KÂBUS SİLİCİ – 4

0

Basri Daima Bulur

2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

“Kimsin sen?”

“Ben gel denince gelenim.”

Dakikalarca odadan odaya kaçmalar, hiç bilmediği koridorlarda kaybolmaların telaşıyla akciğerleri oksijen yetiştiremez hâle gelmişti. Göğüs kafesindeki sancı artmaktaydı. Kesik kesik soluyordu.

“Ben kimseyi çağırmadım. Manyak mısın nesin be?” dedi Ayla gözleriyle çıkış yolu ararken.

“Çağırmışsındır bilmezsin,” dedi karşısındaki adam. Sesi mesafeli ve merhamet yansıtmaz bir yüzeye sahipti.

“Nasıl buluyorsun beni her defasında?”

“Basri de bulmaz mıydı seni hep? En kuytu köşelere bile girdiğinde. Altı, yedi çocuk saklambaç oynarken. Biraz yön duygusu, biraz zihin burgusu. O benim işte.”

Basri’nin ne işi var ya, bu da mı bir çeşit saklambaç, ama ebe olan ölüyor diye düşündü Ayla. Az önce adam onu gömleğinin bel hizasındaki kuşağından yakalayıp şiddetle yere savurmuştu. Son anda ayağa kalkmayı başarıp nereye kaçacağını düşünürken ansızın önünde beliren beyaz sakallı bir adam bu taraftan çocuğum demişti. O yol gösteren adam birkaç koridor geçtikten sonra peşinden gelmeyi bıraktığında, Ayla yüz elli, iki yüz kişilik bu toplantı salonuna girivermişti. En dipte tahtadan bir kürsü vardı. Salon boştu. Ayla sıraların arasındaki boşluktan yürüyerek kürsünün yanına gitmiş ve arka tarafta bir çıkış kapısı olmadığını fark ederek geriye bakmıştı. Basri’nin silueti kapıda durmaktaydı. Kapana sıkışmıştı.

“Ne saklanbacı ulan!”

“Yakalayanın yakalananı iptal ettiği bir saklambaç.”

“Manyak mısın sen be?”

Ayakları harekete geçmekte biraz geç kalmıştı. Bir el saçlarından kavradı, arkaya çekti. Arkaya doğru çekilirken zihni Basri’den kaçılmaz, Basri’den kaçılmaz diye bağırmaktaydı. Haksızlık bu diye düşünürken yere düştü. Düşüşü acısızdı. Ayla bakışları adamın elinde beliren bıçakta çığlıklara boğulurken soğuk metal karnına saplandı. Beyaz gömleğinde giderek büyüyen kanını seyrederken ağzı kımıldamayı bırakmıştı, beyni ise haykırmaya devam etmekteydi.

* * *

“Beni her defasında nasıl buluyor anlamıyorum.”

Safire, geniş omuzlu kadına beyaz fincana koyduğu iyi demlenmiş papatya çayını uzattı. Yaşadıklarını anlatabilmesi için toparlanması uzun sürmüştü. Son on beş dakika içinde iki kere ağlama nöbetine tutulmuştu kadın.

“Sizin nereye gittiğinizi biliyor,” dedi Safire kendisi yeşil çayını yudumlarken.

Ayla Hanım şaşkınlıkla uzayan yüzünde tabii ki anlamında bir ifade çakmıştı. Yine de çok kafa karıştırıcıydı durum.

“En son kâbusun mekânı bitirdiğim liseydi. Okulun spor salonunda başladık. Rüyaların hepsi normal bir başlangıçla kâbusa bağlanıyor. Gülle atıyorduk. 3 yıl gülle atıcılığı yapmıştım o zamanlar. Yarışmalara bile katıldım sonra. Neyse… İşte… Salonun kapısında birden belirdiğinde kovalamaca da başlamış oldu. Ama hiç görmediğim, hiç bilmediğim mekânlar da ortaya çıktı sonra.”

“Lisenin bir türevi yani. Ondan doğan yumrular. Zihniniz kaçabilmek için alan geliştirmiş. O bunu sizinle aynı anda bilebiliyor.”

