni bilmesi. Rahmetli ceddim fi tarihinde Eflak seferine çıktığında gümüşten yapılma kılıçlara ve zırhlara gerek duymuş, bazı akıncılara özel yaptırmış. Nedenini bilmiyorum ama o silahlar ve cebehane halen saklanmaktadır. Yirmi takım kadar var. Bu iş çok uzamadan halletmeliyiz. Bana on beş adam getirin. Beş yeniçeri, beş Arnavut kullarımdan beş de Tatar kullarımdan. Birde biz beşimiz. Tam yirmi cengaver o iblislerin başını tepeleyip kökünü kurutacağız!”</em></p>
<p><em>            </em>Fedailer ve yeniçeriler hep bir ağızdan <em>“Emir sultanımızındır!” </em>dedikten sonra Kanuni’nin verdiği desturla arz odasından ayrıldılar. Ayı Osman’la Kara Şaban sarayın dışında görev yapan yeniçerilerden beş tanesini yanlarına aldılar. Matlı Fehim sarayın bostancılar ocağına giderek bekçilikte mahir zebellah timsali Arnavutluktan devşirilme beş bostancıyı yanına aldı. Kırımlı Sinan, Kırım hanlarının Sultan’a gönderdiği maiyyet askerlerinden olan hem ok çeker hem kılıç sallar beş Nogay çerisini yanına aldı. Beraberindekilerle sultanın arz odasına girip el pençe divan durdular. Sultan’ın emriyle gizli mahzenden çıkarılan göğüs zırhları, miğfer, kalkan ve çeşitli sayılarda ok ucu, kılıç, hançer, gürz, topuz, balta olarak yapılmış gümüşten silahları çıkartarak bunları yeniden elden geçirtti. Akşama doğru avluda bostancılarla birlikte yemek yiyen bu takım, yine sultanın emriyle silahlarını ve cebelerini kuşandıktan sonra Bab’üs-Saade kapısının önünde beklemeye başladılar. Hava karardığında eli meşaleli çeriler sokaklara dağıldı. Uluma sesi ne yandan gelirse haber vereceklerdi. Sultan ve beraberindeki on dokuz kişi sarayın en yağız atlarına binerek, sultanın ardı sıra saraydan çıktılar. Çoluk çocuk tüm İstanbul ahalisi ve dedikoduları duyup Galata ve Cadıköyü’nden gelenler çoktan yollara dökülmüş, evlerin pencerelerine yayılmışlardı. Dolunayın göğe yükseldiği sırada neferler pür dikkat geceye kulak kesildi.</p>
<p>Gecenin karanlığında duydukları tüyleri diken diken eden, uğursuz bir uluma sesi altlarındaki atları neredeyse çıldırtacaktı. Yeryüzünde yürüyen hiçbir hayvana ait olmayan, yabancı ve korkutucu bir ses Kostantiniyye sokaklarından yankılanıyordu. Kendilerini son anda toparlayan yiğitler, seslerin geldiği yere doğru koşan meşaleli yeniçerilerin ardından Saraçhane yönünde doğru at sürdüler padişahın ardından. Onlar dört nala ilerlerken, İstanbul ahalisi ağızlarında dualarla bekleşiyordu. Şehrin başka noktalarında aynı uğursuz tonlamalarda ulumalar başlamıştı. Mahalle köpekleri kulak tırmalayan seslerle uluyor, atlar oldukları yerde tepinerek ahır kapılarını toynaklarıyla dövüp delice kişniyor, tımarhanelerdeki deliler daha da çıldırmış bir halde kendilerini duvardan duvara vuruyorlardı.</p>
<p>Saraçhane’ye giden yokuşlardan birinin başında Sultan ve beraberindekileri canavarı görmüştü. Siyah suretli, kıllı tüylü, uzun pençeli ve sivri dişli, ateş kızılı gözlü bir tuhaf hilkat garibesiydi. Sultan’ın emri üzerine atlardan inen yiğitler kenarlarda korkuyla bekleşen yeniçerilere gemleri verdikten sonra silahlanarak saf oluşturdular. Kurtadam denilen acayip mahlukun etrafında birkaç tane daha kendi gibi yaratık toplanmıştı ama hiç biri onun kadar iri ve korkutucu değildi. Sultan’ın emriyle oku olanlar yaratıkları oklamaya başladılar. Gümüş uçlu oklar ejderha zehri gibi ıslık çalarak birkaç kurtadamın derisini delerek zayi ettiler. Acıdan deliren kurtadamlar, önderleriyle birlikte gümüş zırhlı çerilerin üstüne atıldılar. Kılıçlarını çeken yiğitler, naralar savurarak içlerindeki korkuya rağmen gümüşten yapılma tılsımlı silahların verdiği güvenle onları karşıladılar. Gümüşe dokunan yahut darbesini alan yaratıklar, dumanlar çıkararak ve uluyarak yere düştüler. Yere düşüp ölenler eski haline dönüşüyordu ki her biri esnaf yahut garibandan kimselerdi. Onları gören ahali kendi hallerine şükrederek durumlarına şaştılar. Kurtadamların en azılısı gümüş kalkanlara rağmen vurduğunu yere yıkıyor, zerre darbe almıyordu. Kara Şaban Ağa erlerden birinden kaptığı gümüş mızrağı mahlukun tam sırtından saplayarak duvara doğru mıhlamaya muvaffak oldu. Kırımlı Sinan gümüşten bir kılıçla yaratığın kollarından birini kesince yaratık o acıyla yürek titreten iğrenç bir tıslama saldı ortalığa. Acıdan kudurmuş bir halde mızraktan kurtularak üç ayağı üzerinde surlara doğru kaçmaya başladı. Kırımlı Sinan okçu Nogay erlerine oklarını çekmelerini emredince yaratık sırtından giren üç beş gümüş uçlu okla yaralandı. Ayı Osman elindeki gümüş uçlu baltayı koşarak yaratığın kafasına indirerek boydan yaydı. Kalan kurtadamlar liderlerinin düşmesiyle birlikte korkuya kapılarak ahalinin gözü önünde surlara kaçtılar. Sultan Süleyman Han peşinde çerileriyle peşlerine düşerek bir iki tanesini zayi eyledi. Kalanlar surlardan aşağı atlayarak gözden kayboldular. Kurtadamlarının başının cesedini yeniçeri odalarının girişinde bir ağaca alınan öçlerinin bir işareti olarak astılar. Sultan cesur adamlarına ihsanlarına bulunduktan sonra, daha sonra yine gerekir diye gümüş cebeleri ve silahları sarayın odacılarına teslim ettiler.</p>
<p>Olaylarda sonra sabaha doğru Kara Şaban Ağa’nın aklına Frenk Jean geldi. Sanki onu rüyasında korkulu bir düşte görmüştü. Yerinden kalkar kalkmaz giyinip adamlarına Frenk Jean’ı emrettiğini söyledi. Yeniçeri neferleri süklüm püklüm Frenk Jean’ı kollarından bağlı olduğu halde Kara Şaban’ın huzuruna getirdiler. Kara Şaban Frenk’e kendilerinden sakladığı olayı sordu. Eğer söylemezse Frenk Jean’ı öldürteceğini söyleyerek tehdit etti. Frenk Jean gerçeği söyleyemeyeceğini, anlattığı halde ona zaten inanmayacaklarını söyledi.</p>
<p><em>“-Şaban aga! Sanağ anlağtırım, ama ya inanmazsın yahut bu gerçek karşısındağ kafayığ yersin!”</em></p>
<p><em>            </em>Kurtadamların başına mızrak saplamış Kara Şaban oturduğu yerde kurumlanarak hiçbir şeyden korkmadığını söyledi. Frenk Jean Kara Şaban’ın isteği üzerine çantasının getirilmesini söyledi. Yüzünde sinsi bir sırıtma vardı. Kara Şaban işkillenmesine rağmen çantayı istetti.</p>
<p>Frenk Jean çantayı açtıktan sonra içinden orta boyda bakırdan bir kutu çıkardı. Sonra anlatmaya başladı:</p>
<p><em>“-Mösyöğ kralınğ kızı hikayesiğ uyduğmadır. Ama aramızdağ kalmasınığ temenniğ ediğyorum! Zaten anlatanızda kimse inanmağz! Ben hayağtın ve ölümğün sığrlarının peşindeğyim! Büyü ve tılsım adınağ dünyadağ ne varsa arağştırıyorum. Üzerindeğ çalıştığım büyülerden biri için bir malzeme eksiktiğ. O yüzden bir kurtadam aradığm. Canlığ bir kuğrtadam! Onun taze kanığ işimeğ yarayacaktığ. Aradığımı buldumda, o kanlığ baltayı benden alamadığnız. Çantama koyağrken bu kutudaki şeye verdiğm.”</em></p>
<p><em>            “-Bizden niye sakladın, hangi felaketin peşindesin?”</em></p>
<p><em>            “-Soylulardan birinin kızığ hortlağk olmuştu eskiden. Ölümsüzlüğü arayan ben bunu isteğdim ama çok güçsüzdüğ. Balkan hikayeleriğ duydum. Kurtadam kanı içen vampirin güçlü olacağı söylenirdiğ. Bu kutudağ bir vampiğrin ruhu var, hortlağk, yarasağ kılığında. Beni serbest bırakın, bu büyüyü başka yerdeğ yapayığm size zarar gelmesin!”</em></p>
<p><em>            “-Hortlak gördük mü bir ağızdan dua okuruz helak olursun!”</em></p>
<p><em>            </em>Ağa sözünü tamamlayamadan Frenk kutuyu açarak içindeki pis kokulu yeşil sıvıyı bir dikişte içti. Yeniçerilerin şaşkın bakışları altında adamın küçülüp ufaldığını gördüler. Elbiselerinin içinde kaybolacak denli ufalmıştı. Şaban ağa bu olay karşısında hayretini gizleyemedi. Yanlış büyü sonucu yok olduğuna kanaat getirerek eşyaları ve elbiseleriyle birlikte cellat mezadına götürüp satabileceklerini söyledi. Yeniçerilerin kapışıp dışarıya götürdükleri arasında fark etmedikleri şey elbise yığının arasından fırlayarak tavan döşemelerindeki yarıklardan birine gizlenen ufak bir yarasaydı. Kızıl gözleri ateş gibi parlayan yarasa, kana olan susuzluğunu dindirmek için geceyi beklemek zorunda olduğunu biliyordu.</p>
