BEYAZ ÇIĞLIK – 9 (Final)

2

Ayh! Bölmeyeyim diye gıkım çıkmadan, put gibi kaç bölümdür oturuyorum burada. Ay dayanamayacağım artık. Başıma ağrılar girdi. Kahve içmem ve acil bir telefon etmem lazım. Size de birer kahve getireyim mi?

Şimdi kahvenin hiç sırası değil, bir an evvel maceranın sonuna varmak istiyoruz mu diyorsunuz?

Siz bilirsiniz. Bana müsaade.

– o –

Şok!

Yaşadığım anı tarif edebilecek tek kelime bu. Neye uğradığımı şaşırıyorum. Nasıl olabilir bu? Her şey yolundayken, bütün önlemleri almışken. Nasıl? Nasıl yakalanabilirim?

– Ne o? Şaşırdınız galiba. Hiç şaşırmayın. Biz de aynı yollardan geçtik sizinle.
– Ne demek istediğinizi anlamadım.
– Vah vah! Demek anlamadınız. Durun size anlatayım. Bizim teknolojimiz Güney Tekin’in ofisindeki şeffaf panellere, şeffaf mavi düğmelere benzemez ama idare edin artık.

Bir an afallıyorum. “Bu ucube nereden biliyor ofisteki her ayrıntıyı böyle?” Ancak hemen toparlıyorum. Söyleyeceği her şeyin beni öldürmeden önce canımı acıtmak için söylenmiş birer yalan olduğundan adım gibi eminim. “Aşağılık yaratık!”

– Sizin söyleyeceğiniz hiçbir şeye inanmam ben.
– Siz bir de bizim sunumuzu izleyin de ister inanın ister inanmayın. Nasıl olsa önünde sonunda gerçeği öğreneceksiniz. Ha benim ağzımdan, ha yaşayarak.

“Güney Tekin’in bana izlettiği sunuyu da nereden biliyor bu?” Silkinip hemen karşı atağa geçiyorum.

– Yeter! Daha fazla dinlemek istemiyorum. Ne yaparsanız yapın bizi davamızdan döndüremezsiniz. Kaybedeceksiniz. Kabul edin artık bu gerçeği.
– Ne kadar da gerginsiniz böyle? Size hiç yakıştıramadım. Biraz gevşeyin.

O leş tırnaklı ellerini omuzlarımdan fırlatırcasına indiriyorum.

– Çek ön ayaklarını üzerimden.

Adeta tıslayarak konuşuyor.

– Benden duyacaklarınız bu kadar mı korkutuyor sizi? Nerede o Beyaz Çığlık’ınıza olan sarsılmaz güveniniz? Madem her şeyden ve herkesten bu kadar eminsiniz. İzleyin de inanmayın. Sonra pişman olmayın da. Emeklerinin koca bir hiç uğruna tükenip yok olduğunu görmek herkese ağır gelir.

Aklınca beni kandırmaya çalışıyor. Ama nafile. Hemen acil durum çağrısı yapmam gerekiyor. Zihinsel diyalog kanalından yakalandığımı bildirmem şart. Dramma’ya belli etmeden kanalımı açıyor ve yardım çağrımı gönderiyorum. “Ben Komutan Umman, yakalandım. Görevin ikinci aşamasına plan dışı yollardan geçeceğim.” Ses yok. “Efendim! Beni duyuyor musunuz?” Yine ses yok. “Profesör? Beni duyuyor musunuz?” Yanıt yok. “Tanrım ne olur başlarına bir şey gelmiş olmasın. Hadi ama kızıııım. Duygusallığın hiç sırası değil. Başlarına bir şey gelmiş olsa da olmasa da bu yola baş koydun. Ölmek var dönmek yok.” Derken zihinsel diyalog kanalından yabancı bir sesten yanıt geliyor. “Komutan Umman durumunuz tarafımıza ulaştı. Görevinizi biliyorsunuz.” “Profesör nerede? Siz kimsiniz?” “Daha fazla bilgi vermeye yetkim yok efendim.” Tak! Kanal kapandı. Orada neler olduğunu bilmiyorum ama içime hiç iyi şeyler doğmuyor.  “Sarsıl kendine gel Deniz! Kafanı çalıştır ve Dramma’yı haklamanın bir yolunu bul!” diyorum içimden. Aklıma bir şey geliyor ama…

– Ne o? Daldınız! İçinizi kuşku mu kemirmeye başladı yoksa?

Vakit kazanmam şart. Sunuyu izlemeyi kabul etmeliyim. Bütün gücümü kullanmam gerek.

