<?xml version="1.0" encoding="UTF-8"?>
<rss version="2.0"
	xmlns:content="http://purl.org/rss/1.0/modules/content/"
	xmlns:wfw="http://wellformedweb.org/CommentAPI/"
	xmlns:dc="http://purl.org/dc/elements/1.1/"
	xmlns:atom="http://www.w3.org/2005/Atom"
	xmlns:sy="http://purl.org/rss/1.0/modules/syndication/"
	xmlns:slash="http://purl.org/rss/1.0/modules/slash/"
	
	xmlns:media="http://search.yahoo.com/mrss/"
	>

<channel>
	<title>Kayıp Dünya &#187; Hikaye</title>
	<atom:link href="http://www.kayipdunya.com/etiket/hikaye/feed" rel="self" type="application/rss+xml" />
	<link>http://www.kayipdunya.com</link>
	<description>Bilim Kurgu, Fantastik Edebiyat ve Mitoloji</description>
	<lastBuildDate>Fri, 03 Sep 2010 08:11:41 +0000</lastBuildDate>
	<language>en</language>
	<sy:updatePeriod>hourly</sy:updatePeriod>
	<sy:updateFrequency>1</sy:updateFrequency>
	<generator>http://wordpress.org/?v=3.0.1</generator>
<xhtml:meta xmlns:xhtml="http://www.w3.org/1999/xhtml" name="robots" content="noindex" />
		<item>
		<title>DÖNÜŞ</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/donus</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/donus#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 27 Aug 2010 07:00:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Korkut ALDEMİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Korkut ALDEMİR]]></category>
		<category><![CDATA[Ankara]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1634</guid>
		<description><![CDATA[Bu hikaye, Korkut ALDEMİR&#8217;in &#8220;Ankara&#8217;da Soğuk Gece&#8221; romanındaki öğeleri içeriyor olsa da, romanın (veya olası serinin) dışında, bağımsız bir öyküdür. Kitabı okumuş Kayıp Dünya takipçilerinin daha keyifle okuyacağını düşünüyorum.
- Altuğ Gürkaynak (KD Editörü)
Rewerdrom’un karanlık dehlizler ve yanan volkanik havuzlardan oluşan ürkütücü atmosferinde, karanlık gökyüzünde kırmızı bir alev topu oluştu. O saatlerde; kaya kabuklarının üzerinde keskin [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="margin: 10px; padding: 10px; background-color: #f8f8f8; border: 1px dashed #ddd; font-face: verdana;"><em>Bu hikaye, Korkut ALDEMİR&#8217;in &#8220;</em><a href="http://www.frpkitap.com/index.php?Uid=3457" target="_blank"><em>Ankara&#8217;da Soğuk Gece</em></a><em>&#8221; romanındaki öğeleri içeriyor olsa da, romanın (veya olası serinin) dışında, bağımsız bir öyküdür. Kitabı okumuş Kayıp Dünya takipçilerinin daha keyifle okuyacağını düşünüyorum.<br />
- Altuğ Gürkaynak (KD Editörü)</em></div>
<p>Rewerdrom’un karanlık dehlizler ve yanan volkanik havuzlardan oluşan ürkütücü atmosferinde, karanlık gökyüzünde kırmızı bir alev topu oluştu. O saatlerde; kaya kabuklarının üzerinde keskin pençeli, pullu ayakları üzerinde sürünerek, av arayan iki <strong>duneg</strong>; gökyüzünde bir nokta şeklinde beliren ateş topuna ilgiyle baktılar. Bu parlak kırmızı topla ilgilenmelerinin sebebi meraktan ziyade; gelenin dunegleri avlayarak yaşayan avcı kuşlardan biri olan farborg olup olmadığını anlamaktı. Olmadığına kanaat getirdiklerinde, sakince kayaların üzerinde gezinen küçük lav sıçanlarını takip etmeye devam ettiler.</p>
<p>Gökte bir anda ortaya çıkan alev topunun kırmızı rengi solup, simsiyah oluverdi. İnsansı vücudu belirdi. Kolları bir an için görüldü. Tek hareketle kanatları açıldı ve lav buharlarının yarattığı, ağır sis bulutuna dalıverdi. Kısa sürede yönünü buldu. Kıpkırmızı parlayan tek şey artık yaratığın gözleriydi.</p>
<p>G.A. uzun süredir Rewerdrom’a gelmemişti. Dünyanın oksijeni bol rahat atmosferinden sonra; boğucu ve sıcak hava boğazını yakarken gergin kanatlarını mağarasına yöneltti. Yine de doğduğu gezegene dönmek, içinde garip hisler uyandırmıştı. Yaratık eğer yorumlayabilseydi, bu hissin huzur olduğunu anlayacaktı.</p>
<p>Zeminden yükselen dikitler ve küçük tepeler, volkanik kaya kabuğundan oluşmuştu; sanki hepsi yekpare gibi duruyordu. Bu yükseltilerin arasında bazen küçük öbekler halinde gözlenen bazen de devasa biçimlerde oluşmuş lav gölleri vardı. Kimi tepelerin arasında ise ucu bucağı belli olmayan uçurumlar bulunmaktaydı. Sıcak havanın tüterek yükseldiği bulutların arasından, gözün seçebildiği yerlerde irili-ufaklı mağaralar görünüyordu.</p>
<p>Rewerdrom’da, günün bu saatlerinde ortalıklarda güçlü avcılar ve lavlara yakın yaşayabilen av hayvanları bulunurdu. Havadan aşağıya süzülen bir farborgu gördü. Farborg hızla gözden kayboldu.</p>
<p>G.A. bulutların altına giren farborgun hedefini görmedi. Merak da etmiyordu. Neticede Rewerdrom için sıradan bir durumdu.</p>
<p>Ancak farborg hedefine kilitlenmiş bir halde; çevresine, geldiğini haber veren çığlıklarını gönderiyordu. Kuşun kalın derisi kısa, sert tüylerle kaplıydı. Bu tüyler, ısınmak ya da havalanmasına katkıda bulunması için oluşmamıştı. Binlerce yıllık evrimi içinde, avlanmasında faydalı olması ve av olarak rağbet görmemesi için gelişmişti. Jilet gibi keskindi ve genel vücut hareketlerine uygun yönelmişti. Herhangi bir yaratık tarafından yakalanıp sarıldığında, içerdeki kaslar tarafından yönlendirilip saldıran hayvanı kesebilirdi. Gri renkli kanatları, kuşun uçarken muazzam hızlara ulaşmasını sağlıyor ve omurgasının arkasından üçgen şeklinde çıkıyordu. Kanatların tam ucunda üç tırnaklı, ikişer eklemli pençeleri vardı. Ancak kuşun esas silahları; sert kabuklu, küçük dişlere sahip büyük gagası ve ayaklarında sonlanan dört tırnaklı pençeleriydi. Bu dört tırnak, kaya bloklarını parçalayabilecek kadar güçlüydü. Rewerdrom’da yaşayan hayvanlar arasındaki en eski avcılardan biriydi, farborg…      <strong></strong></p>
