BEYAZ ÇIĞLIK – 7

8


Uygulama salonunun kapısından tir tir titreyerek giriyorum. İkimiz de birbirimizle göz göze gelmekten çekiniyoruz. Bu nasıl büyük bir heyecan Tanrım? Bayılacağım. Bu histen Çınar’ın yumuşacık sesiyle sıyrılıyorum.

– Tanışalım mı artık?

Bu an sanki büyülüymüş de yüksek sesle konuşursak o büyü bozulacak gibi geliyor Neredeyse fısıldayarak konuşuyorum.

– Tanışalım.

– Pekâlâ. Önce ruhuna, gerçek Deniz’e, benliğine odaklanmanı ve bedeninden sıyrılmanı istiyorum.

– Ta… Tamam.

– Seni seninle bırakacağım bir süre. Odada var olduğumu unutmanı ve sadece kendine yoğunlaşmanı istiyorum. Sana hiçbir şekilde dokunmayacağım, seslenmeyeceğim. Sana arkamı döneceğim. Ruhunla, benliğinle baş başa kalmanı istiyorum. Gerisi kendiliğinden gelecek zaten. Sakin ol lütfen.

– Pe… Peki.

Gözlerimi yavaş yavaş kapatıyorum. Kalbimden Deniz’in bana seslenmesini bekliyorum. Onu çağırıyorum. Ruhuma dokunması, beni bana vermesi için. Aklıma gelen ilk şey “Ben kimdim?” sorusu oluyor. “Neye benzerdim?” “Nasıl bir insandım ben?” “Neydi Deniz’i Deniz yapan?” Bir kız fısıltıyla sesleniyor içimden “Sen bendin.” “Kimsenin özünden caydıramadığı, kendi kimliğinden asla sıyrılmayan bendin.” “Değişen bir şey yok aslında, sen değilsin değişen.” “Değişen yalnızca bedenin…” “Ne zaman çağırırsan, onu geri getirebilirsin.” Buydu işte anahtar, istemekti bunu, yürekten istemek. Ben beni istiyorum, beni çağırıyorum. Bedenimi ruhuma çağırıyorum. Bedenimi geri istiyorum. Ezberler gibi sesli söylemeye başlıyorum bu son cümleyi.

– Bedenimi geri istiyorum. Bedenimi geri istiyorum. Bedenimi geri istiyorum.

Bir anda dizlerim tutmaz oluyor, yere yığılacak gibiyim. Pelte gibi. Sanki kemiklerim ve kaslarım yok gibi. Beni ayakta tutabilen hiçbir uzvum yok gibi.

– Çınar?

– Çınar diyorum?

– Çınaaaaaaaaaaaaar?

Hiç ses yok. Araf’ta mıyım yoksa? Kendim olmaya çalışırken en başa mı gittim? Her şeyin başlayıp bittiği yere? Sakin olmalı mıyım bu kadar? Bu kadar çok soru sormalı mıyım? Belki de ihtiyacım olan tek şey “benim”. Kendimi görmeliyim. Kendime bakmalıyım. Önce gözlerimi açmalıyım. “Hadi kızım cesaret! Aç gözlerini, korkma kendinden.” “Aç!” Ve açıyorum gözlerimi.

Sandığım gibi yerde yığılmış bulmuyorum kendimi. Aksine dimdik dikiliyorum ayakta. Aynı noktada.

– Ayna.

Sesim? Gözlerimden yaşlar boşanıyor sel gibi. Ve kahkahalar atıyorum dur durak bilmeden. Ben benim yeniden. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum.

– Çınaaaaaaaar? Ben benim yeniden. Duyuyor musun? Ben benim yeniden.

Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Öylesine titriyorum ki. Nöbet gibi. Ellerime bakıyorum. Ellerim benim. Bembeyaz ellerim. Cart mor ojeli, kısa tırnaklı ellerim. Pejmürde eteğim, salkım saçak gömleğim. Yaz kış ayağımdan çıkmayan botlar da benim. Sevgili Deniz’im. Öylesine bir duygu seli içinde yüzüyorum ki, bunun adına “heyecan, sevinç” demek haksızlık olur. Doğumuma şahit oluyor gibiyim.