– Benim içimdeki Beyaz Çığlık güvenini asla yıkamazsınız ama yine de izleyelim bakalım şu sununuzu.
– Güzeeeel. Aynı dilden konuşmaya başladık sanırım.
– Göreceğiz.

Dramma ahşap panelden sunuyu başlatmak üzere arkasını döndüğünde gözlerimi kapatıyorum. Tüm benliğimi Dramma’nın kalbine odaklıyorum. Benliğim Dramma’nın damarlarında dolaşarak doğru adrese hızla yol alıyor. İşte hedefe kitlendim. Gözlerim açık, trans haline geçmem lazım. “Yalnızca kalbi Deniz! Yalnızca kalbi. Bütün gücünü kalbine ver. Bitir işini.” Gözlerim açık olsa da bütün duyularım artık kapalı. Kör, sağır, dilsiz ve hissizim. Bütün güçlerim yalnızca Dramma’nın kalbine odaklı, savunmasızım. Gelecek hiçbir tehlikeyi sezemez, iletişim kanallarına kapalı bir haldeyim. “Yolun sonu buysa eğer, değer.”

İşte ilk spazmları hissediyor Dramma! Ardı ardına. Kalbi bu spazmlarla zayıflıyor. Küçük bir ara. “Bir an rahatladığını sansın şerefsiz.” İşte tekrar başlıyorum. Bütün kaslarına odaklanıyorum. Mengene gibi sıkıyorum. Sıkıyorum, sıkıyorum. Artık kan pompalamıyor kalbi. Şimdi sıra soluğunu kesmeye geldi. Soluk borusu kanla dolmalı. Bu cani kanında boğulmalı. İşte gidiyor. Hıkhıkkhkhkhkh! GEBER!!!

– o –

Gözlerimi açmalıyım. Açmalıyım. Kendime gelmeliyim. Kendimi onun bedenine büründürüp, yansı ordularını tünellere göndermeliyim. Aylardır kazılan tüneller. Yansı mezarlarına dönüşecekler. “Hadi Deniz, hadi kızım! Yüzdün yüzdün kuyruğuna geldin.” Son bir gayret.

Dakikalar sonra gözlerimi açıyorum. Sunu çoktan bitmiş. Dramma; yansıların efsanevi lideri; yerde yatıyor. Gözleri dışarı daha da fırlamış, öylece yatıyor. Tedbiri elden bırakmamak adına tarayıcımla yaşayıp yaşamadığını kontrol ediyorum… Ölmüş. Bir an durup eserimi seyrediyorum, büyük bir soğuk kanlılıkla. Sonra birden kusmaya başlıyorum. Çıkarıyorum dur durak bilmeden. Bu beni daha da zayıflatıyor. Ancak şu an vazgeçemem. Bir an evvel genetik tarayıcımla Dramma’yı taramam ve “o” olmam gerek.

O tanıdık “diiiiit” sesinin ardından hologram hazır, sıra “o” olmakta. Şöyle bir silkinip odaklanıyorum. OLMUYOR. Bir kez daha. OLMADI. Son bir deneme. LÜTFEN! LÜTFEN BAŞARAYIM! Bir anda yaşlar boşanıyor gözlerimden. Avazım çıktığı kadar bağırarak, salya sümük ağlamaya başlıyorum. Erkek sesim kulaklarımı tırmalıyor. “Tanrım dağılmamalıyım!” Hıçkırıkların arasında bir cesaret gözlerimi odadaki aynaya kaydırıyorum. DRAMMA OLARAK AYNADAYIM. BAŞARDIMMM! DENİZ BAŞAR! BAŞARDI! Deli gibi gülüyorum şimdi de. Kahkahalarla. Aklımı yitiriyorum galiba. Ancak, başarım bana güç veriyor. Zihinsel iletişim kanalını açıp, “Komutan Umman konuşuyor. Görev tamam, tüm birlikler hazır olsun.” diyor ve kapatıyorum. Dramma’nın masasının altındaki alarm düğmesine basıp yansı merkezinin her yerinde duran dev ekranlardan tüm yansılara sesleniyorum.

– TÜM BİRLİKLERİN DİKKATİNE! MERKEZ BİNAMIZIN ALTINDA BEYAZ ÇIĞLIKLILARIN GİZLİ BİR TÜNEL KAZARAK KONUŞLANDIĞI, TÜNEL GİRİŞİNİN ANA GİRİŞİN ALTINDA OLDUĞU TESBİT EDİLMİŞTİR. TÜM BİRLİKLER DERHAL ANA KAPIYA! TEKRAR EDİYORUM TÜM BİRLİKLER DERHAL ANA KAPIYA!!!

