BEYAZ ÇIĞLIK – 3

0

Merhabalar yeniden!

“Oku oku şu Deniz, nam-ı diğer Umman bir türlü şu bilinmezlikten kurtulamadı. Artık bir meydana çıksa ne olup ne bittiği.” diye hayıflanmaya başladınız biliyorum. Haklısınız. İlk okuduğumda bir an evvel bu garip varlıkların ne olduklarını, zamanın, Dünya’nın neresinde olduklarını ben de öğrenmek istedim. Öğrendim. Ama öğrendiklerimi sindirmek hiç de kolay olmadı. Hiiiiç…

– Önce üzerinizi giyin derim. Bu halde değil “ZAYED” Yönetim İstasyonu’na gelmek, asansöre bile binemezsiniz.

Utançla benim olmayan çırılçıplak bedeni ellerimle örtmeye çalışıyorum. Sanki dakikalardır karşısında azametle dikilen ben değilim. Az önce beceriksizce kaçmaya çalıştığım o bembeyaz, sevimsiz daireye tıpış tıpış geri dönüyor ve bana uzatılan üniformaya benzer beyaz bir tulumla kendimi giydirmeye çalışıyorum. Bana söylenen her şeyi kurulu bir robot gibi harfiyen yapıyorum. Hayatımda hiç kimseden emir almamıştım şimdiye kadar. Ancak etrafımda oynanan bu saçma oyunun bir parçası olmadan da buradan kurtulmanın yolu yok. Lodos’un sesiyle irkiliyorum.

– Acele etmeniz gerek Umman.

– Tamam hazırım.

Kapıyı açar açmaz sözde karım boynuma atlıyor. Gözlerinde sahte yaşlar, endişe içindeymiş rolü yapan bakışlar… İğreniyorum oynadığı rolden. Ama dedim ya artık ben de bir oyuncuyum. Şefkatle kollarını çözüp, onu teselli etmeye, sakinleştirmeye çalışıyorum. Kendi sahteliğim de midemi bulandırıyor. Yüzünü ellerimin arasına alıp iyileşeceğimi söylüyorum. Dokunaklı son bir kucaklaşma daha yaşanıyor. Ona sarıldığımda Lodos ile göz göze geliyorum. O delici bakışlar ve yüzündeki o alaycı ifade bir tokat gibi çarpıyor. Adeta “Hiç uğraşma, kendini bize teslim etmediğini biliyorum” diyerek meydan okuyor tek kelime söylemeden.

Bu duygu yüklü sahte kucaklaşmaya bir son verip toparlanıyorum. Önce uzun bembeyaz bir koridordan geçip asansöre ulaşıyoruz. Duvarda bir el resmi var. Lodos elini üzerinde gezdirerek asansörü çağırıyor. Asansörün birinci katta olduğunu gösteren ibre saniyeler içinde 80. kata ulaşıyor. Bir an başım dönüyor. Neredeyim ben? Kısa, net bir hareketle asansöre binmemi işaret ediyor. Kabine binmemizle beraber ağır beyaz kapılar kapanıyor. Yanımdan gelen “bip” sesiyle irkiliyorum. Lodos elindeki elips şeklindeki çubuğu aşağıya çeviriyor ve hareket ediyoruz. Afallamış halime hiç şaşırmadan, yüzünde ilk defa samimi bir gülümsemeyle vurucu sorusunu soruyor.

– İstanbul’da böyle bir teknolojiyi hayal bile edemezdik değil mi?

Dilim tutuk öylece aptal aptal bakıyorum. O anlatmaya devam ediyor.

– Evet, ben de İstanbulluyum. Şu yaşadığınız şaşkınlık hiçbir şey değil inanın bana. Az sonra görecekleriniz sizi daha da sarsacak emin olun. Burayı İstanbul’dan, Dünya’dan farklı bir yer olarak düşünüyorsanız, yanılıyorsunuz. Burası yalnızca yerin altında farklı bir boyut. Ancak buradaki yerin altı, sandığınız gibi bir cehennem değil.

