BEYAZ ÇIĞLIK – 5

8

Öldüm mü? Neden açamıyorum gözlerimi? Peki ya etrafımdaki fısıltılar? Melekler mi yoksa cehennem zebanileri mi var yanımda konuşan? Hiçbir acı hissetmediğime göre o iğrenç yansı emeline ulaşmış galiba. Bir gayret denesem gözlerimi açmayı. Hadi Deniz, ha gayret yapabilirsin. Haydi açabilirsin gözlerini. Evet işte oluyor. Haydi aferin kızım sana. İşte oldu, bulanık görüyorum ama başardım.

–    A bakın bakın! Uyandı. Uyandı! Hemen doktora haber verin.

Demek ölmemişim. “Siz de kimsiniz böyle?” demek istiyorum. Ama konuşamıyorum.Yalnızca dudaklarımı değil, gözlerim dışında hiçbir yerimi kıpırdatamıyorum. Gözlerimle konuşsam, hepimizin tehlikede olduğunu bir anlatabilsem. Hepimize tuzak kurdular, hepimizi şırıngalarla öldürecekler diyebilsem.

Hissedemediğim kahır yaşları boşanıyor yanaklarımdan. Asıl Çınar’a neler yapmış olabileceklerini düşünüyorum da. Hıçkıramamak, yutkunamamak ne korkunç Allah’ım. Kendini yastıklara göme göme ağlayamamak doya doya.

Derken bütün bakışlar kapıya yöneliyor. Profesör Güney yanında bir başkasıyla giriyor içeri. Öylece tabut gibi yatıyorum yatakta. Çivilenip kaldım. Keşke onu da uyarabilsem. Yanındaki adamla tek tek özenle tanıştırıyor herkesi. Adı Bulut’muş. Adım geçiyor kulak kabartıyorum yeniden.

–    Deniz’i ayağa kaldırabilecek tek kişi o. Ailesinin kökleri eski Şamanlara dayanıyor. Şimdi bize müsaade edin lütfen.

Ya Profesör Yoksa? Yoksa o da mı yansı? Ya o Bulut denen adam? Ya o da yansıysa. Bir hata sonucu yarım kalan işlerini tamamlamaya geldilerse. Tanrım ne olur yardım et bana! Bir karabasansa şayet bunlar,  uyanmak istiyorum artık. Bak, kapattım gözlerimi hadi uyandır beni.

İstanbul’da evimde,odamda, o pamuk gibi yumuşacık halısı olan canım odamda yerde uyanmak ümidiyle yeniden aralıyorum gözlerimi. Yine bitmedi kabusum. Sonlanamadı bu işkence.Tuhaf, odada huzurlu bir sessizlik var. O Bulut mu Yağmur mu her ne karın ağrısıysa gözlerini sımsıkı kapatmış vücuduma dokunmadan içime dokunuyor sanki. Bir süre sonra dua gibi sözler mırıldanmaya başlıyor. Artık yansı olabileceklerine ilişkin bir şüphem yok. Şayet öyle olsalardı, çoktan dönüştürmüşlerdi kendilerini. Koyu bir uyku göz kapaklarımı taşınmaz hale getiriyor. Korkularım yerini huzura bırakıyor, huzur beni uykuya…

– o –

–    İmdaaaaaaaaaat! Yardım ediiiiiiiiiin!
–    Sakin olun geçti. Her şey geçti. İyileştiniz.
–    Ne oldu bana? Neredeyim? Yansılar var. Bulun onları. Tuzak kuracaklar bize. Bulun onları.
–    Hepimiz tehlikeyi atlattık Deniz. Sizi zehirleyenler yakalandı ve etkisiz hale getirildiler. Şimdi lütfen sakin olun.
–    Hepimiz tehlikedeyiz diyorum size. Lodos’un kılığında biri. Kendisine kim bilir neler yaptılar. Kurtarmanız lazım. Ne olur bir şeyler yapın.
–    Burada güvendeyiz hepimiz. Her şey açığa kavuşturuldu. Şimdi lütfen sakinleşmeye çalışın.
–    Madem her şey yolunda Lodos nerede?
–    Buradayım. Çok korkuttun şey  yani  korkuttunuz bizi.

Ahh! Bu o.

–    Tanrım ne yapmışlar size böyle?
–    Önemsiz bereler sadece endişelenmeyin. Siz iyileştiniz ya. Önemli olan o.
–    Önemsiz olur mu? Şu halinize bir bakın.
–    Bir süre bakmayayım daha iyi.

