KÂBUS SİLİCİ – 2 – Beni Sen Öldürdün

2
2008 yılında kullanıma giren dreamrecorder aparatı sayesinde rüyalar kaydedilmeye başlandı. Depresyonlu hastalarda ve sara gibi nörolojik rahatsızlıklarda manyetik uyarım tedavisine de eş zamanlı geçilmişti. Daha sonra Japon patentli Dreamtwin makinelerini rüyaları bölüşmek için kullandı. Bu sayede psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi. Gece rüyalarına musallat olan kâbusları defetmek için iki yöntem vardı. İkisi de çok yeniydi. Birincisi hastanın beyni civarındaki manyetik alan gücünü biraz artırmaktı. Diğeri de beyne minik elektrik şokları vermekti. Bu arada tıpkı antibiyotiğe direnç gösteren ve mutant karakter kazanarak ilaçlara aldırış etmeyen bakteriler gibi kabuslar da direnç kazanmaya başladıklarından seanslar bayağı zorlu geçmektedir. Psikolog Safire Kayacı hastalarını sağaltmada manyetik alan kullanan ekoldendir. Bu tür sağaltıcılara argoda Kâbus Silici adı verilmektedir.

Figen Karaca bakışlarını LCD ekrandan çektiğinde arabanın hemen önünde duran çocuğun korkuyla açılmış iri gözlerini gördü ve köküne kadar frene bastı. Önündeki sarı Reno nedeniyle yavaş gitmekteydi. Düşünceleri bir yere dalınca araları açılmış, mavi önlüklü kız kadar kendi poposu da bu sayede kurtulmuştu.

Motor istop etmişti. Siz yine hâlâ ananızın margarini mi kullanıyorsunuz? Figen radyo düğmesini kapatırken mazide kalan bir reklamı duyduğunun farkında değil gibiydi. Sağ kaldırımda yürüyen bir grup öğrenci kıl payıyla atlatılan kazayı seyretmek için durmuşlardı. Bir an aralarında tanıdık bir yüz seçtiğini sandı.

“İyi misiniz hanfendi? Çocuk birden yola çıktı. İyi ki yavaş gidiyordunuz.”

Figen aracının penceresine eğilmiş esnaf tipli, görmüş geçirmiş yüzlü orta yaşlı adama bakıp başını salladı. Atlatmıştı tehlikeyi bir şekilde. Kaldırımda gördüğü tanıdık yüzü unutmuştu şimdi. Kapıyı açıp dışarıya çıktı. Kahverengi saçlı kız taş çatlasa sekiz yaşında filandı. Kıyafeti temiz ve yeniydi. Yanında biri olması gerekmez miydi?

“Annesi geliyor.”

Gelen annesi değildi.

“Ne oldu burada?”

Boyama sarışın saçlı, tombulca kadın adamın anlattıklarını dinlerken Figen kıza doğru eğildi. “İyi misin?”

Kız robot gibi başını sallayınca Figen korktu. İnşallah çocuk bir şok filan geçirmiyordu.

“Adım Ayten. Öğretmenim. Şuradaki ilkokulda. Bu kız öğrencim. Adı Serpil.”

Arkada duran arabalar klakson çalınca Ayten hanım otoriter birşekilde onlara baktı ve “Beş dakka bekleseler…” dedi. Figen’e döndü. “Kızın bir şeyi yok. Belki biraz korkmuştur. Ben onla ilgilenirim.”

Figen kadına minnetle gülümsedi.

“Teşekkür ederim.” dedi ve arkada klakson çalanları daha da bekletmeden aracına giderek motoru çalıştırdı.

Figen, Pınar’ın numarasını ikinci kez de boşuna çaldırınca telefonu yerine bıraktı. Arkadaşı eve gelmemişti henüz. Figen bugün işten bir saat erken ayrılmıştı. Babasından kalan ve araba kiralama işlemlerinin yapıldığı bir şirketin dokuz senelik işletmecisiydi.