Tüm yansı birlikleri kurulu birer robot gibi tünellere akın ediyorlar. Sandığımdan daha organize ve davalarına daha sadık olduklarını o an anlıyorum. Profesörün dediği gibi düşmanını asla ama asla hafife almamalı insan. Onlara kurduğumuz tuzağı fark etmemeleri için liderleri olarak önden gitmeye karar veriyorum. İşin bu kısmını da halledersem; yansıların sonu çok yakın.

Birlikler tünellere girmeden önce onları karşılıyorum. Kısa son bir konuşma yaparak onları daha da gaza getiriyorum.

– BUGÜN ZAFER GÜNÜDÜR! BUNCA ZAMANDIR ÇEKTİĞİMİZ ACILARIN SON GÜNÜDÜR. İNTİKAM BU KAPILARIN ARDINDADIR. YAŞASIN CEHENNEMİMİZ!

Hep bir ağızdan kudurmuş köpekler gibi tekrar ediyorlar.

– YAŞASIN CEHENNEMİMİZ!

Tüm birliklerin önüne geçip onları savaşa davet ediyorum. İşte başlıyoruz. Öncelikle zihinsel diyalog kanalımdan profesöre yeniden ulaşmaya ve birliklerin önünde olduğumu haber vermem gerek. Defalarca deniyorum, ancak ses yok. Son çare Çınar’a ulaşmalıyım. Ancak ondan da yanıt yok. İçimde bir sıkıntı dalgası giderek büyüyor. Tam vazgeçmek üzereyken, o tırmalayıcı düzgün Türkçe’si ile Leila sesleniyor. “Komutanım derhal tünellerden kendinizi çıkarmalısınız. B Planına geçildi. Her şey yok edilecek!” “Bu da ne demek şimdi?” “Efendim bilmediğiniz ve şu an anlatamayacağım çok şey var. Beni hiç dinlemediğinizi biliyorum. Ama bu kez yalvarıyorum size. Lütfen çıkın tünellerden! Komutan Lodos’un kesin talimatı var. Hiçbir Beyaz Çığlıklı kalmamalı tünellerde. LÜTFEN!!!” Leila ilk defa böyle konuşuyor. O an fark ediyorum ki etrafta hiç Beyaz Çığlıklı yok. Tüneller bomboş.

Nihayet zihinsel diyalog kanalımdan tanıdık bir ses yankılanıyor kulaklarımda. ÇINAR! Çınar’ım yaşıyor. Ancak bu kez öfke kusuyor sesi. “Senin o ordunun başında ne işin var Deniz? Neden ısrarla bize karşı geliyorsun? Neden seni korumamıza izin vermiyorsun?” Kekeleyerek, “Be… ben sa… sadece onlara kurduğumuz tuzağı anlamamaları için uğraşıyorum. Ayrıca yapılan planlardan bu denli bilgisiz bırakılmam hiç de adil değil. Başından beri bir şeyler gizleniyor. Önceden yalnızca bu durumu anlamakta zorlanıyordum. Oysa şimdi içimi şüphe kemiriyor. Eğer tünellerden bir an evvel çıkmamı istiyorsan ve bana biraz olsun saygı duyuyorsan hemen şimdi anlatacaksın yeni planı.” “Pekâla! Profesör Beyaz Çığlık’tan vazgeçti Deniz! Beyaz Çığlık’ımız için değil, canımızı kurtarmak için savaşıyoruz artık. Planın son aşamasındayız ve bizi oyaladığın her saniye ordu bize doğru yaklaşıyor. Üstelik önlerinden yürüyen de sensin. Duvarlara mavi sıvılarla dolu tüpler döşendi. Yansı birliklerinin tamamı tünellere girdiğinde hepsi yok edilecek. Ve Beyaz Çığlık bitecek. Sonsuza kadar!” Çınar’ın sözlerinden arkamdaki ordunun söylediği marş ile sıyrılıyorum. Dizeler kulaklarımda uğulduyor.


Bilinmez ne kadar zaman geçti.
Sönmeyen bu ateşle.
Umudumuz kanla yeşerdi.
İntikam benliklerimizde.
 
Şimdi intikam zamanıdır.
Bizi insanlığımızdan çıkaranlardan.
Ve sıyrılmanın zamanıdır.
Yansı bedenlerimizden.