– Merhaba

İrkiliyorum bir anda. Arkamı dönmeye korkuyorum. Kalbim o kadar hızlı çarpıyor ki, beni yarı yolda bırakacak diye korkuyorum. Ömrümde duyduğum en tatlı ses kulaklarımda. Alt dudağımı ısırıyorum heyecandan. Ve yine konuşuyor o ses.

– Hani tanışacaktık? Bana yüzünü göstermeyecek misin?

Arkamı dönüyorum. Kumral kıvırcık saçlı, top sakallı, gözleri gibi masmavi gömlekli, pırtık pantolonlu, âşık olduğum bir adam karşımda duran.

– Merhaba. Ben Deniz. Kaçık Deniz.

– Merhaba. Sa… sana sarılabilir miyim? Ruhundan sonra, asıl Deniz’e sarılabilir miyim?

Nasıl durdurabilirim ki kendimi? Bana böyle bakarken ve kollarını açmışken böylesine samimi? Bu kadar çocukça ve bu kadar aşkla… Öylesine safça ve tutkuyla…

Sarılıyor bu kez hem ruhlarımız hem de bedenlerimiz.

– o –

Ve dönüş günü geldi çattı. Zorlu bir sınav, ödemem gereken bir vefa borcu ve ardından özgürlük beni bekliyor. Kalbim hem huzur hem sıkıntı yüklü. Kendimi hem güçlenmiş hem de zayıflamış hissediyorum. Velhâsıl-ı kelâm, karmakarışığım. Üstelik tam ben olmuşken, sırf mücadele için yeniden bürünmek zorundayım Umman’ın bedenine. Sayısını tahmin edemediğim çatışmalar var girmek zorunda olduğum.

Kapım çalıyor. Kendini çoktan Lodos’un bedenine hapsetmiş Çınar giriyor. Değişmeyen tek şey o güzel bakışları. Hangi yüze konarsa konsun, hangi renge bürünürse bürünsün hep aynı o bakışlar. Sıcacık, korumacı, çekici, sevgi dolu ve bir o kadar da huzur ve güven verici. Yumuşacık bir gülüşle günümü aydınlatıyor.

– Günaydın. Hâlâ hazırlanmamışsın. Geç kalıyoruz.

– O kadar tatlı geldi ki kendim olmak, öylesine özlemişim ki Deniz’i, hiç bırakmak istemiyorum onu tanımadığım boşluklara.

– Yakında ne zaman istersen çağırabilme özgürlüğün olacak onu. Biraz daha sabır… Hem İstanbul bekleyecekmiş bizi burada. Söz verdi bana.

– Nasıl başarıyorsun bunu?

– Neyi?

– Anlamıyormuş gibi yapma. Böyle bir anda ikna etmeyi, rahatlatmayı diyorum. Varsa bunun da bir eğitimi onu da almak istiyorum.

– Hadi oradan sen de sanki ihtiyacın var da…

– Var tabii. Hem de çok.

– Olmadığını kanıtlayacak o kadar çok an var ki hafızama kazılı.

– Öyle mi? Hangi anlarmış bunlar?

– Eğer biraz daha geç kalırsak Profesör bize öyle anlar yaşatacak ki? Ömrümüzce unutamayacağız.

– Aman tamam. Söyleme. Ama acısı fena çıkacak ona göre.

Kapı çalınıyor.

– Girin.

Kapıdan giren siyahî üç görevli, çok az vaktimiz kaldığını söylüyor. Üçünün de yüzünde öylesine donuk bir ifade var ki, beklemeye tahammüllerinin hiç kalmadığını anlıyorum. Müsaade isteyip, az sonra yanlarında olacağımı söylüyorum. Çınar’ı da yanlarına alıp çıkıyorlar.