Oturduğu koltukta iyice kaykılarak gözlerini yumdu. O kız çocuğu açık ya da kapalı her saniye gözlerinin önündeydi. Zamanında başını kaldırmamış olsaydı şimdi evinde olamayacaktı kuşkusuz.

Üç ay önce son petrol krizinin artçı dalgaları nedeniyle benzine bağımlı sektörlerde hafif bir sarsılma yaşanmıştı. Yaptığı işten dolayı fiyatlarıdaki en ufak oynama onları da etkilemekteydi. Evine dönerken aklı biraz bu ekonomik grafiklerdeydi ve arabayla ansızın yola fırlayan bir kızı pestile çevirmesine ramak kalmıştı.

Figen radyodaki o nuh nebiden kalma tuhaf reklam metnini hatırlamaya çalıştıysa da başaramadı. Küçük kız sağsağlim evine ulaşmıştı. Ve tüm çocuklar gibi yatacak kalkacak ve ertesi gün herşeyi unutmuş olarak okula gidecekti. Önemli olan buydu.

Şimdi Murat burda olsaydı herşeyi anlatırdı. Kocası Murat annesinin rahatsızlığını haber alıp dün gece apar topar Aydın’a gitmişti. Sabah on birde attığı mesajda durumunun iyi olduğunu bildirmişti. 65 yaşındaki kadın şeker komasına girmişti. Birkaç test yapılması gerekmekteydi. Şu anda hastanedeydiler mutlaka.

Figen bir zamanlar kendinin de sabahçı, öğlenci olduğu zamanlar olduğunu hatırladı. Onun da akşama doğru 17:00 de çıktığı olurdu. Ve o kız da öğlenciydi. Hava daha kararmamıştı. Öğretmeninin söylediğine bakılırsa evi de yakındı. Annesi belki bu olayı işittikten sonra birkaç gün Serpil’i kendi okula bırakıp almak isteyecekti. Sonra yine tek başına çıkacaktı yollara. Şimdi kendisinin şirkette bütün sorunlara karşı tek başına durması gibi.

Televizyonun arkasının dönük olduğu duvarda baktı. Murat bu eve taşındıkları sene tüm ailenin fotoğrafını asıştı. O gün iki kere çekiçle çiviyi tutan parmağını yaralayıp parmağını ağzında emerek acıyı nötralize etmeye çalıştığı o gün, biz de evli çiftler gibi birbirimizden çok televizyona bakmaya başlarsak en azından bu fotoğrafları görebilelim demişti. Beş yıl önceydi. Zamanları göreceli daha boldu. Şimdi Murat işi başından aşkın bir avukattı. İkisinin de ne televizyon, ne de aile resmi izleyecek zamanları vardı.

Annesi Figen’e doğum yaptığında 38 yaşındaydı. Ailenin tek çocuğu olmanın ne kadar avantajı varsa bol bol yararlanmıştı. Babası İstanbuldaki işini ona devredip, bu yaştan sonra annenle bana sakin kasaba hayatı yaraşır demiş ve Dalyan’a yerleşmişlerdi. Arada bir orada tanıştıkları genç bir ailenin beş yaşındaki kızlarından bahsedip dolaylı olarak torun dileklerini hissettiriyorlardı. Figen ikisinde de bir rahatsızlığa raslanmadığı için işi soyaçekimle açıklamaya karar vermişti. Ailede geç çocuk sahibi olunmaktaydı.

Gözlerini açtığı yer tanıdık bir mekândan defalarca kopyalanmış gibi duran bir odaydı. Bu nedenle hemen çıkartamıyordu nerede olduğunu. Solunda yedi cücelerin evinin kapısına benzer kapıcık vardı. Bu kapıyı nereden… Tam o sırada da beyaz yağlı boyalı kapı açıldı. Kapının gerisindeki kimsenin minik gölgesi içeri girdi.

“Sen gözüme…sen gözüme o çomağı sokmasaydın ölmiycektim ben.” Figen sapsarı saçları omzuna dökülen kıza baktı. Kimdi bu? Kız başını kaldırıp gözlerini içine baktığında tanıdı onu. Gözleri masmaviydi. Oldukça güzel bir kızdı. Ama ölü biriydi adını bir türlü hatırlamadığı kız.

