BEYAZ ÇIĞLIK – 6

3

Tatlı bir uykudan her yanım buz gibi olmuş bir şekilde uyanıyorum. Yine yerdeyim. Kendi güçlerimi kontrol etmeyi öğrenince bu garip alışkanlıktan da kendimi kurtarabilecek miyim acaba? Ben kendimle buz gibi taşlarda cebelleşirken, kapı açılıyor daaan diye. Ahh gelen Çınar! Kapıdan girer girmez gözlerini kocaman açıp:

– Pardon ama, üstünde pijama, yerde ne işin var?
– Aaa, şeyyy, çocukluğumdan beri sebebini bir türlü çözemediğimiz garip bir alışkanlık. Ben her sabah yerde uyanırım da.

Yüzümde aptalca bir gülümseme öylece bakıyorum. Gülmemek için dudaklarını ısırıyor.

– Tutma kendini gül, gül çekinme.

Patlıyor sonunda. Kahkahalarla dakikalarca gülüyor.

– Bayılacaksın yeter!
– Özür dilerim ama o kadar komiktin ki yerde. Sen çok garipsin, tuhafsın.
– Sağ ol, başka?
– Yanlış anlama, demek istediğim, tanıdığım hiç kimseye benzemiyorsun.
– Ben öyle benzemem kimseciklere.
– Havanı sevsinler. Neyse, hadi hazırlanalım. Nefis bir kahvaltı ZAYED’de bizi bekliyor.
– Hemen hazırlanıyorum.
– Tamam, koridordayım.
– Beş dakikaya oradayım.

Banyodaki aynada, erkek bedenimle çarpışıyorum yine. “Bitireceğim seni, bitireceğim. Ruhumu esir alamayacaksın daha fazla.”

Hemen hazırlanıp koridora fırlıyorum.

– Hazırım.
– Seni hayatta, her zaman olduğun gibi böyle hareketli, capcanlı görmek çok güzel bir duygu.
– Teşekkür ederim. Kâbuslardan seninle uyanmak da çok güzel bir duygu.

Gözler, kalpler sarıldı yine birbirine.

– Hadi artık gidelim, ben çok açım.

Binadan çıktığımızda, bir kez daha etkileniyorum etrafımı çevreleyen cennetten. Kurtarıldığım günkü gibi kuvvetli kollarıyla beni kavradığı gibi havaya kaldırıyor ve tıpkı o günkü gibi dakikalar içinde kilometreleri kat etmeye başlıyoruz. O gün tadına varamadığım, yüzüme vuran rüzgârın keyfini sürüyorum. Beraberinde getirdiği bin bir çiçek kokusuyla mest oluyorum. Bu sarhoşluğun doyumsuz tadına varırken dalga dalga bir merak sarıyor benliğimi. Gerçek Çınar’ı görebilecek miyim acaba sonunda?”

ZAYED’e adım adım yaklaştığımız her dakika o leylâ hal yerini endişeye bırakıyor. Tir tir titremeye başlıyorum. Kâbus sabahı film şeridi gibi geçiyor gözümün önünden. Ve işte geldik. Önündeki paneli kapatıp, beni de yere indiriyor Çınar.

– Neyin var senin? Çok durgunlaştın birden.
– Ben buraya nasıl geldiğimi düşünüyordum da.
– Senin için ne kadar zorsa, inan benim için de öyle. Senden farklı bir şekilde gelmedim buraya biliyorsun.
– Evet, tabii ki.
– Üstelik arada fark var. O zaman yalnızdın. Şimdi ben varım yanında. Bir kadın bedenine sıkışmış olabilir erkek ruhum; fakat bu seni koruyamayacağım anlamına gelmez unutma.
– İyi ki varsın. Eski imkânsızlar etrafımda hayatımın gerçeği olmuşken, kendimi güvende hissetmem mümkün değildi sen olmasan.

Öylesine sıcacık bakıyor ki, adım gibi eminim artık onun da beni sevdiğinden. Böylesine samimi, duru gözler, sevgi dolu bir kalbin bakışları olabilir ancak.

– Deniz, ben …
– Şşş! Ne olur? Ne söyleyeceksen sonraya sakla.