Kadın dikkatle Safire’yi dinlemekteydi. Haklı olmalıydı. O bilgiler olmasa düzinelerce oda ve geçitler arasında nihayete doğru onu bulamazdı.

Ayla Hanım çok genç bir yaşta büyük bir inşaat firmasının satış müdürü olmuştu. Üniversiteyi bitirdikten sonra Samsun’a dönmemiş ve İstanbul’da kalmıştı. İyi bir iş bulmuş olması, kendisini merak eden ailesine yılda üç dört kez ziyaret karşılığında metropolde kalmasına evet dedirtmişti. Çalıştığı şirketin kiraladığı çok güvenlikli, tek yaşayanlara özel kule evleri bulunmaktaydı. Her katta birbirine benzer çalışan ve bekâr kadın kiracılar yaşamaktaydı. Kiralar astronomikti, ama kazancı bunu çok rahatlıkla karşılamaktaydı. İstanbul’da tek başına yaşamak zorunda olan bir kadın için oldukça yerinde bir tercihti.

“Basri, yani o adam, beni her defasında yakalayacak gibi oluyor. Bir müddet boğuşuyoruz. Sonra ben yine bir yolunu bulup kaçmaya başlıyorum. Bir adam, böyle aydınlık yüzlü, beyaz sakallı, kutlu biri filan diyeceğim geliyor nerdeyse, bana bir geçit gösteriyor. Oraya saptığımda bir müddet beni kovalayan adamdan kurtulmuş gibi oluyorum. Ama beni hiç beklemediğim bir yerde yine kıstırıyor. Kendi kanımı seyrederek…”

Kadının dudakları titremeye başlamıştı. Safire “Çayınızı bitirin, iyi gelecek,” diye avutmaya çalıştı. Aslında yaşadığı durum çok feciydi. Adam kadını her defasında yakalayıp hunharca öldürmekteydi. Ayla Hanım bir aydır istisnasız devam eden kâbuslar yüzünden işe gidemeyecek hâle gelmişti. Geceleri mümkün olduğu kadar ayık kalmaya çalışması yüzünden iş yerinde şiş gözlerle gezinmesi şirketin sahibinin dikkatini çekmiş, uzun bir tatile çıkması salık verilmişti. O da doğruca Safire’nin muayenehanesinin yolunu tutmuştu.

Safire bu olayın zihinde yer edinmiş saldırıya uğrama korkusuna dadanan bir virüs çeşidi olduğunu tahmin etmekteydi. Bol kamera ve personel korumalı kafes evler tercih etmek boşuna değildi. Bu İstanbul’da yaşayan yalnız kadınların bir çoğu için mevcuttu. Evrim geçirerek mutanta uğramış kâbus virüsleri artık küçücük endişe ve korkulardan bile bünyelere sızabilmekteydi. Kanser ve kalp rahatsızlıklarından sonra dünyayı tehdit eden en önemli hastalıklardan biri hâline gelmişti kâbus nesneleri. Epidemi beklentisi, yetkilileri ve bilim adamlarını yılda bir kez çeşitli ülkelerde düzenlenen toplantılar yapmaya sevk etmişti.

“O, Basri denilen adamı bile araştırdım. Adı geçince… Eski mahalle arkadaşımı. Belki… Kendi hâlinde, iki çocuklu, sıradan bir hayatı varmış.”