<p>Farborg; bulutların altına hızla indi ve lav gölünden yeni çıkmış avına sertçe çarptı. Afallayan lav ferselini, yükselip alçalarak didiklemeye başladı. Her dalışında sert pullarında derin delikler açtı. Fersel debelendi ve havadan gelen ölüme karşı koymaya çalıştı.</p>
<p>Lav ferselleri, pek çok alt gruba sahip sakin hayvanlardı; yakın akrabaları olan duvar, mağara ferselleri arasında en güçlü ve en az saldırganıyken, Rewerdrom’da en zor mücadelelere maruz kalan da yine lav ferselleriydi.  Uzunlukları iki buçuk metrelere ulaşan lav fersellerinin çok sert pulları onu düşmanlara karşı koruyabildiği kadar, lavın yoğun sıcaklıkları içerisinde saklanmalarına da yarıyordu. Büyük boynuzları olan bu sürüngenin, dört ayağı da kayalara sıkıca yapışacak bir tür salgıyla kaplıydı. Metalik turuncu rengi göletlerin yanındaki kayalarda iyi kamufle olurdu.</p>
<p>Güçlü boynuzları, geniş ağzı ve kuyruğunun ani hareketleriyle, farborgu bezdirip kovmaya çalışıyordu. Güçlü pullarla örtülü bedenindeki yaralara önem vermeden, kayaya kaynamış gibi yapışan dört ayağının devinimleriyle avcıya karşı koyuyordu.</p>
<p>Yaşamının pek çok yılında avcılıkta kazanmış, av hayvanı olmakta da her zaman başarısız olmuştu. Bu savaşı da dev gibi cüssesiyle; kazanacağından emindi. Ta ki; havadan süratle pike yapan dört farborgu daha görene kadar…</p>
<p>Sonunda; lav ferseli tüm gücünü lav göletine ulaşmak için harcadı. Ölse de bu leşçillere yemek olmayacaktı. Ancak, dört kuşun ikisi, yaralı hayvanın niyetini sezip gölete giden yolu kapattığında; kalan üçüyse hayvanın tehlikeli kuyruğunu kuvvetle yakalayıp havaya ve geriye çekmeye başlamıştı bile. Devasa hayvanın yaralarından akan kızıl kan, hayvanın tüm gücünü akıtıyordu.</p>
<p>Fersel sonunda inleyerek öldü. Ölümü uzun sürmüştü ve farborglar; bitkin vücuduna ve iç organlarına, defalarca kez kafalarıyla beraber pençelerini sokup yaşam özünü alırken fersel sadece titreyebildi.</p>
<p>Bu Rewerdrom’un özü, en büyük gerçeğiydi.</p>
<p>Av ve avcılar…</p>
<p>En acımasız avcılar…</p>
<p>G.A., saatlerce boğuk ve sıcak atmosfer katmanında yükseklerden uçtu. En son gelişinden sonra çok uzun bir zaman geçmiş olsa da, içgüdüleri yolunu gösteriyordu. G.A. için; tüm ailesinin doğduğu ve öldüğü derin karanlıklara açılan, serin Mağara Şatosuna ulaşması kör karanlıklarda ve hatta korkulu lav fırtınalarında bile kolaydı. Bunları düşünürken heyecanlanan hayvan; kanatlarına daha fazla güç verdi. Şatosuna, klanına ulaşmak istiyordu. Klanında heyecanla karşılanacak, onun şerefine av partileri düzenlenecekti. Klanının en güçlü avcı-savaşçısı olarak seçilmişti. Dünya’daki görevini başarıyla sürdürüyordu.</p>
<p>Rewerdrom’daki en tehlikeli ırklardan biri olan Zeros’ lar arasında klanının onur kaynağı olmuştu G.A.</p>
<p>Zeroslar; Rewerdrom’da yaşayan <em>uçan avcılar</em> arasında en güçlü ırklardan biriydi. Ateşe, havasızlığa, yoğun sıcaklıklara karşı çok dayanıklıydılar. Derin karanlıklarda görebilirler; kayaların üzerinde ısı izlerini takip edebilirlerdi. İnatçı, sinsi ve çok korkulan avcılardı. İki ayakları üzerinde yürüyebildiklerinden ve kanatlarını katlayıp, küçültebildiklerinden, giremedikleri dehlizler çok azdı. Avlarını haftalarca takip ederler ve istediklerini alana kadar vazgeçmezlerdi.</p>
<p>İnsanımsı vücutlarını, siyah-gri-boz renklerde kalın kısa tüyler kaplardı. Köşeli kafalarında güçlü çenelere sahiplerdi. Uzun ve keskin dişleri, ağızlarında tehlikeli bir şekilde dururken; kızıl-kara gözleri karanlıkta hafif kırmızı bir şekilde parlardı. Alınlarının hemen üzerinde kenarlara açılan, işlevsel olmaktan öte ürkütücü bir görünüm veren küçük boynuzları vardı. Çeşitli boy ve ağırlıklara sahip olan Zeroslar; genelde yüz elli &#8211; yüz seksen cm. boylarında ve doksan &#8211; yüz yirmi kilogram arası ağırlıklarda olurlardı.</p>
<p>Dağınık yapıda yerleşen klanlar, Rewerdrom’un hemen her yerindeydi. Örgütlü bir şekilde yaşayan klanlar, şahsi güçlerinin üzerine birlikteliklerini eklediklerinde yenilmez düşmanlar olurlardı. Ancak; Rewerdrom’da yenilmez tabiri kullanmak ciddi bir yanılgıydı ve sinirli yapılarıyla klanlar arası sıkça savaşlar çıkardı. Bu da, Zerosları en çok zayıflatan unsurdu. Bu güçlü ve zeki ırkın, belki de en büyük düşmanı yine Zeroslardı.</p>
<p>Bu savaşlar ve Rewerdrom gibi bir gezegende var olmaya çalışmak; bu ırkı çok korkulan savaşçılar haline getirmişti. Tabii ki aralarından pek çoğu büyü konusunda çok yeteneksizdi. Ancak aralarından güçlü büyü ustaları da çıkıyordu.</p>
<p>G.A.’nın klanı üç yüzün üzerinde erkek Zeros ve dört yüzden fazla dişi Zeros barındırıyordu. İsmi İse <strong>GEIROS KLANI</strong>’ydı. Kuzey Uçurumları Şatosu (Geiroglen Dyrin Gatral); bu klandaki yedi yüze yakın Zeros’un barınağıydı.</p>
<p>G.A., kabuklanmış yaralarının uzun uçuş sonucunda kanamaya başladığını fark etti. Yolculuğu daha uzun süre devam edecekti, dinlenmeliydi. Vücut devinimini sola çevirip koyu bulutlara daldı. Sıcak hava buharlarıyla oluşan gri-beyaz bulut, hortum gibi açıldı ve yaratığı içine kabul ederken biraz itiraz etti.</p>
<p>İçinden geçen G.A. kalın bulut tabakasından ok gibi çıktı. Üç büyük tepe, ortalarında geniş lav gölü ve öbek volkanik kayaların görüntüsünden kurulu; kırmızı-turuncu renklerin hâkim olduğu bir manzarayla karşılaştı. Kanatlarını üç defa daha çırptı ve yorgun vücudunu dinlendirmek için çevredeki en yüksek tepenin zirvesini seçti. Rahatsız edilmek istemiyordu ve avlanmaya da niyeti yoktu. Çirkin vücuduna tezat bir şekilde, zarif bir hareketle zirvedeki yuvarlak kaya ucuna kondu.</p>