Sınava hazırlanmak için bütün güçlerim üzerinde o kadar çok çalıştım ki, artık saniyeler alıyor onları aktif hale getirmek. Hiç tereddüt etmeden kendimi Umman’ın vücuduna dönüştürüveriyorum. Artık hazırım. Kapıdan çıkıp beni bekleyen gruba katılıyorum. Çınar’ın yüzü allak bullak… Sormaya fırsat kalmadan koşarcasına ana koridora yöneliyoruz. Oradan geçip merdivenleri çıktığımızda karşımda duran manzara kanımı donduruyor. Dev bir orduyla dönüyoruz Beyaz Çığlık’a. O an anlıyorum ki tehlike çok büyük. Öylesine büyük ki, yeryüzündeki Genel Merkez kapanıyor. Her şey Beyaz Çığlık ZAYED’de toplanıyor. Buradaki güçler oraya sevk ediliyor. Kulaklarımızda uğuldayan kudurmuş köpekler gibi uluyan savaş borazanları. Yalnızca barış için kurulan Beyaz Çığlık huzurunu bozanlara haddini bildirmeye, savaşmaya hazırlanıyor. Çınar’ın sesiyle sıçrıyorum. Kolumdan nazikçe tutup beni dev ordudan ve gruptan uzaklaştırıyor.

– Yansılar bu sabah Beyaz Çığlık’a çok büyük bir saldırı düzenlemişler. Kaybın çok büyük olduğunu ve bir an önce destek kuvvet gönderilmesini istemişler… Senden bir şey isteyeceğim. Ne olur burada kal. İstanbul’da.

– Burada mı kalayım? Sen git ben kalayım öyle mi? Bu kadar mı?

– Başka ne söylememi bekliyorsun? Gel ve benimle öl mü diyecektim yani?

– Sen de benden seni buradan uğurlamamı ve hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilmemi mi bekliyorsun yani? Deniz’in ruhunu taşıyorum ben hala farkında mısın? Hani hiçbir şeyden yılmayan, hani her şeyi kısacık bir sürede başaran ve düne kadar güvendiğin Deniz…

– Farkındayım ama senin kılına zarar gelmesine tahammül edemem anlıyor musun?

– Anlıyorum ama kusura bakma burada kalmıyorum.

– Bunu yaptığım için şimdiden özür dilerim.

– Ne için?

– Bunu…

Tuttuğu gibi beni yere yatırıyor. Kolumda korkunç bir yanma hissediyorum bir anda. Sersemliyorum ve olduğum yerde kalıyorum. Hain domdom.

– o –

Başım zonklayarak ayılmaya çalışıyorum. Etrafımda ölüm sessizliği var. Her yer kapkaranlık. Ayağa kalkmam ve onlar gitmeden yetişmem gerek. Ancak, herkes çoktan gitmiş. Bir yolunu bulmam ve onlara katılmam gerek. Yılmaya, vazgeçmeye hiç niyetim yok. Kendime gelip düşünmeliyim. Bir plan yapmalı ve savaşa katılmalıyım. Yok öyle yağma. Burada kalınacaksa beraber kalınacak, gidilecekse beraber gidilecek. İşte o kadar!

– o –

Tekrar beyaz Çığlık’tayım. Gördüğüm manzara korkunç. Her yer harabeye dönmüş durumda. Havada tanımadığım ağır bir koku var. Çiçek kokularından ve su şırıltısından eser yok. Etraf kararmış. O yapay aydınlığı sağlayan güç kaynağı artık görevini yapamıyor. Cennet cehenneme dönmüş. Yollar öylesine girmiş ki birbirine ZAYED’i bulabileceğimden bile emin değilim. Ama denemek zorundayım. Çınar’ın ve Profesör’ün iyi olduklarını görmeden ve yansılara bu yaptıklarının hesabını sormadan içim rahat etmeyecek.

Sanal panel açarak ilk seyahatimi böyle bir durumda gerçekleştirmek içime dokunuyor. Ama duygusallığın hiç sırası değil. Bir an önce ZAYED’e gitmek gerek.