Figen kızın annesinin yüzünü de hatırlıyordu şimdi. Sanırım kız annesine çok benzediği içindi. Kim arkadaşının velisini bunca yıl sonra hatırlardı ki? Kadın oldukça uzun boylu ve geniş omuzluydu. Otorite ışıyan, biraz somurtkan bir görünüşe sahipti. Bu da güzelliğe inen yassılaştırıcı bir çekiç gibiydi. Kız büyüyünce ona benziyecek diye düşündü Figen elinde olmadan. Tabii kızın büyümesi mümkün değildi. Çünkü 5 yaşındayken bir trafik kazasında ölmüştü.

“Hepsi…Hepsi senin yüzünden.”

Kız yaklaşınca mavi gözlerinden birinin beyazının artık kanla boyanmış olduğunu gördü. Bu göz biraz şehla da bakmaktaydı. Evet çünkü o göze kocaman bir çomak girdi. Girmedi de, sıyırdı. Benden iyi kim bilecek. Sopa elimdeydi. Kız 1985’de arkasında long vehicle yazan bir yük kamyonunun altında kalarak ölmüştü.

“Sen büyüdün, ben bak bu boyda kaldım. Şimdi senin kısalma zamanın. Anladın mı? Senin sıran geldi. Senin sıran.”

Figen gözlerini açtığında oturma odasının bildik görüntüsüne baktı. Halının üzerinde hâlâ rüya kırpıntıları vardı. Üç adet mavi ve bir adet turuncu bilye gözünü onlara dikince silinip gittiler.

Şimdi senin kısalma zamanın.

Figen doğrularak sokak kapısına doğru yürüdü. İki kilit kapalı ve sürgü sürülüydü. Sezgileri başka kapıdan girdiler tatlım diyordu. Maziden ansızın fışkıran ikaz habbecikleri.Mutfağa çay koymaya gittiğinde bir başka şey öne çıktığından unutmuştu varlıklarını.

“Başak.”

Musluğu çeviren eli donup kaldı. Rüyasında gördüğü kızın adı Başak’tı. Çeyrek yüzyıl önce kazada ölmüştü. Ve şimdi böyle ansızın rüyasına girmesi… Ne demekti bu? Kötü şeyler sezen yanı basbağırdı. Musluğu kapatıp geriye baktı. Kapının ağzında birini göremeyince içi rahatladı. Neşesini, yaşama sevincini kısaltan korkunç gün ve gece kâbusları böyle yumuşak bir girişle başlıyordu. Tıpkı basit bir sıyrıktan içeri giren tetanos bakterileri gibi.

*

Safire metal başlığını taktı ve Figen hanımın kâbusistanına ayak bastı. Hastasının beyin dalgaları saniyede 11’lik tura gelmişti. Alfa dalgaları. Hücrelerdeki oksijen artırılmıştı. Rüya makinesi beyinde görüntü duyarlı bir çeşit hafif epilepsi hali yaratmaktaydı. Böylece rüyalar hem görüntülü olarak kaydedilebilmekte, hem de uzman doktorun anında müdahalesi söz konusu olmaktaydı. Kadının esas bedeni laboratuvardaki yatağında uyku halinde yatmaktaydı. Tryptophan kullanarak kadını doğal uyku haline geçirmişti. Zihni uyarılmıştı. Düş kapısı aralanık durumdaydı yani. Kadının düş ortamında hareketli olan sanal sureti poposona çok küçük gelen alçak bir sandalyede oturmaktaydı. Odanın bir duvarına yerleştirilmiş panoda çeşitli çocuk işi çizimler asılı durmaktaydı. İlerdeki dikdörtgen biçimli uzunca masanın üzeri mavi beyaz pötikareli bir masa örtüsüyle kaplıydı. Figen hanımınki dahil 5 pembe sandalye, 5 de mavi sandalye vardı. Anaokulu sanal alanda yeterince temsil edilmekteydi. Başlayabilirlerdi.