<p>Göğsünü, sırtını, kollarının ve bacaklarının bir kısmını kaplayan parlak koyu yeşil sert pulları doğal değildi. Vücudunun bu kısımlarında oluşan yaraları, çok hızlı ve eksiksiz şekilde iyileşirdi. Kanayan yaraları ise bu bölgelerin dışındaydı. G.A. uzun siyah dilini çıkarttı ağzından. İstediğinde dilinin yüzeyinde tehlikeli küçük dişler çıkarabilirdi. Bunu avının derisini yüzmek için kullanan Zeros; şimdi ise isteyerek dilini adeta kadife gibi yumuşatmış ve dilinin üzerindeki küçücük dişleri saklamıştı. Diliyle yaralarını yaladı. Dilinin üzerindeki küçük bezlerden gümüşi-şeffaf bir sıvı çıktı. Yaralarının üzerine bu aktıkça yaralarındaki kanamalar durdu. Yaratık derin bir nefes aldı. Derin dinlendirici bir uykuyu çok isterdi; ancak, bu kadar korunaksız bir yerde ve Rewerdrom gibi bir gezegende bu ölüm getirecekti. Bunun yerine hafif bir uyku ile yetinecekti. Gözlerini kapattığında, heykel gibi hareketsiz duruyordu. Uykuya geçerken içindeki avcının tüm diğer duyuları keskinleşti ve çevresindeki hareketleri, sesleri, sıcaklık farklılıklarını taramaya başladı.</p>
<p>Aynı anda da; Dünya’da bıraktığı küçük kız çocuğunu düşünerek dikkatli uykusuna daldı…</p>
<p style="text-align: center;">*</p>
<p>Anıttepe’nin eski kokan, o güzel, dar sokaklarında bir kız çocuğu ayakta duruyordu. Sert kaldırımlara basmış, karanlık gökyüzüne bakıyordu. İçinde pek çoğunu anlamlandıramadığı duygular vardı. Zihnini yoran, ruhunu karmakarışık dalgalarla saran, diline kasvetin ozon tadını bırakan tuhaf sezgilerdi bunlar.</p>
<p>Boyun kaslarını zorlayarak ışıltılı fezayı inceleyen küçüğün yüzünden masumiyet, titreyen dudaklarından ise mutsuzluk okunabiliyordu.</p>
<p>Birdenbire hayatından bir şey eksilmişti sanki&#8230;</p>
<p>Eksilip yitivermişti.</p>
<p>Hissetti… Ruhunda ve tüm hücrelerinde!</p>
<p>Ve ardından kız çocuğu anlık duraksamasından sonra hareketlendi. Vurdu kendini caddenin parke taşlarına. Ümidi de enerjisiyle birlikte yitivermişti…</p>
<p>‘O’, koruyucusu, gölgesi, yenilmez savaşçısı, kahramanı bir daha gelecek miydi acaba?</p>
<p style="text-align: right;">Korkut ALDEMİR</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/donus/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2011/08/donus-300x119.jpg' length ='14025'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>DEVRİM VE CANAVAR</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/serdar-burak-yildiz/devrim-ve-canavar</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/serdar-burak-yildiz/devrim-ve-canavar#comments</comments>
		<pubDate>Thu, 26 Aug 2010 08:18:05 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Burak YILDIZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serdar Burak YILDIZ]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1625</guid>
		<description><![CDATA[Kadir, karanlık olan oturma odasında durmuş, sinirli gözlerle oğlunun yattığı odaya doğru bakıyordu. Üşüyordu ve bunun sebebini ona söylemesi için duvarda asılı olan termometreye bakmasına gerek yoktu, oda aniden soğumuştu. Yağmur damlaları, ana caddeye bakan pencereye çarpıyordu. Gölgeler, termometrenin olduğu duvara grotesk bir dansın kıvrak hareketleriyle başka bir dünyadan gelen bir şeyin havasını veriyordu.
Karanlıkta oturuyordu [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Kadir, karanlık olan oturma odasında durmuş, sinirli gözlerle oğlunun yattığı odaya doğru bakıyordu. Üşüyordu ve bunun sebebini ona söylemesi için duvarda asılı olan termometreye bakmasına gerek yoktu, oda aniden soğumuştu. Yağmur damlaları, ana caddeye bakan pencereye çarpıyordu. Gölgeler, termometrenin olduğu duvara grotesk bir dansın kıvrak hareketleriyle başka bir dünyadan gelen bir şeyin havasını veriyordu.</p>
<p>Karanlıkta oturuyordu çünkü ışığı açmak onları sinirlendirirdi. Tuvalete gidemiyordu çünkü akan su sesi onları çekerdi. Hepsinden önemlisi oğlunun yanına gidemiyordu çünkü&#8230; çünkü&#8230;</p>
<p>Arkasından, duvarın içinde kumun akmasına benzeyen bir ses duydu ancak bundan emin olamadı. Sanrı görmüş olabilirdi, ama buna artık pek ihtimal veremezdi. Maalesef basit ihtimallerle geçiştirebileceği küçük yalanlara inanamazdı artık. Soydan’ın da söylediği gibi “Eşiği aşmıştı.”</p>
<p>Şehre döneli iki gün olmuştu ama hala yorgunluğunu üzerinden atamamıştı. Bu esnada öğrendikleriyse kafasını karıştırmıştı. Sonunda bazı cevaplar alabildiği için memnundu ama bu yanıtların ışık tuttuğu gerçek onu korkutuyordu. Oğlunun sorunuyla ilgili onlarca üfürükçünün kapısına gittiğini düşünmekse sinirlerinin tepesine çıkarıyordu. Bu anlarda nefes almayı bile unutuyordu öfkeden. Beklediği yanıtları verense ona yardım etmek istemeyen ama bazı yeteneklere sahip olduğu söylenen Soydan denen adamdı. Onu ikna etmek kolay olmamıştı ama en sonunda o da Kadir’in çaresizliğini görmüş ve konuşmayı kabul etmişti.</p>
<p>Soydan “Sorun oğlunda değil, sende,” demişti.</p>
<p>“Onun iyileşmesi için elimden geleni yapıyorum sözüm meclisten dışarı ama üfürükçülere ne kadar para verdiğimin hesabını artık yapamıyorum. Sorun nasıl bende olabilir?”</p>
<p>“Onların sana faydası olmaz, oğlunun başından geçenleri yaşayan birinin de üfürükçülerin yaptığını yapması mümkün değil.”</p>
<p>“Anlamadım?”</p>
<p>“Para için de olsa eşiği geçmekten bahsediyorum. Bunu az çok yeteneğim üstünde hakimiyeti sağlamış olan ben bile isteyerek yapmıyorum.”</p>