<p>Rivayet edilir ki, o tarihten itibaren Kostantiniyye’de pek az kurtadam gördüler. Ama yine Balkan köylülerinden bir söylenti yayıldı. Ölen kurtadamlarının vampir olarak hortladıklarını söylüyorlardı. Kışlalar civarında insanlara musallat olan kan emen bir varlığın hikayesini buna dayandırıyorlardı ve Şaban Ağa’nın “Bizim Frenk bizi atlattı vampir olup hortladı teres!” sözlerini hiç anlayamayacaklardı.</p>
<p align="center"><strong>SON</strong></p>
<p align="right">Mehmet Berk Yaltırık</p>
<p align="right">15 Eylül 2011 – İstanbul</p>
<hr />
<p><em>Görsel: <a href="http://kerembeyit.deviantart.com/art/Kos-ule-101724632" target="_blank">Kerem Beyit</a></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/berk-yaltirik/kanli-pence/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>21</slash:comments>
	
		<media:thumbnail url="http://www.ilknokta.com/urun/I/126602_s.jpg" />
		<media:content url="http://www.ilknokta.com/urun/I/126602_s.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">İçeriden Ölmek</media:title>
		</media:content>
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/09/Kos_ule_by_kerembeyit.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">Kos_ule_by_kerembeyit</media:title>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/09/Kos_ule_by_kerembeyit-150x150.jpg" />
		</media:content>
<enclosure url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/09/kanli-pence-150x150.jpg" length="10139" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>HAYAL</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/emre-bahadir/hayal</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/emre-bahadir/hayal#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 25 Aug 2011 09:54:17 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Emre BAHADIR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Emre BAHADIR]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=3380</guid>
		<description><![CDATA[Büyük bir şangırtı sessizliği delip geçmişti adeta. Cam kırıkları havada savruluyor, küçük plastik top yerde sekiyordu. Oturma odasındaki bahçeye bakan büyük pencerenin camı parçalar halindeydi artık. Nasıl olduğunu anlayamamıştı. Topu, yere koyduğu sandalyenin bacaklarının arasından geçirmeye çalışırken ani bir vuruşla top havaya kalkmıştı ve tam cama isabet etmişti. Zaten pek dayanıklı olmayan cam, kırılmak için [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Büyük bir şangırtı sessizliği delip geçmişti adeta. Cam kırıkları havada savruluyor, küçük plastik top yerde sekiyordu. Oturma odasındaki bahçeye bakan büyük pencerenin camı parçalar halindeydi artık. Nasıl olduğunu anlayamamıştı. Topu, yere koyduğu sandalyenin bacaklarının arasından geçirmeye çalışırken ani bir vuruşla top havaya kalkmıştı ve tam cama isabet etmişti. Zaten pek dayanıklı olmayan cam, kırılmak için küçük bir hareket bekliyordu ve büyük bir gürültüyle kırılmıştı.</p>
<p>Korkmaya başlamıştı. Mutfaktan yaklaşan ayak sesleri hazırlanmasını söylüyordu. Az önce kırdığı pencere camı için yaklaşan bu kişi üvey annesinden başkası olamazdı çünkü. Üvey annesi, her zamanki gibi ayağına büyük gelen terlikleri giymiş olmalıydı. Her adımında gıcık edici bir ses çıkartıyordu.</p>
<p>Git gide yaklaşıyordu ayak sesleri. “Oktay! Yine neyi kırdın? Ben sana ev içinde top oynamayacaksın demedim mi?” Bir dev gibi dikilmişti Oktay`ın karşısına. Oktay yüzü kızarmış bir şekilde yere bakıyor ve olacakları tahmin ediyordu. Hızlı bir şekilde tokat inmişti Oktay`ın suratına. Hafif sendeleyerek yanında durduğu dolabın kapağına tutundu. “Hemen kilere, cezalısın. Anladın mı? Ce-za-lı-sın! Akşam yemeği de bekleme. Baban gelene kadar çıkmayacaksın. Anladın mı beni?” Bir tokat daha.</p>
<p>Üvey annesi Oktay`ı kolundan tuttu ve sürükleyerek götürmeye başladı. Fareler ve eski eşyalarla dolu kilere bırakarak kapıyı kilitledi.</p>
<p>Karanlıkta tek başınaydı ve her yerden farelerin sesleri geliyordu. 10 yaşındaki bir çocuk için bunlar yeterince korkunçtu. Oktay`ın aldığı ilk ceza değildi bu. Sık sık oluyordu bu; suçlu olsun ya da olmasın. Yani biraz alışkındı bu ortama. Korka korka duvarları gezerek ışığı açmak için anahtarı aramaya başladı. Küçük adımlar atmaya çalışıyordu, çünkü nerede ne olduğunu bilmiyordu. Her yerde eski bir eşya vardı.</p>
<p>Gözleri karanlığa biraz daha alışmıştı ve duvarları daha arıyordu artık. “Buldum” diyerek bir çığlık attı ve hemen anahtara bastı. Işık bir iki göz kırpmadan sonra yanmıştı. “Evet, her şey hala aynı” dedi kendi kendine.</p>
<p>Her zamanki gibi küçük tahta tabure tam kilerin ortasındaydı. Taburenin yanına geldi ve yerden aldığı gazete kâğıdıyla, iğrenerek taburenin üzerindeki fare dışkılarını temizledi. Yavaşça oturarak çevresine göz gezdirmeye başladı. Birçok kez buraya kapatılmış olmasına rağmen şu ana kadar hiç araştırmamıştı burada duran eşyaları. Merak etmiyor değildi ama korkuyordu. Özellikle fareler Oktay için tam bir korku kaynağıydı. “Küçük tüy yumakları” diyordu onlar için.</p>
<p style="text-align: center;">*****</p>
<p>Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Sürekli tetikte etrafına göz gezdirerek oturuyordu taburede. Üst kattan sesler geldiğini işitti ve kırdığı camın tamir edilmeye başlandığını anladı. O anı tekrar yaşıyormuş gibi gözlerinin önündeydi topa vuruşu ve camın kırılışı.</p>
<p>Işıkların birden sönmesiyle korkuya kapıldı Oktay. Çığlık atmaya çalıştı ama sesi çıkmamıştı. Üst kattan gelen homurtuları ve o gıcık edici terlik seslerini duyunca elektriklerin kesildiğini anladı. -Aslında oturdukları mahallede fazla elektrik kesilmezdi.- Tabureden hareket etmemeye çalışıyordu. Gözlerinden yaşlar geldiğini hissetti. Yanaklarından dudaklarına doğru süzülüyordu yaşlar. Annesini özlemişti. 3 yıl önce trafik kazasında ölmüştü annesi. Çok geçmeden babası o cadıyla evlenmişti. Oktay`ın babası çok geç saatlere kadar çalıştığı için Oktay`a bakacak biri lazımdı ve seçilen kişi o olmuştu. Tabi ki babası onun şu anda yaşadıklarını bilmiyordu. O sürekli Oktay`la üvey annesinin çok iyi vakit geçirdiğini sanıyordu.</p>
<p>Karşısındaki dolaptan gelen sesleri işitince aklındaki tüm düşüncüler uçup gitti. Korkudan titremeye başladı. Yanaklarındaki yaşı silerek dolaba odaklandı. Elektrikler hala gelmediğinden sadece dolabın kapakları hafif bir şekilde belli oluyordu. Dolap kapağının aniden açılmasıyla tabureden sırtüstü yere düştü. Düşmenin verdiği acı ve duyduğu korku ile çığlığı bastı. Beş on saniye sonra kilerin kapısından “Hiç boşuna korkmuş numarası yapma. Baban gelene kadar çıkmayacaksın.” Dedi o cadı sesiyle üvey annesi.</p>
<p>Dolaptan gelen sesler kesilmişti. Oktay; “Korkup kaçtılar herhalde” diye geçirdi içinden. “Ne komik, ben onlardan onlar da benden korkuyor” diyordu. Dolaptaki seslerin farelere ait olduğunu düşünmüştü.</p>
<p>Yavaş yavaş ayağa kalkmaya çalışıyordu. Belindeki ağrı zorlaştırıyordu ayağa kalkmasını. Elektrikler de daha gelmemişti. Elleriyle yerde duran tabureyi buldu ve düzeltip tekrar oturdu. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Dolaptan sızan ışık dikkatini çekti. Işık şiddetini gittikçe arttırıyordu.</p>
<p>Işığın kitap gibi bir şeyden geldiğini fark etti. Yaklaştı ve korkarak eline aldı kitabı. “Bir kitaptan nasıl olur da ışık çıkar?” diyordu kendi kendine. Kitabın kapağında “ALBÜM” yazılıydı sadece. Bembeyaz bir kapağın tam ortasında mavi bir yazı…</p>
<p>Taburenin yanına gitti ve oturdu. Kitabın saçtığı ışık kileri aydınlatıyordu. Yavaşça albümün kapağını kaldırdı ve ilk yaprağa baktı. İki resim vardı. Resimdekilerin kim olduklarını direk fark etmişti; kendisi ve annesi… Kendisi daha bebekmiş o zamanlar. Annesinin kucağında duruyormuş. Resimdekinin kendisi olduğunu alt tarafa yazılmış yazıdan anlamıştı: “Oğlum beş buçuk aylık!” Gözleri dolmaya başlamıştı tekrar. Diğer resme baktı. Bu sefer biraz daha büyüktü. Annesinin elinden tutmuş ayakta duruyordu. Yine alt tarafta bir yazı: “Oğlum artık yürüyor!”</p>
<p>Birçok resim ve her resimde bir yazı vardı. Her resimde biraz daha büyüktü. 6 yaşındaki haline gelmişti. Dayanamayarak ağlamaya başladı. “Seni çok özledim anne. Lütfen geri gel, lütfen…” Yanağından süzülen yaş resmin üzerine düştü. Eliyle resmi silerken albümden çıkan ışığın arttığını fark etti.</p>