Yetişkinler için pek büyük olmayan odanın iki kapısı vardı. Bunların beyaz olanı kâbusu içeri buyur eden, siyahı da defeden kapıydı. Beyaz kapı korku filmlerine özgü bir şekilde gıcırtıyla öne doğru açıldığında Safire fazla şaşırmadı. Kâbusların mutant virüsleri eylemlerine insanların beyinlerinden sağdıkları çeşitli efektler eklemeye başlamışlardı.

“Gözümü kırpıştırınca bile acıyor.”

Gözün yerinde kıpkırmızı bir bilyeyi andıran topcuk vardı. Kenarlarında çapaklar birikmişti. Kız gözünü kapatıp açtıkca gözyaşına benzeyen, ama koyu sarımsı bir cerahat yanağına süzülüyordu. Bir çubuk bu kadarını yapmış olabilir miydi?

Kâbus nesnesi sarı saçlı kız bir iki adım yaklaştığında Figen olduğu yerde büzülmüştü. Safire, Figen hanımla yaptığı konuşmalarda 6 ay önce bir arabayla kaza yapmanın eşiğinden döndüğünü ve ardından bu kâbusların başladığını öğrenmişti. O zamandan bu yana her gece anaokul arkadaşı olan bu kız tarafından şiddetle rahatsız edilmekteydi. Son bir ayda kadın on beş kilo zayıflamış ve çalışamaz hale gelmişti. Uyku hapları da mutant kâbusu engelleyememekteydi.

Figen, Başak’a bir şeyler dedi, ama sesi çok cılızdı. Safire ondan taş çatlasa ancak 4 metre uzaktaydı.

Safire elindeki uzaktan kumandayla ortamın alan gücünü ayarladı. Şımarık hayalet kızın yaşı nedeniyle fazla direnç göstermeyeceğini umuyordu. Manyetik alanı azıcık artırdı. Azami gücün dörtte üçündeydiler şu anda. Teknolojideki yeni gelişmeler sayesinde psikologlar hastalarını rahatsız eden kâbusları bizzat deneyimlemek şansına erişmişlerdi.

Beyaz kapı ikinci bir gürültüyle aralandı. Adı Başak olan ölü çocuğun elinde ve dizlerinin üstünde kalan eteğinden görünen bacaklarında derin sıyrıklar vardı. Şimdi en güçlü kozlarını masaya bırakıyor ve Figen’in vicdan tezgâhını çökerteceği en okkalı kartları açıyordu.

“Bak dizlerime. O kamyon beni altına aldığında önce baldırımdan bir et kopardı. Kolum arkaya bükülerek ters döndü ve kırıldı. Tekerlek yan taraftan yüzüme çarpıp beni savurduğunda bütün dişlerimi acı vitamin hapları gibi yutmuştum.”

Safire, Figen’ e baktığında durumun ciddiyetini anlamıştı. Kadın sandalyede hüngür hüngür ağlamaktaydı. Sürekli ben yapmadım, ben yapmadım demekteydi. Safire manyetik alan gücünü yavaşça azami seviyeye getirdi. Tahmin ettiği gibi bu kız kılığındaki şey mutant bir kâbustu. Bunlar yeni teknolojiye ayak uydurmuş tekinsiz varlıklardı. Yokedilmeleri bayağı zor olmaktaydı.

Birden içeriye üç kişi giriverdi. “Boşuna ben yapmadım deme. Şahitlerim de var. Bak.”

Orta yaş başlarında bir kadın, sarı kısa saçlı bir kız çocuğu ve o kızın yanında duran şişman siyah saçlı bir çocuk. Figen’in gözleri dehşetle büyümüş, ağzı da felce uğramış gibi açılmıştı. Haykıracaktı herhalde. Safire manyetik alanı başka bir moral alanıyla desteklememiz şart diye düşündü.

