BEYAZ ÇIĞLIK – 4

0

Dakikalardır içimi kemirip duran kararsızlığa son noktayı koymalıyım artık. Başım dik, kedimden emin ve kararlı ayağa kalkıyorum.

– Tamam

Çınar kendine hakim olamıyor.

– Gerçekten mi?

Yüzüne kocaman bir gülümseme yayılıyor. Artık güveniyor olmamın verdiği rahatlıktan olsa gerek. İlk defa görüyorum böyle geniş gülümsediğini. Yakışıyor. Verdiği tepkiden şaşkın toparlıyor kendini. Yumuşacık sesi ve okşayıcı bakışlarıyla gözlerimin içine bakıyor.

– Çok teşekkür ederim.

– Asıl benim teşekkür etmem gerek Çınar.

Birkaç saniye öylece bakışıyoruz. Neden sonra profesörün kısa, imalı öksürüğüyle kendimize geliyoruz.

– Acıkmıştınız Deniz, sizi daha fazla bekletmeyelim. Lodos, sen eşlik edersen sevinirim. Yemek yerken takip edilecek programı da anlatırsın hem. Ben size katılamayacağım. Eve dönüp çalışmam gerek.

– Peki efendim! Yarın kaçta ofisinizde olalım?

– Akşam haberleşelim olmaz mı? Birkaç görüşmem daha var, onlar bir belli olsun, ben seni ararım. Ha, unutmadan. Aramıza hoş geldiniz Deniz.

– Hoş bulduk.

Güney Bey’in dostça uzanan elini sıkıyorum. Güvenmeyi çok özlemişim. Kabus sabahına uyandığımdan beri ilk defa samimiyetle gülümsüyorum. İçimde yeni bir hayatın tedirginliği yok değil elbette. Ancak hissettiğim güven daha ağır basıp rahatlatıyor içimi.

Güney Tekin’in ofisinden hep beraber çıkıyoruz. Çınar yolu gösteriyor. Koridorun diğer ucunda oldukça geniş, ferah ve tabii ki bembeyaz bir yemek salonu var. Yerlere kadar uzanan camlardan dışarıdaki cennet görünüyor. Çalışanlar keyifle yiyorlar yemeklerini. Çınar birkaç kişiyle selamlaştıktan sonra bana dönüyor.

– Nereye oturmak istersiniz?

– Cam kenarına. Ayaklarımızın altına serili cenneti seyrederek, keyifle yemek istiyorum.

– Olur.

Eliyle gürültüden uzak bir köşeyi işaret ediyor. Yerleşiyoruz.

– Komik gelecek belki ama, yemekler bildiğimiz yemekler mi?

– Elbette. Mönüyü inceleyin, dilediğinizi ısmarlarız.

– Şey, mönüyü göremiyorum ama.

– Affedersiniz, alışkanlık işte.

Ellerini yuvarlak, beyaz masanın ortasında gezdiriyor, ve tataaa mönü önümüzde. Yemek isimlerini görünce açlığım doruk noktasına ulaşıyor. Meşakkatli bir karar verme sürecinden sonra siparişimizi verip, sohbete başlıyoruz.

– Artık her şeyi yavaş yavaş öğrendiğime göre buraya nasıl düştüğünüzü de anlatırsınız herhalde.

– Demiştim, fotoğrafçıyım. Öyle profesyonel büyük bir stüdyom falan yok. Meşhur biri de değilim. Hatta çoğu kişi çektiklerimi birer çöp gibi görüyor. Sokak resimleri çekiyorum. Genel Merkez’in olduğu sokak da çekilmeye değer gelmişti. Yıkık dökük viranelerin arasında, daracık bir alanda şaşalı bir bina. Bir fotoğrafçı için hele ki benim gibi zıtlıkların insanı için kaçmaz bir manzaraydı. Sokağın fotoğraflarını çektikten sonra binanınkileri de çekmek istedim. Kapıdaki görevli kadın, sinir bozucu derecede kibar bir ifadeyle binanın fotoğrafını çekemeyeceğimi söyledi. Yasaklar bozulmak içindir ya, o yokmuş gibi fotoğrafları çekmeye devam ettim. Tam o sırada Genel Merkez “yansıların” saldırısına uğradı. Gerisi sizinkine çok benzer.

– Merakımızın kurbanı olmuşuz desenize ikimiz de.

– Galiba. Siz peki? Sizin nasıl bir hayatınız var İstanbul’da?

