BEYAZ ÇIĞLIK – 8

7

Yeryüzündeki eski Genel Merkez binasında birleşen bedenlerimiz ne yazık ki ayrılmak zorunda kalıyor. Görev bütün haşmetiyle bizi bekliyor. Bütün gücümüzü toplayıp mücadele etmemiz ve Beyaz Çığlık’ımızı kurtarmamız şart. Bu yansı denen ucubelere hadlerini bildirmenin vakti geldi de geçiyor.

Zorla da olsa, dinlenmem gerektiği için bir gayret uyuttum kendimi geceleyin. Dün gece içimiz kan ağlaya ağlaya vedalaştıktan sonra garip bir iç huzuru ama kocaman bir korkuyla döndük Beyaz Çığlık’a.

Bugün, işte bugün görevimi en iyi şekilde yerine getirmeliyim.

Çalınan kapım, içeri giren üst düzey ZAYED görevlileri ve Güney Tekin vaktin geldiğinin habercisi. Çınar’ım, nam-ı diğer Lodos bugün gelmeyecek. Ordunun başında olmak zorunda…

Görev için hareket etmeden önce Güney Tekin’le yalnız konuşmak ve onunla da vedalaşmak istiyorum ama izin vermiyor. Kaybetmeye, hele hele Beyaz Çığlık’ımızı o ucubelere bırakmaya hiç niyeti yok. Bu sondan en az bizim kadar korkuyor olsa da sanki böyle bir risk yokmuş gibi davranıyor. Daha fazla üstelemiyorum. Son defa beni aylardır koynunda uyutan, beni hayatta tutan, içimde büyüyen aşk güneşime de intikam ateşime de şahitlik eden odama bakıyor ve vedalaşıyorum. Çıkıyoruz.

Sanal panellerimizi çalıştırıyor ve yansıların konuşlandıkları sınıra doğru harekete geçiyoruz. Olası bir çatışmaya karşı hazırlıklıyız, ancak bu ilk aşamayı en patırtısız şekilde halletmek zorundayız. Belirli bir yere kadar bana eşlik ediyor ekibim. Ancak şu an geldiğimiz noktadan sonra yalnızım. Selamımı çakıp, kendimden ummadığım bir cesaretle, tek başıma, bir dağ gibi vakur gidiyorum görevime.

Sinsice yaklaşıyorum kapıdaki dört nöbetçiye. Elimdeki son teknoloji silahımla saniyeler içinde, yardım istemelerine fırsat vermeden haklarından gelmeliyim. Aynı anda dört ok atabilen yayımı, sanal panelimle hedeflerime programlayıp pusuya yatıyorum. Mümkün olan en sağlam noktaya konuşlandıktan sonra oklarımı iğrenç ucubelere gönderiyorum. Oklar vücutlarına saplanır saplanmaz, yığılıveriyorlar hemen.

Sıradaki aşama, her birinin fiziksel görüntüsünden birer hologram yaratarak, yokluklarını içeridekilerin fark etmemelerini sağlamak. Neyse ki şans benden yana, etrafta kimse yok. Bu ikinci aşamayı da sorunsuz hallediyorum. Şimdi, sıra yansıların kum gibi kaynadığı komutanlık binasına girmekte…

Bunun için genetik tarayıcımı kullanmam gerekecek. Hakladığım yansıların tümünün genlerini taşıyan, yansı gibi görünen ama hücre yapısı güçlendirilmiş, içeridekilerden çok daha dayanıklı, dillerini en iyi şekilde konuşan yeni model bir yansıya dönüşmem gerekiyor. Ancak bunun için biraz zamana ihtiyacım var. Bu süre zarfında sürekli tetikte olmalıyım.