*

Figen öğretmeni Nursel hanımı görünce, “Ben yapmadım öğretmenim.” dedi. Ama kadının yüzündeki donuk ifade değişmemişti. Başak’ın gözüne çubuğun girdiği gün ona odaya kapatma cezası vermişti bu kadın. Şimdi onu dinleyip de hak verir miydi?

“Güneş’e söz verin öğretmenim” dedi Başak Nursel hanıma doğru dönerek.

“Evet öğretmenim.” dedi Güneş. “Ben gördüm olanları. Figen çubuğu kaldırdı ve çubuk Başak’ın gözüne girdi. Öyle değil mi İhsan.”

Güneş denilen kız suratında şaşkoloz ifadeyle etrafını seyreden çocuğun omzuna eliyle vurduğunda çocuk robot gibi ardarda kafa salladı ve ifadeyi tasdik etti.

Figen etrafına bakındı. Onun şahidi filan yoktu. Aklına gelen sözleri söyleyemeden unutuyordu. Aynı o gün gibi. O gün hatasız olduğumu söylemediğim gibi diye düşündü.

İşte o zaman bir şey oldu. Doktoru Safire yaklaşarak öğretmene iki metre karşısında durdu. Figen, Başak’ı kapının girişinde görür görmez Safire’nin varlığını unutmuştu. Fazla umutlanmaya korkarak Safire’ye baktı. Safire kadına uzaktan göz kırparak bana bırak anlamına bir işaret yaptı.

“İzin verin de konuşayım öğretmen hanım” dedi Safire kâbus nesnesi kadına bakarak.

“Siz de kim olarak bulunuyorsunuz burda?”

Safire koltuktaki Figen’e işaret ederek “Ben Figen hanımın doktoruyum. Adım Safire Kayacı. Onu temsilen burdayım.” dedi. Hastamı müdafaa etmek istiyorum. Görüyorsunuz ki öğrenciniz Başak’ın yeterli sayıda şahidi var.”

Kadın emin olmak ister gibi çocuklardan tarafa baktı ve sonra Safire’ye döndü.

“Hastanızı savunmak en tabii hakkınız. Fakat siz o gün orda bile değildiniz. Hastanızın sözlerine dayanarak yapılan bir savunma geçersiz sayılır takdir edersiniz ki.”

Safire kadına elindeki ses alıcısını uzatarak devam etti.

“Evet. Ama hastamı muayene ederken anlattıklarında kopukluklar olduğunu tespit etmiştim. Hipnoz bizim işimizin parçası. Bana verdiği bilgiler bu nedenle sağlam ifadelerdir. Herşey bir kaza sonucu gerçekleşti.”

Burnu ortasından kopup düşmek üzere olan Başak haykırarak araya girdi. “Hayır öğretmenim. O gün o çubuğu gözüme soktu ve benim gözüm kapandı. Ertesi gün karşıdan karşıya geçerken gelen kamyonu gözümü oğuşturduğum için göremedim ve altında kaldım.”

Öğretmen iki tarafı da his belli etmeden dinlemekteydi. Safire çözümün mahkemenin alacağı karara bağlı olduğunu anlamıştı. Verilen hükme göre kız ve diğer mutant kâbuslar ya o siyah kapıdan çıkıp defolacaklar ya da Figen hanımın yakasına yapışmaya devam edeceklerdi. Bir kâbus silme seansı hastanın beynine zarar vermemek için en fazla seksen dakika sürerdi. Şu anda 64. dakikadaydılar. Acilen yeni bir taktik geliştirmeleri lazımdı. Aklına ilk gelen onların safında yer alacak bir şahitti. Tek sorun Başak’ın öğretmen ve arkadaşları gibi olmayan, yani etkisi altına alamayacağı birini bulmaktı.

“Figen hanım, bize acilen sizin yanınızda olacak bir arkadaş lazım. Böyle biri var mıydı? Sizi çok seven. Bu küçük cadının etkisine girmeyecek biri?”

“Kim olabilir ki. Etkilemeyeceği. Hatırlayamıyorum ki.”