Gülüyor eskisi gibi. Dayanamayıp soruyorum.

–    Kapıdaki onca güvenliğe rağmen nasıl başarabildiler bunu aklım almıyor.
–    Profesörü evinde etkisiz hale getirip, önce onun kılığına girerek.
–    Aman Tanrım! Peki nasıl öğrenebilmişler yerini. Yanlış hatırlamıyorsam, Profesör’ün nerede yaşadığı çoğu ZAYED çalışanı tarafından dahi bilinmeyen bir sırdı.
–    Öyleydi, ancak bu kez gafil avladılar bizi. Buna rağmen hepsini etkisiz hale getirmeyi başarmışlar.
–    Bir türlü aklım almıyor. Allak bullak oldum. Şu işin aslını bana enine boyuna anlatır mısınız lütfen?
–    Kendinizi yormasanız Deniz. Neden biraz dinlenmeyi denemiyorsunuz?
–    Uyandığımda verdiğiniz tepkilere bakılırsa, uzun bir zamandır uyuyorum zaten.
–    Evet, tam tamına bir haftadır.
–    Bir haftadır mı? Şaka yapıyorsunuz di mi?
–    Hayır. Tam bir haftadır uyuyorsunuz.
–    Off Tanrım! Pekala, madem bu kadar uzun süre dinlendim, şimdi uyanık olduğuma göre bana neler oluğunu anlatacak mısınız?
–    Aa. Çok inatçısın. Yani …sınız.
–    Sen diyebilirsin. Takılmam böyle şeylere. Bu arada evet öyleyimdir. Seni dinliyorum.
–    Pekala pes. Demin de dediğim gibi işe önce Profesörü etkisiz hale getirerek başlamışlar. Yansılardan biri onun vücuduna, diğeri de Profesör’ün her gün işe beraber geldiği arkadaşı kılığına bürünerek ZAYED Yönetim İstasyonu’na sızmışlar. İkimiz gelmeden önce de profesörün odasında tüm ayarlamaları yapmışlar. Hatırlarsan benimle bir ara özel konuşmak isteyip, dışarı çıkarmıştı. İşte beni de orada alt ettiler. Odadan çıkmamla beraber şırınganın saplanması bir oldu. Hemen çıkarmayı başarmış olsam da sersemletti. Halimden de belli olduğu üzere sağlam bir sopa da yedim. Anlayacağın, odaya senin yanına gelenlerin ikisi de yansıydı. O andan itibaren işler tamamen onların lehine işlemeye başladı. Bundan sonrası benim de güvenlik şefinden dinlediklerim. Seni zehirleyip tam kaçış hazırlığı yaparlarken Profesör ZAYED’i arayarak tüm güvenlik birimlerinin alarma geçip, bütün girişleri tutmalarını emretmiş. Beni baygın bir halde yiyecek depolarının bulunduğu özel bölmede bulmuşlar. Seni Profesör geldiğinde bulmuşlar. Bir hafta kadar baygın kalmışsın. Sonrasını zaten biliyorsun.
–    Bir dakka, bir dakka, şu geçtiğimiz hafta öncesinde bir hafta daha mı var yani şuursuz yattığım?
–    Evet maalesef.
–    Off. Hala olanlara inanamıyorum. Hakkı açlıktan, ailem meraktan ölmüştür. Ben kendimi nasıl düşürebildim bu duruma?
–    Kendine yüklenme bu kadar. Tamam çok parlak günler değildi geçirdiğin ilk günler. İki defa hayati tehlike atlattın ama belki de …. Neyse.
–    Madem başladın bitir lafını.
–    Diyordum ki belki de bir sebebi vardı gerçekten bu hataya düşmemizin.

Gözlerimiz buluşuyor yeniden. Kendime, ondan hoşlandığımı itiraf etmenin vakti geldi de geçiyor. Ancak kendimi sonu bilinmez, tuhaf bir oyunun büyülü tozlarına kaptırıp, yanlış adımlar atmak istemiyorum. Bu yüzden duygularımı kendime saklıyorum. Sadecik cevaplıyorum:

–    Belki de.
–    Gitsem iyi olacak. Çok yordum seni. Yarın tekrar geleceğim zaten. Hem bundan sonraki adımlar için de konuşmamız gerekecek.
–    Ne olacak gerçekten bundan sonra? Eski plana devam mı?
–    Onu da yarın anlatırım artık. Kendini çok yorma şimdi.
–    Yaa! Hep böyle yapıyorsun ama olmaz ki! İlla ki meraktan çatlatacaksın insanı. İpucu da mı yok?
–    Yok.
–    Hain domdom.