Genetik tarayıcım işine başlıyor. Veriler su gibi akıyor ekranda. Dört yansının genetik haritası hazırlanmak üzere. Derken, kalabalık bir yansı birliği komutanlık kapısından telaşla dışarı akıyor. Kıpırdamadan, sessizce beklemem lazım bu tehlikenin geçmesini. Birden elimdeki genetik tarayıcının işini bitirdiğinde çıkardığı “biiiip” sesi aklıma geliyor. İşini şu ucube birliği ortadan kaybolmadan bitirmesin diye dua etmeye başlıyorum. Üzerindeki ekran işlemin tamamlanmasına bir dakika kaldığını gösteriyor. Birliğin sonu gelmiyor, vaktim daralıyor. Yakalanmam an meselesi. İçlerinden birisi artık çok iyi anladığım dillerinde telaşla yerlerine geri dönmelerini söylüyor ve çıktıkları kapıdan gerisin geri dönüyorlar. Tarayıcım işlemin tamamlanmasına otuz saniye kaldığını haber veriyor. “Hadisenize” diyorum içimden “kaldırın o işe yaramaz popolarınızı”. Koşarak içeri giren birliğin bir türlü sonu gelmiyor. Kaldı on saniye. “Hadi, hadi iptal ettirme bana şu işlemi.” Son yansı içeri girerken işlem sona eriyor. “Biiiiiiiiiip” İçeri giren son yansı bir anda dönüyor. O pörtlek saydam gözlerle başlıyor karanlığı taramaya. “Kahretsin!” Sakince silahımı hazırlıyorum. Onu haklamam gerek. Adım adım bana yaklaşıyor. Onu şah damarından vurmam gerek ki, yaşaması imkânsız olsun. Nişan alıyorum, “Fısp!” Tam isabet. “Geber aşağılık yaratık!”

Şimdi sıra tasarlanan yeni yansının bir hologramını çıkartıp, kendi yansı gücümle bir anda onun kılığına bürünmekte.  Bileğimdeki plakanın üzerinde elimi şöyle bir gezdirdikten sonra görevimin en önemli birinci aşamasını gerçekleştirmem için verilmiş tek kullanımlık şifremi sanal panelden giriyor ve hologramın gözlerimin önünde belirmesini izliyorum. İşte tamaaaaam. Yansı gücüme odaklanıp, saniyeler içinde sıfır kilometre, ölüm makinesi bir yansıya dönüşüyorum. Zihinsel diyalog kanalımı açıp, Güney Tekin’e rapor verme zamanı. Kısa bir sürede hemen cevap geliyor.

–          Lütfen bize her şeyin yolunda olduğunu söyleyin Komutan Umman.

–          Her şey yolunda efendim. İlk işlem başarıyla tamamlandı. Şimdi içeri giriyorum.

–          Tebrikler Umman. Burada herkesin böyle bir habere ihtiyacı vardı. Yolunuz açık olsun.

–          Sağ olun efendim.

Diyalog kanallarını kapattıktan sonra minik bir iş daha var yapmam gereken. Şu leşleri ortadan kaldırmam lazım. Aldığım askerlik eğitimleri sırasında, yalnızca kendimi değil, başka cisimleri ve canlı organizmaları da ışınlamayı öğrendim. Şimdi uygulama zamanı! Marmara Denizi’ne iadesiz posta vaaaar. Sandığımdan da hızlı bir şekilde postalıyorum yerlerine.

Az önceki birliğin girdiği kapıdan elimi kolumu sallaya sallaya giriyorum. Bunca yansı arasında fark edilmeden dolaşıyor da olsam, bu iğrenç yaratıklar hala kanımı donduruyor. Büyük liderlerine ulaşmadan önce bu ucubelerden birkaçı ile arkadaş olduğumu zannetmelerini sağlamam gerekiyor ki bu ortamda güven kazanayım. Benim yeni biri olduğumdan asla şüphelenmemeliler. Çınar’ımın bana öğrettiği zihin ve hafıza okuma gücümü kullanarak içlerinden biri olduğum hissini vermeliyim. Tuhaf tuhaf bakmaya başladılar bile. Şunlardan bir kaçının isimlerini öğrenmeliyim. Her birinin gözlerinin içine bakar bakmaz bütün dosyalar benim zihnime kopyalanıyor. Benden en çok şüphelen kıdemlilerden birini seçiyor ve yanına yaklaşıyorum. Tıpkı onların birbirlerini selamlarken yaptıkları gibi iki elimi birden kaldırıp, direk adıyla hitap ediyorum.

–          Selam Mitra!

Afallıyor önce, ancak zihinsel kontrol gücümü kullanarak beni tanıdığını zannetmesini sağlıyorum. Bana direk ismimle hitap ediyor.

–          Selam Umman!

–          Berbat bir gün…

–          Tam bir kâbus… Bir an önce dinlenmem gerek, lider yarınki saldırıya orduyu hazırlamam için günlerdir emirler yağdırıyor. Çıldırmış gibi.