<p>“Oğlum gibi sen de mi yaralanıyordun?”</p>
<p>“Hayır, benim ki daha farklı bir deneyimdi. Herkes için aynı deneyimlerden bahsetmek mümkün değil, benim hislerimi açıklamak için kullandığım eşik  kelimesi büyük ihtimalle oğlun için aynı şeyi ifade etmiyordur.”</p>
<p>“Zaten derdim onun başından geçenleri anlamak değil artık. Ona yardım edebilir misin peki? Bunu öğrenmek istiyorum.”</p>
<p>“Hayır.”</p>
<p>Kadir’in bu cevabı sindirmesi biraz zaman almıştı. Bunu  farkeden Soydan başlattığı suskunluğu bozdu. “Ama sana yardım ederim.”</p>
<p>“Nasıl?”</p>
<p>“Ne yapman gerektiğini söyleyerek. Oğlun için bir tedavi aramaktan vazgeçmelisin.”</p>
<p>“Bunu yapamam. Onun şimdiki haliyle, çocukkenki halini karşılaştırıp da bir şey yapmadan durmam mümkün değil.”</p>
<p>“Ona eskiden çok kötü davrandığını söylemiştin bana.”</p>
<p>“Evet&#8230; Aslında karanlık bir dönemim oldu. Annesini kaybettikten sonra durum daha da kötüleşti. O da bunu bana kolaylaştırmadı.”</p>
<p>“Şu anda da farklı davranmıyorsun ona.”</p>
<p>Kadir yollarda geçen günlerini ve bu yüzden atılığı işle beraber üzerlerine yıkılan onca sorunu görüp bütün bunları pek de istemeyerek elde ettiği babalık ünvanından destek alarak göğüslediğini düşündükçe karşısındaki adama daha da sinirleniyordu. Onun bunu anlaması elbette mümkün değildi.</p>
<p>Sanki düşüncelerini okumuşcasına “Başından geçenleri anlamam mümkün değil ama oğlunun, adı Özkan’dı değil mi? Hah, Özkan’ın başından geçenleri çok iyi anlıyorum ve senin sürekli ona bir hastaymış gibi davranman onu son derece üzüyordur ve çaresizliğini arttırıyordur.”</p>
<p>“Ama o hasta! Bir şeyler ziyaretine geliyor ve bazen onlarla veya o şeyle konuştuğunu duyuyorum ve olmaması gereken şeyler oluyor o esnada” Bu konuya fazla açıklık getirmemişti çünkü Soydan’ın gözlerinden onun bunları anladığını -her ne kadar farklı bir deneyimden geçtiyse de- fark etmişti.</p>
<p>Soydan, Kadir’in sakinleşmesini ve sessizliğin aralarında tekrar rahatça kurulmasını bekledikten sonra “O hasta değil bu onun doğası,” dedi. “Doğasının bir hata olduğunu düşündüğün  sürece seninle onun deli olduğunu düşünen bir yabancının arasında hiç bir fark görmeyecektir. Hatta sana çok daha fazla sinirlenecektir çünkü bir baba olarak senden destek bekliyordur.”</p>
<p>“Bacakları kan içinde tamamen donmuş gözlerle duvara bakmayı nasıl doğal karşılamamı beklersin!”</p>
<p>“Bunu ben değil oğlun bekliyor. Zamanla her ne yaşıyorsa onun üzerine hakimiyetini kuracaktır.”</p>
<p>Kadir konuşmaları boyunca Soydan’ın ilk kez yalan söylediğini farketti. Oğlunun eşiğe veya hangi laneti yaşıyorsa ona hakim olması gerekmiyordu bunun sonunda ölebilirdi de. Neden aramakla geçirdiği onca sürede Soydan gibi başka birine rastlamamıştı? Bunun cevabı karanlıktaki bir mum gibi açıktı. Hepsi hayatta kalmıyordu.  “Ona nasıl yardımcı olabilirim?” diye sorduysa da net bir cevap alamayacağını daha noktayı koyarken anlamıştı.</p>
<p>“Onunla mücadele etme yeter. Söyleyebileceğim tek şey bu,” ve Soydan’la görüşmeleri bitmişti. Bir daha görüşeceklerini umarak oradan ayrılmıştı. Belki fikrini değiştirir de bir telefonla kendisini arar beklentisini taşıyordu hala. Şimdilik oğlunun isteklerini yerine getirecekti. Eğer bir gelişme gözlemlemezse bu sefer oğluyla onun kapısında bitecekti. Buna kararını vermişti ama ne kadar bekleyecekti bunun için? Bir hafta? Bir ay?</p>
<p>Geceler öyle zorlaşmıştı ki! Maalesef tek sebebi oğlunun başından geçenler değildi. Susamıştı ama canı su içmek istemiyordu. Onun ilacı dışarıda “İbo”nun işlettiği tekel bayiindeydi. Ne var ki artık içki alırken değil gazete alırken selamlaşıyordu İbo’yla.  İçkiyi bıraktığını herkese söylüyordu ama buna kendi de inanmıyordu. Er ya da geç başlayacağından endişeleniyordu ve “susuzluğu” bunun gerçekleşmesinin çok yakın olduğunu söylüyordu ona.</p>
<p>Koltukta otururken bu gece de yaşayacaklarının benzer şeyler olacağını tahmin ediyordu. Bazen bıraktığı alkol yüzünden çektiklerinin oğlunun yaşadıkları kadar korkunç olduğunu düşünüyordu. Ona sarhoşken bile daha mantıklı tespitlerde bulunduğunu  söyleyen tek kişiyse içindeki prematüre başarısız babadan başkası değildi. Kötü bir baba olmuştu, Soydan bu konuda haklıydı ama şimdi alkol krizleri yüzünden oturduğu yerde ter boşanırken ve bazen nabzının beyninde bir damarı patlatacak kadar yükseldiği sanrısına kapılan insanın, iyi bir baba olmak için takdire şayan bir çaba gösterdiği de gözardı edilemeyecek bir gerçekti. Özkan’ın annesini bazen tanınmayacak hale gelinceye kadar döven insanla arasında dağlar kadar fark vardı. Onun ölümü durumunu daha da kötüleştirmişti. Onu kurtaransa basit bir sebepti. Parasızlık. İşten atılmasıyla beraber başgösteren bu sorun onun gelirini babasından kalma iki daireden elde ettiği kira gelirlerinin seviyesine indirgemişti. Sarhoşkeni ihtiyara neden daha iyi yerlerde daireler almadığı için sövüp sayardı, şimdiyse ayıktı. Susamıştı ve dünya ona olduğundan daha çirkin görünüyordu.</p>
<p>Dikkatini şişelerle geçirdiği gecelerden alıp oğluyla geçirdiği gecelere yöneltti. İçinde bir babanın yaşadığını bilmek onu şaşırtmıştı. Muhtemelen içkiyi bıraktığı ilk günlerde yaşadığı sarsıntıdan daha da sersemletici olmuştu bu gerçek onun için. Kolay değildi, savunmasız olmasına rağmen oğlunun yediği dayağa dayanamayıp ona “Canavar!” diye bağıran bir kadına karşı en ufak bir acıma duygusu taşımayan o insanla aynı bedende yaşamış olduğuna inanmak.</p>