Ayla Hanım’ın Basri dediği adam kadının küçükken oynadığı arkadaş grubundaki çocuklardan biriydi. Kâbus nesnesi onu yakalamak üzereyken Basri’den söz ettiği için kâbustaki kovalayan adam da Basri adını almıştı. Kâbuslar dayanılamayacak kerteye geldiğinde kız Samsun’daki bir tanıdığını arayarak Basri’yi araştırmasını istemişti. Belki işte bir parmağı vardır düşüncesi dayanılmaz ağırlık yapmıştı. Küçükken cinlikle parıldayan gözlere sahip bu adamın ilçe postanelerinden birinde masa başı iş yaptığını öğrendiğinde Ayla’nın korkusu hayal kırıklığına dönüşmüştü. Çocuk okulda matematik ve fen bilgisi birincisiydi. Yoksul bir ailesi vardı. Belki okutmaya imkânları olmamıştı. Bilmiyordu Ayla. Ama Basri mahallede saklambaç oynadıkları zamanlar o nereye saklanırsa saklansın bulurdu. Nasıl bulduğunu sorduğu bir gün “Seni iğne deliğine de saklansan bulurum,” demişti. Ne sesi, ne de zekilik çakan bakışları tehdit edicilikle yüklüydü. Böyle basit bir şeyden dolayı övünebilecek bir çocuksuluğa sahipti.

Safire muayenehanedeki küçük mutfakta fincanları yıkarken olanca gücüyle düşünmekteydi de. Her kâbus kadını ele geçirişiyle bitmekteydi. Bir şey yapacaksa Basri’nin onu ele geçirmesinden önce halletmeliydi. Safire 2’ye ihtiyacı olacaktı yine. Ama önce kendisi gidip bir ortalığı müşahede edecekti.

Aparat ve muayenehane yataklarının olduğu odaya döndüğünde Ayla Hanım daha iyi görünmekteydi. Papatya çayının on beş dakika içinde yoğunlaşacak tesirine, Tryptophan’ın gevşeticiliğini ekleyecekti. Yoksa bu gerginlik ile sağaltmaya geçmek zaman kaybına yol açabilirdi.

“Ne yapacağız peki?” diye sordu Ayla Hanım.

“Bir yol deneyeceğiz,” dedi Safire. “Sizi toplam iki kere yakalıyor demiştiniz değil mi? Heyecan artsın diye mahsus bile bırakıyor olabilir. Burdan bir giriş yapabiliriz. Ben hazırlıklara başlarken siz de iyi düşünün. Mekân olarak çok geniş bir yeri seçelim.”

Ayla metal başlık takıldıktan beş saniye sonra uykuya daldı. Safire kadının beyninin etrafındaki manyetik alan gücünü ayarladı ve aparattaki ayarları inceledi. Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Kadın rahatlamış bir durumda yatmaktaydı muayene yatağında.

* * *

Ayla, kapıyı açıp içeri girdi. Kasalarda uzun kuyruklar hâlinde insanlar bekleşmekteydi. Mahşer kalabalığı derdi birkaç sene önce ölen babannesi görseydi. Ayaklarına tekerlekli paten giymiş hepsi yirmi başlarındaki görevliler reyonlar arasında ürün bırakıp alıyor, birbirleriyle ayak üstü laflıyorlardı. Ayla birden biraz sonra arkasından bıkıp usanmadan kovalayacak olan adamı hatırlayınca temizlik malzemelerinin olduğu kısma daldı. Çok gıcırdatanlar ve pırıl pırıl yapanlar reyonun çıkışında bir cam arkasına serilmiş kuru yemişler oldukça taze görünmekteydiler. Kaçışiştanım çok renkli diye düşündüğü an sola doğru sapmaktaydı da. Arkasını sürekli kesen gözleri son anda adamı tanıdı. Oyun başlamıştı. Deli gibi fırladı. Yanlarından hızla geçen kadını gören yok gibiydi. İnsanlar bol bol ürün yokluyor, bol bol mamul seyrediyorlardı. Ayla arkasını döndüğünde kimseyi göremedi ama belli olmazdı. “Adamın antenleri niyetine kurulmuş,” demişti doktoru. Başını sağ tarafa çevirdiğinde bu sözü kanıtlar bir şekilde Basri’nin dimdik kendisinden tarafa yaklaştığını gördü ve bir çığlık attı. İlerde birkaç kafa onun olduğu tarafa dönmüş, sonra ekmek çeşitleri seçimine devama koyulmuşlardı. Ayla etrafına hızla bakıp dümdüz koşmaya devam etti. Reyonların ardı arkası gelmemekteydi. Kaçtıkca uzuyor onlar. Karnabahar ve brokolilerin parlak ışıklar altında parladığı yerde durup etrafını kesmeye başladı. Kimse görünmemekteydi. Az dinlenip soluk aldı. Şarküteri kısmı sağlamdı. Kedi, köpek mamaları tarafı ise çok kalabalıktı. Tehlike sarı ışık yakmaktaydı. Adamın nereden çıkacağı belli olmazdı. Birden on metre ilerisinde kırmızı tişörtlü satış elemanı eline aldığı megafonla çağrı yapmaya başladı.