–          Her zaman böyle değil midir zaten?

–          Bu kez her şey çok farklı… Beyaz Çığlık’lıların kökünü kazımak istiyor. Biliyor musun o pisliklerin hakkından gelmek için ben de sabırsızlanıyorum. Bütün kardeşlerimi öldürdüler. Bunu onların yanına bırakmayacağım.

İçimden “Ya sizin öldürdükleriniz, hayatını kararttıklarınız?” diye haykırıp gırtlağını sıkmak geliyor. Ama kendimi bile şaşırtan en az onlar kadar iğrenç bir tavırla kahkahayı basıyor ve ekliyorum.

–          Leşlerinin üstünde dans edeceğiz dostum.

Aynı iğrenç tavırla o da basıyor kahkahayı.

–          Sen de dinlensen hiç fena olmaz dostum. Yarın çok zor bir gün olacak. Çok zor.

–          Önce bir şeyler yemem gerek. Daha sonra.

–          Sana kalmış dostum, ben yorgunluktan gebermek üzereyim, yemek düşünecek halim yok.

“Son uyuyuşun olsun inşallah Allah’ın cezası ucube!” diyor iç sesim. Tam kendi yoluma gidecekken aralarından biri aniden karşıma çıkıyor.

–          Seni buralarda daha önce gördüğümü sanmıyorum.

Hafıza tarama işlemini saniyeler içinde tamamlayıp yırtmam gerek. Hemen başlıyorum işleme. Neyse ki zorlanmıyorum.

–          Sana söylüyorum ne aval aval bakıyorsun yüzüme?

–          Asıl sen ne bakıyorsun öyle Yona? Benim Umman!

Afallama sırası onda.

–          Bu savaş hazırlıkları beni aptallaştırdı artık. Çok uzadı.

–          Sakin ol o pisliklerin hadlerini bildirmemize çok az kaldı. Sabret.

–          Bir de şu yeni silah, bütün sorumluluk bende… Bir arıza çıkaracak diye ödüm patlıyor. En ufak bir arıza çıkarsa kaybettiğimizin resmidir. Pek bir kuvvetli görünüyoruz ama içimiz fos.

O an fark ediyorum ki, komutanlarından tut en düşük rütbeli askerlerine kadar hiçbirinin inancı yok başaracaklarına. İntikam hırsıyla yanıp tutuşan birkaçı dışında Beyaz Çığlık’ı yenmek ve cenneti cehenneme çevirmek aslında hiçbirinin umurunda değil. Ama tedbiri elden bırakmamak gerek. Bunun adı SAVAŞ. Nereden ne tehlike geleceği asla belli olmaz. Bu yüzden onlardan biri olarak rolümü en iyi şekilde oynamam gerek. Silahımı çektiğim gibi gırtlağına dayıyorum. Hesap soracağım ya!?

–          Sen neden bahsediyorsun ha? Senin liderimize olan güvenin nasıl sarsılır? Kaybedeceğimizi de nereden çıkardın? Yoksa işbirlikçi misin?

–          Delirdin mi sen be? O pisliklerin hakkından gelmeyi en az senin kadar istiyorum.

–          Sıkıntın ne o zaman? Sen ordunun en kıdemlilerindensin. Senin orduyu ayakta tutman, cehennemimizi Beyaz Çığlık’lıların elinden alacağımıza önce senin inanman gerekmez mi? Yanılıyor muyum ACABA?

Yaptığı salaklığın farkına geç de olsa varıyor, aptal ucube. Diyecek hiçbir şey bulamıyor. Ben de silahı indiriyorum gırtlağından. Aklına aniden yapması gerekenler geliyor. Karşındakinin aklına geleni geldiği anda görmek hiç bu kadar zevkli olmamıştı. Bu salak en kısa süre içinde büyük liderin yanına gitmek zorunda.

–          Benim hemen gidip lidere son raporu vermem gerek.