<p>Şimdi anlıyordu ki oğlu hep canavarlarla uğraşmıştı. Şimdi uğraştığı şeyin sadece doğası farklıydı ama temelde aynılardı. Bunu düşünmek içindeki içme dürtüsünü daha da şiddetlendirdi. Dikkatini dağıtansa Özkan olmuştu.</p>
<p>Yatak odasından çıkmış şimdi doğrudan babasına bakıyordu. Her zamanki gibi bacakları derin kesiklerden dolayı kan içindeydi. Ona suçlayıcı bakışlar atan doktorların da tam olarak bu yaralara neyin sebep  olduğunu bulamadığını biliyordu. Ama her zaman bir suçlu buluyorlardı, babasını.</p>
<p>Yaraların akıl almaz bir biçimde bir gecede iyileştiğini bilmiyordu onlar. O yaraları meydana getiren şeyin çevresindeki havayı soğuttuğunu da yaralara bakarak anlamaları mümkün değildi. Fakat mantıklarının artık Kadir’e gülünç gelen  herşeyi alelacele bir sonuca götürme çabasından dolayı, günah keçisi bakımından hiç bir sıkıntı çekmemişlerdi.</p>
<p>Oğluyla kanunen birlikte yaşaması mümkün değildi ama bunu pek umursamıyordu. Özkan’ı yanlarına alan kısır Teyzesinin bir gece ona ettiği telefonla hayatının değiştiği gerçeği  ve oğlunu elinden alındıktan sonra ilk kez gördüğü o anda içinde uyanıveren babalık şefkatinin sebebini bilmiyordu. Belki hep oradaydı ama fırsat geçmemişti elinde.</p>
<p>“Dışarı çıkmak istiyorum,” dedi.</p>
<p>Kadir bu gece de onun çıkmasını engellemeyi düşünüyordu ama bu Soydan’la konuşabilmek için çektiği onca yolu beyhude çıkaracaktı. Değişik bir şeyler denemenin zamanı çoktan gelmişti. Aynı koltukta defalarca oturmuş olan Kadir bu sefer oğlunu dövmek için kalkmıyordu, onu azarlamadan önce yaptığı gibi nefesini tutmuyordu bu sefer ceketini almak için kalkmıştı. Oğlunun şaşkınlığı gözlerinden okunuyordu. Defalarca dışarı çıkmak istediğini belirtmiş olan Özkan belki de bu sefer değişen şeyin ne olduğunu anlamaya çalışıyordu. Gözlerindeki şaşkın bakış yerine hızla ruhsuz bir ifadeye bıraktı. Sanki ruhu bir anlığına içinde bulunduğu bataklıktan dışarı çıkmış ve bir soluk almıştı.</p>
<p>Babası tarafından giydirilirken de ifadesizdi suratı.</p>
<p>Otomobilin içine sigara kokusu sinmişti. Dikiz aynasında asılı olan yeşil çamın bu konuda söyleyeceği bir şeyler olabilirdi ama arabanın içinde motorun gürültüsünden başka bir ses, ondan başka konuşan birisi yoktu. Özkan başını yatırmış dışarda akıp giden dünyayı izliyordu. Sokak lambalarının geçip giden aydınlatmaları çocuğun yüzünü gölgelerin oyun alanına çevirmişti.</p>
<p>Kadir, karanlıkta araba kullanmaktan hoşlanmıyordu. Zaten yaşlandığını da geceleri araba sürmenin ona zor gelmeye başlamasıyla anlamıştı ama şehirlerarası bir yolculuk yapmıyordu. Geziyorlardı ve şehir uyuyordu. Caddelerde görülecek pek bir şey yoktu zaten. Bu saatlerde görünen şeylerin çoğunu da görmüş olmayı istemezdi insan.  Radyoyu açmayı da düşünmüyordu çünkü oğlunun yanındayken radyodan bir keresinde çıkan sesleri unutamıyordu. Neredeyse kaza yapıyorlardı o gün.</p>
<p>Radyodaki kadın “<em>Hepsi senin suçun..</em>” demişti. Karısının sesini tanıması çok sürmemişti, yaşadığı şokun etkisi onca zamana rağmen geçmemişti. Hala aklına geldikçe bacaklarının güçten kesildiğini hissediyordu. Sanki bir uçurumun dibindeydi ve düşmesi an meselesiydi. Korkusunu başka türlü tanımlaması mümkün değildi.</p>
<p>“İnmek istiyorum,” dedi Özkan. Oğlunun “rahatsızlığından” dolayı gidemediği Devrim Lisesi’nin bahçesinin önündeydiler. Özkan, lisenin adını her zaman garip bulmuştu.</p>
<p>Arabayı kenara çekti. Özkan babasının yardımı olmadan indi. Sonra babasının tahminlerinin aksine okulun iyi aydınlatılmış bahçesine değil karanlık bir ara sokağa ilerlemeye başladı.</p>
<p>Kadir oğlu kadar hızlı ve kararlı olmasa da peşinden geliyordu. Özkan’ın ona “O burada,” dediğini duydu.</p>
<p>“Kim burada?”</p>
<p>Oğlu buna her şeyi açıklıyormuş gibi “Duvarın içindeki” dedi ve yürümeye devam etti. Kadir için bu yine de olması gerektiğinden fazla anlam ifade ediyordu. Özkan onu yaralayan şeyin duvarın içinde olduğunu iddia ederdi.  Bunu düşününce korkunun yanında öfke de duymaya başladı. Nasıl bir yaratıktı? Öldürebileceği bir şey miydi? Bir zamanlar karısının üzerine bıçakla yürüyebilen ve o günün akşamında kadının yanında rahatça uykuya dalabilen bir adamdı. Şimdiyse korkudan nefes alamıyordu. Terlediğini ve üşüdüğünü hissediyordu. Neredeyse  titremeye başlayacaktı.</p>
<p>Belki biraz içseydi şimdi cesareti yerine gelirdi. İlk defa babalık duygularına sahip olan tarafı ve oğlunun üzerinde sigara söndüren yanı bunun iyi bir fikir olduğu konusunda uzlaştı. Ne var ki İbo’nun dükkanından bir hayli uzaktaydılar.</p>
<p>İçinden bir ses bunun her zaman ele geçebilecek fırsatlardan olmadığını ona hatırlattı ve adamın eli alkollü günlerden kalan bir yadigara gitti. Cebindeki çakıya. İlerlemeye başladı. Gözleri delirmiş gibi gölgelerde oraya ait olmayan bir şeyi aramaya başladı.</p>
<p>Özkan, babasının yaklaştığını duyunca döndü ve Kadir’in elindeki çakıyı gördü. Yüzü acı hatıraların tadıyla gerildi. O bıçağı defalarca görmüştü. Annesi yerde, bir elini yüzünü korumak için kaldırmış, diğer eliyle de kaçabileceği bir yerlere uzanmaya çalışıyor bıçaksa atılmaya hazırlanan bir atmaca gibi babasının elinde, annesine tepeden bir bakış atıyor&#8230;</p>
<p>“Nerde O? Çabuk söyle!”</p>
<p>Özkan büyülenmiş gibi bakıyordu bıçağa ama çocukluğundan beri tanıdığı buyurgan ses -ki uzun süredir duymamıştı bu tonu- karşısında çözüldü.  Ancak bu sefer küçük bir farklılık vardı babasının sesinde. Korkmanın verdiği bir titreme ve her an kontrolden çıkabilecekmiş gibi görünen heyecanı hissetmişti. Yüzüne boş bir ifade gelmiş, hipnotize olmuş gibi babasının elindeki bıçağa bakıyordu.</p>