– Kutu gibi bir dairede Hakkı’yla yaşıyorum. Benim de pek tanınmış olduğum söylenemez. Yazdıklarım deli saçması olarak nitelendiriliyor genelde. O yüzden film veya dizi olmuş hiçbir senaryom yok. Yazıp yazıp evdeki senaryo mezarlığına gömüyorum hepsini. Ama bir gün olacak elbet. Ailem de İstanbul’da. Nadiren görüşüyoruz. Frekanslarımızın pek uyuştuğunu söyleyemeyeceğim. Verdiğim emeğe hiçbir zaman saygı duymadılar. Vaktimin büyük bir kısmını yazarak, kalan bölümünü de ya arkadaşlarla ya da Hakkı’yla geçiriyorum. Onunla dertleşmeyi, yerli yersiz didişmeyi seviyorum. Herkesin bir hayat arkadaşı var, o da benim can yoldaşım. Buyum işte.

Yüzünden belli belirsiz bir gölge geçiyor. Anlamlandıramıyorum. Bu sırada kışkırtıcı baharatların enfes kokularıyla taçlanmış özenli lezzetler yerlerini alıyor soframızda.Yemeğimden aldığım ilk çatalla kendimden geçiyorum resmen. Çınar hayretle beni izliyor. Hayatında yemek yemeyi böylesine bir tören haline getiren kimse görmedi herhalde. Yüzünde hala dans eden gölgeleri gizlemeye çalışarak samimiyetle gülmeye başlıyor.

– Neden gülüyorsunuz?

– Çok ilginç bir insansınız, aldığı her lokmanın böylesine tadına varan birini daha görmedim. Tok olanın bile iştahı açılır yeniden.

– Öteki tarafa tek yön geçiş yaptıktan sonra ne olacağını bilmiyoruz ki. Ya böyle güzel yemekler yiyemezsek orada maazallah. Ben önlemimi alayım da.

Bir yandan kafasını iki yana sallıyor bir yandan da kahkahalarla gülüyor. Yüzündeki gülücükler yerlerini ağır ağır yeni bir hüzün dalgasına bırakıyor.

– Çınar! İyi misiniz?

– Hı? Ah evet kusuruma bakmayın lütfen. Böyle kahkahalarla gülmeyeli ne kadar uzun bir zaman geçtiği gerçeğiyle çarpıştım da bir an. Tekrar özür dilerim.

– Rica ederim. Ben de az önce biriyle beraber yemek yemeyeli ne kadar uzun bir zaman geçtiğini düşündüm.

– Neden? Eşiniz eve geç mi gelir?

– Eşim mi?

Kendimi tutamayarak kahkahalarla gülmeye başlıyorum. Eşim dedi ya!

– Neden gülüyorsunuz anlamadım.

– Eşiniz dediniz ona gülüyorum.

– Evet Hakkı Bey’den bahsediyorum.

– Hakkı Bey mi?

– Evet. Bu kadar komik olan ne anlamadım.

– İyi ama Hakkı benim papağanım.

– Pa – papağan mı?

– Evet papağan. En vefalı can yoldaşım.

– Gerçekten mi?

– Gerçekten.

Gölgelerden eser yok. Hakkı’nın bir papağan olduğunu öğrenmesi bu kadar etkili mi yani. Daha bugün tanıştığımızı bilmiyor olsam hoşlanıyor benden diyeceğim. Yok artık. Hem ne alaka? O eski erkek, yeni kadın, ben evvelden kadın sonradan erkek. Ne biçim ilişki bu? İlişki de nereden çıktı canım? Aa beynim de benle iyi oynamaya başladı ama. Dinlenmem gerek sanırım. Bunların hepsi bir yana o an fark ediyorum ki İstanbul çok uzak. Eve dönmek, neredeyse hayal. Hüzün, beni sarmalıyor şimdi de. Beynimi düşüncelerden sıyırıp asıl konuya hemen giriyorum.

– Eğitime ne zaman başlıyoruz? Ben bir an önce gitmek istiyorum da. Başta Hakkı, İstanbul’umu, İstanbul’uma dair her şeyi, hatta cadı film yapımcısı manyak Selda’yı bile özledim. İnsan evine dönmek imkânsıza yakınlaşınca fark ediyor.

– Eğitiminize yarın başlıyoruz merak etmeyin. Söz veriyorum sizi evinize kavuşturacağıma. Ama ne olur kendinizi imkânsızlığa değil, “her şey mümküne” odaklayın. Bugün gördüklerinizden sonra imkânsız kavramı yıkılmadı mı daha kafanızda?

– Pekâlâ, öyle olsun. Deniz Başar size emanet artık.

– Lütfen bana güvenin. Söz verdim size; evinize, İstanbul’umuza kavuşturacağım sizi. Ben de o tarafa geçmeyeli uzun zaman oldu.

– Güçleriniz var elinizde neden gitmediniz?

– Bekleyeni olmayınca, koskoca şehirdeki yalnızlığa gömülmek istemiyor insan.

– Nerede oturuyorsunuz İstanbul’da?

– Çengelköy’de.

– Ah! Harikadır oralar.

– Ya siz?

– Feneryolu’nda

– Uzakmışız desenize.