Gülüyor.

–    Hiç gülme hainsin işte. Benim gibi hasta bir kadıncağızı böyle meraklar içinde bırakıp gidene başka ne denir?
–    Pekala. Şu kadarını söyleyeyim, artık sandığından daha sık göreceksin bu hain domdomu.
–    Ay teşekkür ederim. Çok açıklayıcı oldu.
–    Daha ne olsun planın yarısını anlattım sayılır. Hadi ben gittim bile.
–    Güle güle. Şey, ben çok teşekkür ederim. Her şey için. ZAYED’e bir ömür daha borçlandım galiba.
–    Zevkti. Yani, hepimiz için. Yarın görüşmek üzere…

– o –

–    Günaydın! Hoşgeldin.
–    Günaydınlaaar. Hoş bulduk efenim. Sana sıcacık, fırından yeni çıkmış kurabiyelerle poğaça getirdim. Yanında da kışkırtıcı, enfes kokusuyla bir kupa kahve.
–    Harikasın. Karnım zil çalıyor.
–    Tahmin ettiğim gibi.

Gülüşüyoruz. Onun sesi ve yüzüyle güne merhaba demek insanın içini ısıtan, onca sıkıntıya rağmen insana güven ve huzur veren tatlı bir şey. Bir an düşünüyorum da beni ona mıknatıs gibi çeken yüzü değil. İçimde hapsolmuş kadın ruhuyla, onun kadın bedenindeki erkeğe vuruldum ben. Çapraşık, tehlikeli ama yine de çok güzel içine adım adım çekildiğim aşk. Aşk? Evet evet, ona hissettiklerim bal gibi de aşk.

–    Hayırdır? Hani zil çalıyordu karnın? Yesene. Deniz? Nerelere dalıp gittin?
–    Hı? Ah evet yiyeyim di mi?
–    Ne kurcalıyor kafanı?
–    Hiç. Ben sadece bundan sonra ne olacak diye düşünüyordum.
–    Önce karnını bir doyur, birazdan her şeyi öğreneceksin merak etme.
–    Oh sonunda.

Poful poful poğaçaları, içinde damla çikolatalarıyla nefis kurabiyeleri afiyetle mideye indiriyorum. Kahvemi sona saklıyorum. Hiçbirine karışmadan lezzeti, tadını çıkara çıkara, sindire sindire yudumlayayım diye. Sonunda akıbetimi öğrenebileceğim.

–    Bunlar hayatımda yediğim en muhteşem, en tapılası kurabiyeler. Hele şu poğaçalar… Midemde festival var resmen. Çok naziksin. Tekrar teşekkürler.
–    Afiyet olsun. Beğendiğine sevindim.
–    Eveeet, karnım da doyduğuna göre artık büyük bir dikkatle seni dinleyebilirim. Nedir plan?
–    Şöyle: Yansılar artık hem benim hem de Profesörün evini avuçlarının içi gibi biliyorlar. Tekrar aynı bloktaki aynı daireye yerleşmen hiç doğru değil. Orası dışında da senin güvenliğini yüzde yüz sağlamamız mümkün olmayacak Beyaz Çığlık’ta.
–    Bu ne demek şimdi? Vaz mı geçiyoruz yani bütün plandan. Hani içimdeki gücü keşfedip, onu kullanmayı öğrenecektim? Yapılan ilk karşı atakta pes mi ettik yani?
–    Hayır tabii ki hayır da, söyleyeceklerime sevinecek misin, yoksa üzülecek misin pek emin değilim.
–    Lütfen ağzında geveleyip durduğun şu baklayı çıkarır mısın artık?
–    Pekala, seni İstanbul’daki Genel Merkez’e geri götürmeye ve eğitimlerine orada devam etmeye karar verdik.
–    İstanbul’a dönebilecek miyim yani? Bunun neresi kötü söyler misin? Evime, Hakkı’ya İstanbul’uma kavuşacağım demek sonunda.
–    Eğitimin tamamlandıktan sonra öyle olmasını umuyoruz.
–    Ne demek öyle umuyoruz?
–    Genel Merkez’den buraya nasıl geldiğini hatırlıyorsun değil mi?
–    Evet ama bunun konuyla ne alakası var? Yok, hayır. Beni yine incecik sicimlerle, beyazlar içinde duvara mı mıhlayacaksınız?
–    Evet maalesef. Ama sandığın kadar kötü değil inan bana. Henüz güçlerini kazanmadığın için, buraya her yeni gelen gibi o yolla seyahat etmek zorundasın zamanda.
–    Offf. Ne yapalım sonunda İstanbul’a ulaşmak olunca, katlanacağız artık.
–    Diğer bir sorun da burada başlıyor. Oraya gittiğimizde yine güçlerin kontrolünün dışında olduğu için kendini eski kimliğine büründüremeyeceksin. Yani siyahi, erkek Deniz olarak gideceksin oraya.
–    Hani değiştirebilecektim kendimi. Hani eski halime dönebilecektim. Söz vermiştin bana. İstanbul’uma ve eski hayatıma kavuşturacağına dair söz vermiştin.
–    Yine arkasındayım sözümün. Müsaade eder misin, lafımı bitireyim. Lütfen artık güven bana.
–    Affedersin. Ben sadece artık çok yoruldum bu halden. Ben benden çıktım anlıyor musun? Her gün aynaya baktığımda kendimi bir erkek olarak görmekten, içimde sıkışıp kalmış Deniz’in kadın ruhunu kontrol etmeye çalışıp, bir türlü başaramamaktan.