“İyi düşünün. Anneniz, babanız olamaz. Orada, anaokulunda olan biri lazım ve Başak’ın ele geçiremeyeceği biri.”

Figen’in moralce çökmüş yanı ağlamak, hıçkırmak ve yalvarmak istiyordu. Suçsuzdu. Çubuk çamurluydu. Çocuklardan biri birşey göstermek için onları çağırdığında halka haline gelmişlerdi ve çamur yanında duran çocuğun pantolonuna bulaşmasın diye Figen sopayı havaya doğru kaldırmıştı. Halkayı yarıp da gösterileni göremeyen Başak da o zaman arkadaşlarının sırtına abanarak ortada ne varsa bakmaya çalışmış, ucu göğe bakan çubuk da göz kapağına değmişti. Yine de ceza almıştı yıllar önce. Sırf kız tanınmış bir aileye mensup diyeydi. Annesi öyle demişti sonra. Mücadele et diyen yanıysa inatla o gün düşten uyandığında halının üstünde gördüğü bilyeleri hatırlatmaktaydı. Ne alakası vardı şimdi? Kadın tam bunu doktora anlatacağı sırada kaza anında kaldırımda gördüğü ve unuttuğu yüzü hatırladı. Ve de o maziden gelen reklamı.

“Siz hâlâ ananızın margarini mi kullanıyorsunuz. Radyoda… Reklam. Bir ara dalmıştım biliyorsunuz. Kaldırımda öğrenciler vardı. Bir yüz.”

Figen hayretle durakladı. O yüzü ve halıdaki bilyeleri çözmüştü birden.

“Ama o reklam öyle değildi ki.” dedi Safire. “Annenizin olacak. Yıllar önce. Bir ilinti var sanırım. Öyle değil mi?”

Kadın yüzündeki ifadeyi doğru okumuştu.

Figen başını salladı. “Ali Kemal. Onla bir gün bilye oynarken garip bir durum…”

Figen çeyrek yüzyıl arkada kalan yerdeki kıpırtısız su yüzeyinde maziyi seyrediyordu. Çocuğun saçları siyahtı. Cildi beyaz ve parlaktı. Bakışları cin gibi parlamaktaydı. Ama o ilkokula giderken kopmuş bir elektrik teline yapışarak ölmüştü.

Figen o an o çocuğu tamamen hatırladı. Bahçelerindeki bilye oyununu da. O gün nerden türediği belirsiz dört bilyeyi ne yaptıklarını da. O bilyeler aralarında ufak bir hatıraydı. Figen bunların hepsini yıllardır düşünmemiş olduğunu hatırlayınca şaşkınlıkla ağzı açıldı. İçini bir ümit kaplamıştı. “Ama o bana cevap verebilir mi?”

Safire yüksek sesle söylenen bu son cümleyi duymuştu. Kadının doğru iz üstünde olduğundan emindi. Öne doğru eğilerek akla ilk gelen en doğru cevaptır dedi.

İşte o zaman kız büzüldüğü koltuktan fırlayarak ayağa kalktı. “Ali Kemal’in dinlenmesini istiyorum.”

Beyaz kapı üçüncü ve bu kez gıcırtısız bir şekilde açıldığında Safire de saatine baktı. İnşallah doğru kişi gelmişti.

Siyah önlüklü kolalanmış beyaz yakalı çocuk içeri geldi ve tam ortada durdu. “Burdayım. 999 Ali Kemal Yurdakul.”

Çocuğun oldukça aydınlık bir yüzü vardı. Figen sevinçle gülümsedi.

“Ali Kemal. Sensin.”

“Figen, çok büyümüşsün.”

Figen karşısında duran çocuğun aklında kalan son halini inceliyordu. Onu duyup gelmişti. Ali Kemal asla yalan söylemezdi ve o bir ölüydü. Onun enfekte olma ihtimali var mıydı acaba. Bir yandan Safire onu görmesinin bu durumla bağlantılı olduğunu söylemişti.

Çocuk aklından geçenleri anlamışcasına “Bir sorun mu var?” diye sordu.