Harabelerin arasında yıkılmak üzere olan ZAYED’i gördüğümde her şeyin bittiğini sanıyorum. Bu güzel rüyanın, Çınar’ın, Profesör’ün artık hayal olduğunu düşünmeye başlıyorum. Şaşılacak şey, içimden taşan şey gözyaşlarım değil, intikam hırsı oluyor. Bu sırada tanıdık gelen ama hatırlamakta zorlandığım bir ses duyuyorum. Kadını görünce resim bir anda netleşiyor. Genel Merkez binasında beni kurtaran siyahî kadın.

– Sizin burada ne işiniz var? Komutan Lodos sizi eski Genel Merkez binasında bırakmamış mıydı? Neden emirlere sürekli karşı geliyorsunuz?

– Bana emir falan sökmez güzel kardeşim. Bana hemen Lodos’u ve Pofesör’ü nerede bulabileceğimi söyler misin ACABA!?

– Hayır efendim, üzgünüm. Bu konuda kesin emir aldım. Hiç kimseye, size bile söyleyemem.

– Bak canım kardeşim. O emirler beni hiiiç alâkadar etmiyor. Şimdi bana onların yerlerini söyle. HEMEN!

– En son bu kadar inatçı davrandığınızda başınızı ne kadar büyük bir belaya soktuğunuzu unuttunuz galiba? Kusura bakmayın.

– Sabır! Bak canım, benim sabrımı taşırma, inatçılığım dışında tadına bakmak istemeyeceğin, çok başka özelliklerim de var.

Hayatımda sahte karım İmbat’tan sonra ikinci defa, birinin boğazına yapışıyorum konuşturmak için. Arkamdan gelen ses tanıdık.

– Kaldır ellerini kimsin sen?

Yaklaşıyor. Sırtımda namluyu hissediyorum.

– Ellerini başının üzerine koy ve dizlerinin üzerine çök.

Çöküyorum. Karşıma geçiyor. Gözbebekleri büyüyor ve soruyor.

– Senin burada ne işin var Deniz?

– Senin ne işin varsa benim de o işim var.

– Çıldıracağım. Etrafına bir bak. Beyaz Çığlık bitiyor Deniz. Biz bitiyoruz. Neden anlamamakta ısrar ediyorsun? Neden seni korumama izin vermiyorsun?

– Çünkü …

Çok yakınımızda bir gümbürtü kopuyor. Sözlerimi bitiremiyorum. Çınar çıldırmış gibi bağırıyor.

– BAŞIMIN BELÂSI! Bunları ne için yapıyorum sanıyorsun? Savaş mı görmek istiyorsun? Nasıl kaybettiğimizi mi görmek istiyorsun?  Kalk o zaman. Dinle etrafını. Gel, gel bak bakalım göreceklerin ve duyacakların hoşuna gidecek mi?

– Uçarı olabilirim. Her şeyi alaya alıyor gibi de görünebilirim. Ama ben sandığın gibi umursamaz bir aptal değilim. O yüzden karşına alıp çocuk gibi azarlayamazsın. Buraya vefa borcumu ödemeye geldim. Hayatımı borçlu olduğum insana gerekirse hayatımı vermeye geldim. Sakın ama sakın beni durdurmaya çalışma. Böyle fırça atarak mı kurtaracaksın cennetini?

Bir an hiçbir şey söylemeden direk gözlerinin içine bakıyorum, sonra soruyorum.

– Şimdi söyle bakalım, beni de yanında götürecek misin? Yoksa ben mi bulayım yolumu?

– Hiç vazgeçmeyeceksin değil mi?

– Hâlâ soruyor ya!

Yeni yönetim merkezine giderken saldırının nasıl gerçekleştiğini, böylesine büyük bir zararı nasıl ellerini kollarını sallayarak verebildiklerini anlatıyor. Profesör’ü korumak için nereye sakladıklarını… Geriye kalanların neler yapacağını… Beyaz Çığlık’ın yansılardan nasıl temizleneceğini…

– İlk adım yansıların tümünün Beyaz Çığlık’a gelmelerini sağlamak, doğru anlamış mıyım?