Ben hala konuşamıyorum. Dilimi yuttum. Saniyeler içinde en alt kata varıyoruz. Dev bir girişe açılıyor ağır beyaz kapılar. Birkaç saniye durakladıktan sonra çelik gibi bakışlarını gözlerime dikip devam ediyor konuşmaya.

– Şimdiye kadar gördüğünüz muamelenin ve içinde bulunduğunuz durumun nahoşluğunun farkındayım; ancak arkadaşlarım ve ben size yardım etmeye çalışıyoruz. Çünkü neler yaşadığınızı çok iyi biliyoruz. Evet adınız Deniz Başar, ve bir kadındınız. Maalesef, artık bir erkeksiniz. İnanın bir erkekken garip yaratıkların eline düşüp bir kadın olarak uyanmak da kolay değil. Şu dakikadan sonra size hiçbir zarar gelmeyecek inanın. Eğer benimle istasyona gelirseniz, normal hayatınıza geri dönebileceksiniz de. Bana güvenmek zorundasınız.

Neden sonra dilsizliğimden kurtulup konuşabiliyorum.

– Yaşadıklarımdan sonra bana size güvenmem için tek bir sebep gösterin.

– Eğer başka bir şans bulabileceğinize, tek başınıza bu yer altından çıkıp İstanbul’a geri dönebileceğinize, daha da önemlisi hayatta kalabileceğinize inanıyorsanız, serbestsiniz. Buyurun gidin. Kurtulun bir an evvel sizi bekleyen cennetten.

– Cennetmiş. Hangi cennetten bahsediyorsunuz siz?

Dev giriş kapısı açıldığında anlıyorum ne demek istediğini. Karşılaştığım manzara karşısında dilim lâl oluyor yeniden.

Muhteşem bir şehircilik örneği karşımda duran. Binalar azametle uzanıyor yükseklere. Kalan alanların tamamı dallarında kuşlar ötüşen yemyeşil ağaçlar, derin derin, mis gibi kokan çiçekler, tertemiz akan nehirler, üzerlerinden boynunu uzatmış tahta köprüler… Eksik olan parıldayan bir güneş ve masmavi gökyüzü. Onun yerine gökyüzü gibi uzanan beyaz bir boşluk ve kaynağını o şaşalı binadaki koşuşturmadan beri çözemediğim pırıl pırıl bir aydınlık var. Ortada ne trafik var ne bir şey. O an fark ediyorum ki ne arabalar var meydanda ne kulak tırmalayıcı korna sesleri. Yalnızca insanlar var. Eskiden benim olduğum gibi beyaz ırktan insanlar, Kızılderililer, sarı ırktan insanlar ve siyahîler. Burada, dünyanın cehennemi yakıştırdığı yeraltında, barış var. Onlar cehennemde kendi cennetlerini kurmuşlar.

Hayatımda hiç olmadığım kadar büyük bir bilmecenin içinde yuvarlandığım halde, istemsiz huzurlu bir tebessüm konuyor dudaklarıma. Ve ağlıyorum. Demek ki mümkünmüş silmek hayattan cehennemi.

– Artık gidebilir miyiz? Lütfen!

– Olur.

Dudaklarımdan dökülen tek kelime bu olabiliyor. “Olur”. Huzur hali yerini çabucak endişeye ve meraka bırakıyor yeniden. Kendi kendime sormadan edemiyorum. Ortada hiç taşıt yokken nasıl gideceğiz biz o istasyona? Sorum yeni bir tramvayla cevap buluyor. Buradaki insanların tamamı yerden birkaç santim yükselip büyük bir hızla bir yerden bir yere gidebiliyor. E peki ben ne yapacağım demeye kalmadan güçlü iki kol beni kavradığı gibi yerden havalandırıyor. Önümüzde yol boyunca açık duran sanal bir panelden geride bıraktığımız kilometreleri görüyorum. Birkaç dakika içerisinde kilometrelerce yol aldıktan sonra “ZAYED” Yönetim İstasyonu’na varıyoruz. Beni yere indirirken yeniden anlatmaya başlıyor. Bu kez daha dikkatli dinliyorum. Hala ufak tefek şüphelerim olsa da galiba güvenmek istiyorum.

