BEYAZ ÇIĞLIK – 2

0

Hıh! Kahvemi de şöyle masaya koyayım. Bağdat mamur olunca üzerine kahve içmeden duramam. Nerede kalmıştınız? Ah, yok başa dönmeyin canım. Ben okudum nasıl olsa. Siz kaldığınız yerden devam edin. Ben buralardayım.

Kapkara, delici, ama şaşılır derecede şefkatli bir çift gözle karşılaşıyor gözlerim. Birkaç saniyeliğine yarım yamalak garip sözler uçuşuyor kafamda. Hiçbirini anlamlandıramıyorum; “incecik sicimler” “Giyin hadi” “Tanrım göremiyorlar!” Yumuşacık, okşayıcı bir sesle bana seslenirken geriniyor yataktaki kadın.

– Günaydın! Nihayet uyandın. Hiç uyanmayacaksın sandım, dün geceden sonra.

İşveyle kıkırdıyor yattığı yerde. Deli mi ne? Bu ne samimiyet?

– Sen de kimsin be?

Tok sesim kulaklarımda ve odanın içinde yırtıcı bir hayvanın homurtusu gibi yankılanırken fark ediyorum ki ev benim evim değil. Sesim de ben değil. O an karşı duvardaki aynaya kayıyor gözlerim. İçinde bulunduğum beden de benim değil. Aynada ben olduğunu iddia eden bir erkek! Hem de siyahî bir erkek!

Korkudan mı, şaşkınlıktan mı, yoksa içinde bulunduğum çıkmazdaki çaresizlikten mi bilinmez sarsıla sarsıla, bağıra çağıra ağlamaya başlıyorum. Her damla gözyaşım zihnimin paslı köşelerini aydınlığa kavuşturuyor. Bir erkeğe dönüştürülüşüm dışında. Olanları teker teker hatırlıyorum. O afili binadan içeri girişimi ve garip yaratıklardan kurtarılışımı… En son hatırladığım bembeyaz bir körlük içinde kulaklarımı yırtan bir çığlık. Beyaz bir çığlık.

Yatağa boş bir çuval gibi çöküveriyorum. Çırılçıplağım ve üşüyorum. Çok üşüyorum. Odanın soğuk, buz gibi beyazlığında donuyorum. Bedenim yaprak gibi titrerken, bileğimin içinde belli belirsiz ince, küçük bir levha fark ediyorum. Parmaklarımı üzerinde gezdirmemle birlikte aydınlanıyor yazılar.

Adı: Umman
Cinsiyeti: Erkek
Eşi: İmbat
Kurtarıldığı Yer / Tarih: Genel Merkez – 2008
Yaşadığı Yer: Beyaz Çığlık – Oda 8888

– o –

Karşımda karım olduğunu iddia eden İmbat mı her ne karın ağrısıysa sinir bozucu bir sakinlikle oturuyor. Gözlerimi gözlerine dikerek, kararlı bir tavırla soruyorum.

– Bana ne yaptınız? Çabuk söyle! Nasıl buraya geldiğimi, nasıl senin kocan olduğumu, hepsinden öte nasıl erkek olduğumu ve siyahi olduğumu… Çabuk söyle!

Erkek sesim kulaklarımı tırmalıyor. Hiç telaşa kapılmadan donuk bir sesle yanıtlıyor beni.

– Şu an içinde bulunduğun durumun tek bir açıklaması var. O da geçici süreli hafıza kaybı.

Bir panter gibi üzerine atlayıp yapışıyorum sözde karımın boğazına.

– Hafıza kaybı, mafıza kaybı yaşamıyorum ben. Adım Deniz Başar. 30 yaşındayım. Senaristim ve daha da önemlisi siz beni bu hale getirmeden önce bir kadındım. Anlıyor musun? Kadın. Şimdi beni daha fazla çıldırtmadan hemen söyle ne yaptınız bana?

Tam o sırada kapı çalınıyor. İçinde bulunduğum boşluktan faydalanan İmbat, ellerimin arasından kayıp, kapıya koşuyor. İçim hiç rahat değil. Gelenlerin kurtarıcım olmayacağı kesin. İçeri etrafımızdaki her şey gibi bembeyaz giyimli, beyaz çantalı üç adam ve bir kadın giriyor. Bütün çantaların üzerinde ve üniformalarının yakalarında “ZAYED” yazıyor. Onlar da zenci. Beyazlara bürünmüş zenciler şaşırtmıyor artık beni.

– Hiç gelmeyeceksiniz sandım. Çok saldırganlaştı. Ne yapacağımı bilemiyorum.

– Sakin olun, İmbat Hanım. Sizden bizi biraz yalnız bırakmanızı rica edebilir miyiz?

– Tabii, yeter ki çözün bu problemi.

Ay çok duygulandım. Resmen rol kesiyor bunlar.

İmbat yan odaya geçerken, bas bas bağırıyorum. Tok sesim odayı inletiyor birdenbire.

– Bir Allah’ın kulu bana burada neler döndüğünü anlatsın artık!

Sessizlik.

– Size diyorum hey!

Gruptaki tek kadın büyük bir sakinlikle yanıma yaklaşıyor ve;

– İşiniz gereği “zay” ışınlarına çok fazla maruz kaldınız. Bu da geçici olarak hafızanızı sıfırladı. Hayalinizde kendinizi başka biriymiş gibi düşünüyorsunuz. Bundan önce de birkaç kişide aynı etkileri gördük. Endişelenmeyin. Çözeceğiz.

Kendinden o kadar emin söylüyor ki inanacağım neredeyse. Ama ben yine itiraz hakkımı kullanıyorum.