Evet, susturdum onu. Sevgisini dile getirmesine engel oldum. Çünkü, ruhlarımız bedenlerini bulmadan, hazır değilim o ana. Bu, “Bir yüzünü göreyim, bakayım nasılmış, ona göre bir adım atayım” meselesi değil. Ben aşkımı ruhumla, bedenimle bir bütün her şeyimle, Deniz olarak yaşamak ve sevdiğim adamı ruhuyla kendiyle bütün sevmek istiyorum çünkü.

Dolan gözlerini gizliyor benden. Ara ara yutkunduğunu görüyorum. İstediğim ona işkence çektirmek değil, hele hele, kendimi naza çekmek hiç değil. Ben İstanbul’un bizi, bizken birbirimize bağlamasını istiyorum. Hepsi bu.

O an elimden gelen tek şey, ellerinden sıkıca tutmak ve o güzel kalbinin derinliklerine bakmak, aynı onun gibi sıcacık. Elleri ellerimdeyken, kalbi de ellerimde sanki. Ellerimiz buluşur buluşmaz ruhunun rahatlayıp huzur bulduğunu hissediyorum. Dile gelmese de artık o da biliyor; “Onu seviyorum.”
– o –

Profesör her zamanki mesafeli samimiyetiyle karşılıyor bizi asansörün kapısında.

– Hoş geldiniz!
– Hoş bulduk.
– Sizi yeniden burada görmek ne güzel. Tekrar büyük geçmiş olsun. Siz gide durun, hemen geliyorum. Programla ilgili orada konuşuruz.
– Olur, karnım zil çalıyor zaten.
– Seni bu salona ilk getirdiğim günü hatırlıyorum da, nasıl şaşırmıştın.
– Şaşırmıştım tabii. İstanbul’da bunların hangisini hayal edebilirdik ki?
– Doğru. Yine aynı yere oturalım mı?
– Olur.
– Hıh, Profesör de geldi.
– Eveeet. Siparişlerimizi verelim ve hemen başlayalım programla ilgili konuşmaya.

Siparişlerimizi sıralıyoruz. Plan oldukça ayrıntılı olsa gerek.

– Eveeet, sizi dinliyorum.

Birbirlerine bakıp çarpık çarpık gülümsüyorlar. Hiçbir anlam veremiyorum.

– Siz afiyetle yemeğinizi yemeğe başlayın Deniz, birazdan her şeyi öğreneceksiniz.
– Yeni bir şoka hazırlanmalı mıyım?

Lafım boğazımda düğümleniyor. Her ikisi de yemeklerini yedikleri, ağızlarını açıp tek kelime etmedikleri halde, onları duyabiliyorum. Sesleri kulaklarımda değil, zihnimde duyuyorum. Lokmamı yutmakta zorlanıyorum. Çınar’ın zihnimdeki sesi, o her zamanki muzip tavırla, “Sakin ol, biziz beyninin içinde konuşan” diyor. Profesör lafa giriyor ve zihinsel diyalog başlıyor.

– Deniz Hanım, güvenliğiniz için planın çok gizli kalması gerektiğinden bahsetmiştim. Bu nedenle, sizi ayağa kaldıran Bulut Bey ile terapi sırasında duyum kanallarınızı açtık. Tıpkı çakra açmak gibi. Bu sayede artık yanınızda olmasak bile, bizi nerede olursanız olun duyabileceksiniz.

“Söze dökmek istediklerimi duyacak mısınız yani şimdi?” diye aklımdan geçirmemle birlikte, profesör cevabı yapıştırıyor.

– Evet.

Şaşkınlıktan elimi, kolumu nereye koyacağımı bilemiyorum. Lokmalar dizi dizi boğazımda kalıyor. Arka arkaya kahvemden yudumluyorum.

– Bakın Deniz Hanım, Lodos da bahsetmiştir zaten size ama, Genel Merkez’e buraya geldiğiniz şekilde göndereceğiz sizi birazdan.

Kahveyi püskürtmemek için zar zor yutuyorum.

– Birazdan mı?

Çınar alıyor sözü.