“Binbirmal’ın sevgili müşterileri. Şu andan itibaren on dakika kadar muz reyonunda indirim vardır. İthal muzun kilosunu 4 ytl’den 3.100′ çektik. Sadece on dakika içinde alanlara. Koşun.”

Adamı izlemekte olan takım ganimet bulmuş gibi muzların olduğu tarafa üşüşmüşlerdi. İçlerinden bir grup durduğu reyonun arasından muz cennetine akın etmek için yaklaşmaktaydı. Sadece aralarında beş adım mesafe kaldığında içlerinden birinin Basri olduğunu fark etti. Arkasını dönüp kaçmaya başladı. Geç kalmıştı. Adamın soluğu ensesini yalamaktaydı. Ağzından dökülen homurtu tam kulaklarının dibindeydi. Tam reyonu dönüp sağa saparken adamın eli omzundan kavradı ve geri çekti. Öne seğirten ayakları birbirine dolanarak yere kapaklandı. Yüzünü çevirip üzerine çöken adam ellerini gırtlağına dolarken sesi mağazadaki her köşeyi kapladı. Ayla yanından geçen ayakları yan gözlerle görebilmekteydi. Gelip geçenin yerde yatıp birbirlerini tartaklayan iki tipi gördüğü yok gibiydi. Boğuşmaya başladılar. Yanlarından geçen bir kadın yardım isteğine kızının gözlerini kapatıp “Sen bakma yavrum,” diye cevap verdi.

Ayla uygun bir an bulup Basri’nin hayalarına tekmeyi basıverdi. Adam ellerini pantalonunun önünde birleştirip dizlerinin üstüne çökünce tabanları yağlamanın tam zamanı diye düşündü. Köşeyi dönerken adamın dizlerine abanarak ayağa kalktığını görünce kurtuldum düşüncesi fena halde sönüvermişti.

Ayla kasaların hizası boyunca koşmaya başladı. Ama ayakları ağır çekime girmişti yeniden. Sanki o koşarken altından yer de geri çekilmekteydi. Ya da o spor aletlerinden birine binmiş, ölümü pahasına kalorilerini atmaya çalışmaktaydı. Arkasına baktığında Basri’nin yalpalaya yalpalaya öne doğru yürüdüğünü gördü. Nereye kaçacağını düşünürken mağazanın hoparlörlerinden bir ses yankılandı.

“Zaman az. Mağazamızın sıkışık durumundaki hanımefendi müşterisi. Yol açın kendinize. Sağa dönün ve merdivenleri çıkın. En fevkalade indirim seansımız başladı. Kurtuluş marka donlarımız 5 lira.”

Ayla’nın zihni bu işte bir yanlışlık olmalı sinyali veriyordu. Yerli don markası duymaya alışık değildi. Yine de Gözde, Yıldız ya da DoReMi’ye tamamdı, ama Kurtuluş? Ayla’nın ayaklarından daha süratli işleyen beyni, anonstaki anomaliyi anlamıştı. Elinden geldiği kadar süratle merdivenlere yöneldi. Basamaklardaki adımlarını çok yavaş ve gülle gibi ağır bulmaktaydı. O merdivendeki son basamağa geldiğinde iki şeyi birden görmüştü. Birincisi köşeyi dönmüş olan Basri az önceki darbeden etkilenmemiş adımlarla yaklaşmaktaydı. İkincisi de kendisine daha yakın olan en son reyonda köşede beyaz kotlu, yarım kollu dar badili bir kadın kendisine bakmaktaydı. Kadın koşun işareti yapınca Ayla’nın beyninde Safire ismi patladı. Kadın kendisi için burdaydı. Arkasını dönerek haydi kızım Ayla dedi. Kendisini birinci kata çıkaracak ikinci merdivenlere basmıştı.