– Yahu anlatamıyorum galiba. Ben hafızamı falan kaybetmedim. Her şey gün gibi aydınlık. Nasıl böyle zenci bir erkek olduğum dışında.

Az evvelki kadın elindeki çantadan dar, ince bir plaka çıkarıyor. Şimdi bela geliyor işte. Hoş daha ne kadar büyük bir bela olabilir ki? Ben artık ben değilim. Bileğimi tuttuğu gibi çekiveriyor kendine. Hayatımda gördüğüm en kuvvetli kadın. Elindeki ucu sivrice plakayla bileğimdeki levhayı çıkartıyor. Tuhaf, hiç acı hissetmiyorum. Çantasından pos makinelerine benzer tuhaf bir aygıt çıkarıp, bileğimden çıkardığı levhayı içine takıyor. Bir süre makineden “dit dit dit diit” nidalarıyla çıkan verileri takip ettikten sonra, grup arkadaşlarına doğru elindeki makineyi göstererek ilerliyor.

– Teknik olarak yolunda gitmeyen hiçbir şey yok efendim. Elektronik Hafıza Tarayıcı verilerine göre her şey normalmiş gibi duruyor.

– Bu gerçekten çok garip. Tarayıcının devrelerinde herhangi bir sorun olmuş olabilir mi?

– Hayır efendim mümkün değil. Göreve gitmeden önce tarayıcıları mutlaka kontrol ederim. Daha yarım saat önce kontrol ettim. Hiçbir problem yok.

– Bu konuyu Genel Merkez’e bildirmemiz şart oldu.

– Genel Merkez’e mi? Buna gerek olduğunu sanmıyorum. Bu durumu daha da karıştırır. Genel Merkez’dekileri biliyorsunuz. Bu konuyla benim ilgilenmeme izin verin lütfen. Mutlaka çözeceğim.

– Pekala, görev senin Lodos.

– Teşekkür ederim efendim.

Onlar aralarında konuşurlarken, sessiz, dikkatli ve olabildiğince yavaş hareketlerle kapıya doğru ilerliyorum. Bu cehennemden kurtulmanın bir yolunu bulmam lazım. Bu kadının Lodos mudur Poyraz mı her ne zıkkımsa; eline düşmektense ölürüm daha iyi. Ha gayret, birkaç adım sonra kurtulacağım bu karabasandan. İşte kapıya geldim. Heyecandan ve korkudan ellerim, dizlerim tir tir titriyor. Yüreğim ağzımda. İçimden aynı cümleyi tekrar ediyorum; bir dua gibi; “Ne olur fark etmesinler. Ne olur arkalarını dönmesinler.” Kapının kolunu yavaşça indiriyorum. “Tanrım, ne olur sessiz açılsın.” Evet, işte oldu. Özgürlüğe çok az kaldı.

– Önceki hayatınıza dair hiçbir şey hatırlamıyorken üstelik böyle çırılçıplak dışarı çıkmanız sizce doğru mu?

Allah’ım, delireceğim. Az önce içeride olan kadın, nasıl oluyor da karşıma dikiliyor koridorda? Bu garip insanlar kim? Burası neresi? Nasıl bir yerdeyim? Dahası niye buradayım? Onlara ne zararım var? Neden beni bu hale getirdiler? Sorulması gereken soruların tümü beynime hücum ediyor ama ağzımı açıp tek kelime söyleyemiyorum. Çaresizim. Avazım çıktığı kadar bağırsam yardım eden çıkar mı acaba? Kendimi ellerine teslim etmekten başka çarem yok galiba. Belki de bir süre numaralarını yutmuş gibi yapsam iyi olacak. Ortada neler döndüğünü anlamam gerek.

– Pekala, pes! Ne istiyorsanız yapacağım.

– Güzeeeel.

Yüzündeki o alaycı gülümseme sinirlerimi daha da bozuyor.

– Benimle “ZAYED” Yönetim İstasyonu’na geleceksiniz. Birkaç teste daha tabi tutmamız gerekiyor sizi.

– Bakın, size güvenmek istiyorum. Söylediklerinizi de harfiyen yerine getireceğim. Ama bazı şeyleri açığa kavuşturun benim için. Hiçbir şey hatırlamıyor olmak çıldırtıcı bir durum. Her şeyden önce “ZAYED” nedir? Şu maruz kaldığım “zay” ışınları ne demek? Neredeyiz? Neden buradayız? Nasıl bir yer burası? Yeniden hatırlamak istiyorum.

– Sabırlı olun, Umman. Her şeyi hatırlayacaksınız yeniden.

Umman? Doğru, bileğimdeki levhada böyle yazıyordu. Buradan kurtulana kadar bu isimle çağrılmaya tahammül etmem gerekecek. İnsanın, hele ki benim gibi hürriyetine düşkün, sahip olduğu, savunduğu her şeye sımsıkı tutunan bir insanın bir başkasının kimliğine zorla büründürülmesi ne acı!

– Sizin için zor olduğunu biliyorum ama artık gitmemiz gerek.

Daldığım düşüncelerden o meymenetsiz kadının sesiyle uyanıyorum. Bilinmeyene yolculuk başlıyor yine. Yine aynı oyuna, aynı deli cesaretiyle ama bu kez mecburen giriyorum. Bu kez seçme şansım yok.

– Hazırım, gidelim.

Meraklandınız değil mi? Biraz sabırsız ve bana kızmış gördüm sizi. Yok yok kızmayın, sabrın sonu selamettir. Görüşürüüüz!


Paylaş

Yorum yapın