– Evet. Öncelikle bunu yapmamız gerek.

– Peki nasıl başaracağız bunu?

– Bunu konuşmak için henüz erken. Planın sonraki adımlarını yeniden düzenlememiz gerekiyor. Senin gelişin her şeyi baştan düşünmemizi gerektiriyor. Genel Merkez’e varır varmaz Profesörle bir toplantı yapmamız lazım.

– o –

Sabaha kadar gözümü kırpmadım. Her yerden silah ve bomba sesleri geliyor. Camdan dışarı baktığımda beni huzura kavuşturan cennet yok oluyor. Bense artık o cenneti korumak için donatılmış komutan rütbesine yükseltilmiş bir askerim. Bileğimde yansılar tarafından yerleştirilmiş olan ince plakaya bir gizli bellek yerleştirildi. İçine görevim yüklendi. Hiçbir aşamanın eksik olmaması, hiçbir adımın yanlış atılmaması gerekiyor. Düşüncelerimden kapının çalınmasıyla sıyrılıyorum.

– Girin

– Günaydın!

– Günaydın!

– Hazır mısın?

– Evet çıkalım. Yeni merkeze değil mi?

– Evet.

Kendi sanal panellerimizi açıp, etrafımızı kollayarak ilerliyoruz Çınar’la. Etrafta hiç kimse yok. Ölenler ve ödleklik edip kaçanlar dışında kalanların hepsi yeni Genel Merkez’de. Yolumuzda ilerlerken tek kelime etmiyoruz. Ama ara sıra nasıl ben ona bakıyorsam fark ettirmemeye çalışarak o da bana bakıyor derin derin. Aramızda istemeyerek koyduğumuz, daha doğrusu koymak zorunda bırakıldığımız bir duvar var. İkimiz de aynı cümleyi geçiriyoruz içimizden. Keşke her şey daha farklı koşullarda başlayabilseydi.

Yeni Genel Merkez eskiden olduğu gibi göklere yükselmiyor artık. Tam tersine yerin dibine gömülmüş durumda. Hiç kapısı yok. İnsanlar yalnızca teleport yöntemiyle girebiliyorlar içeri. Yansıların içeri girmesi imkânsız. Profesör karşılıyor bizi. Yaşlanmış geliyor gözüme. Yıllardır bin bir emekle kurduğu, yaşattığı her şey yerle yeksan oluyor dışarıda. Ucubeler gelip, mahvediyorlar. Kabullenmek kolay olmasa gerek.

– Hoş geldiniz Komutan! Görevinizin ayrıntılı dökümünü dün aldınız. İki gün sonra hepimiz harekete geçiyoruz. Yalnız önce birkaç alet var tanımanızı ve özelliklerini bilmenizi istediğim.

Önümüzde hayatımda daha evvel hiç görmediğim üç farklı alet duruyor. Dev gibiler. Özellikle de ortada duran. Profesör teker teker anlatıyor.

– Bu birkaç gün önce geliştirdiğimiz bir yansı tarayıcı. Daha önce geliştirdiğimiz artık hiçbir işe yaramıyor. Lodos bahsetmiştir size, yansılar mutasyona uğradılar. Bizim kılığımıza bürünebilmek için artık bizleri görmeye ihtiyaçları yok. Genetik haritamızı çıkarmış durumdalar. Dibimize kadar böylesine rahat gelebilmelerinin en büyük nedeni bu. En son saldırıda geliştirdiğimiz aletlerin hiçbiri işe yaramıyor çünkü bedenlerinde korkutucu değişimler var. Son zorlu çatışmada ele geçirilen bir yansı üzerinde yaptığımız çalışmalar sonucunda bu makineyi geliştirdik. Yeni yansılar üzerinde koku, doku, biyolojik ve fizyolojik donanım ve fiziksel kütle taraması yapıyor. Buz dağının görünen yüzünü değil altını görüyor yani. Bizim kılığımıza da girmiş olsalar artık bulabileceğimizi ve yeni yansılar üzerinde daha etkili olabileceğimizi ümit ediyoruz.

