BEYAZ ÇIĞLIK – 1

0

Karşıma çıktığında hayatımda gördüğüm en tatlı kaçıklardan biri olduğunu düşünmüştüm. Adı Deniz Başar. 30 yaşında. Annesinin ve normal olduklarını iddia eden arkadaşlarının deyişiyle “uçuk” bir senarist. Bugüne kadar kabul edilmiş ve bir filmde hayat bulmuş herhangi bir senaryosu yok. Kimileri için on yıllık senaristlik hayatı tam anlamıyla bir fiyasko. Ne yalan söyleyeyim bir film yapımcısı olarak, elimde tuttuğum bu senaryoyu görene kadar ben de o kimilerinin arasındaydım. Neyse, lafı fazla uzattım. Bırakayım da Deniz anlatsın gerisini. Birazdan görüşürüz.

Bu sabah yerde uyandım yine. Çocukluğumdan beri nedenini çözemediğimiz garip bir alışkanlık. Her neyse, asıl anlatmak istediğim kendimle ilgili değil tabii ki. Yerde uyanışlarımdan çok daha garip bir hikâye bu.

Elimde zift gibi kopkoyu kahveyle dolu termosum, kendimi en sıkıntılı anlarda attığım atölyemsi stüdyoya giderken, içimdeki sese kulak verip bir kereliğine farklı bir yola sapmaya karar verdim. Şatafatlı devasa meydandan sola saparak dar bir yola girdim. İleride böylesine salaş bir sokak için oldukça şık ve lüks görünümlü büyük bir bina vardı. Ve ben yine içimdeki o sese kulak verip içeri dalacakken, şaşılacak derecede düzgün bir Türkçe ile konuşan simsiyah gözlü zenci bir kadın tuttu kolumdan;
“Hanımefendi! Yanlış bir adrese geldiniz.” Hayatım boyunca duyduğum en kararlı ses ve gördüğüm en kara gözlerdi sahip olduğu.

“Bak güzel kardeşim, buradaki insanları rahatsız etmek gibi bir niyetim falan yok. Böyle köhne bir sokakta böyle afili bir bina görmek merakımı cezbetti sadece.” dedim ve bu kuzguni gözlü zenci kadının kolumu bırakmış olmasından faydalanıp içeri daldım. O anda fark ettim ki çalışanların tamamı zenciydi. Tam soru sormaya hazırlanıyordum ki, bir diğer zenci çalışanın yanımıza geldiğini gördüm. Çelik gözlerini gözlerime dikip aynı ukala ve rahatsız edici derecede nazik bir Türkçe’yle “Hanımefendi, aradığınızın burada olduğunu hiç sanmıyorum. İzin verirseniz arkadaşım size kapıya kadar eşlik etsin. İhtiyacınız olanı bulabileceğiniz en son yer burası.” dedi.

Üzerimdekilerin pejmürde görüntüsünden olsa gerek beni para istemeye gelmiş yoksul bir zavallı zannetti sanırım. Kimliğimi çıkartmak için çantama elimi atmıştım ki, o ihtişamlı cam kapıdan, tepeden tırnağa simsiyah giyimli, kadınlı-erkekli ve eli silahlı bir grup daldı. Etraftakiler hızla, fakat bilgisayarla programlanmış robotlar gibi tarifi imkansız bir disiplin ve düzen içinde ortadan kaybolurken, ilk konuştuğum kuzguni gözlü kadın kolumdan tuttuğu gibi beni merdivenlere sürüklemeye başladı. Deli gibi koşarak aşağıya inerken; “Size yanlış adrese geldiğinizi söylemiştim bayan.” diye bağırdı. Sonra adeta tıslayarak “Kendinizi çok büyük bir tehlikeye soktunuz. Şimdi, eğer bu kabustan uyanmak istiyorsanız, dediklerimi harfiyen uygulayacaksınız.” dedi.