<p>Uzun süredir oğlunu tokatlamanın ve sarsmanın eşiğine bu kadar yaklaşmamış olan Kadir bir an tereddüt etti sonra sorusunun cevabı kendiliğinden geldi. Özkanın arkasında,  kireçle sıvanmış iki katlı bir binanın duvarından bir ses yükseldi. Kumun akmasına benzeyen ama tam olarak da bu tanımı dolduramayan bir tını. Hiç bir ışığı yanmayan evin altına serdiği gölgede bir gövde belirdi. Özkan’dan büyük, Kadir’den küçüktü. Bunu farkeden adama cesaret geldi ve ileri atıldı.</p>
<p>Bu durumun iğrenç bir şeyi yemeye benzediğini düşünüyordu. Gözünü karart ve elindekini ağzına sür. Burada da karşısındaki yaratığın, aslında olmaması gereken, varlığı üzerine düşünürse aklını kaybedeceğinden korkuyordu. Bıçağı sapla ve nasıl bir his olursa olsun saplamaya devam et. Yere serdiğinde de arkana bakmadan uzaklaş. Bir açıdan canavarı net olarak görmemesinin bir lütuf olduğunu düşünüyordu. Burnuna keskin kireç kokusu geliyordu. Bir an canavarın etinin aslında taş olduğunu ve bıçağının en ufak bir etkisinin olmayacağını sandı.</p>
<p>Yanıldı. Bıçak tüm gücüyle karşısındaki şeyin etine saplandı. İnsanın midesini kaldıracak şekilde yumuşaktı yaratığın cildi. Aynı zamanda kaygandı da. Kadir bir eliyle yaratığın omzunu &#8211; ya da o yumru her neyse &#8211; onu yakalamış bir an bir dostuna öğüt veren biri gibi görünmüştü. Sonra yaratığı bir yandan kendine çekerken diğer yandan da karnına bıçağını saplamıştı.</p>
<p>Canavardan herhangi bir ses çıkmadı. En ufak bir acı tepkisi vermemesi Kadir’in içindeki zafer neşesine gündüz atılan havai fişekten daha çabuk söndürdü. Bıçağını geri çekip tekrar saplamak üzere davrandı. Bir makine gibi defalarca bıçağını saplamaktan başka bir şey düşünemiyordu. Çek ve sapla, çek ve sapla, çek ve sapla&#8230;</p>
<p>Bir şey bacağını kavradı ve Kadir canavarın ikiden fazla kolu olduğunu anladı. Ayakları beklemediği bir güçle çekildi ve adam kendini sırtüstü yerde buldu. Bu sefer aklından da “Ne kadar güçlü!” diye geçti. Sonra da “Artık bitti&#8230;” Belli ki içinde bir şey o kadar çabuk pes etmek istemiyordu. Ellerini yaratığın boğazına sımsıkı kenetlenmiş bir halde buldu. Hala bu hissi ıslak bir bulaşık süngerini sıkmaya benzetiyordu.</p>
<p>Yaratık da onun boğazına sarıldı ve Kadir ilk kez hasmıyla yüzyüze geldi. Yaratığın simsiyah gözleri ya tamamen gözbebeğinden ibaretti ya da göz akı beyaz değildi. Habis bir canlılıkla parlıyorlardı. Canavar, Kadir boğazını sıktığından olsa gerek hırıldıyordu. Açık ağzından salyalar adamın yüzüne damlıyordu.</p>
<p>Şaşılmayacak bir biçimde de bundan iğrendiği yüzüne yansımıştı.</p>
<p>Nefes alamadığı için Kadir&#8217;in görüşü bulanıklaşmıştı. Yaratığın kavramasında da en ufak bir gevşeme yoktu. Yaratığın sesini de uzaktan duymaya başladığında umudunu tekrar yitirmeye başladı. Ancak birdenbire oğlunun heyecan içindeki çığlığı Kadir’i kendine getirdi. “Bitir işini!” diye bağırıyordu Özkan. “Boğ onu!”</p>
<p>Kadir’in görüşü birdenbire berraklaştı. Bedenine yeniden güç geldi ve taze bir istekle tekrar yaratığın boğazını sıkmaya başladı ve o anda kendisindeki heyecanın aynısını canavarda da gördü. Yaratığın da gözleri yeni bir heyecanla tutuşmuş, ellerine yeni bir güç gelmişti. Kadir boğazından yükselen yumuşak bir sesle gırtlağının ezildiğini anladı ama o anda bunu pek umursamadı.</p>
<p>Özkan canvara sesleniyordu.</p>
<p>“Bu annem için!” Ses biraz daha uzakta&#8230; En azından yaratığın yüzünü de net göremiyordu artık.</p>
<p>Gerçekten karısını o mu öldürmüştü? Sanmıyordu, lakin bu konuda pek de emin olamıyordu. Boğazı şimdi ısınmış ve kurumuş gibiydi. Bir şeyler içebilse hiç de fena olmazdı. Kafasıysa karışmış, hatırlamaya çalışıyordu ama ayıkken bazı şeyleri hatırlamak öyle zordu ki. Ölümü sevinçle kucaklayan bir tarafının sıcaklığına kendini bırakırken son düşüncesi de bu oldu. Bazı şeyleri hatırlamak ayıkken öyle zordu ki&#8230;</p>
<p style="text-align: right;">Serdar Burak YILDIZ</p>
<p style="text-align: left; font-size: 11px;"><em>Orijinal görsel </em><a href="http://jadress.deviantart.com/art/Bird-Mask-37730282" target="_blank"><em>~jadress</em></a><em> &#8216;e aittir.</em><br />
<em> Original artwork by </em><a href="http://jadress.deviantart.com/art/Bird-Mask-37730282" target="_blank"><em>~jadress</em></a></p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/serdar-burak-yildiz/devrim-ve-canavar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>4</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/08/canavar-300x119.jpg' length ='9732'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>KATEDRAL</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/katedral</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/katedral#comments</comments>
		<pubDate>Wed, 18 Aug 2010 09:44:00 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Korkut ALDEMİR</dc:creator>
				<category><![CDATA[Korkut ALDEMİR]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1476</guid>
		<description><![CDATA[Eski katedralin içerisinde yüzyıllardır nefretten doğan öfke, şiddetle saçılan dehşet, kanla beslenen kaos hâkimdi.
Katedral denildiğinde akla gelen şey; yasaklanmış, bilinmez dinlerin kanlı törenleri, kaçırılan insanlar, onlara uygulanan işkencelerdi.
Tamamen terk edilmiş yapının yakınlarına kimse yaklaşmasa da kaybolan pek çok yolcu, köylerden kaçırıldığı iddia edilen birçok insan biliniyordu.