“Ne diyor bunlar be? Yansılar insan değil ki! Çınar! Arkamdaki orduyu dinle! Yalvarırım dinle!” Avazım çıktığı kadar bağırıyorum. Çınar gayet normal bir ses tonuyla tane tane anlatmaya başlıyor her şeyi. “Profesör ikimize de, bütün Beyaz Çığlıklılara da yalan söylemiş Deniz. Hepimiz birer deneğiz. Yansılar bir zamanlar insanmış. Güney Tekin Beyaz Çığlık’ı inşa etmek için süper insanlar yaratmak istemiş. Vücutlarına, beyinlerine ilaçlar zerk etmiş. Yansı cehennemini yaratan kendisiymiş. Bu vicdan azabıyla daha fazla yaşayamazmış. Kendini İstanbul’daki Genel Merkez’e ışınlamış. Bir mektup bırakıp, mavi şırıngayla intihar etmiş. Genel Merkez binasındaki görevliler bulmuşlar. Hepimiz aldatıldık! Yansılar da bizler de Güney Tekin’in hırslarının kurbanıyız.” Bir an duraklıyor. Ben ne diyeceğimi bilemez haldeyken,  Çınar devam ediyor. “Yansı ordusunun tamamı artık tünellerde. Şimdi lütfen çık oradan dışarı. Her şey yok olacak.”

Sanki fişim çekilmiş gibi donup kalıyorum. Arkamdaki ucube ordusu bir zamanlar yiyen içen, gülen, eğlenen, ağlayan, seven, sevişen insanlardı demek. Bu neyin savaşıydı böyle? Ya da kimin? Bizim ayaklarımız altına serili koskoca bir cennetimiz varken yeryüzünde, ne işimiz vardı yerin dibinde? Bir an için Dramma’nın söyledikleri çınlıyor kulaklarımda: “Emeklerinin koca bir hiç uğruna tükenip yok olduğunu görmek herkese ağır gelir.” Demek buydu anlatmak istediği. Bana izletmek istediği sunuda gerçekler varmış. Güney Tekin eliyle şeytanlaşan Dramma yalanlarıyla beni aldatmaya değil, gözümü açmaya çalışmış.

Gözüm kararıyor. Çığlıklar yükseliyor arkamdan. Gözümün gördüğü en son şey kararıp bir anda küle dönen eski türdeşlerim. Beyaz Çığlıklılar da, yansılar da, yeni cennet yanılgısıyla kendimizi adadığımız Beyaz Çığlık da tarihe karışıyor. Sanırım ben de!

 

– o –

 

– Deniz’im! Ne olur aç gözlerini!

“Deniz’im mi? Bana annem bile böyle seslenmez ki! Kim bu başımda gözyaşı döken?”

 

– Deniz’im! Hadi yine tut ellerimi, gözlerinde sakladığın o dingin, yemyeşil ormanlarını göster yine.

Zihnimin puslu köşeleri ağır ağır aydınlanırken, her şeyi hatırlıyorum. Beyaz Çığlık, Beyaz Çığlıklılar, yanarak kül olan yansılar. Kapanan bir devir. Zehir gibi zekasıyla hepimizi zehirleyip, başta kendi olmak üzere hiç kimseyle yüzleşecek erdemi bulamadan en ağır yüklerle Tanrı’nın yanına koşmuş bir bilim adamı. Başımda ağlayan Çınar! Çınar’ım.

Zorla da olsa aralanan gözlerim kan çanağına dönmüş masmavi bir denizle buluşuyor. Onun adının rengi benim gözlerim, benimki onun. Birbirine yazılan kalplerimizin gücü, bizi yine İstanbul’umuza, gerçekliğimize sağ salim kavuşturuyor. Beni bir daha asla bırakmadan, bir ömür sımsıkı saracak kollar, bütün kırıklarımı onarıyor. Odamda, kendi yatağımda, tepemizde canım papağanım Hakkı’nın o cırtlak sesiyle hem yeni bir güne, hem de yeni hayatıma uyanıyorum. Her ne kadar gerçekliğime ve İstanbul’dan ayrıldığım tarihe dönmüş olsam da artık hiçbir şey aynı olamayacak, biliyorum.

Hiçlikte yok olmuş da olsa Beyaz Çığlıklılar, Beyaz Çığlık’ımız ve ne kadar korkunç olurlarsa olsunlar, zavallı birer kurban olan yansılar için yapmam gereken son bir şey var. Yaşadıklarımı senaryolaştırmak.

 – o –

 Tir tir titreyerek yerde uyanıp, ısrarla çalan telefonumu açıyorum.

– Alo!
– Alo Deniz! Ben Selda şekerim. Bu kez 12’den vurmuşsun yavrum.
– Yani?
– Hazırlıklara başla, en yakın zamanda “Motor” diyoruz yani.

Paylaş

2 yorum

  1. avatar

    Evren hanım, hikayeye başladığımda kafam çok karıştı ama sonradan anladımki dizi öyküymüş. Başa dönüp tüm bölümleri bir solukta okudum. Kaleminize sağlık!

Yorum yapın