* * *

Safire anons başladığında bembeyaz sakallı, yüzü ışıklı adamın az ilerisinde durmaktaydı. Ayla’nın tariflerinden zihninden böyle bir adam sağmıştı. Az önce durduğu bakış açısından Ayla’nın Basri’ye bastığı tekmeyi görmüş ve bunun ilk hamle olduğunu anlamıştı. Tam o saniyede elindeki megafona yukarıya kaçış işaretini veren adam mağazadaki en uygun yeri onlara haber vermişti. Dönüp baktığında adamla göz göze geldiler. Adamın hatlarını genel olarak seçebilmekteydi. Varlığımı okuyabiliyor diye düşündü Safire. Fakat o bana ne kadar açıksa ben de ona o kadar açığım. Görevin burda teslim edildiği açıktı. Safire kumandasına basarak kâbus mağazası cangılından sıyrıldı. Doğruca bilgisayarına yöneldi. Bir sağaltma seansı hastaya zarar vermemek için en fazla 80 dakika sürebilirdi. Geri kalan zamanı çok ustalıkla kullanmalıydı. Muayenesinde hazır bulunan Ayla Hanım’ın numunesine, diğer örneği de eklemek için hesaplarına göre en fazla 10 dakika harcayabilirdi.

* * *

“Kurtuluş donları o tarafta hanımefendi.”

Ayla beyaz sakallı yol göstericisinin işaret ettiği yere doğru seğirtirken zihni adamın yüzündeki ufak değişikliği belli belirsiz sezdi. İlerde bir grup kadın ellerini kumaş yığınının içerisine sokmuş yüzlerinde huşu yüzdüren ifadelerle karıştırmaktaydılar. Renklerin çığırtkanlığı poposunun arkasına tüfek dipçiği gibi oturan herif olmasa, nerdeyse Ayla’yı da kendisine doğru çekecekti. Fiyatlar inanılmaz ehvendi. “Şundan kurtul, ondan sonra tepe tepe alışveriş yaparsın kız” sesine uyarak iç giyim yazan tabelanın yanından geçti.

Safire sakalını kaşıyarak saatine baktı. Rüyada zaman akışı çok hızlı olabilmekteydi. Sadece 6 dakikaları kalmıştı. Adam buralarda bir yerde olmalı diye düşünürken çelik tencere takımlarının bulunduğu mutfak eşyaları bölümünden Basri’nin geldiğini gördü. Dimdik yürümekteydi. Safire Ayla’nın girmiş olduğu reyona koştu. Kadın ileride şaşkın şaşkın etrafına bakınmaktaydı. Çünkü başka kat ya da kapı yoktu. Kurtuluş donlarının olduğu yerde iş çözülecek düşüncesi yolu tüketmişti. Bir işaret bekler gibi gözleriyle etrafı taramaktaydı.

İleride bir grup kadın bu yazın çizgilerini taşıyan son moda bikini ve mayoları teftiş etmekteydi. Safire işte tam şimdi diye düşündü.

“Hoparlör hemen elime gelsin.”

Safire saatine baktı, son üç dakikaydı. Elinde beliren hoparlörü ağzına götürdü ve seslendi:

“Dikkat dikkat baylar bayanlar! Bu kaçmaz. Kurtuluş marka donlar. İkinci şok indirim. 1 liraya. Gerçek ipekli ve satenden. Şortlu, normal ve ipliler. Kaçırmayın!”

İçlerinden zebella gibi olan bir iki tanesi anında komutu almış az sonra tükenecek olan mallardan en fazlasını götürebilmek için bordo renkte bir örtü ile sarılmış yuvarlak sepetin etrafını çevirmişlerdi. Safire dönüp arkasına baktığında Basri on metre ötede yeni yeni içeri girmekteydi. Kurtuluş adını duymuş olan Ayla Hanım da iç çamaşırların yerleştirildiği sepetin etrafını saran kadın halkasının olduğu yere yönelmişti. Safire hızlı hızlı koşarak kadına yetişti ve omuzunu tıpışladı. Kadın olduğu yerde zıplamıştı. Arkasına dönüp bakınca gözlerinde siz miydiniz işareti yandı söndü.