<p>Tüm odayı kaplamıştı artık ışık. Yavaş yavaş eşyalar yok olmaya başlamıştı. Korkmaya başladı. Eşyalar yok oluyor, yerine yeni eşyalar geliyordu. Hem de hiç yabancı olmadığı eşyalar. Kendi evlerinin eşyaları…</p>
<p style="text-align: center;">*****</p>
<p>“Oktay, en sevdiğin kekten yaptım, bol havuçlu. Hemen mi istersin?”</p>
<p>Bu ses çok tanıdıktı; annesi. Oktay cevap veremedi.</p>
<p>“Oktay, ne oldu? Neden cevap vermiyorsun? Yoksa kek istemiyor musun?”</p>
<p>Ayak sesleri yaklaşıyordu. Hızlıca gözlerindeki yaşları sildi. Kalbi çok hızlı atıyordu. Bu gerçek olabilir miydi?</p>
<p>Odanın kapısı yavaşça açıldı ve annesi içeri girdi. Bembeyaz bir kıyafet içerisinde aynı güzellikteydi. Koşarak üzerine atladı birden Oktay. 3 yıl sonra tekrar sarılıyordu ona, kokusunu içine çekiyordu.</p>
<p>“Hayırdır Oktay. Ne oldu? Yalnız kaldın diye korktun mu? Bak ağlamışsın da. Hani erkek adam ağlamazdı. Hadi gel, yüzünü yıkayalım ve sonra da kek yiyelim. Bol havuçlu büyük bir kek ve büyük bir bardak portakal suyu.”</p>
<p>Annesinin elinden tutarak önce lavaboya gittiler ve yüzünü yıkadı. Daha sonra mutfağa geçtiler. Gerçekten de büyük bir havuçlu kek masanın üzerinde duruyordu. En son 3 yıl önce yemişti havuçlu kekten.</p>
<p>Kilerdeydi ve eline geçen bir albümle annesine kavuşmuştu. Ona doya doya sarılabiliyordu. Böyle bir şeyin nasıl olduğunu anlayamamıştı ama annesi şu anda yanındaydı ve o, bu anı bozmak istemiyordu. Beraberce keki yedikten sonra hazırlanıp dışarı çıktılar. Oktay ve annesi beraber parka gidiyorlardı. Tıpkı eskiden olduğu gibi.</p>
<p>Yine annesi sallıyordu salıncağı, yine annesiyle beraber pamuk şekeri yiyordu, yine annesiyle beraber boğazda martılara simit atıyorlardı… Öyle güzel zaman geçiriyorlardı ki beraber…</p>
<p>Eskiden ne yapıyorlarsa yine aynılarını yapıyorlardı. Beraber geçirdikleri her dakika 3 yılın acısını çıkartıyordu. Oktay bunların nasıl olduğunu hala çözememişti ama uzun süredir annesiyle beraberdi ve bu ona yetiyordu.</p>
<p>Tekrar evin yolunu tuttular. Annesinin elini bırakmıyordu Oktay. Sanki elini bırakırsa tekrar gidecekmiş gibi geliyordu. Eve yaklaştıkça daha da sıkı tutuyordu annesinin elini ama sanki annesi bu garip algılıyordu. Sanki 3 yıl ayrı kalmamışlar gibi davranıyordu.</p>
<p>“İşte tekrar evimize geldik. Birazdan baban da gelir ve güzel bir yemek yeriz” dedi annesi.</p>
<p>Babası demişti. Onu tamamıyla unutmuştu. Gerçekten de babasının eve gelme saati gelmişti. Aynı eski günlerdeki gibi üçü de bir arada olacaktı birazdan. Heyecanı gittikçe arttı.</p>
<p style="text-align: center;">*****</p>
<p>Zilin çalmasıyla oturduğu koltuktan fırlayarak kapıya koştu. Babası da gelmişti. Babasının elinden tuttu ve “Hemen gelmelisin baba” dedi. Hızlı bir şekilde annesinin yanına götürdü onu. “ Baba bak, annem geri geldi. O bize geri döndü. Her şey artık eskisi gibi olacak. O cadıya da gerek yok artık.”</p>
<p>Annesi de babası da konuşmuyorlardı. Donmuşlardı sanki. Eşyaların yok olmaya başladığını hissetti. Korkmaya başladı tekrar. Ne olacağını anlamış gibiydi.</p>
<p>Ayak seslerini işitti. O gıcık edici ayak sesleri gittikçe hızlanıyor ve yaklaşıyordu. “Hayır, o cadı geliyor olamaz değil mi baba? Anne bir şeyler söyle. Hayır, bu olamaz.”</p>
<p>Ağlamaya başladı. Annesi ve babası uzaklaşıyordu artık. Onlarda yok oluyordu. Yine kilere geri dönmüştü. Ayak sesleri daha da çok yaklaşmıştı. Elindeki albümden çıkan ışıklar da yok olmuştu. Kapının açılmasıyla içeri ışık doldu. Üvey annesi gelmişti. Ceza süresi bitmiş olmalıydı ama bu Oktay`ın umurunda değildi. O annesini istiyordu. Az önce yanında olan öz annesini.</p>
<p>Zorla kolundan çekiştirerek götürüyordu üvey annesi. Oktay`ın albümü elinden düşürmesine sebep olmuştu. “Her şey bu kadarmış” diyordu Oktay ağlarken. Gördükleri birer hayalden ibaretmiş. Şimdi ne yapması gerektiğini biliyordu. Gidecek elini ve yüzünü yıkayacak, babası gelince günün nasıldı sorusuna “Çok iyiydi. Annemle beraber havuçlu kek yedik” diyecekti ama babası anne kelimesini yanlış kişi algılayacaktı.</p>
<p style="text-align: center;">*****</p>
<p>Oktay`ın yaşadığı hayali olayla gerçeğin kesiştiği nokta olan albüm kilerdeki taburenin yanında, son sayfası açık bir şekilde kalmıştı. -Albüm, Oktay`ın hayaline vesile olan bir araç olmuştu.- Albümün açık kalan son sayfasında resim yoktu. Sadece bir söz yazıyordu; sanki Oktay`ın gördüğü hayali olayı açıklayan bir söz&#8230;</p>
<p>“Çocuklukta kurulan hayaller var ya; onlar neyi ne kadar istediğimizi söylerler aslında…”</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/emre-bahadir/hayal/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
	
<enclosure url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/hayal-150x150.jpg" length="9078" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>GELECEĞİN YAZARLARI (Ödüllü Yarışma)</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/admin/gelecegin-yazarlari-odullu-yarisma</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/admin/gelecegin-yazarlari-odullu-yarisma#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 24 Aug 2011 07:00:23 +0000</pubDate>
		<dc:creator>KD Editör</dc:creator>
				<category><![CDATA[Duyurular]]></category>
		<category><![CDATA[yarışma]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=3369</guid>
		<description><![CDATA[Bildiğiniz gibi Kayıp Dünya olarak sık sık ödüllü yarışmalar düzenliyoruz. Bu yarışmalarımızın bir kısmında sponsor yayınevlerimizin kitaplarını, bir kısmında ise Kayıp Dünya kitaplığından seçip, sunduğumuz kitapları armağan ediyoruz. Size bu hafta tanıtacağımız ve armağan edeceğimiz kitaplarsa Amerikan Popüler kültüründe önemli bir yer işgal eden büyük ve köklü bir bilim kurgu öykü yazarlığı yarışmasının başarılı eserlerinden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Bildiğiniz gibi Kayıp Dünya olarak sık sık ödüllü yarışmalar düzenliyoruz. Bu yarışmalarımızın bir kısmında sponsor yayınevlerimizin kitaplarını, bir kısmında ise Kayıp Dünya kitaplığından seçip, sunduğumuz kitapları armağan ediyoruz.</p>
<p><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/gelecegin-yazarlari-1.jpg"><img class="alignright size-medium wp-image-3370" title="gelecegin-yazarlari-1" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/gelecegin-yazarlari-1-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>Size bu hafta tanıtacağımız ve armağan edeceğimiz kitaplarsa Amerikan Popüler kültüründe önemli bir yer işgal eden büyük ve köklü bir bilim kurgu öykü yazarlığı yarışmasının başarılı eserlerinden oluşan 2 ciltlik <strong>Geleceğin Yazarları</strong> seti.</p>
<p>Dilerseniz önce kitaplardan ve Türkiye&#8217;deki yayıncısı <strong>Tortuga</strong> (Caretta) yayınlarından bahsedelim.</p>
<p>L.Ron Hubbard tarafından 1983’te yeni ve yetişmekte olan yazarların yaratıcı çalışmalarının takdir edilmesi için başlatılan <strong>Geleceğin Yazarları ve İllüstratörleri Yarışması</strong>, 25 yıldan fazla bir süredir dünyanın dört bir yanından katılımcıların ilgisini çekiyor. Bilim kurgu ve fantastik yazının ayakta durmasına büyük katkı sağlayan yarışmada dereceye giren öyküler her yıl birer ciltlik kitaplar halinde okurlara sunuluyor.</p>
<p>Tortuga yayınları da bu yarışmada dereceye giren en başarılı ilüstratörler ve yazarların, seçkin öykülerini bizler için bir araya getirmiş ve 2 ciltlik &#8220;Geleceğin Yazarları&#8221; setinde sunmuş.</p>
<p>Tortuga yayınları hakkında daha fazla bilgi almak için <a href="http://carettareklam.com/yayincilik.php" target="_blank">bu bağlantıyı</a> takip edebilirsiniz.</p>
<h2>Geleceğin Yazarları</h2>
<p><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/gelecegin-yazarlari-2.jpg"><img class="size-medium wp-image-3371 alignleft" title="gelecegin-yazarlari-2" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/gelecegin-yazarlari-2-200x300.jpg" alt="" width="200" height="300" /></a>Ölüm Adam Oyunu&#8217;nu kaybettiğin halde, yine de yaşamak istediğine karar verdiğini hayal ettin mi?</p>