– Profesör bizi bekliyor. Kafanızı bulutlandıran bütün soruların cevabını bulmaya hazır olun. Söyleyeceklerini bir seferde enine boyuna kavramanız mümkün olmayacak tabii. Ancak endişelenmeyin. Hepsini içinize sindirecek bol bol vaktiniz olacak.

– Bir dakika, bir dakika beni burada daha ne kadar tutacaksınız?

– Bu size bağlı.

– Anlamadım.

– Bakın, yetkilerim size daha fazlasını anlatmama imkân vermiyor. Söylediğim gibi profesör bütün sorularınızı cevaplayacak.

– Pes. Nasıl bu kadar rahat olabiliyorsunuz anlamıyorum.

Hiçbir şey söylemeden bilgiç bir bakış fırlatıyor arkasını dönüp yürürken. İstemsiz olarak vücudunda geziniyor gözlerim. Böylesine güzel bir vücudun içine hapsolmuş bir erkek ruhu ve gücü tüyler ürpertici. Ruhunun erkek oluşu hal ve tavırlarına da yansıyor. Benim de içimdeki Deniz’e hakim olamayarak, kadınsı bir çaçaronlukla sağlam durmaya çalışırken, içimde tir tir titremem gibi.

Binaya doğru ilerlerken yaka cebinden manyetik bir kart çıkarıyor. Bileğimdeki ince levhayı kontrol ettiği pos makinelerine benzer aletten binanın girişinde yüzlercesi var. Birine elindeki kartını okutup kapıları açıyor. Uyandığım dairenin içinde bulunduğu binaya benziyor bu da. Tek farkı her an bir saldırı olacakmış gibi geniş güvenlik önlemlerinin olması her tarafında. Farklı ırktan bunca insanın barış içinde yaşadığı bir yerde nasıl bir saldırı olabilir ki? Belki de dediği gibi sabırlı olmam gerek ama hakim olamıyorum kafamda dans eden sorulara.

Şehrin adına yaraşır şekilde her yer bembeyaz. Asansörün yükseklere uzandığı tüpün bulunduğu bölüme üçgen biçiminde yüksekçe bir girişten geçiliyor. Üçgen biçimindeki yer şeffaf bir malzemeden, oyularak yapılmış. Oymalı yapısı lise yıllarımdaki Sanat Tarihi kitabını anımsatıyor. Adı hep hoşuma giden şu süslemeye benzetmişler. Neydi adı? Hıh, mukarnas süsleme. Ben etrafı incelerken üzerimde beni dikkatle izleyen gözler hissediyorum bir an. Farkedildiğini anlayan Lodos telaşla bakışlarını kaçırıp asansörü çağırırken soruyor.

– Genel Merkez binasına sizi çeken neydi o gün?

– Bilmiyorum. İçimdeki bir ses belki. Aslında bir şey söylemeyen ama yine de kulak verdiğim bir ses. Böyle bir belaya düşeceğimi bilsem dinler miydim hiç?

Gülüşüyoruz. Yavaş yavaş rahatlıyor ve güven duymaya başlıyorum sanırım. Saniyeler içinde zemin kata ulaşan asansöre binerken aynı soruyu ben soruyorum.

– Peki siz nasıl düştünüz buraya? Ya da düşürüldünüz mü demeliyim?

– Sizinkine benzer bir hikaye aslında. Ama bunu dinleyecek daha çok vaktiniz olacak.