“Şimdi hemen şu yuvarlak sepetin altına girin çocuğum.”

Safire bunu derken tombul bacaklı kadınların altına doğru eğilip örtüyü kaldırmıştı bile. Birkaç tanesi homurdanarak ama bakışlarını da mamullerden çekmeden yer açmışlardı. Suratı korkudan bembeyaz kesilmiş olan Ayla da Safire’yle beraber eğilmişti. Safire kadını konuşturmadan içeri doğru ittirdi. Ayla arkasını döndüğünde ayarladığı program gereği Safire’nin sakalı gitmişti. Gittikçe genç bir kadın hâlini almaktaydı. İnşallah bu dar zamanda Ayla Hanım ne oluyor diye itiraz etmeyecekti.

“Düşüncelerinizi başka tarafa yöneltin Ayla Hanım. O satacağınız daireden alacağınız yüzdenin hayalini kurun mesela,” dedi Safire.

Artık karşısında gittikçe anımsadığı bir yüz şekillenmekteydi. Karşısında konuşanın Safire olduğunu anlamıştı.

Safire örtüyü indirmeden önce “Az kaldı,” diye fısıldadı. “Sadece iki dakika. Dananın kuyruğu koptu kopacak. Rüyadan çıkmak üzereyiz. Sesinizi çıkarmadan bekleyin ve bana güvenin.”

Ayla hiçbir şey demeden başını hızlıca sallayarak tamam işareti verdi. Ve gözlerini kapatıp o daireyi satacağı genç sevimli çifti düşündü. İnşallah buradan çıkacaklardı az sonra.

Safire başını kaldırdığında elbiselerin durduğu yerde duvara asılmış aynada gördüğü yansımasının sahiciliğinden memnun etrafı kolaçan etti. Basri ile arasında on adımlık fark kalmıştı. Sağa doğru sapıp adamın dikkatini kendinden yana çekti. Adam onu gördüğünde yüzündeki ikinci bir anlam katmanının belirmemesi iyiye işaretti. Aynadaki sahicilik Basri’ye yansıyanla bir olmalıydı. Arkasını dönüp katın bittiğini yere bakarak elindeki programı çalıştırdı. Buradan öteye yol kurulsun. Ninemin mahallesindeki o Güldürakan yer. Çocuklarla oynadığım. Dolambaçlı yollar gelsin önüme konsun.

Safire birdenbire beliren basamaklardan inerken Basri de merdivenlerin başında bitmişti. Kollarını yakalamak ister gibi biraz da acemice sallamaktaydı. Safire saatine baktı. Basamakların sonunda Güldürakan denen yere açılan taşlı yol belirmekteydi. Saymaya başladı. 10, 9, 8, 7…

* * *

Ayla gözlerini muayenehanede açtığında yanıbaşındaki aletlerin ayarlarını düzenleyen Safire’yi gördü ve yattığı yerden doğruldu.

“Ne oldu? Bitti mi?”

“Artık özgürsünüz Ayla Hanım. Yakalanmadan rüyayı tamamladınız.”

Kadının dik duran omuzları kısmen bir rahatlama ile gevşemişti. Safire gülümseyerek kadının başına yerleştirilen elektrotları dikkatlice çıkarmaya başladı.

“O sakallı amca yine vardı. Ama sonra…”

“Sakalı düşüverdi değil mi? Sizi ve kendisini giriş katında gördükten sonra muayenehaneme dönüp onun bir türevini programa yükledim. Sizinkini zaten çıkarmıştık. Sonra iki numuneyle kendi kopyamı içeriye saldım.”

“Yani o sakallı amca sizin kopyanız mıydı?”