Çevredeki yakın ahali, bu katedralin çok çok uzaklarından geçmeyi tercih [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Eski katedralin içerisinde yüzyıllardır nefretten doğan öfke, şiddetle saçılan dehşet, kanla beslenen kaos hâkimdi.</p>
<p>Katedral denildiğinde akla gelen şey; yasaklanmış, bilinmez dinlerin kanlı törenleri, kaçırılan insanlar, onlara uygulanan işkencelerdi.</p>
<p>Tamamen terk edilmiş yapının yakınlarına kimse yaklaşmasa da kaybolan pek çok yolcu, köylerden kaçırıldığı iddia edilen birçok insan biliniyordu.</p>
<p>Çevredeki yakın ahali, bu katedralin çok çok uzaklarından geçmeyi tercih ederlerken geceleri bu taş binadan yayılan çığlıklar, etrafını saran ormana ulaşır ve duyan herkesin kanını dondururdu.</p>
<p>Rivayete göre bu katedralin yakınından hayvanlar dahi geçmezmiş.</p>
<p>Katedrale yaklaşan adam özellikle geceyi seçmişti.</p>
<p>Katedral daha önce pek çok masum insanı içine kabul etmişti; ama hiçbirinin dışarı çıkmasına izin verdiği görülmemişti.</p>
<p>Gri, uzun saçları gece rüzgârında savrulan adam sakin adımlarla avluda yürüyor, kapıya yaklaşıyordu. Pelerini rüzgârda dans ederken sert tabanlı botları mermer taş döşeli yolu dövüyordu. Güçlü fiziği, cüssesinin heybetine yansıyordu.</p>
<p>Boz renkli, uzun kapüşonlu pelerini başından ayakuçlarına kadar tüm vücudunu örtüyordu. Bulutların örtüsünden taşan ay ışıkları adamın gölgesini yere desenliyordu.</p>
<p>Adam kendinden fazlasıyla emin, güçlü adımlarla katedralin girişindeki merdivenleri aştı. Ana binanın kapısının tokmağına elini uzattığında arkadan vuran ay ışığının yarattığı uzamış gölgesi çift kanatlı, hantal kapıya düşmüştü bile.</p>
<p>Güçlü adam, kapıyı açmadan önce kısacık bir süre bekledi. Sonra kasılan elinde şişen damarlar gölgelendi. Adam tüm gücüyle ittiğinde kapı isyan edercesine gıcırdadı. Adeta misafiri içeri girmemesi, ölmemesi için uyarıyordu.</p>
<p>Fakat eğer adamın yüzündeki kendinden emin gülümsemeyi görseydi…</p>
<p>Herhalde bu kez korkuyla inlerdi.</p>
<p>Adam içeri doğru ilerledi. Zifiri karanlığa adımını attığında devasa salonu dolduran gece iblislerini gördü.</p>
<p>Gece iblisleri iğrenç tıslamalarla sesler çıkarıyor, çılgınca dans ediyordu. Destek sütunların üstünde yükselen, kubbeli büyük salonun ortasına konmuş dört adet dev kandil kazanında yanan ateşlerin çevresinde hoplayıp duruyorlardı. Ateşlerden yayılan ışıklar salonu turuncuya boyuyordu. Etraflarında çılgınca koşturup, huşuyla dans eden iblislerin deviniminin alevlerde yarattığı hareketler bir yana gulyabanîlerin perdelemesiyle de duvarlarda çirkin gölgeler biçimlenmişti.</p>
<p>Tiksinti doğuran, iğrenç ayinleri içinde kendilerini kaybetmişlerdi. Salondaki yanan ateş kandillerinin tam ortasında iki mermer sunak ve üzerlerinde parçalanmış, tanınmaz hale gelmiş iki ceset göze çarpıyordu. Bunlar kurban edilmek üzere getirilmiş bir köylü kızı ya da ıssız ormanın ortasından geçen toprak yolu kullanmış bahtsız bir yolcu olabilirdi.</p>
<p>Gece iblislerinin çığlıkları salonu inletiyordu. Küçük sivri kulakları, çıplak tenleri, insandan bozma vücutları, titrek kuyruklarıyla çirkinliğin timsali olan tiplerdi bunlar. Sivri dişlerini arada sunaktaki bedenlere gömüp çıkarıyorlardı. Bazıları ise birbirleri arasında tepişiyordu.</p>
<p>Bir an için havada tuhaf bir akım hissedildi. İblisleri susturan, durduran bu garip enerji adeta alevleri dondurmuştu. Saliseler içinde her şey tekrar normale dönüp gece iblisleri törenlerine devam ederken, kandil ışıklarının rengi de turuncudan mora değişmişti. <strong><em> </em></strong></p>
<p>Parlak mor alevlerin büyülü olduğu belli olan ışıkları gece iblislerini çok daha ürkütücü kılıyordu. Gece iblisleri, cesetten et parçaları kopartırlarken keyifle çığlıklar atıyorlardı.</p>
<p>Katedraldeki çirkinlik dolu ritüelin bu aşaması başladığında mahlûkatların içindeki kasvetli, çarpık hevesler de artmış, daha da coşmuşlardı.</p>
<p>Gri saçlı adam bu iblisleri seyrediyordu. Yaratıkların gelenden haberleri yoktu.</p>
<p>Tüm bu çirkin yaratıkların hepsi aslında meczuplardı. Karanlıkların şevkine, kötülüğün çirkin zevklerine, tuhaf tanrıların anlaşılamaz buyruklarına, kafalarında yarattıkları putların kulaklarına fısıldadıklarını düşündükleri acibeliklere kaymış insanlardı. Bu insanlar başlarda bu garip törenlerde eğlence aramışlardı. Zaman geçtikçe bu törenlere bağımlı hale gelmişler nihayetinde de benliklerini tamamen yitirmiş, sapkınlaşmışlardı. Artık yarattıkları çirkin dünyalarını bu katedrale sığdırmış, klanlaşmışlardı.</p>
<p>Ortaçağ’ın esrarengiz, karanlıklar içindeki, teknolojiden uzak hayatta bu barbarlık dolu, işkenceyle beslenen sapıklıkları yaşamak kolaydı.</p>
<p>Gri uzun saçlı adamı fark ettiklerinde iblislerin çığlıkları da dansları da bıçak gibi kesildi. Tören durmuştu. Karanlık salona çok ürkütücü bir sessizlik çöktü. Mor ateşin ışığı altında; kel kafalı, çıplak-buruşuk tenli, iğrenç iblisler merakla kapıya bakıyorlardı.</p>
<p>Gece iblisleri daha önce hiç bu kadar kendinden emin bir av görmemişlerdi.</p>
<p>Karşılarına çıkan tüm insanlar, çığlıklarla kaçmaya çalışırlardı. En büyük ve güçlü gözükenleri bile karşılarında küçük çocuklar gibi ağlarlardı.</p>
<p>İblislere karşı bu kadar sakin olmak bir yana; insanlar iblislerin gözlerine bakamazlardı bile. Hele salonu dolduran kırktan fazla ucubeyle karşı karşıyayken…</p>
<p>Sadece bir iblisin yüzünü yakından gördüğü için çıldıran insanların sayısı hiç de az değildi.</p>
<p>Gece iblisleri, törenlerini durdurmuşlardı. Kutsal zamanın kesilmesinden dolayı son derece sinirli oldukları belliydi. Öte yandan dehşetle dolu böylesi bir salona sakince girip kendilerine bakan adam onları şaşırttığı gibi korkutmuştu da…</p>
<p>Kırktan fazla iblis tıslayıp, garip sesler çıkarırken salon girişindeki iri adama bakıyorlardı. Katedralin diğer odalarından çıkıp gelen, koridorlardan yaklaşan, merdivenlerden inen birçok yeni iblis de diğerlerine katılmıştı.</p>
<p>İblisler merak içindeydi.</p>
<p>Çift kanatlı katedral giriş kapısının önünde duran adam, elini uzun pelerininin kopçasına uzattı. Büyük kancayı çözdü ve pelerin olanca ağırlığıyla süzülerek yere düştü.</p>
<p>Pelerinsiz kalan adamın üzerinde normal kıyafetlerden başka hiçbir şey olmadığını gördü, iblisler!</p>
<p>Ne zırh!</p>
<p>Ne kılıç!</p>
<p>Ne kalkan!</p>
<p>Ne de bir büyücü asası!</p>