– Tanrı’m tüylerim diken diken oldu.

– Şaşırmamayı öğrenmiş olmalıydınız Deniz. … Bu alet ise yansıları kendi silahlarıyla vurmayı amaçlıyor. Size hiç de yabancı olmayan mavi sıvıların içeriğini daha da korkunç hale getirdik. Bu elbette hepimiz için bir risk faktörü. Bu fanusun herhangi bir şekilde parçalanması her şeyin sonsuza kadar yok olması demek. Bu sebeple bu silahı en son aşamada kullanmayı planlıyoruz. Aslını söylemek gerekirse onları kendi silahlarıyla vurma fikri siz ve Lodos sayesinde ortaya çıktı. Rastlantı eseri kullandığınız bu yöntem hepimizin ve Beyaz Çığlık’ın kaderini değiştirebilir.  Bu sonuncusu ise kullandıkları yeni silahları taramak ve etkisiz hale getirmek için tasarlandı. Biyolojik değil, daha elektronik silahlar kullanmaya başladılar. Bu son alet öyle ki, silahlarının ve kullandıkları tüm makinelerin elektronik aksamını bozuyor. Hedefe dönük namlu bir anda silahı kullananı vurmaya programlanıyor ve hedefi değil silahı kullananı yok ediyor. Bunu da planın son safhasında kullanacağız.

– Ben bu son aşamadan oldukça endişeliyim. Bilmemek beni çok rahatsız ediyor. Planı A’dan Z’ye bilmem iki gün sonra gerçekleştireceğim görevi daha etkin yapmam için güdüleyici olmaz mıydı sizce? Gizlilik için olduğunu biliyorum, planın titizlikle işlemesi için bir gereklilik olduğunun da farkındayım. Ancak, birçok gizli bilgiyi benimle paylaştınız. Hatta beni bu savaşta komutan rütbesine taşıdınız. Madem planın son aşamasını gerçekleştirmemiz için yarın yapacağım görevin başarıya ulaşması gerekiyor, bilmek istiyorum ulaşmak istediğimiz son nokta ne? Nedir bu kadar gizli olan?

– Bakın Deniz Hanım. Lodos benim iznimle sizi İstanbul’da bırakmıştı. Buraya geldiniz ve savaşmak istediğinizi söylediniz. Koyduğumuz bütün katı kuralları sizin için alt üst ettik. Bu çok hassas bir konu… Lütfen ama lütfen bu konuda acele ve ısrar etmeyin. Yalnızca iki gün sonra gerçekleştireceğiniz hayati göreve odaklanın. Başka konulara ve kişilere değil. Yeterince açık öyle değil mi?

– Evet, çok açık…

Seçtiği kelimeler Çınar ve Deniz’e birer taştı. Diyordu ki, “Kendinize gelin ve görevlerinize odaklanın. Haberiniz olsun diye söylüyorum aranızdaki bağ açıkça belli oluyor ve bu durumdan hiç hoşnut değilim.” Çok açık bir mesajdı. Mesaj açıktı açık olmasına ama Çınar’ımı göreve hiçbir şey söylemeden göndermek istemiyorum. Ancak, mecburen de olsa ördüğümüz duvar o kadar sağlam ki kalbimizi açmamız şu an çok zor. O sırada Çınar zihinsel diyalog kanalını açıyor.

– Benimle İstanbul’a gelir misin? Bir saatliğine.

– Delirdin mi sen? Az önceki mesaj ulaşmadı sana galiba. Çok açık bir uyarıydı bence.

– Aldım evet ama artık konuşmamız gerekmiyor mu sence de?

– Profesör’ün karşısında hazır olda konuşulacak şey mi bu? Şimdi anlayacak.

– Anlarsa anlasın. Artık ertelemek istemiyorum lütfen.

Profesör yeniden konuşmaya başlar başlamaz kapatıyoruz kanalları.

– İkinizin de iyice dinlenmenizi istiyorum. Benim de, Beyaz Çığlık’ımızın da ve burada yaşayanların da size çok ihtiyacı var çocuklar.