– Maalesef.

– Yemeğin üstüne kahve içer misiniz?

– İstemem teşekkürler. Ha bu arada, ben nerede kalacağım?

– Buraya yakın oturuyorum. Güvenliğiniz için kaldığım blokta bir daire ayarladık size. Sizi endişelendirmek istemem ama yansılar sizi kurtarışımızı hazmedemeyerek harekete geçebilirler. Bu yüzden sizi güvenli bir yere yerleştirmek zorundayız.

– Anlıyorum.

Onunla aynı blokta kalacağımı duyduğumda yüzümde istemsiz beliren sevinç çizgilerini fark ettirmeden silmeye çalışıyorum. Ama yakalanıyorum. Yine göz göze geliyoruz. “Yeni tanışmıyor olsak, hoşlanıyor diyeceğim” cümlesi biraz değişerek, “Bugün tanışmamış olsak hoşlanıyorum diyeceğim”e dönüşüyor. “Hop kızım! Yok, hop oğlum! Kızım! Amaaaan! Her neysen işte. Kendine gel. Saçmalama!” diyorum içimden. Çınar sessizliği bozuyor.

– Yorgunsunuzdur. Dilerseniz gidelim. Siz de rahat bir uyku çekersiniz kendinize. Malum yarın yepyeni bir hayatın ilk günü sizin için. Güç toplamanız lazım.

– Çok iyi olur.

Kalkıp gidiyoruz.

– Hesap ne olacak?

– Ne hesabı?

– Yediklerimizin hesabı, parasını vermeyecek miyiz?

– Beyaz Çığlık’ta para diye bir şey yoktur. Herkes çalışır, herkes kazanır ve kazanç Beyaz Çığlık’ımızın kazancıdır.

– İnanılır gibi değil. Muhteşem bir şey bu.

– Cennet maddiyatla olmaz Deniz.

Uçarak geldiğimiz yönetim binasından çıkıp, nehir boyundan buram buram, enva-i çeşit çiçek kokularını soluya soluya yürüyoruz bu kez. Kısa sürüyor ne yazık ki. Yine diğerleri gibi beyaz giyinmiş binaya giriyoruz. Hazırlanan daire 82. katta. Çınar’ın dairesinin tam karşısı. Yorgunluktan ölüyorum.

– Yatağa da üzerimdeki tulumla mı gireceğim?

Elinin zarif bir hareketiyle karşımızda duran dolabın kapaklarını aralıyor. Tertemiz çamaşırların sabunsu kokusu dolduruyor odayı.

– İşte buyurun. Dolaptan dilediğinizi giyebilirsiniz.

– Teşekkür ederim. Her şey için. Hayatta olmamı size borçluyum.

– Rica ederim. Görevimi yaptım ben.

– Bu teşekkür etmeme engel değil herhalde.

– Tabii ki hayır. Ben karşı dairede olacağım. Neye ihtiyacınız olursa yatağınızın yanındaki panelden mavi düğmeye basın, hemen gelirim. Şimdi dinlenin yarın yorucu bir gün olacak. Görüşmek üzere.

– Hoşçakalın.

– o –

Uzun süredir böyle deliksiz, tatlı bir uyku uyumamışım. Duş almak için kendimi zar zor kaldırıyorum yataktan. Soyunup duşa girecekken, aynada kendimi görüyorum. Tüylerim ürperiyor bir kez daha. Nasıl olabilir böyle bir şey? Birden devleşiyorum bana yapılan bu haksızlık karşısında. Aynada ben olduğunu iddia eden adamın gözlerine dikip gözlerimi “Bu saçmalıktan bir an önce kurtulacağım lan!” diyorum. “Kurtulacağım bu bataktan.”

Duşumu alıp dolaptan üzerime giyecek bir şeyler bulup hazırlanıyorum. Yeni hayatıma hazırım. Ben kararlı toparlanmaya çalışırken odamda, kapı çalıyor. Çınar olmalı. Açıyorum. Yanılmadım.

– Günaydın!

– Günaydın!

– Dinlenebildiniz mi? Bir sorun çıkmadı umarım.

– Uzun süredir bu kadar rahat uyuduğumu hatırlamıyorum. Bayılmışım resmen.

– Güzel. Hadi çıkalım hemen. Dün Profesörle konuştum, kendi görüşmelerinden önce bizi bekliyor.

– Ben hazırım, çıkabiliriz.

Dün akşam keyifle yürüdüğümüz çiçeklerle bezeli yoldan yürüyerek yönetim istasyonuna doğru ilerliyoruz. Dün bıcır bıcır konuşan bizler, tuhaf susuyoruz bugün. Onunla sessizliği sevmedim. Neyse ki, sessizliği Çınar bozuyor.