<p>Dinin ve bilimin hangi noktada buluşacağını ve Cern&#8217;in yapacağı deneyin bunun neresinde yer alacağını merak ettin mi?</p>
<p>Mükemmel bir dünya yaratmak amacıyla zaman içinde geriye gidip olayları kontrol eden bir grup olduğunu düşledin mi?</p>
<p>Yerinizden kalkmadan farklı bir dünyaya adım atmak, fantastik yazının en iyi örnekleriyle hayal gücünüzün ötesine gitmek ister misiniz?</p>
<p>Karını sevdiğini -ne var ki, sevdiğin insanın çocukluğundan beri ölü olduğunu ve böyle bir durumda ne yapacağını düşündün mü?</p>
<p>Geçmişe gidip her şeyi baştan yaşama şansın olmuş olsa, bir felakete yol açan hatayı kaç kere düzeltmeyi deneyeceğini düşledin mi?</p>
<p>Diğer galaksilere yolculuk etsen de, tek başına geri dönememe ihtimalin olduğunda ne yapacağını merak ettin mi?</p>
<p>Yerinizden kalkmadan farklı bir dünyaya adım atmak, fantastik yazının en iyi örnekleriyle hayal gücünüzün ötesine gitmek ister misiniz?</p>
<p><strong>İşte 23 yıldır dünyanın dört bir yanından katılımcıların yarıştığı ve sadece en iyi öykülerin yer aldığı Geleceğin Yazarları kitaplarının yaptığı da tam olarak bu.</strong></p>
<p><strong>Publisher Weekly tarafından &#8220;bu alanda çalışan yeni yetenekleri ortaya çıkaran en cesur arena&#8221; olarak nitelendirilen yarışmanın birincilerinin, birbirinden güzel, birbirinden ilginç ve heyecanlı öykülerini zevkle okuyacak ve serinin sıkı takipçileri olacaksınız.</strong></p>
<h2>Yarışma</h2>
<ol>
<li>Yarışmamız 24-27 Ağustos tarihleri arasında olacak ve  4 gün sürecek.</li>
<li>Her gün <a href="http://twitter.com/kayipdunya" target="_blank">twitter hesabımızdan</a> soracağımız bir soruya doğru cevap verenler arasından yapacağımız çekilişle, her gün 1 şanslı takipçimize 1adet <span style="text-decoration: underline;"><strong>2 ciltlik Geleceğin Yazarları setini</strong></span> armağan edeceğiz.</li>
<li>Yapmanız gereken tek şey, yine <a href="http://twitter.com/kayipdunya" target="_blank">twitter hesabımızdan</a> belirteceğimiz yarışma saatlerinde bilgisayarınızın başında olmak ve o süre aralığında doğru cevabı mesajınızda @Kayipdunya terimini de kullanarak vermek. Böylece cevaplarınızı takip edebileceğiz.</li>
<li>Kazanan takipçilerimize twitter&#8217;dan özel mesajla ulaşıp, ödüllerinin kargolanabilmesi için adres ve telefon bilgilerini soracağız. Bu sebeple bizi mutlaka izliyor olmanız şart.</li>
<li>Kazanan takipçilerimize ödülleri PTT Kargo ile iletilecektir. Herhangi bir ücret ödemeyeceksiniz.</li>
</ol>
<div>Yarışma sonucunda kazanan takipçilerimizi yine bu sayfadan duyuracağız.</div>
<p>&nbsp;</p>
<div>Herkese bol şans <img src='http://www.kayipdunya.com/wp-includes/images/smilies/icon_wink.gif' alt=';)' class='wp-smiley' /> </div>
<p>&nbsp;</p>
<div><a href="http://twitter.com/kayipdunya" target="_blank">Bizi izlemeyi</a> unutmayın</div>
<p>&nbsp;</p>
<h3>Kazananlar</h3>
<p>1. Gün: İlberk Eral (@lbrk)<br />
2. Gün: Seviye Kaloğlu (@sevie)<br />
3. Gün: Esma BARIŞKAN (@brokoliiii)<br />
4. Gün: Tuğçe YILDIRICI (@tgce_y_)</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/admin/gelecegin-yazarlari-odullu-yarisma/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>0</slash:comments>
	
		<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/gelecegin-yazarlari-1-150x150.jpg" />
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/gelecegin-yazarlari-1.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">gelecegin-yazarlari-1</media:title>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/gelecegin-yazarlari-1-150x150.jpg" />
		</media:content>
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/gelecegin-yazarlari-2.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">gelecegin-yazarlari-2</media:title>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/gelecegin-yazarlari-2-150x150.jpg" />
		</media:content>
<enclosure url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/gelecegin-yazarlari-150x150.jpg" length="7662" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>KABUKİ &#8211; 5</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-5</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-5#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 23 Aug 2011 07:00:31 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Badahan CANATAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Badahan CANATAN]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim Kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=3341</guid>
		<description><![CDATA[Sabah saat dokuza yaklaşırken, laboratuvarın içindeki dönen merdivenden koşarak yukarı çıktım ve bir süredir dışarıdan üzerine vurulan yumruklarla yankılanan kilitli metal kapıyı içeriden açarak Zeynep’in ve güvenlikçi Ahmet’in yüzlerine baktım.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p style="font-size: 98%; padding: 15px 0 5px 50px; color: #666;">Önceki Bölümler: <a href="http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-1">Kabuki – 1</a> | <a href="http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-2">Kabuki – 2</a> | <a href="http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-3">Kabuki – 3</a> | <a href="http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-4">Kabuki – 4</a></p>
<p class="ilk-paragraf">Sabah saat dokuza yaklaşırken, laboratuvarın içindeki dönen merdivenden koşarak yukarı çıktım ve bir süredir dışarıdan üzerine vurulan yumruklarla yankılanan kilitli metal kapıyı içeriden açarak Zeynep’in ve güvenlikçi Ahmet’in yüzlerine baktım.</p>
<p>“Amirlerime haber vermek üzereydim hocam,” dedi Ahmet, elindeki telsizi göstererek. “İyi misiniz? Kapıyı neden kilitlediniz?”</p>
<p>Zeynep de endişeyle bana bakıyordu. “Kapı açılmayınca bir süre tek başıma çaldım. Daha önce hiç kilitli olmazdı. Ahmet Bey’den yardım istedim. On beş dakika olmuş olmalı. Neler oluyor?”</p>
<p>Üstüm başım darmadağınık olmalıydı. Onların gözünde nasıl hırpani göründüğümü sadece tahmin edebiliyordum, çünkü aynaya bakarak kendime çeki düzen verecek zamanım olmamıştı.</p>
<p>Kabuki yirmi dakika önce ölmüştü.</p>
<p>O andan bu yana laboratuvarda, onun hayatta olduğuna dair tüm delilleri ortadan kaldırmaya çalışmakla meşguldüm.</p>
<p>Öncelikle, onunla konuşmamı sağlayan ortak dil programını çalıştırdığım bilgisayarın hafızasını kalıcı biçimde silmiştim. Bunu yaparken, Kabuki’nin benimle konuşmasının yaklaşık son yarım saatini ayrı bir mini-diske kopyalayarak cebime atmayı unutmamıştım. Bu kısım çok önemliydi – bir Kabuki’nin nasıl öldürüleceğini, bir diğer Kabuki’nin ağzından anlatıyordu. Daha sonra birkaç kez daha izleyerek ezberleyecek ve imha edecektim.</p>
<p>Daha sonra, Kabuki’nin etrafına gece yerleştirdiğim projektörleri zorlukla sürükleyerek küçük depo odasına kaldırmıştım.</p>
<p>Kayıt yapan, Kabuki’deki değişiklikleri izleyen tüm cihazları kontrol etmiş ve olağan kayıtların dışında hiçbir iz kalmamasını sağlamıştım.</p>
<p>Kabuki’nin bu gece hayata döndüğüne ve sonra kalıcı biçimde öldüğüne dair somut hiçbir delil kalmamıştı.</p>
<p>Ben bunları yaparken metal kapı önce Zeynep’in, sonra Ahmet’in dışarıdan yumruklarıyla zangırdıyordu.</p>
<p>Yukarıya çıkmadan önce son olarak dönmüş ve laboratuvarın tam ortasındaki yükseltinin üstünde sabit ve hareketsiz duran Kabuki’ye bakmıştım. Hiçbir şey olmamışçasına, eskisi gibi duruyordu. Sadece gören gözlerin anlayabileceği mesajı olan bir modern heykel gibi, her şeyin üstünde duruyordu. Maskesiyle yekvücut olmuş bir Kabuki oyuncusuydu sanki…</p>
<p>Ona söyleyecek son bir söz aramıştım, ama beni duymayacağının da farkındaydım. Artık tamamen kabuk bağlamış ve ölmüştü, kapıyı da daha fazla kilitli tutamazdım. Merdivenden çıkarak laboratuvarın metal kapısına yönelmiştim.</p>
<p>Elbette, bütün bunları karşımda merakla duran Zeynep ve güvenlikçi Ahmet’e anlatacak değildim.</p>
<p>“Gece geç saate kadar çalışıyordum,” dedim Zeynep’e. “Sigortalar attı ve elektrik bir süreliğine gitti. Geldiğinde, bazı aletlerin zarar gördüğünü gördüm ve laboratuvarı bırakmak istemedim.” Bunları söylerken bir taraftan da Ahmet’e bakarak onun başıyla onaylamasını sağlıyordum. Hikâyemin bir şahidi bile vardı.</p>