Sonunda yaşlar boşanıyor peşi sıra yanaklarımdan. Sarsıla sarsıla ağlıyorum. Şefkatle sarıyor bedenimi. Birinin omzuna dayanıp ağlamayalı ne kadar uzun zaman geçmiş ve ben kendi savaşımı tek başıma vermeye çalıştığım o yıllar boyunca birine dayanmayı ne kadar da özlemişim meğer. Onun erkek ruhuna sarılıp, dakikalarca ağlıyorum.

–    Helak ettin kendini. Hadi biraz toparlanmaya çalış.
–    Affedersin. Ben sadece…

Uzun zarif parmaklarıyla dudaklarımı kapatıp “Şşşş” diyor usulca. Yine sakinleştim. Onun sıcacık şefkatiyle huzura kavuştum.

–    Bugünlük bu kadar bilgi yeter. Daha fazla hırpalamak istemiyorum seni. Gideyim ben artık.
–    Lütfen gitme. Eninde sonunda bu planı öğrenip o yolda hareket etmeyecek miyim nasıl olsa?
–    Pekala. Nerede kalmıştık? Ah evet. Genel Merkez diyordum. Orada yalnızca üst düzey birkaç çalışan tarafından bilinen ayrı bir bölme var. Bir ay süreyle orada eğitim alacaksın. Teorik bilgiler ve uygulamalar da dahil bütün eğitimini ben vereceğim. Ancak çok önemli bir nokta var. Orada olacağımız bir ay boyunca hiçbir koşulda dışarı çıkamayacağız. Gereğinden fazla risk almaya gerek yok. Yansılar yalnızca Beyaz Çığlık sınırlarını kapsayan bir tehdit değil biliyorsun. Bu yüzden  en üst seviyede güvenlik önlemlerine uymamız gerek.
–    İstanbul’a gidip, orada Beyaz Çığlık kabusunu yaşayacağım demek ki. Eninde sonunda İstanbul’uma kavuşacağımı biliyorum ya. Hepsine değer. Yalnız bir şartım var.
–    Nedir?
–    Dışarı çıkabilen birileri vardır herhalde. Onlardan birinin daireme gidip Hakkı’yı beslemelerini istiyorum. Beni İstanbul’da yokluğumda özleyen bir o var. Onu kaybedemem.
–    O kolay, mutlaka ayarlanır bir şey ama içeri nasıl girecekler?
–    Paspasın altında her zaman anahtarım var. Oradan bulurlar.
–    Pekala. İstersen hemen şimdi ayarlayayım beslesinler. Ama adresin lazım önce. Bir kağıt kalem alıp geliyorum.
–    Çok sevinirim. Teşekkürler.

Gülerek çıkıyor kapıdan. “İstanbul’dan beni ancak ölüm ayırır. Hiçbir yere kıpırdamam valla” diye ahkam kestiğim günleri düşünüyorum da… Demek ki hiç büyük konuşmamalıymış insan. İmkansız bir gün gerçek olup hayatına seriliverebiliyormuş.

Elinde kağıt kalem giriyor. Adresi yazıp hemen veriyorum.