– Lütfen endişelenme. Genel Merkez’de uyandığında yanında olacağım.
– Endişeliyim, kusura bakmayın. En son o lanet sicimlerle duvara bağlandıktan sonra hayatım bu hale geldi.
– Evet, ama bu yaşadığın o yolculuk nedeniyle olmadı. Seni de, beni de yansılar bu hale getirdiler unutma.
– Biliyorum ama korkuyorum.

Profesör devam ediyor planı anlatmaya.

– Oraya birkaç dakika içinde varacaksınız, kendinize geldiğinizde, Lodos da yanınızda olacak dediğimiz gibi.
– Pekâlâ, eğitime nereden başlıyoruz?

Çınar atılıyor hemen.

– Öncelikle bizler gibi zamanda ve mekanda seyahat edebilmek için “teleport eğitimi” alacaksın. Önce teorik daha sonra kısa mesafelerde uygulamaya dayalı.
– Bir yerden bir yere zihin gücümle gidebileceğim yani öyle mi? Vay canına.

Profesör söze giriyor.

– Teleport, Beyaz Çığlıklıların tamamına verdiğimiz standart bir eğitim. Bundan sonrası, sizin üzeri örtülü güçlerinizi ortaya çıkarmaya dayalı.
– “Yansı gücü”
– Evet. Bu gücünüzü kontrol altına nasıl alacağınızı ve nasıl kullanacağınızı öğreneceksiniz. Bu sizin en önemli, en geliştirilmesi zaruri gücünüz. Yansıları yenebilmemiz için çok önemlisiniz.
– Anlıyorum. Daha sonra?
– Daha sonra, yine standart eğitime devam edeceğiz. Bunların arasında “nesneleri öz enerjiyle hareket ettirebilme”, “zihinsel ekranla iletişim kurabilme” ve son olarak da “kendi benliğine bürünebilme”.
– Bu saydıklarınızı bir ay içerisinde başarmamı mı bekliyorsunuz?
– Evet, yapamayacağınız bir şey olduğunu düşünseydik, vakti daha uzun tutardık, inanın. Ama sizin durumunuz gerçekten farklı. Pek çok Beyaz Çığlıklıdan daha açıksınız güçlerinizi kullanmaya. Hem eğitmeniniz Lodos, unutuyorsunuz. Onun başta “zihin okuma” olmak üzere güçlerini ne denli ustalıkla kullandığını ve verdiği eğitimlerin kalitesini bütün ekip arkadaşlarımız çok iyi bilir. Siz de önümüzdeki bir ay sonunda biliyor olacaksınız. Buraya döndüğünüzde de aldığınız bu eğitimlerden sınava tabi tutulacaksınız. Lodos, mutlaka söylemiştir size ama, ben yine de hatırlatayım. Hiçbir koşulda Genel Merkez binasından İstanbul sevdasına kapılıp, dışarı çıkamazsınız. Dahası, Genel Merkez’de size ayrılan özel bölümün dışına da çıkamazsınız. Çıkmamalısınız. Yeterince açık konuşuyorum değil mi Deniz? Eğer bir kez daha şırıngalardaki zehre maruz kalırsanız, dönüşü olmayan yollara gireriz. Unutmayın. Şimdi zihinsel diyalog kanallarını kapatıyoruz, şüphe çekmek istemem.

Konuşma bitiyor bitmesine ama ben, olduğum yerde mıhlanıp kalıyorum. Az önce içinde bulunduğum zihinsel diyalogdan falan değil, günlerdir, Çınar’ın zihin okuma gücü olduğu aklımdan uçup, gittiği için. Her saniye, her dakika aklımdan geçenleri duydu mu yani şimdi bu adam? Bu kadar çıplak mıyım ben karşısında?

Bir an göz göze geliyoruz. Soru sorar gözlerle bakıyor bana. “Ne oldu? Neyin var?” der gibi. Profesörü dahil etmeden acaba ben de zihinsel diyalog kanalı açabilir miyim? Sormadan edemeyeceğim. Ben düşünürken, o anında kuruyor bağlantıyı. Zihnimde yine onun sesi.