Mitra’dan faydalanayım derken, komutana ondan daha yakın adam ayağıyla gelmiş de haberim yok. Şimdi onu, en az onun kadar kıdemli olduğuma inandırmam ve liderin yanına oymuş gibi gitmek gerek. Biraz zaman kazanmam lazım… Hadi kızım yoğunlaş bakalım. İşte başlıyorum! Başıma bir ağrı saplanmış gibi iki elimi gözlerime kapatıyorum. Az sonra ona yapacaklarımdan habersiz zavallı dostum kuş gibi çırpınıyor, bana neler olduğunu öğrenmek için. Kısa bir sürede beynindeki veri merkezlerini görmeye başlıyorum. İşte ilgili merkeze eriştim sonunda. Oluşturduğum bilgi aktarım kanalını kullanarak bilgi transferini gerçekleştiriyorum. Bir an sendeliyor ama hemen toparlanıyor.

–          Komutan Umman’a bir şey oluyor derhal yardıma gelin.

Etraftaki salakların durumu sorgulayacak halleri yok. En kıdemli komutanlardan biri bir diğer komutana bir şey olduğunu söylüyor sorgulamak hadlerine mi düşmüş? Kahkahalarla gülmemek için kendimi güç tutuyorum. Bu kadar kolay olabileceğini ben bile hayal edemezdim. Ancaaak, bu keyif dalgasından bir an evvel kurtulup dikkati elimden bırakmamam gerek. Dedim ya bunun adı SAVAŞ, şakaya gelmez.

Birkaç saniyede yardım etmek için koşturuyor ucubeler. Toparlanmaya çalışır gibi doğruluyorum.

–          İyiyim. Her şey yolunda, endişelenecek bir şey yok. Ani bir ağrı girdi yalnızca.

Tuhaf bir şeyler olduğunu hissetseler de, durum kısa sürede benim kontrolüme geçiyor.  Şimdi sıra büyük liderde… Büyük lider Dramma…

– o –

Yona denen ucubeyi samimiyetimize iyice ikna ettikten sonra yeni planı işletmeye hazırım. Zihnini farkına varmadan açıp tüm kirli çamaşırlarını bana teker teker aktaran şapşaldan öğrenmem gereken son bir şey kaldı. Yeni silahlarının özellikleri ve zayıf tarafları… Gözlerime masaj yapar gibi parmaklarımı güç merkezlerimde gezdirip, onları yeni görevleri için harekete geçirmeye başlıyorum. Görevlerine kilitlenen güçlerim hızla Yona’nn zihninde yeni seyahatlerine başlıyorlar. Ulaşmak istediğim klasöre erişmeme çok az kaldı. Derken, istediğim yere ulaştığım sinyalini alıyorum. Bundan sonrası çocuk oyuncağı… Tıpkı bir tarayıcı gibi son teknoloji silahlarının planlarını, tüm özelliklerini kendi zihnime aktarıyor ve bir klasörde topluyorum. Sıra zihinsel diyalog kanalından Güney Tekin’e dosyayı teslim etmekte… Kanalı açıp sinyali yolluyorum. Hemen cevap geliyor.

–          Komutan Umman! Umutlarımız tükenmek üzereydi neredeydiniz?

–          Meraklanmayın efendim. Her şey yolunda… Hepinize şahane bir hediyem var. Bayılacaksınız. Buyrun bakın.

Kısa bir sessizlikten sonra, Güney Tekin’in uzun bir süredir duyamadığımız şen kahkahası geliyor kanalın diğer ucundan. Bir an görevi başında bir asker olduğumu unutup, minnet dolu sıcacık sözler dökülüyor ağzından. Bana ne zamandır kendi ismimle seslenmemişti.

–          Siz olmasaydınız asla başaramazdık Deniz.

–          Vefa borcumu henüz ödeyemedim efendim. Henüz lider Dramma’yı haklayamadım.

–          Size güvenimiz sonsuz. Başaracağınızdan hiç kuşkumuz yok.

–          Teşekkür ederim efendim. Şüphe çekmeden kanalı kapatmalıyım.

–          Bol şans. Kendinize dikkat edin lütfen!

–          Emredersiniz efendim.