–    Mavi bir apartman. Dairem dördüncü katta.
–    Tamam ben bütün ayarlamaları yaparım. Şimdi gelelim asıl mevzuya. Oradaki bir aylık eğitimi tamamladıktan sonra tekrar buraya döneceğiz. Burada çeşitli sınavlara tabi tutulacaksın. Geçtiğinde ise artık sen de bizden birisi olacaksın. Daha da önemlisi artık ne zaman istersen İstanbul’a geçip, dilediğini yapabileceksin. Özgür olacaksın tamamen. Yansıların müsaade ettiği ölçüde elbette. Bundan kastım şu. Burada tıpkı seni kurtardığımız gibi zaman zaman kurtarma operasyonları düzenliyoruz. Bu operasyonlar sırasında senin de yardımına ihtiyacımız olacak. Bu boyuta hemen gelip görev başında bulunman gereken durumlar olacak yani.
–    Buraya bir kez gelen hayatı boyunca burada kalmaya mahkum yani öyle mi? Bunun neresi cennet söyler misin?
–    Bizden yardımlarını esirgeyecek misin? Bizi tamamen bırakıp gidecek misin günün birinde?
–    Tabi ki size yardım ederim elimden geldiğince. Tamam öyle usul erkan bildiğim pek söylenemez ama hayatımı iki kez kurtaran insanlara vefa borcumu da ödemeden ayrılmam buralardan.
–    Keşke hiç gitmesen.

Yine kilitlendi yüreklerimiz gözlerimizde. Yine akıyor ruhlarımız bedenlerimize. Aniden açılan kapının sesiyle irkiliyoruz. Gelen Profesör.

–    Sizi böyle ayakta görmek ne büyük mutluluk.
–    Sizin ve arkadaşınız sayesinde Profesör. Siz olmasaydınız hayatta olamayacaktım.
–    Biz görevimizi yaptık. Lodos yeni plandan bahsetmiştir. Yarın değil öbürsü gün gönderiyoruz sizi Genel Merkez’e.
–    Bu kadar çabuk mu?
–    Evet bu kadar çabuk olmak zorunda. Hayatınızı yeterince riske soktuk zaten. Bu kadar rehavet yeter.

Çınar lafa giriyor.

–    Artık bize müsaade. Son ayarlamaları yapmak için gitmemiz gerek. Kendine çok dikkat et. Yarın uğrarım yine laflarız.
–    Görüşürüz. Sen de kendine çok dikkat et.

Yeni bir sayfa daha açılıyor işte. Bin bir türlü soruyla. Ne hissedeceğim acaba beni bu kabusa taşıyan binaya varınca? Kalbim sıkışacak, her an bir yerlerden yansılar çıkacakmış gibi panikleyeceğim. Ama yanımdaki ulu Çınar’ım beni yine sakinleştirecek. Elini tutacağım sımsıkı ve diyeceğim ki “Güvendeyim”. Bir dakika, hadi ben güçlerimi kontrol edemediğim için bu halimde kalacağım ama ya o?  Gerçek onu görebilecek miyim acaba?

Paylaş

8 yorum

  1. avatar

    🙂 ilk 4 bölüm biraz karışık gelmişti okurken. şimdi işler iyice karıştı. Evren bu karmaşadan bizi kurtar! İstanbul’daymış gibi geçen fantastik bilimkurgu güzel oluyormuş hakkaten :)))

  2. avatar

    Merhaba;

    Kurtaracağım herkesi tabii günün birinde bu karışıklıktan ama önce biraz daha karıştırmam lazım ortalığı, işin tadı orada 😀 Biraz daha keyfini sürmek istiyorum.

    Birkaç hafta sonra yeni bölümde görüşmek üzere…

  3. avatar

    Ben bu bölümü çok beğendiiiimmm!!!!! 😀 kaleminize sağlık Evren!!

  4. avatar

    Merhaba;

    İki haftadır gripten kafamı kaldıramadığım, yetmiyormuş gibi bir de sınavlarla uğraştığım için biraz gecikti. Ama sadece birkaç gün daha bekleyeceksiniz çünkü yakında yayında olacak 😀 Çok yakında hepinizle 6.Bölümde görüşmek dileğiyle…

  5. avatar

    Belki size haksızlık ediyorum ama okuyucuyu keşke bu kadar uzun bir süre bekletmeseniz.Her bölümü hazırlamak için üstün bir çaba sarf ediyor olmalısınız.Sizi hem tebrik ediyorum hem de yeni bölmü sabırsızlıkla bekliyorum

Yorum yapın