– Neyin var? Ters bir durum mu var? Neden çatık kaşların bu kadar?
– Bana dürüstçe bir cevap vermeni istiyorum. Günlerdir, zihnimi okudun mu hiç?
– Tabii ki hayır. Deniz, bizler güçlerimizi insanların düşüncelerine tecavüz etmek, onların benlikleriyle baş başa kalma haklarını gasp etmek için kullanmıyoruz. Zihnini bir tek, hangi güçlerin olduğunu taramak için kullandım. Onun dışında hiç. Seni temin ederim, sen buna izin vermediğin müddetçe asla buna teşebbüs etmeyeceğim.
– Bugüne kadar söylediğin her şeye inanıp, güvendim. Bana yalan söylemeyeceğinden emin olmak istiyorum.
– Emin ol. Ben sana hiç yalan söylemedim, söylemeyeceğim.

Profesör, kesin bir dille acele etmemizi, gitme vaktinin geldiğini haber veriyor. İçimi saran sıkıntıya hâkim olmaya çabalıyorum. Asansöre doğru Profesör önde, biz arkada, ilerliyoruz. Ellerini ellerime uzatıp, sevgiyle sımsıkı tutuyor. Yaprak gibi titriyor içim. Korkuyorum, gerçekten korkuyorum. Profesör, bizi asansörün kapısından uğurluyor.

– Kendinize çok iyi bakın. Deniz, iletişim kanallarınızı sık sık kullanın, buna çok ihtiyacınız olacak ileride.
– Teşekkürler Profesör, bir ay sonra görüşmek dileğiyle, hoşça kalın.
– Güle güle. Lodos, Deniz sana emanet. Görevlerinin gereklerini hatırlatmama gerek olmadığı kanısındayım. Birbirimizi anladığımızı düşünüyorum.
– Anladım efendim. Güveninize layık olacağım.

İşte o manyetik elips çubuk “bip” nidasıyla, asansörü hareket ettiriyor ve biz o bembeyaz, güneşsiz gün gibi aydınlık kabusa doğru hızla iniyoruz. Çınar, bir an olsun elimi bırakmıyor. Uzunca bir koridordan geçip, genişçe bir kapının önüne varıyoruz. Çınar cebinden kartını çıkartıp, o tanıdık pos makinemsi alete okutuyor. Kapının tıslayarak açılması, bana sinsi bir yılanın tıslaması gibi geliyor içimde savaştığım sıkıntıyla. Tıssssssss. Tıssssssss.

İşte beyazlar içinde bir siyahi, elinde o aşina beyaz elbise ve duvardan sarkan ince sicimler. Makineye ne gerek? İşte geçmişe döndüm bile bu tanıdık manzarayla. Kendi kendime söylenmem, Çınar’ın sesiyle noktalanıyor.

– Ben senden önce Genel Merkez’de olacağım, bu arkadaş, Leila, sana yardımcı olacak. Orada seni bekliyor olacağım. Sakın korkma.
– Sen de kendine dikkat et. Sana söz veriyorum, korksam da sağ salim geleceğim yanına.
– Şimdi gitmem gerek. Leila, Deniz size emanet.
– İçiniz rahat olsun efendim, sağlıkla göndereceğim yanınıza.

Leila, elindeki beyaz elbiseyi giymem için bana uzatıyor. Zangır zangır titreyen ellerimle uzanıp, alıyorum. Ve hazırım. Leila’nın yardımıyla incecik sicimlerle duvara bağlandım yine. Leila samimiyetle gülümsüyor.

– İyi yolculuklar efendim.

O acı çığlık sardı yine kulaklarımı. Ağır ağır bir boşluğa çekiliyorum. O kulakları yırtan çığlık, derinleşiyor, duruluyor ve en nihayet tükeniyor. O tanıdık ağır uyku yine sersemletiyor. Bırakın ne olur uyuyayım.

Sayfa 2 >

1 2
Paylaş

3 yorum

  1. avatar

    merakla beklediğim o an
    ellerinize sağlık çok zevkliydi
    Deniz in Çınar dan kaçışları çok hoşuma gitti

  2. avatar

    Merhabalar, beğendiğinize ve beklediğize değdiğine çok sevindim. Yeni bölümle ilgili bir tüyo da verim, işler daha çooook sarpa saracak 😀 Benden söylemesi 😉

Yorum yapın