<p>Devam ettim: “Gece burada uyudum. Deliksiz uyumuşum, az önce uyandım. Kapının sesini duymamışım anlaşılan, kusura bakmayın.”</p>
<p>“Kapı neden kilitliydi?” diye sordu Zeynep, kuşkulu bir tonla. Anlattıklarımdan tam ikna olmamış gibi bir hali vardı.</p>
<p>“Bilmiyorum,” dedim daha önce kafamda kurguladığım şekilde. “Elektrikler nedeniyle kilit mekanizması bozulmuş olmalı. Bugün baktırırız.”</p>
<p>Ahmet, “Zaten birazdan teknisyenleri arayıp çağıracağım hocam,” dedi. “Elektriği de düzeltmeleri lazım. Bugün bayağı tamirat olacak burada. Benim vardiyam bitti, ama onlar gelmeden çıkmam.”</p>
<p>“Sağol Ahmet,” dedim rahatlayarak. Hikâyem kabul görmüştü anlaşılan.</p>
<p>Zeynep kapıdan girerek merdivenden inmeye başladı, Ahmet de geri dönerek girişteki güvenlik masasına doğru gitti.</p>
<p>O gece duyduklarımı, Kabuki’nin anlattıklarını birileriyle paylaşmalıydım. Çok, ama çok önemliydi. Bütün insanlığı ilgilendiriyordu. Ne yapacağım konusunda kendi başıma karar veremezdim. Ama henüz bunları kiminle ve nasıl paylaşacağımı bilemiyordum.</p>
<p>Aynı Kabuki’yi aylar önce ilk kez gördüğüm gece olduğu gibi, ne yapacağıma karar vermeye çalışıyordum.</p>
<p>Aklıma o gece Kabuki’ye ve bana ilk ulaşan muhabir Sema geldi. Henüz genç bir gazeteciydi, ama o ilk röportaj sayesinde şimdiden dünya çapında bir şöhrete ulaşmıştı bile. Yazdığı takip yazıları, uzmanlarla röportajlar ve (doğru olsun olmasın) ortaya attığı çarpıcı konular ile hatırı sayılır bir takipçi sayısına ulaşmıştı. Kamuoyu oluşturacak bir güce sahipti.</p>
<p>Bunu ancak Sema’ya anlatabilirdim. Beni ancak o dinlerdi.</p>
<p>Bana sadece o inanırdı.</p>
<p>Karar vermiş olmanın rahatlığıyla, “Ben Sema’yı arayacağım,” dedim Zeynep’e. Kendi istasyonunu yeni açmış ve sandalyesine oturarak yerleşiyordu.</p>
<p>Yüz ifadesini anlayamadım. Küçük bir çocuğa endişe ile bakar gibiydi sanki. Oysa ben onun her zamanki gülümsemesini bekliyordum.</p>
<p>“Okudun demek,” dedi.</p>
<p>“Neyi okudum?” diye sordum. Neden bahsediyordu?</p>
<p>“Bunu sorduğuna göre okumamışsın,” dedi hafifçe gülümseyerek. “Boşver, saçmalamış işte.”</p>
<p>“Hangi konuda saçmalamış?” diye üsteledim. “Hem, ne zaman oldu bu?”</p>
<p>“Bugünkü gazetedeki köşesinde sana yüklenmiş biraz,” dedi, konuyu kapatmaya çalışır gibi hızlıca. “Ona röportaj vermiyorsun diye olmalı. İçinde ipe sapa gelir bir şey yok zaten. Ciddiye almaya değmez.”</p>
<p>Hemen kendi istasyonumu açarak Sema’nın gazete yazısını buldum. Okumaya başlarken, Zeynep’in acıyan bakışlarını üzerimde hissediyordum.</p>
<p>Yazı, tamamen beni hedef alıyordu. Zeynep’in konuyu yumuşatmaya çalışmak için çabalamasının nedenini okudukça daha iyi anlayabiliyordum. Yazının başlığından belliydi – Sahte Kahraman, Sahte Onur…</p>
<p>Benim sadece şans eseri Kabuki ile ilk karşılaşan kişi olduğumu, hatta Kabuki’yi ilk bulanların aslında köylü avcılar olduğunu söylüyordu. Bana hak ettiğimden fazla bir itibar verildiğini ve benim bu itibarın karşılığını veremediğimi acımasız bir dille anlatıyordu. Sadece doğru zamanda doğru yerde bulunmuş olmam sayesinde, ölü bir Kabuki’yi aylardır başarısızca incelemeye çalışan bir ekibin başına atandığımı ve hiçbir şey yapmadan devletten maaş aldığımı uzun uzun yazıyordu.</p>
<p>Biraz dikkatli bakınca, aslında hiçbir anlam taşımayan boş bir figür olduğumu, toplumu oyalamak için seçilen sahte bir kahramandan başka bir şey olmadığımı söyleyerek de yazıyı bitiriyordu.</p>
<p>Yazıyı okumayı bitirdiğimde kafamı kaldırdım, ama Zeynep’e bakamadım.</p>
<p>“Saçmalamış işte,” diye tekrarladı Zeynep, moralimi yükseltmeye çalışarak. “Senden yeni röportaj alamadığı için sinirlenmiş ve gündem yaratmaya çalışıyor. Sen ciddiye almazsan, kimse de ciddiye almaz.”</p>
<p>Başımı salladım. Haklıydı elbette. Ama yazının da haklı bölümleri yok değildi – Gerçekten de dişe dokunur hiçbir şey yapabilmiş değildik. Bunun için elimizdeki kaynakların kıtlığını öne sürmek de işe yaramazdı. İnsanlar mazeretlere değil, sonuçlara bakarlardı.</p>
<p>Kesin olan şuydu: Kabuki’den o gece öğrendiklerimi artık Sema’ya anlatamazdım. İlk tepkisi, kendi itibarımı yükseltebilmek için bunları uydurmuş olduğum yönünde olurdu. Kimbilir nasıl bir haber çıkarırdı bundan – benimle nasıl acımasızca alay ederdi. Söylediklerime bir şekilde inansa bile bunu yazamazdı, çünkü artık herkes onun benim hakkımdaki düşüncelerini biliyordu.</p>
<p>Artık bunun geri dönüşü yoktu.</p>
<p>Sema dışında gidebileceğim ve bana inanacak kimse de yoktu. Dünyayı uyarmam gerekiyordu, ama bunu nasıl yapacağımı bilmiyordum.</p>
<p>Bazen, insanlardan kaçarak saklanırken geçen yıllar içinde, geçmişe dönüp o gün olanları tekrar düşünüyorum. Eğer Sema’nın o yazısı tam o gün yayınlanmasaydı, ben muhtemelen her şeyi, Kabuki’nin tüm anlattıklarını, dünyanın önündeki büyük tehlikeyi Sema’ya anlatmış olacaktım. O da bunu yayınlayacaktı, böyle büyük bir haberi atlamasına imkân yoktu.</p>
<p>Sonuç ne olurdu, bilmiyorum. Ama en azından bütün bu bilginin yükünü hayatım boyunca tek başıma taşımazdım. Bütün dünyanın en çok nefret ettiği insan olmazdım. Kaçmak ve saklanmak zorunda kalmazdım. En azından bundan eminim.</p>
<p>Seçenekleriniz tükendiğinde, karar vermek oldukça kolaylaşıyor…</p>
<p>O gün laboratuvarda etrafı toparlayıp, gece olanlardan kimsenin kuşkulanmadığından emin olduktan sonra, akşam erkenden lojmanıma döndüm ve Kabuki’nin anlattıklarının son bölümünü defalarca dinledim. Ezberleyemeyeceğim kadar teknik terimler vardı, bu yüzden kaydı imha etmeden önce önemli kısımlarını bir kâğıda not ettim ve cüzdanımın içine yerleştirdim.</p>
<p>Birleşmiş Milletler’deki toplantıya daha bir hafta vardı, ama bir an önce oraya giderek hazırlanmam gerekiyordu. New York’a uçuş biletimin tarihini birkaç gün öne aldım.</p>
<p>Türkiye’de geçirecek bir günüm kalmıştı. O günümü de, köy evindeki annemi ziyarete ayırdım.</p>
<p>Ona hiçbir şey söyleyememenin verdiği ağırlığı üzerimden atmama imkân yoktu. Onu son kez gördüğümü belki içten içe tahmin ediyordum, ama kuşkulandıracak hiçbir şey yapmamam lazımdı. Beni vaz geçirmeye çalışabilirdi ve daha kötüsü, bunda başarılı olabilirdi. Bu yüzden söylemek istediklerimin hiç birini söyleyemeden yanından ayrıldım.</p>
<p>Beş yıl sonra öldüğünü, vefatından aylar sonra öğrenecektim…</p>
<p>New York uçağında geçen uzun saatler boyunca hiç uyumadan sadece düşündüm. Aklıma o ana kadar gelmeyen farklı bir fikir bulmayı, planımı son anda değiştirecek başka bir çıkış yolunun gözlerimin önünde belirmesini çaresizce bekliyordum.</p>
<p>Bunu yapmayı hiç istemiyordum…</p>
<p>Uçak Amerika’ya indikten sonra, gümrükteki yoğun kontroller sırasında durumun absürtlüğünü düşünerek, manasızca güldüm. Görevliler ilk önce şaşırdılar, ama beni hemen tanıdılar ve onlar da gülümseyerek karşılık verdiler – ne de olsa dünyanın en meşhur ve popüler insanıydım.</p>
<p>Üzerimde hiçbir silah yoktu, ama asıl tehlike kafamın içindeki düşüncelerde ve cüzdanımın içindeki katlanmış kâğıt parçasındaydı…</p>
<p>Otele yerleştikten sonra, New York’ta tiyatro malzemesi ve maskeler satan mağazaları dolaşmaya başladım. Fazla aramama gerek kalmadan aradığım şeyi buldum.</p>
<p>Rengârenk bir Kabuki maskesi…</p>
<p>İnsanın suratını tamamen kaplıyor ve arkadan birleşen iplerle sabitleniyordu. Yeşil, mavi ve sarı renkler iç içe giriyordu, ama en baskın renk kırmızıydı – göz oyuklarının etrafındaki sert çizgiler ile sert bir ifadeye bürünüyordu. Vahşi bir saldırı sahnesinde kullanılmak için hazırlanmış gibiydi.</p>
<p>Çok hoşuma gittiğini söyleyemem, ama fazla seçme lüksüm yoktu…</p>
<p>Daha sonra alışverişime devam ederek, elektronik mağazalarını ve küçük tamir atölyelerini dolaştım.</p>
<p>En sonunda, en uygun olduğuna karar verdiğim bir atölyeye girerek, tezgâhın arkasındaki orta yaşlı adama elimdeki malzemeyle birlikte tam olarak ne istediğimi anlatan talimatları bıraktım. Birkaç defa da üzerinden birlikte geçerek anladığından emin oldum ve istediğimi tam olarak yapabilirse yüklü bir ücret vereceğimi birkaç defa tekrarladım. Adam gülümseyerek beni dinledi – kimbilir Kabuki’ler ortaya çıktıktan sonra, Kabuki maskeleriyle ilgili bunun gibi ne kadar çok iş yapmıştı. Beni tanıyıp tanımadığını anlayamıyordum; önemli olan istediğimi yapmasıydı…</p>