Bu sırada 100. katta duruyor asansör. Ben aldığım cevaptan hiç tatmin olmadım. Şansımı bir kez daha deniyorum.

– Yetkiniz kendinizle ilgili bilgileri vermeyi de sınırlamıyor herhalde. Anlatın lütfen.

Sorum geniş cam kapıların önünde bizi bekleyen Profesörün müdahalesiyle cevapsız kalıyor.

– Çok acelecisiniz Deniz. Yerinizde olsam daha sabırlı davranırdım. Öğreneceklerinizi hazmetmek pek kolay olmayacak çünkü.

-o-

Kâbus sabahına uyandığımdan beri bir lokma bile görememiş midem artık isyan zillerini çalmaya başlıyor. Çocuklara özgü bir teklifsizlikle:

– Pardon ama Beyaz Çığlıklılar yemek yemeden yaşamanın bir yolunu mu buldular? Varsa bir çözümü söyleyin lütfen. Açlıktan ölüyorum da.

Çattık bir deliye der gibi bakıyorlar birbirlerine. Aslında ben de kendime şaşmıyor değilim hani. Bunca bela içinde midemi düşünebiliyorum. Boşuna uçuk, çatlak gibi unvanları yakıştırmıyorlar bana.

Uzunca bir koridor yürüyüşünden sonra profesörün odasına varıyoruz. Uyandığımdan beri ilk defa farklı renkte döşenmiş bir odaya giriyorum. Her yer ahşap. Bunca beyazlığın ortasında gözlerime iyi geliyor. Ben etrafı incelerken profesör kendini tanıtıyor.

– Beni bağışlayın kendimi tanıtmadım. Adım Güney Tekin. Genetik profesörüyüm. Yıllarca üniversitelerde dersler verdim, yalnızca kendi alanımda değil, diğer pek çok alanda araştırmalar, deneyler yaptım. Beyaz Çığlık benim en büyük hayalimdi. Bu hayali gerçekleştirmek yıllarımı aldı. Sayısız deneyler ve denemelerden sonra arkadaşlarım ve ben burayı inşa edebilmeyi başardık.

– Nasıl? Burası insanlar tarafından mı inşa edildi yani? Buna inanmamı nasıl beklersiniz? Burası dev bir şaheser. Değil yıllar bir ömür yetmez bunları inşa etmeye.

– Yine acelecisiniz. Kanıtlarımız var.

Oturduğu koltuktan kalkıp duvara doğru ilerliyor. Duvarın üzerinde şeffaf bir panelde duran şeffaf mavi düğmeye basıp tekrar yerini alıyor. Önümüze saydam bir perde açılıyor ve bir sunu başlıyor. Ekranda Beyaz Çığlık’ın inşa aşamasını adım adım izliyoruz. Yalnızca insanlar çalışıyor. Ne bir makine, ne çekiç. Hiçbiri yok. İnsanlar ellerini dahi sürmüyorlar. Herhangi bir şey söylememe fırsat vermeden görüntüleri durdurup anlatmaya devam ediyor.

– Burada birkaçına şahit olduklarınızın hiçbiri uzaylıların yardımıyla elde ettiğimiz güçler değil. Bunlar, insanların beyinlerinin gizli köşelerinde hal-i hazırda sahip oldukları güçler aslında. Başarımızın anahtarı da bu. Onları bu gizli güçlerinden haberdar ettik, doğru amaçlar adına kontrollü bir biçimde kullanmaları için yetiştirdik. Bunun için özel eğitim aldılar. Şu an içinde bulunduğunuz bina; yani “Zamanda Yolculuk Eğitim ve Destek Yönetim İstasyonu”, bu amaç için kuruldu.

– Peki, şu maruz kaldığımı iddia ettiğiniz ve sözüm ona hafızamı kaybetmeme sebep olan “zay” ışınları nedir?