Arkamızdaki adımlar hızlandıkça biz de daha hızlı koşuyorduk. İndiğimiz yüzlerce basamak bizi tek bir pencere veya lambanın olmadığı, yine de gündüz gibi aydınlık, bembeyaz devasa bir salona çıkardı. Arkamızdan gelenleri artık net bir şekilde duyabiliyor ve görebiliyorduk. Tanrım neydi bunlar böyle? İlk bakışta insan gibiydiler. Onları bizden ayıran en belirgin özellikleri her an fırlayacakmış gibi bakan korkunç gözleriydi. Sarf ettikleri kelimeler ise bildiğim dillerin hiçbirine benzemiyordu. Adımları ise bir nefes gibi yakındı artık. Yaşadığım şok ve yüreğimi kavuran o korkunç heyecan dalgası içinde, o iğrenç mahlukların ellerinde, bu kez silah yerine, içlerinde saydam mavi sıvılar olan şırıngalar taşıdıklarını gördüm. Aramızdaki mesafe azaldıkça fırlak gözlerinin de sıvı kadar saydam olduğunu farkettim. O an, kuzguni gözlü kadının bahsettiği belanın büyüklüğünü iyice kavramıştım. Ne işim vardı bu insansı garip yaratıkların arasında? Ya yanımdaki kadın? Acaba o nasıl bir canlıydı? İnsan mıydı acaba göründüğü gibi yoksa onun da çıkar mıydı birazdan garip renkteki garip yerleri? İçinde olduğum şoktan bir saniyeliğine çıktığımda yanımdaki siyahi kadının üzerine ömrümde daha önce hiç görmediğim bembeyaz kumaştan bir kıyafet giydiğini, aynısından bana da uzattığını gördüm.

– Giyin lütfen. Hayatta kalmanızın tek yolu bu. Giyin hadi.

Ölümle yaşam arasındaki ince çizgi miydi yaşamın kıyısında durduğum o an, yoksa, ölümlerden ölüm mü beğenmem isteniyordu bilemiyordum. Fakat çok iyi bildiğim bir şey hemen karar vermek zorunda olduğumdu. Ya tuhaf yaratıkların vücuduma saplayacağı şırıngalardan bedenime yayılacak garip bir sıvıyla hayata veda edecek, ya da sabahtan beri yaptığım gibi bilinmeyenlere dalma oyununu oynamayı sürdürecektim. Bilinmezi seçmem gerekliydi, seçtim. Kadının uzattığı o tuhaf elbiseyi giydim.

Duvarda nereye açıldığı bilinmez metalik renkteki kapaklara kollarımdan geçirilen incecik sicimlerle bağlanıyorum şimdi de. Şaka olmalı tüm bunlar. Kötü bir şaka. Bir hışımla kuzguni gözlü zenci kadına dönüp; “Bu incecik sicimler mi engelleyecek bize dokunmalarını?” diye bağırıyorum.

Kadın ağzını açıp tek kelime bile etmeden benden sonra birkaç saniye içinde kendini de bağlıyor duvara. Yırtıcı ince bir çığlık sarmalıyor kulaklarımızı. Çığlığın bizi kendine ağır ağır çektiği o an, o donuk sıvıyla dolu şırıngayı burnumun dibinde görüyorum. Gözlerimi sımsıkı kapatıp bekliyorum ölümü. Tuhaf, en ufak bir acı yok. Düşmanlarından biri olmadığımı fark etmiş olmalılar. Yavaşça aralıyorum gözlerimi. Nasıl olur? Yanımdaki zenci kadına da bir şey yapmıyorlar. Aman Tanrım, bizi görmüyorlar! Bizi göremiyorlar! Çığlık ağır ağır bizi o kabustan uzaklaştırıyor. Donuk bakışlı, ruhları gibi simsiyah kılıklı, o uzaylı mı insan mı belli olmayan mahluklardan söküp alıyor. Kendisi de tükeniyor az sonra. Yırtıcı bir hayvanın avını yakaladığı anki zafer çığlığı gibi doruk noktasına ulaşıp, kısık bir iniltiye dönüşüyor yavaş yavaş. Tatlı bir uykuya kavuşuyorum. Çok yorgunum.

Kafatasımı ortadan ikiye ayıracakmışçasına, başımı kelepçeleyen çıldırtıcı bir baş ağrısıyla uyanmaya çalışıyorum. Sırtım buz gibi. Sanırım yine yerdeyim. Bir dakika, başımda şefkatle gezinen bir elin dokunuşunu hissettim az önce. Başımdaki künt ağrıyla zar zor dönüyorum yattığım beyaz taşlarda ve odada yalnız olmadığımı fark ediyorum. Çırılçıplak bir kadın yanımdaki yataktan aşağı, bana bakıyor. Üstelik zenci. İyi ama ben hiçbir zaman hemcinslerimle aynı yatakta uyumam ki!

Sizleri de benim gibi heyecanlandırdı mı olabilecekler bilemiyorum. Bildiğim tek şey, karnımın zil çaldığı. Siz devam edin ben bir iki lokma bir şey atıştırıp geri döneceğim. Hadi görüşürüz.


Paylaş

Yorum yapın