<p>Toplantı günü maskeyi atölyeden alarak (ve söz verdiğim ücreti fazlasıyla vererek) Birleşmiş Milletler binasına doğru yola çıktım. Binaya doğru güvenlik önlemleri oldukça sıkıydı. Bir noktadan sonra sivil araçların yaklaşmasına izin verilmiyordu, ben de taksiden inerek yürümeye başladım. Kontrol noktalarından, kimliğimi ve özel iznimi göstererek kolayca geçiyordum. Birleşmiş Milletler binasının girişindeki son ve en sıkı arama noktasında, yanımdaki Kabuki maskesini ve üzerindeki mekanizmaları polislere izah etmeye çalışırken, tanıdık bir sesle irkildim. Başımı sesin geldiği yöne çevirdiğimde, daha önce defalarca video konferanslarda görüştüğüm Morgan’ı ilk defa canlı olarak gördüm. Gülerek yanıma geldi ve hararetle elimi sıktı. Polislere dönerek, “Onur konuğumuzu içeriye sokmayacak mısınız yoksa?” diye gülerek sordu. Arkamda uzamaya başlayan kuyruğun farkındaydım ve buradan bir an önce geçmek istiyordum.</p>
<p>“Bakın,” dedim polislere, kendimden emin bir tavırla. “Bu bir Kabuki maskesi. Bu, benim Kabuki’ye vereceğim bir hediye. İnsanlığın Kabuki’lere sunacağı bir dostluk ifadesi. Eminim sizler de bu iyi niyet jestini engelleyerek tarihe geçmek istemezsiniz.”</p>
<p>Bu açıklamanın ve Morgan’ın yardımıyla kontrol noktasından geçerek içeriye girdim. Morgan koluma girmişti.</p>
<p>“Neden resmi yollardan gelmedin?” diye sordu. “İçeri çok daha kolay girerdin. Hem daha önce tanışırdık; seni etrafta gezdirmek için yoğun bir program bile yapmıştık.”</p>
<p>Kendimi zorlayarak gülümsedim ve “Size yük olmak istemedim. Eminim yeterince yoğunsunuzdur,” dedim. “Hem ben de kendi başıma yeterince gezdim.”</p>
<p>Birleşmiş Milletler Genel Kurulu salonuna girdik. Toplantı başlamak üzereydi. İçerisi tıklım tıklım doluydu ve yoğun bir gürültü vardı. Morgan, beni ön taraftaki boş sıralara doğru götürdü.</p>
<p>Işıklar hafifçe sönmeye başladı. Birbiriyle konuşan ve bağrışan insanların sesleri yavaşça azaldı ve herkes önüne dönerek izlemeye başladı.</p>
<p>Kürsüye ilk önce ABD başkanı çıktı ve yarım saate yakın bir konuşmayla bu toplantının önemini anlattı. İlk kez dünya dışı zeki canlılarla, barış içinde ve tüm dünya olarak resmi bir buluşma gerçekleştiriyorduk (bunu defalarca ve ağdalı bir dille anlattı) ve bundan sonra yepyeni bir döneme girecektik. Söylediklerini hayal meyal hatırlıyorum, çünkü onu dinlemiyordum bile… Sadece kendi sıramı bekliyordum ve her şeyin yolunda gitmesini umut ediyordum…</p>
<p>Başkan’ın konuşması bittiğinde kürsünün arkasından Kabuki yükselerek belirdi. O ana kadar nerede olduğunu bilmiyordum, ama anlaşılan onu bir süredir orada bekletiyorlardı.</p>
<p>Her zamankinden daha güzeldi…</p>
<p>Üzerindeki renkler ve şekiller, törensel bir zariflikle kendi içlerinde akıyor ve değişiyordu. Onu seyrederken, üzerindeki katmanların bir birinin içinde dağılarak erimesini ve ahenkle yeniden oluşmasını hayranlıkla izlerken, bu gösteriyi sadece sizin için yaptığını ve dünyanın en özel insanı olduğunuzu düşünüyordunuz.</p>
<p>Sonra, kürsüye beni çağırdılar.</p>
<p>Yüzlerce kişinin alkışları arasında ve milyarlarca insanın seyrettiği canlı yayında, kürsüye, Kabuki’nin yanına çıktım. ABD Başkanı, beni överek takdim ettikten sonra kürsüden indi.</p>
<p>Benden sonra Kabuki canlı yayında tüm dünyaya seslenecekti. Onu dinleyen, gören milyarlarca insanı yönlendirmeye başlayacaktı. Bizim Dünya’dan asla ayrılmamamızı ve burada zaman içinde tükenerek yok olmamızı sağlayacaktı. Bunu kendi isteğimizle yapacaktık, çünkü evrenin tüm güzellikleri burada, gözlerimizin önündeydi.</p>
<p>Evrenin en güzel varlığı Kabuki’ydi ve bizimle birlikteydi…</p>
<p>Buna izin vermeyecektim.</p>
<p>Gülümseyerek, “Minnettarlığımızı ve dostluğumuzu göstermek için bir hediye getirdim,” dedim. Kabuki maskesini yüzüme yerleştirdim ve arkadaki ipleri bağlayarak sabitledim.</p>
<p>Sırada: <em>Kabuki &#8211; 6</em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/kabuki-5/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
	
<enclosure url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/kabuki-5-150x150.jpg" length="9414" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>SEKANS: İŞ, PARA, AŞK, UMUT</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/gurkan-kara/sekans-is-para-ask-umut</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/gurkan-kara/sekans-is-para-ask-umut#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 21 Aug 2011 19:31:26 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Gürkan KARA</dc:creator>
				<category><![CDATA[Gürkan KARA]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim Kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=3322</guid>
		<description><![CDATA[Beyaz duvarlar, nereden geldiği belli olmayan bir ışık, rahat bir yatak. Hiç ses duyulmuyor. Havada hafif bir ilaç kokusu var. Her işten sonra olduğu gibi yine hastanede uyanıyorum. Odaya bakınca kaliteli bir hastane olduğu anlaşılıyor. Seviniyorum. Çünkü uyandığım hastaneler her zaman böyle kaliteli yerler olmayabiliyor. Hatta bir keresinde… Her neyse… Şöyle bir yokluyorum kendimi. Ağrım [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="ilk-paragraf">Beyaz duvarlar, nereden geldiği belli olmayan bir ışık, rahat bir yatak. Hiç ses duyulmuyor. Havada hafif bir ilaç kokusu var. Her işten sonra olduğu gibi yine hastanede uyanıyorum. Odaya bakınca kaliteli bir hastane olduğu anlaşılıyor. Seviniyorum. Çünkü uyandığım hastaneler her zaman böyle kaliteli yerler olmayabiliyor. Hatta bir keresinde… Her neyse… Şöyle bir yokluyorum kendimi. Ağrım sızım yok. Kesik, dikiş izi filan göremiyorum vücudumda. Demek ki iyi iş çıkarmışlar.</p>
<p>Ayrıntılara bir göz atmak için hastane bilgisayarına sesleniyorum. Bilgisayar iris taraması yapıyor ve gözümden kimliğimi saptayıp havada sadece benim görebileceğim ve kullanabileceğim bir ekran oluşturuyor. Çok merak ettiğimden önce vurulduğum sahneyi izliyorum. Yakın mesafeden ağır makineli tüfek kurşunu tam olarak sol böbreğimin olduğu kısmı parçalamış. Sözleşmeye göre kafa hariç vücudumun herhangi bir yerinin vurulabileceğini bildiğimden dert etmiyorum. Başka birkaç kurşun sıyrığı, kesik ve ufak tefek yara bereler var. Sözünü etmeye bile değmez. Şimdi operasyon ayrıntılarına bakıyorum. Sol böbrek değişmiş. Kök hücreden üretilen A sınıfı böbrek kullanılmış. Üstelik ikinci el bile değil. Ayrıca tüm hasarlı bölgelere deri ve doku nakli yapılmış. Şirketin masraftan kaçmadığını görmek sevindiriyor beni.</p>
<p>Hastane kayıtlarını kontrol ediyorum ve on altı saattir hastanede olduğumu öğreniyorum. Böbrek sorunu olmasa bu kadar sürmezdi. Geçen süre, bana dün akşam sevgilimle buluşmak üzere verdiğim sözü hatırlatıyor. Bu aralar işler kesat ve yatırılması gereken kira ve faturalar olduğundan iş teklifi gelince randevumuzu unutmuşum. İlk fırsatta derimi yüzecek anlamına geliyor bu. Neyse alırım bir şekilde gönlünü.</p>
<p>Banka hesabımı kontrol ediyorum. İş karşılığı alacağım 3000 kredi hesabıma yatmış. Fena para değil. En azından bu ayı kurtarırım. Hazır para varken ödemeleri yapıyorum. Kira için ev sahibine 1000 kredi transfer ediyorum. 245 elektrik, 185 su, 190 iletişim, 150 internet… Faturaları da yatırdıktan sonra paraya kıyıp bir demet <em>“gerçek”</em> papatya yolluyorum sevgilime. Üzerine <em>“Papatyam seni çok özledim. Akşam buluşalım mı?”</em> yazdırıyorum.</p>
<p>Artık hastanede işim kalmadı sanırım. Taburcu olma isteğimi bilgisayara bildiriyorum. Birkaç dakika içinde <em>“insan”</em> bir doktor gelip son kontrolleri yapıyor ve hastaneden çıkıyorum. Teşhisi bilgisayarların koyduğu, hangi tedavinin uygulanacağına bilgisayar testlerinin karar verdiği, ameliyatları robot doktorların yaptığı bir hastaneden ayrılmanıza insan bir doktorun onay vermesi her zaman garip ve komik geliyor bana. <em>&#8220;Hey robotlar haddinizi bilin! Sizi biz yaptık ve son sözü her zaman biz söyleriz!&#8221;</em></p>