Bu kritik bilgileri de ekibime ilettiğime göre sıra sevgili dostumuz Komutan Yona’da. Parmaklarıma yerleştirdiğim gizli oklarla santral sinir sistemini bloke etmem gerekiyor. Şefkatli bir dokunuşun ne kadar acı verici olabileceğinden habersiz olan dava arkadaşımın ensesine yapışıp etkisiz hale getiriveriyorum. Sırt çantamdan ana giriş kapısındaki nöbetçiler için kullandığım genetik tarayıcımı kullanmam ve Yona’nın da genetik haritasını çıkarmam gerek. Yine zamana ihtiyacım var. Kabloları şakaklarına yerleştirip verileri çekmeye başlıyorum. İşlem tamamlanıncaya kadar kapıya kulak kesiliyorum. Genetik haritanın hazır olduğunu bildiren “biiiip” sesinin gelmesiyle Dramma’ya bir adım daha yaklaşıyorum. Tüm haritayı kendime yükleyip, bir anda Yona oluveriyorum. Sıra aslından kurtulmaya geldi. Bileğimde daha önce hakkından geldiğim nöbetçilere ait şırıngalar takılı, birkaçını bir araya getirip, saplıyorum ve hızla leşini ışınlıyorum. Hayırlı yolculuklaaaaar.

Elimle koymuş gibi hazırladığı raporları buluyorum. Bekle beni Dramma Efendi. Sen olmaya geliyorum…

Sanki orada doğmuşum gibi ezbere geçiyorum koridorları. Herkes selam çakıyor. Bu iyi, hem de çok iyi, herkes zokayı yuttu demektir. Kendimden emin, en az etrafımdaki ucubeler kadar iğrenç ve karanlık ruhlu yürüyorum. Dananın kuyruğu kopmak üzere… Üzerinde yılan figürlerinin bulunduğu, dev bir demir kapı karşılıyor beni. Kapıda bekleyen nöbetçi sorgusuz sualsiz buyur ediyor beni liderinin odasına.

Siyahlar içinde diğer yansılardan çok daha iri yapılı, kaslı, uzun tırnaklı, çok ama çok yaşlı olmasına rağmen cıva gibi dinç, pörtlek gözlerinden kötülük akan dev bir ucubeyle karşı karşıyayım. Oturduğu koltuktan yavaşça doğrulup rahatça geriniyor. Sakin bir ses tonuyla ve oldukça sıcak karşılıyor beni.

–          Hoş geldiniz Deniz Başar! Ben de nerelerde kaldı diyordum.


Orijinal görsel ~Girhasha ‘ya aittir.
Original artwork by ~Girhasha

Paylaş

7 yorum

  1. avatar

    Nihayet 8. bölüm ama 9.yu isterim ben şimdi 🙂

    Elinize sağlık her zamanki gibi çok güzel gidiyor macera!

  2. avatar

    Tüm seriyi okudum. Ama 1 sorum olacak msade ederseniz.
    İlk bölümdeki hikayeyi teslim alan kişi tekrar ortaya çıkacak mı acaba? Senaryo olarak gelmişti sanırım. bu konuda bilgi verir misiniz?

  3. avatar

    Mine Hanım Merhaba;

    Çok yoğun birkaç hafta geçirdiğimden dolayı cevabım gecikti lütfen kusura bakmayın.

    Beğenmenize çok sevindim. Bütün çabamız bu beğeniyi artarak devam ettirmek. Onun için uğraşıyoruz. Yazılarım gecikiyorsa işte bu sebepten. 😀 Yazdığımı beğenemem epey zaman alıyor.

    Macerayı böylesine merakla beklemeniz bana da çok büyük bir heyecan veriyor inanın.

    Bir sonraki bölümde görüşmek üzere…

  4. avatar

    Ertan Bey Merhaba;

    Son günlerde yoğunluğum doruk noktasına çıktığından cevabımı gecikerek yazabiliyorum. Kusura bakmayın lütfen.

    İlk bölümde senaryoyu teslim alan kişiyi ileriki bölümlerde Deniz anıyor zaten üstü kapalı olarak. Maceranın daha ön plana çıkmasını istediğim için o karakteri biraz demlenmeye bıraktım. :)ancak bu demek değil ki ortaya çıkmayacak. Özellikle yavaş yavaş finale yaklaştığımız bu bölümlerde yeniden arz-ı endam edecek tabii ki. Nasılı şimdilik bana kalıp size sürpriz olsun … 😉

  5. avatar

    Merhaba hikayelerinizi bir solukta okudum ve çok etkisinde kaldım.Dilinize sağlık.Devamını en kısa zamanda okumak dileğiyle sabırsızlıkla bekliyorum….;)

Yorum yapın