– Profesörle görüşmemiz çok uzun sürmeyecek; sizi hemen eğitim alanlarımıza götüreceğim. Bugün başka bir arkadaştan teorik bilgiler alacaksınız. Ancak daha sonra gruptan ayrı beraber çalışacağız. Genelde uygulamalı eğitimler de grup halinde yapılır. Ama sizin durumunuz farklı. Sahip oğlunuz güçler ayrı çalışmamızı gerektiriyor.

– Sahip olduğum güçleri nereden biliyorsunuz?

– Sizi yansılardan kurtarırken, zihin okuma gücümü kullandık. Bu zihin okuma yalnızca kişinin o an aklından geçenleri okumak değil. Beyinde var olan tüm güçleri okumak, aktifliklerini ölçmek demek aynı zamanda.

– Peki ne tür güçlerim varmış benim.

– Acele etmeyin, profesörle beraber ayrıntılarıyla anlatacağız her şeyi.

– Öyle olsun bakalım.

– Öyle olsun şimdilik.

Gülümsüyor. İşte bir kez daha o dev binanın önündeyiz. Cebinden kartını çıkarıp, tanımlama cihazından geçiriyor ve yine açılıyor kapılar. Profesörün ofisine giriyoruz.

– Günaydın! Hoşgeldiniz! Geceyi nasıl geçirdiniz?

– Gayet iyi teşekkürler.

– Acıkmışsınızdır. Kahvaltıya geçelim.

– Harika olur, ben yine açım.

Beraber kahvaltı salonuna geçiyoruz, leziz mi leziz bir kahvaltıdan sonra yeniden ofise dönüyoruz. Profesör Güney benim için hazırlanan bir dosyayı uzatıyor.

– Burada alacağınız eğitimin nasıl ilerleyeceği adım adım yazılı.

Derslere göz atarken bir tanesi özellikle dikkatimi çekiyor. Yansı gücü.

– Yansı gücünün yalnızca yansılarda olduğunu sanıyordum.

– Öyleydi.

– Ne demek öyleydi.

– Yani siz gelene kadar öyleydi. Bu yüzden sizin peşinize birer avcı gibi düştüler ya. Siz onların gücüne sahip bir tehditsiniz onlar için. Bu nedenle sizi her fırsatta ortadan kaldırmak isteyeceklerdir.

– Peki ne yapmam gerekiyor?

– Şu an için hiçbir şey, Lodos sizin yanınızda olduğu sürece güvendesiniz.

O an fark ediyorum ki Çınar’a hiçbir zaman gerçek adıyla hitap etmiyor.

– Özür dileyerek sizi biraz yalnız bırakmamız lazım, Lodos gelir misin lütfen.

– Buyurun efendim.

Çıkıyorlar. Çok uzun sürmüyor yalnızlığım. Hemen dönüyorlar. Sonunda eğitim alanlarını görebileceğim. Asansöre binip oldukça tenha bir koridora ulaşıyoruz. Önümde yürüyen Çınar tek kelime etmiyor yine. Sınıflardan birinin kapısı açık. İçeri geçmemi işaret ediyor. Sınıfta kimse yok. Sebepsiz bir sıkıntı kaplıyor içimi. Çınar, koridoru kolaçan ettikten sonra kapıyı kapatıp yanıma yaklaşıyor. Adım adım. Her adımda bedeni de değişiyor. Önce, teni, beyazlaşıyor, sonra kıyafetleri, kararıyor. Ben bir adım geri gittikçe o bir adım daha yaklaşıyor. Derken gözleri de değişiyor işte. Çınar bir yansıya dönüşüyor. Sınıfın içerisinde hapis oradan oraya koşup kapıya ulaşmaya çalışıyorum. Ama nafile. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum, “İmdaaaaat!” diye. Gözlerimden yaşlar boşanıyor bağıra çağıra ağlıyorum. Karşımdaki yansı tepkisiz, bir robot gibi bana daha da yaklaşıyor. Elindeki o tanıdık şırıngayı yeni fark ediyorum. İçindeki saydam mavi sıvı bedenime yayılacak az sonra. Sonra, nokta. Her şeye son nokta konacak. Hıçkıra hıçkıra ağlarken son gücümle avazım çıktığı kadar bağırıyorum.

– Yardım ediiiiiiiiiiiin. Kimse sesimi duymuyor mu? Profesööööööööööör! Çınaaaaaar!

İşte o iğrenç ucube fırlak gözleriyle burnumun dibinde yine. Keşke yine görünmez olsam beyazlar içinde, çığlık sarmalasa kulaklarımı ve uyansam. Ama bu defa o kadar şanslı değilim. O insansı pis yaratık, etrafımda sinsi adımlarla dönüp ölümümün şerefine dans ediyor adeta. O her an akacakmış gibi duran şeffaf gözlerini gözlerime dikip saplıyor şırıngayı. Alev alev yanıyorum.

Paylaş

Yorum yapın