“O gün o dört bilyeyi görmüştüm. Korktum. Söylemedim sen diğer arkadaşlara anlat dediğinde. Ellerimizle yakalamaya çalışmış ve onlar sanki rüzgar gibi avucumuzdan sıyrılıp gitmişti. Sonra baktığımızda yine çimenlerin içindeydiler ama tekrar denediğimizde yine avcumuza alamamıştık.”

Safire zaman kaybının sırası olmadığını düşünüyordu. Ama bu konuşmanın çocuğun işlevi için gerekli olduğunu seziyordu. Bu ikiliyi küçükken birbirine sağlamca bağlayan bir şeyler olmuştu.

Çocuk eliyle avutmak ister gibi Figen’in omzuna dokundu. “O bilyeler sihirli gibiydi. Ve sadece ikimiz görmüştük. Şimdi sana nasıl yardımcı olabilirim anlat.”

Figen sonra Başak’ı göstererek onlanları yıldırım hızıyla anlattı. Çocuğun yüzünde çok sakin bir hal vardı. Kâbusun ona bulaşamadığını gören Safire tekrar umutlanmıştı.

“Bana yardım et Başak’ı, şaşkın öğretmeni ve iki yalancı şahidini def edelim.”

“Aptal Ali Kemal mi sana yardım edecek? Elektrik telini tutup kıçını kömür yapan ahmak mı? Hah hah ha…”

Ali Kemal çocuk halini aşan bir bilmişlikle alaylara aldırmadan sırıttı ve pantolonun cebinden dört bilye çıkardı. “Bak burdalar.”

Figen umutla başını çevirip Safire’ye baktı. Kadın gülümsedi ve “İki dakikamız var.” diye fısıldadı.

“Şu mavi bilye şaşkın öğretmen hanıma.”

Bilye karnına çarpınca Nursel hanım garip bir çığlık koyuvererek hızla yapıbozuma uğradı ve ufalarak gözden yitti gitti. İkinci mavi bilye İhsan’ı, üçüncüsü de Güneş’i silmişti odadan. Başak ağza alınmayacak küfürler ve tehditler savurmaktaydı. Yüzünden çok korktuğu belliydi. Ali Kemal son bilyeyi fırlatmadı ve Figen’e uzattı.

Figen bilyeyi alınca yokladı. Sertliği normal bilyelere benziyordu. Safire’ye baktı.

“Verin bilyesini gitsin. Son kırk saniye.” dedi.

Figen ayağa kalkıp korkuyla kendine bakan Başak’ın yanına gitti. Kızın sağ bileğini tuttu ve turuncu bilyeyi avucuna bıraktı.

“Ben senin gözünü acıttım. Bu olağanüstü bilyeyle ödeştik. Tamam mı?”

Başak’ın gözleri yaşlıydı. Figen’in yanakları da ıslanmıştı. Bu arada Ali Kemal yokolmuştu, ama henüz farkında değildi.

“Tamam mı dedim?”

“Tamam.”

“14 saniye Figen hanım.”

Figen kızın sol elini tutarak siyah kapıya götürdü. Sandığının aksine kız kapıyı kendi açıp tek bir kelime söylemeden dışarı çıktı. Figen kapıyı örterken Safire’nin muayenehanesinde gözlerini açtı. Safire’nin yüzü gülüyordu. Olmuştu galiba.

*

Hastası gittikten bir saat kadar sonra raporunu yazıp bitiren Safire son cümleyi meslektaşlarının nasıl bulacağını düşünmekteydi.

Mevcut olmayan bilyeler sayesinde, işlenmemiş bir suçun diyeti ödendi.

Paylaş

2 yorum

  1. avatar

    NE YAZARSAN EN İYİSİNİ YAZARSIN BİLİYORUM BAŞARILAR YENİ ÇALIŞMALARINDA

  2. avatar

    SENINLE GURUR DUYUYORUM. Uslubun cok yeni ve degisik. Turk edebiyatina cok sey kazandiracak. Yazmaya devam et cok basarili olacaksin

Yorum yapın