– Bu ışınlar insanlara aslında hiçbir zarar vermez. Zamanda yolculuk sırasında bu ışınlar çığlığa benzer bir ses çıkarır. Ancak dediğim gibi insana en ufak bir zarar vermez. Sizi İmbat’tan ve dolayısıyla “yansılardan” kurtarabilmemiz için böyle bir yalan söylememiz gerekiyordu.

– Yansılar mı? Onlar da ne?

– Yansılar görünümlerini değiştirebilme özelliğine sahiptirler. Adlarını da buradan alırlar. Gözleri bir ayna görevini görür. İmbat da bir yansıydı. Lodos’u ve ekibini de birer yansı sanıyordu. Söylediklerimizin tamamı planın bir parçasıydı.

– Yardımı İmbat çağırmıştı. Bundan nasıl haberdar oldunuz?

– Lodos sayesinde. Zihin okuma gücüyle İmbat’ın Yansı Genel Merkez’iyle kurduğu bağlantıyı kırdı. Bir diğer arkadaşımız da Genel Merkez’dekilerin yerine geçerek, yardım çağrısına cevap verdi. Yaptıkları planı kolaylıkla öğenmiş olduk. Gerisini biliyorsunuz zaten.

– Ben ne diyeceğimi bilmiyorum.

– Yapmamız gerekeni yaptık. Biz Beyaz Çığlık’ı bir cehennem olarak kurmadık. Aksine insanlara bir cennet yarattık. Cehenneme çevirmek isteyenlere de izin vermemek için birbirimize söz verdik.

– Şu yansılar… Onların da insan olduklarını iddia etmeyeceksiniz herhalde değil mi?

– Elbette hayır. Ancak size yabancı olduklarını söyleyemeyeceğim.

– Nasıl yani?

Cevaben sunuyu tekrar başlatıyor. Yine karşımdalar işte. Tepeden tırnağa simsiyah kılıkları, her an fırlayacakmış gibi bakan, su kadar saydam korkunç gözleri… İnsansı iğrenç yaratıklar.

– Bütün bunların gerçekliğine inanmak benim için hiç kolay değil takdir edersiniz ki.

– Elbette. Ancak, acele etmeyin. Her şeyi sindirmek için yeterince vaktiniz olacak.

– Bakın Güney Bey. Size teşekkür ederim, hayatta kalabilmemi size borçluyum. Fakat bir an önce evime ve sevdiklerime dönmek istiyorum. Beni oldukça merak ettikleri kesin.

– Sizi anlıyorum. Ancak buradan çıkabilmenizin tek bir yolu var. O da sizin de içinizde var olan gücü kullanmanız. Bunun için de kapsamlı bir eğitime ve deney sürecine ihtiyacınız olacak. Güçlerinizi nerede, ne kadar kullanmanız gerektiğini iyice öğrendikten sonra, Genel Merkez’imize girmek istediğiniz sabaha bile geri dönebilecek, hayatınıza kaldığınız yerden devam edebileceksiniz. Söz veriyorum size.

– Bu halimle mi? Bir kadındım. Bunu benden iyi siz biliyorsunuz. Siyahî bir erkek olarak mı İstanbul’a dönüp hiçbir şey olmamış gibi önceki hayatıma devam edebileceğim yani?

– Siyahî erkekliğiniz yalnızca Beyaz Çığlık’a özgü kalacak. Kendinizi eski halinize dönüştürebileceksiniz.

O sırada Lodos giriyor söze.

– İstanbul’da sürdürdüğüm yaşantımda ben de beyaz bir insanım, asıl adım Çınar. Fotoğrafçıyım. Orada da bir hayatım var. İki boyut arasında yolculuk edebiliyorum. Bunu siz de yapabilir hale gelecekiniz. Benimle beraber çalışacaksınız. Biraz olsun güvenin artık bize. Lütfen.

Gözlerinde o kadar güzel bir samimiyet var ki… Güvenmek istiyorum ama korkuyorum. Yine yaşamın kıyısında kararsızım.

Paylaş

Yorum yapın