Ayla Hanım doktorunu dikkatle dinlemekteydi. Kendisine her defasında yardım etmek isteyen o sakallı adamın ne olduğunu merak etmekteydi.

“Evet. Birinci kattan itibaren tabii. O sizi üst kata sevkettikten sonra diğer rüyalardaki gibi işlevini tamamladı. Etkisi bir yere kadardı. Onun yerine dâhil olarak sizi saklanacağınız yere yönelttim. Zamanımız çok azdı. O adam… O tür kimseler iyilik nesneleri. Nasıl kâbuslar yıkma, bitirme, yok etme düşüncelerinin çıkardığı enerjiden beslenip mutant karakter kazanmışlarsa, bu iyilikseverler de umutlu, paylaşımcı azınlığın zihinlerinden yükselen enerjinin uzayda gezen tezahürleriler.”

Ayla bu kadar savaş, yıkım ve katliamın olduğu bir dünyada kâbus nesnelerinin ne dereceye kadar mutantlaşmaya devam edebileceklerini düşündü ama seslendirmedi. “Bil ama adını anma ki kızım gerçek olmasınlar,” diyen babannesinin sesi iç düşüncelerini doldurmuştu.

“Sonra kopyam İyiliksever’in suretinden sıyrılarak sizinkine büründü. Manevra yapıp başka yöne saptığımda doğrudan bana yöneldi. Eğer vakit olsaydı sizi de tespit edebilmesi muhtemeldi. Ne de olsa sizin zihninize yapışık. Fakat siz hareketsiz kalırken ben kaçmaya devam ettiğim için hem kovalamacanın gereği otomatik olarak hem de hareket hâlindeki vücut ısımdan, sanal ısı tabii, dolayı beni takip etmeye devam etti,” dedi Safire.

“Peki geri gelir mi? Yani… Anlarsa mazallah eğer kopyanızın ben olmadığımı.”

Safire hafifçe gülümsedi. Bu ihtimal ikisinin ömrünün toplamından kat kat daha uzaktaydı.

“Hiç yakalayamayacağı için anlamayacak da. Kopyama eklemlenmiş milyonlarca rota ve mıntıka kaydı var. Her defasında yeni bir alana geçecekler. İlk rotayı kendi anılarımdan kopyaladım. Fakat diğerleri rastgele bilgisayar seçimleri. Sizinleyken nereye gideceğinizi biliyordu. Çünkü zihninizdeki bölgeler ona da açıktı. Bana anlattığınız gibi okulla ilgili veriler, küçükken bademcik ameliyatı olduğunuzda yattığınız hastanedeki koridorlar, iş yerinizin tüm katları. Basri de sizi daima buluyordu. Şimdi hiç tanımadığı ve kendine kapalı olan bir zihinden okuyamadığı alanlarda kopyamın peşinden sürüklenip duracak. Yani Ayla Hanım ben bu kâbus nesnesinin 1000, 1500 yıldan önce geri dönmesini beklemiyorum.”

Ayla Hanım Safire’nin bu sözleri üzerine ilk defa rahat bir oh çekti ve Safire’ye gülümsedi. Bir aydır süren işkenceden kurtulmuş olduğuna inanması için yine de bu geceyi kâbussuz atlatarak ikna olması gerekiyordu. Ayla Hanım muayenehane kapısından hafifleyerek çıkarken aklında iki şey asılıydı. Bu akşam yine de en yakın arkadaşlarından birinde kalıp fazla güvenlikli dairesine gitmeyecekti. Bunu doktoru Safire Hanım tavsiye etmişti. Diğeri de yarın hemen sürekli ziyaret ettiği o iyi mağazalara gidip bol bol alışveriş yapacaktı.

* * *

Safire muayenehanesindeki rutin işleri bitirip odasına çıktığında defterini alıp masasının başına geçti. Bir sağaltma seansı daha başarıyla gerçekleşmişti. Bu sanal aleme yolladığı 11. kopyasıydı. Bir gün hepsinin bir anda geri geleceğini hayal ederek sırıttı ve çayından bir yudum aldı.

Paylaş

Yorum yapın