<p>Bir mesaj alıyorum çıkarken. Sevgilimden. <em>“Bıçaklarımı bilemeye başladım. Akşam bana gel.”</em> Eyvah diyorum içimden. Derimi yüzer dememiş miydim? Zaten işimden nefret ediyor. Sigortalı düzgün maaşlı bir işe girmem için ısrar ediyor sürekli. Ama yaptığım işi seviyorum ben. Bırakmaya da hiç niyetim yok. İkinci bir mesaj geliyor.<em> “Çiçekleri çok sevdim.”</em> Demek ki az hasarla kurtulma ihtimalim var.</p>
<p>Şehrin gürültüsü iyi geliyor çıt çıkmayan hastane odasından sonra. Metroya atlayıp eve gitmeye niyetliyim. Akşama kadar biraz dinlensem hiç fena olmaz. Önce biraz alışveriş yapmalı ama. Ya da sinemaya gidip önce filmi mi seyretsem? Film dün akşam gösterime girmiş. Sinema sitelerine bağlanıp film hakkında yorumları okuyorum. Genellikle yorumlar iyi. IMDb’de 6.8 puan verilmiş. Cast’te adım yazılmış. <em>“Arif İpek &#8211; Mars çatışması sahnesinde vurulan 4. asker.”</em> Sadece bir figüran da olsa insanın hoşuna gidiyor bu. Evi de, alışverişi de, sinemayı da boş veriyorum. Bir gün, Hollywood&#8217;da olmasa bile Yeşilçam&#8217;da bir filmde başrolde oynama umuduyla Figüranlar Kahvehanesine doğru yola koyuluyorum.</p>
<p>&nbsp;</p>
<p><em><strong>Sekans:</strong> Sinemada, bir bütün meydana getiren planlar dizisi.</em></p>
<p><em>Görsel: <a href="http://dermonkey.deviantart.com/art/danger-close-127460514" target="_blank">~DerMonkey</a></em></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/gurkan-kara/sekans-is-para-ask-umut/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
	
<enclosure url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/sekans-150x150.jpg" length="8031" type="image/jpg" />	</item>
		<item>
		<title>FRANCO-BELÇİKA EKOLÜ</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/tunc-pekmen/franco-belcika-ekolu</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/tunc-pekmen/franco-belcika-ekolu#comments</comments>
		<pubDate>Sun, 24 Jul 2011 09:24:52 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Tunç PEKMEN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Tunç PEKMEN]]></category>
		<category><![CDATA[Çizgiroman]]></category>
		<category><![CDATA[Makale]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=3289</guid>
		<description><![CDATA[Herkese merhaba. Yazılarımı takip edenler bilirler, şu ana kadar hep Amerikan çizgi romanlarından bahsettim. Türkiye’de yaşayan çizgi roman meraklıları ise Türkiye’de şu an aslında dört tane çizgi roman ekolünün popüler olduğunu bilmektedirler. ]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p class="ilk-paragraf">Herkese merhaba. Yazılarımı takip edenler bilirler, şu ana kadar hep Amerikan çizgi romanlarından bahsettim. Türkiye’de yaşayan çizgi roman meraklıları ise Türkiye’de şu an aslında dört tane çizgi roman ekolünün popüler olduğunu bilmektedirler. “<strong>Fumetti</strong>” denen İtalyan ekolü, “<strong>Comics</strong>” denen Amerikan ekolü, “<strong>Manga</strong>” denen Japon ekolü ve de son zamanlarda herkesin diline doladığı “<strong>Franco-Belçika</strong>” dedikleri Fransa ve Belçika’dan çıkan çizgi roman ekolü. Forumlarda, sohbetlerde, toplantılarda bir sürü kişinin bu “Franco-Belçika” ekolünden bahsettiklerini bildiğim için, biraz bu ekolü açıklamaya ve ne olduğunu anlatmaya karar verdim.</p>
<p>Franco-Belçika çizgi romanları, Avrupa çizgi romanlarının arasında göze çarpan ve çok fazla diğer çizgi romanlar gibi standartlara bağlı kalmayan bir çizgi roman türüdür.</p>
<p>Franco-Belçika çizgi romanları (bundan sonra FB diye anılacaktır) Fransızca “<em>La Bande Dessinee</em>” (Fransa’da kısaca BD diye bahsedilir) ve Flemenkçe “stripverhalen” diye bilinen bu stil, Amerika ve Japon çizgi romanlarından sonra, dünyada en fazla okunan üçüncü çizgi roman türüdür. Zamanında Comic ve Manga’dan hayli farklıyken, hayatta kalabilmek için çağa ayak uydurmak zorunda kalmıştır. Çoğu FB çizgi romanı, klasik stilini bırakıp modernleşmek ve mangamsı bir hale getirmek zorunda kalmıştır.</p>
<div id="attachment_3293" class="wp-caption aligncenter" style="width: 573px"><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-1.jpg"><img class="size-full wp-image-3293 " title="resim-1" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-1.jpg" alt="" width="563" height="275" /></a><p class="wp-caption-text">Gerçekçi Stile en iyi örneklerden biri Thorgal olarak gösterilir.</p></div>
<p>Amerika’da çizgi romanlara kısaca “<strong>Comics</strong>” veya “<strong>funny pages</strong>” denir (komik, mizahi sayfalar) ve ne kadar sektörde ileri olsalar da çok ciddiye alınmazlar. Manga ciddiye alınan bir sektördür, fakat orada da çizerler bir makina gibi sürekli üretmek üzere çalışırlar ve çabuk tükenirler. FB’de ise durum farklıdır. FB, Fransa ve Belçika’da bir sanat türü olarak kabul edilmiştir ve meşhur çizerler hem gerekli saygıyı görürler hem de çok iyi para kazanırlar. FB çizgi romanları Fransa’da “<em>dokuzuncu sanat</em>” diye de bilinirler. Yani çizgi romanın, sanat olarak kabul edildiği ender ülkelerden biri Fransa’dır.</p>
<p>Belçika’nın %40’ının Fransızca konuştuğu ve Fransa’yla komşu olduğu için 1920’li yıllardan beri Fransız ve Belçika’lı çizerler birbirlerini takip etmişlerdir. En eski ve en bilinen Belçika çizgi romanı <strong>Tenten</strong>’dir. 1929 yılında piyasaya çıkmıştır. Tenten yazar çizeri <strong>Herge</strong>, yıllar geçtikçe stüdyosunu genişletmiş, araştırma kaynaklarını büyütmüş ve çizgi romanlarında özellikle fotograftan çalışarak, çizgi romanlarında büyük bir gerçekçi stile imza atmıştır (aynı zamanda ilerde anlatacağım Belçika stilinin öncüsüdür.) 1934 yılında Fransa ve Belçika’da Amerikan “Miki Fare” çizgi romanı haftalık 8&#8242;er sayfa formatta çıkmaya başlayınca bu piyasadaki tembelliği sarsmış ve çizerlerde mecburen haftalık Fransız dergiler piyasaya çıkartmak zorunda kalmışlardır. Yine bunlardan en bilineni 1938’de çıkartılan <strong>Spiru</strong> karakteridir. Bu magazinler genelde farklı yazar çizerlerin haftada üçer dörder sayfa ürettikleri çizgi romanların ve de kısa yazıların bir araya getirip basılmasından meydana gelmişlerdir. Magazinler sürekli zamana ayak uydurmuşlar, içindeki yazılar meşhur pop yıldızlarından küçük korku hikayeciklerine kadar farklı bir okuyucu kitlesine hitap etmiştir. Türkiye’de de bir ara Milliyet Çocuk, Doğan kardeş gibi bu trend’i izleyen dergiler olmuştu.</p>
<div id="attachment_3294" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-2.jpg"><img class="size-medium wp-image-3294" title="resim-2" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-2-300x232.jpg" alt="" width="300" height="232" /></a><p class="wp-caption-text">Dinamik stil’in ilk örneklerinden biri Spirou’dur</p></div>
<p>Fransız ve Belçika çizgi romanlarının birleşmesinin ardında ise 2. Dünya Savaşı yatar. Naziler arka arkaya hem Fransa hem de Belçika’yı işgal edince, anti-propoganda olarak görülen Amerikan çizgi romanlarının satışını yasaklarlar. Bunun üzerine bir sürü Fransız ve Belçikalı yazar çizer, çok tutulan Amerikan çizgi romanlarını kendileri yazıp çizemeye ve çıkartmaya başlarlar. Bir sürü yayınevi savaşa gitmeyen yeni yetme yazar ve çizerlere iş verirler. Bu yeni takım bir süre Amerikan çizgi romanlarını taklit etse de, kendi karakterlerini piyasaya sürmekte gecikmezler. Kendi ülkelerinden kaçan yazar ve çizerler komşu ülkelere giderler ve Fransız ve Belçika çizerleri kendi aralarında kaynaşmaya ve karışmaya başlarlar.</p>
<p>Savaş sonrası Fransız’lar hızlı çizmeye devam ederler ve ilk ayrım işte o zaman ortaya çıkar. Fransızlar daha karikatürize ve özensiz çalışmaktadırlar, ama Belçikalılar realist ve temiz bir stile önem verirler. 70’li yıllara kadar bu ayırım devam eder. Savaş sonrası oluşan ekonomik, ve politik baskıdan dolayı, çizerler ve yazarlar belli kalıpların çok dışına çıkamazlar. Bu zamanlarda çıkan çizgi romanlara <strong>Asterix</strong> (1959), <strong>Gaston</strong> (1957), <strong>Red Kit</strong> (1946), <strong>Şirinler</strong>(1959) örnek gösterilebilir. Bu çizgi romanların hepsi de apolitik, suya sabuna dokunmayan çizgi romanlardır.</p>