Çocuklar. İlk defa bu tabiri kullandı. Güney Tekin’den ilk defa bu kadar babacan bir laf duyuyorum. O an ikimiz de anlıyoruz ki bu adam bizi kaybetmekten çok korkuyor. İnsanları her şeyi yapabileceklerine inandırmış olan bu dev yürekli cesur adam gerçekten korkuyor.

Profesör ikimizden de izin isteyip odadan çıkıyor ve kritik toplantımız sona eriyor. Çınar kolumdan tuttuğu gibi beni kendine çekiyor ve soruyor.

– Cevap bekliyorum Deniz. Benimle İstanbul’a geliyor musun, gelmiyor musun?

Bir an durup düşünüyorum. Yapacağımız bu deliliğin risklerini bir tarafa bırakıp ciddi ciddi düşünüyorum ve soruyorum kendime. “Sen bu adamı istiyor musun? İstemiyor musun?” Cevabım elbette hazır. “Evet, hem de çok.” Ona bakıp, gözlerimi gözlerine dikiyorum. Ona duymayı en çok istediği şeyi söylüyorum.

– Evet. Evet geliyorum.

– Harika. Birazdan seni almaya geleceğim, dairende görüşürüz?

– Ta… Tamam.

Son söz olarak sadece gülümsemekle yetiniyor. Ben de.

Dinlenmek üzere daireme gitmek istediğimi Profesör’e söyleyip çıkıyorum. Kalbim kulaklarımda gümbür gümbür atıyor. Etrafımdaki cehenneme aldırmadan kalbimin içindeki cennette yolculuk ediyorum. Bu kısa yolculuk içimi daha da coşturuyor.

Odaya varışımdan on beş yirmi dakika sonra Çınar da geliyor. Kekeleyerek soruyor.

– Ha… Hazır mısın?

Ellerimden tutuyor ve aynı anda teleportla kendimizi İstanbul’daki eski Genel Merkez binasına yolluyoruz. Haftalar sonra ilk defa kendim olmayı denediğim salona… Aynı ilk gündeki gibi birbirimize arkamızı dönüyoruz. Kendi bedenlerimizi ruhlarımıza çağırıyoruz. İşte yine oradayız. Sokak fotoğrafçısı Çınar ve kaçık senarist Deniz olarak…

Birbirimize sırtımız dönük bir süre duruyoruz öylece. Sonra gözlerimiz buluşuyor. Elleri saçlarıma uzanıyor ilk. Sonra yüzümü elleri arasına alıyor. Gözlerime kilitleyip gözlerini beni bana anlatmaya başlıyor.

– Kızıl, kıvırcık, upuzun saçlar. Yüzüne çok yakışan kemerli bir burun, yemyeşil gözler ve güzel dudaklar… Zarif bir boyun… Aynı sen gibi uçuk kıyafetler. Sensin işte. Burada karşımda. Ne kadar güzelsin! Deli de, ne dersen de güzel kadın! Seni seviyorum. Çok. Sebep sorma, söylediklerimin ve yaptıklarımın hiçbir mantıklı açıklaması yok. Seviyorum işte.

Parmaklarım dudaklarına gidiyor. Bana beni sevdiğini söyleyen dudaklara. Sonra yüzünü ezberlemeye başlıyor parmaklarım. Her santimini dolaşıyor. Gizemli bir yolculuk gibi… İçinde biraz heyecanla ama cesurca… Kalplerimiz o kadar hızla ve gürültüyle atıyor ki adeta odada yankılanıyor. Bu iki ruh, iki beden, birbirini gerçekten çok seviyor. Nasıl, neden diye sormasın kimse. Öyle işte.

Paylaş

8 yorum

  1. avatar

    Evren hanım, hikaye gerçekten çok güzel gidiyor ama finale yaklaştığı gibi bir izlenim edindim. Bu sonu açık bir hikaye dizisi mi? Yoksa bir son olacak mı? Sezon finali yapıyor bütün diziler? Beyaz Çığlık da bitiyor mu yoksa?