<div id="attachment_3295" class="wp-caption alignright" style="width: 310px"><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-3.jpg"><img class="size-full wp-image-3295" title="resim-3" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-3.jpg" alt="" width="300" height="203" /></a><p class="wp-caption-text">Şematik Stil’in önücü Tenten</p></div>
<p>70’lı yıllarda savaş sonrası baskı, anarşist rejim ve dini baskıdan kurtulan yazar ve çizerler, çok daha özgür çalışmaya başlarlar ve farklı işlere imza atarlar. Fransa’da yayınlanan <strong>Metal Hurlent</strong>’in Amerika’daki kardeş firması olan <strong>Heavy Metal</strong>, bu çizerlerin Amerika’da tanınmasına yardımcı olur. Enki Bilal, Moeibus gibi çizerler, kalıplaşmış Amerikanvari çizgi romanların ortasına bomba gibi düşerler ve büyük bir sükse yaparlar. Metal Hurlent daha sonra Fransa’da kapanmasına rağmen, Heavy Metal hala Amerika’da çıkmaya devam etmektedir.</p>
<p>70’li yıllardaki özgürlük anlayışı, 80’lı yıllara “şiddet ve sex” olarak geçiş yapar. Bu malesef uzun vadede FB çizgi romanlarının çöküşüne neden olur. Sürekli kan ve dolgun memeli kadınları görmekten bıkan halk yavaş yavaş FB’den soğumaya başlar. Bu da 90’lı yıllarda başlayan ve günümüzde de sürdürülen reformu getirir. FB çizgi romanları özenilerek, düzgün konular bulunarak ve üstünde çalışılarak çizilmeye başlanır.</p>
<div id="attachment_3296" class="wp-caption aligncenter" style="width: 573px"><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-4.jpg"><img class="size-full wp-image-3296 " title="resim-4" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-4.jpg" alt="" width="563" height="398" /></a><p class="wp-caption-text">Modern stil ve Blacksad</p></div>
<p>Şu anda FB çizgi romanlarında ana olarak dört stil kullanıldığı kabul edilir.</p>
<ol>
<li><strong>Gerçekçi Stil :</strong> İllustratif olmasına rağmen, abartıdan uzak, yerinde ışık gölge olan bir stildir. Abartılar kullanılmaz. Bu stil aynı zamanda Fumetti stiline çok benzer. Buna verilebilecek en iyi örnek Thorgal’dır</li>
<li><strong>Dinamik Stil :</strong> Karikatüristik ve aşırı dinamik bir stildir. Oran orantı ara sıra karıştırılabilir. En önemli örnek Spiru’dur (Fransız magazin stili olarak ta bilinir)</li>
<li><strong>Şematik Stil :</strong> Temiz ve düzgün çizgilerle çizilen, çok fazla ışık, gölge, tarama detayına girilmeden yapılan stildir. Buna da en iyi örnek Tenten’dir. (Belçika stili olarak ta bilinir)</li>
<li><strong>Modern Stil:</strong> Eski stillerin tam olarak hiç birine uymayan, çoğu yeni çizer’in kendi kurallarını koyarak çizdiği karma stile konan isimdir. BlackSad ve Sky Doll örnek olarak gösterilebilir.</li>
</ol>
<p>Modern FB yazar ve çizerleri genelde bir çizgi romanın üstünde çok uğraşırlar. Tipik bir modern FB çizgi romanı, tek maceralık albüm olarak çıkar. Bu album genelde Manga ve Comic’lerden farklı olarak <strong>A4 boyutunda</strong> çıkar. Album genelde 40-60 sayfa arası olur. Çoğunlukla bu albümler yılda bir çıkartılır. Nadiren yılda iki kez, ya da iki yılda bir kez çıktığı görülür. Ama Fransızlar ve Belçikalılar bunlara alışık olduklarından bunları çok fazla umursamazlar. Bunun bir kaç nedeni vardır.</p>
<div id="attachment_3297" class="wp-caption alignright" style="width: 207px"><a href="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-5.jpg"><img class="size-medium wp-image-3297" title="resim-5" src="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-5-197x300.jpg" alt="" width="197" height="300" /></a><p class="wp-caption-text">FB ekolunun değerini anlayan Marvel Sky-Doll’un telif hakkını alıp Amerika’da basmıştır.</p></div>
<p>İlki Fransızlar ve Belçikalılar’da <span style="text-decoration: underline;">çizgi roman takip etmekten çok yazar ve çizeri takip etme kültürü</span> vardır. Bu da FB okuyucularını seçici yaptığı gibi, bu konuda belli bir birikim yapmaya zorlar. FB okurları belli yazar ve çizerlerde karar kılıp onların çizgi romanlarını biriktirirler. Bu aslında biraz da meşhur Comics yazarı Warren Ellis’in manifestosunu hatırlatıyor. Kendisi bir roman okuyucusunun bir kütüphaneye girip “Stephen King’in son kitabı var mı?” diye mi sorduğunu yoksa “A yayınevinini bastığı yeni bir kitap var mı?” diye sorduğunu sorgular ve bunun çizgi romanda da böyle olması gerektiğini savunur. Yazar ve çizeri sürekli değiştiği halde okuyucuların sürekli gidip Örümcek Adam almasını yadırgar. Onun yerine yazar ve çizerin işlerininin takip edilmesi gerektiğini savunur.</p>
<p>İkinci neden de FB akımında belli bir sürede belli bir sayfa sayısı yetiştirme gibi bir dert olmadığından yazar ve çizerlerin, gayet seçici olan hayran kitlelerini hayal kırıklığına uğratmamak için en güzel eserlerini çıkartmaya çalışmalarıdır. Bu yüzden genelde “ayda 20 sayfa” ya da “haftada 5 sayfa” gibi bir sıkıntıya düşmediklerinden çizimleri daha net, daha detaylı ve daha doyurucu olur.</p>
<p>Son olarak şunu belirtmek isterim. Bir comics okuyucusuna FB ekolu ilk başta tuhaf gelebilir. Bu çok normaldir, çünkü en başından Amerikan kültürü ile Avrupa kültürü arasında büyük bir fark vardır. Bunun dışında sürekli tüketici olmaya alışmış bir topluluğa üretilen bir çizgi roman’da, belli çerçeveler içine sıkışan yazar ve çizer, tam istediklerini yapamazlar. FB’de ise sınırlama yoktur. Fabl tipi çizgi roman’dan, erotik-mizahi çizgi romanlara kadar gayet geniş bir yelpazeleri bulunur. Özellikle yazar tam Fransız kafasındaysa ve öyküsünü comic ya da manga mantığıyla harmanlamadıysa, öykü aşırı derece sürreal, kopuk kopuk ya da gereksiz ayrıntılar içeriyormuş gibi gelebilir. Gene de FB çok ayrı bir güzelliktir, ayrı bir taddır ve “<em>ben comic-manga dışında birşey okumam</em>” diyen arkadaşlara da şiddetle tavsiye ederim. Ne de olsa insan her gün aynı yemeği yiyemez, ara sıra başka tad ve lezzetleri de tatmalıdır.</p>
<p style="text-align: right;">Mayıs 2011<br />
Tunc PEKMEN</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/tunc-pekmen/franco-belcika-ekolu/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	
		<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-1-150x150.jpg" />
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-1.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">resim-1</media:title>
			<media:description type="html">Gerçekçi Stile en iyi örneklerden biri Thorgal olarak gösterilir.</media:description>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-1-150x150.jpg" />
		</media:content>
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-2.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">resim-2</media:title>
			<media:description type="html">Dinamik stil’in ilk örneklerinden biri Spirou’dur</media:description>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-2-150x150.jpg" />
		</media:content>
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-3.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">resim-3</media:title>
			<media:description type="html">Şematik Stil’in önücü Tenten</media:description>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-3-150x150.jpg" />
		</media:content>
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-4.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">resim-4</media:title>
			<media:description type="html">Modern stil ve Blacksad</media:description>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-4-150x150.jpg" />
		</media:content>
		<media:content url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-5.jpg" medium="image">
			<media:title type="html">resim-5</media:title>
			<media:description type="html">FB ekolunun değerini anlayan Marvel Sky-Doll’un telif hakkını alıp Amerika’da basmıştır.</media:description>
			<media:thumbnail url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-5-150x150.jpg" />
		</media:content>
<enclosure url="http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/07/resim-1-150x150.jpg" length="8932" type="image/jpg" />	</item>
	</channel>
</rss>

<!-- Dynamic page generated in 2.148 seconds. -->
<!-- Cached page generated by WP-Super-Cache on 2012-02-08 05:23:00 -->