  2. avatar
    Evren Gürkaynak -

    Yunus Bey Merhaba;

    Çok teşekkür ederim güzel yorumlarınız için öncelikle. 🙂
    Yavaş yavaş sona yaklaştığımız doğru.Her güzel şeyin bir şekilde sonu geliyor, gelmek zorunda ki yeni güzel şeyler çıksın ortaya.

    Sonuyla ilgili ser verip sır vermemeye kararlıyım. Eşime bile. Ancak, şu kadarını söyleyebilirim kimse sonunu tahmin edemeyecek.

    Sevgiler…

  3. avatar

    açıkcası bitmese dediğim bir hikaye bu
    finale doğru heyecan artsada yeni bölmü istemez oldum korkudan

    elinize sağlık

  4. avatar
    Evren Gürkaynak -

    Merhaba,
    Çok teşekkür ederim ama korkmayın.Yunus Bey’e de dediğim gibi güzel şeylerin bir yerde sonu gelmeli ki yeni güzellikler gelsin. Beyaz Çığlık’ın ne zaman ve nasıl biteceğini söyleyemem ama hemen sonrasında yepyeni bir heyecan başlayacak onun tüyosunu verebilirim.

    Sevgiler

  5. avatar

    Evren hanıııım!! 8. bölümü merakla ve acele bekliyorum. Yarattığınız dünya gerçekten çok etkileyici. Hayal gücünüze hayran kaldım. Acaba sormamda mahsur yoksa,size ne ilham veriyor?

    Ben de bazen yazmak istesemde tutukluk yapıyorum. Aklımdakini yazıya dökemiyorum. Bazen de yarım bırakıyorum. Bana bir yol gösterir misiniz? Tavsiyeleriniz ne olur ?

    Sevgiler,

    Mine T.

  6. avatar
    Evren Gürkaynak -

    Mine Hanım Merhaba;

    Öncelikle güzel yorumlarınız için çok teşekkür ederim. Keyifle ve merakla okumanıza çok sevindim.

    Eşimle beraber sık sık Bilim-kurgu filmler seyrediyor, yine bu türde kitaplar okuyoruz; birinci kaynak bu açıkçası. Ama asıl ilham denen şey izlediklerimizin ve okuduklarımızın hayal gücümüzü nasıl etkilediği ve bunun beyninizin gizli köşelerinde var olan neleri tetiklediğinde saklı. Doğrusunu söylemek gerekirse bunun herkese işleyecek kusursuz bir formülü yok. İlham, rüyalarımızda da gelebilir, yolda yürürken de.

    Size klasik bir öneri gibi gelebilir ama gelen fikirleri kaçırmamak için yanınızda küçük bir not defteri taşıyabilirsiniz. Bunları yazmaya başlamadan önce de yine bir müsvedde kâğıda plânlı bir taslak çıkartabilirsiniz. Hayal ettiklerinizi yazıya dökerken tıkanmanızı önleyecek bir yol haritası gibi düşünün. Bana en yardımcı olan yol bu. Yine üstüne basa basa söylüyorum; bu herkes için saat gibi işleyecek kusursuz bir yöntem değil. Kendi tarzınız zamanla gelişecektir kanısındayım.

    Denemekten ve denerken hata yapmaktan yılmayın. Çünkü en çok onlar öğretici oluyor bence. Ve bunun hiç sonu yok. Hep bir şeyler öğreneceğiz. Her yazımızda.

    Sevgiler…

  7. avatar

    Cevap verdiğiniz için çok teşekkür ederim :)))

    Bu söylediklerinizde aklımda tutup hikayemi baştan gözden geçireceğim.

    Sevgiler….

  8. avatar

    arayı soğuttunuz diye üzülmeye başladı bir yanım
    ama maalesef sonun yaklaştığını hatırlamaktan geri kalmıyorum
    Beyaz Çığlık-8 i okuma şerefine ne zaman erişeceğiz acaba

Yorum yapın