<p>İblisleri korkutacak hiçbir şey yoktu.</p>
<p>Sadece; basit yolcu kıyafetleri vardı adamın üzerinde.</p>
<p>Hırpalanmış, parçalanmış kıyafetler! O kadar…</p>
<p>İblisler daha da rahatladılar. İçlerinde sırıtanlar olduğu gibi kıkırdaşmaya cesaret bulabilenler bile vardı.</p>
<p>Hatta öndekilerin bazıları, arkalarındaki kalabalık güruhtan cesaret alıp birkaç adım daha attı. Adama doğru!</p>
<p>Adam ise sakin gözlerini bu mahlûkatlara dikmişti. Mırıldanmaya başlamıştı.</p>
<p>Gri saçlı adamın dudaklarındaki belli belirsiz hareketler hızlanırken, elleri göğüs hizasına kalktı ve iblislere doğru avuçlarını açtı.</p>
<p>İblis’ler kudretli bir büyü beklentisiyle geri çekildiler.</p>
<p>Adamın gözleri sıkıca kapanmıştı.</p>
<p>Tüm hayatı boyunca yaşadıklarını düşünüyor ve hızlıca mırıldanıyordu.</p>
<p>Başına gelenleri…</p>
<p>Gördüklerini…</p>
<p>İşittiklerini…</p>
<p>Karşılaştığı iğrençlikler, zulüm…</p>
<p>Zalimler, işkenceler…</p>
<p>Yüreksiz insanların kudret, güç, başarı için yapabildikleri…</p>
<p>Sevgiler, aşklar…</p>
<p>Aldatılmışlıklar…</p>
<p>Dostlukların kurulması…</p>
<p>Kuruş karşılığı güvenlerin yok oluşları…</p>
<p>Mutluluklar…</p>
<p>Ailesi…</p>
<p>Karısı…</p>
<p>Kaybettiği çocukları…</p>
<p>Esrarengiz adam; bir yandan tüm bunları düşünüp aklından tüm hayatını geçirirken;  öte yandan da hatırladıkları hakkında mırıldanıyordu…</p>
<p>Adamın aklından geçen eski anılar, vücudunun tüm hücrelerinde muhteşem bir enerji akışı başlattı. İçinde öyle bir güç doğdu ki; oluşan ışık bedeninden taşıyordu.</p>
<p>Ortaya çıkan enerji belki de adamı öldürecekti. Coşkun sel suları gibi köpürdü bu güç…</p>
<p>Sonunda enerji, soluk mavi bir ışık olarak adamın gözlerinden, burnundan, ağzından çıktı.</p>
<p>İblislere doğru…</p>
<p>Adam aynı anda bağırdı:</p>
<p><em>“SİZİ YOK EDECEĞİM. </em></p>
<p><em>SİZLERİN VARLIĞINI ORTADAN KALDIRMAK, KÖKÜNÜZÜ KURUTMAK İÇİN BURADAYIM, CEHENNEM TOHUMLARI!</em></p>
<p><em>İBLİSLERİN VAR OLDUĞU BİR ZİHİN İSTEMİYORUM. </em></p>
<p><em>BU ŞEKİLDE YAŞAMAYACAĞIM!”</em></p>
<p>O kadar muhteşem bir güç ortaya çıkmıştı ki; bütün gece iblisleri parçalanarak çığlıklar içerisinde yok oldu. Etleri kavruldu. Pek çoğu üstlerine gelen mavi ışıktan kaçınmak için yararsızca yüzlerini örtmek için ellerini kaldırdılar. Önlerine diğerlerini siper ettiler.</p>
<p>Tüm çabalar faydasızdı. Öfkeyle yaratılmış mavi ışık, dalgalar halinde güruha daldı. Tüm yaratıklar parçalanarak yok olurken, salon muhteşem bir şekilde aydınlandı.</p>
<p>Katedralin girişindeki, sütunlar önce titredi. Enerji dalgasına dayanmaya çalıştı. Yıprandı, çatırdadı.  Sarsıldı. Ama sonunda durdu.</p>
<p>Salonda tek bir yaratık kalmamıştı.</p>
<p>Adam eğilip pelerinini aldı. Örtündü ve kopçasını kilitledi.</p>
<p>Hakir görürcesine salonun ortasına tükürdü ve sırtını dönüp çıkıp gitti.</p>
<p>Katedralin derinlerindeki yaratıklar geriye, mahşerden açılan deliklerine doğru kaçıştılar. Hiçbir yaratık esrarengiz adama karşı koymak istemiyordu. En azından bugün!</p>
<p>Ve hiçbir yaratık cehennemde ruhsuz şekilde sonsuzluğun bitmesini beklemek istemiyordu.</p>
<p>Bu gece; artık yeni bir katliam yaşanmayacaktı…</p>
<p>Bina tamamen temizlenmişti.</p>
<p>Artık huzur hâkim olacaktı, bu katedrale… Gri saçlı adam bir kez daha ilaçlarını içmeyi unutana kadar…</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/korkut-aldemir/katedral/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>6</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/08/katedral-300x119.jpg' length ='14400'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>AHMAKLAR</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/isaac-asimov/ahmaklar</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/isaac-asimov/ahmaklar#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 10 Aug 2010 06:56:38 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Isaac ASIMOV</dc:creator>
				<category><![CDATA[Isaac ASIMOV]]></category>
		<category><![CDATA[Asimov]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1359</guid>
		<description><![CDATA[Naron uzun ömürlü olan Rigel ırkındandı ve ailesinin galaksi kayıtlarını tutan dördüncü üyesiydi. Naron'un büyük bir defteri vardı. Buna galaksilerde kafaları gelişen çok sayıdaki ırklar kaydediliyordu.]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<div style="margin: 10px; padding: 10px; background-color: #f8f8f8; border: 1px dashed #ddd; font-face: verdana; text-align: center;">Bu hikâye ticari bir kaygı olmaksızın, paylaşım amacıyla yayınlanmıştır.</div>
<p></p>
<p>Naron uzun ömürlü olan Rigel ırkındandı ve ailesinin galaksi kayıtlarını tutan dördüncü üyesiydi.</p>
<p>Naron&#8217;un büyük bir defteri vardı. Buna galaksilerde kafaları gelişen çok sayıdaki ırklar kaydediliyordu. Daha küçük bir deftere ise, olgunlaşarak Galaksi Federasyonuna girmeye hak kazanan ırklar yazılıyordu. Birinci defterde bazı isimler çizilmişti. Çünkü onlar şu ya da bu nedenle başarısız olmuşlardı. Şanssızlık, biyofizik veya biyokimyasal kusurlar, topluma ayak uyduramama neden oluyordu buna. Ama küçük deftere adları geçirilen hiçbir üye o zamana kadar silinmemişti.</p>
<p>Bir haberci yaklaşırken iriyarı ve son derece yaşlı biri olna Naron da başını kaldırdı.</p>
<p>Haberci, &#8220;Naron&#8221; dedi. &#8220;Ulu insan.&#8221;</p>
<p>&#8220;E, ne var? Şu merasimi bir tarafa bırak.&#8221;</p>
<p>&#8220;Bir grup organizma daha olgunluğa erişti.&#8221;</p>
<p>&#8220;Harika! Harika! Artık daha çabuk olgunlaşıyorlar. Bir yıl geçmiyor ki, yeni bir üyemiz olmasın. Peki kim bu grup?&#8221; haberci, galaksinin kod numarasını ve onun içindeki dünyanın koordinatlarını verdi.</p>
<p>Naron, &#8220;Ah,&#8221; dedi. &#8220;O dünyayı biliyorum.&#8221; Ve süslü bir yazıyla adı ilk deftere yazdı. Sonra ikincisine de kaydetti. Adet olduğu için o dünyaya en kalabalık toplumun verdiği adı kullanıyordu. Naron, &#8220;Arz&#8230;&#8221; diye yazdı.</p>
<p>&#8220;Bu yeni yaratıklar bir rekor kırdılar,&#8221; dedi. &#8220;Başka hiçbir grup akıldan olgunluğa bu kadar çabuk geçmedi. Bir hata olmadığını umarım.&#8221;</p>
<p>Haberci, &#8220;Hata yok efendim.&#8221; diye cevap verdi.</p>
<p>&#8220;Termo-nükleer enerjiyi öğrendiler değil mi?&#8221;</p>
<p>&#8220;Evet efendim.&#8221;</p>
<p>&#8220;Eh, ölçümüz de bu.&#8221; naron güldü. &#8220;Ve yakında uzay gemileriyle gelecek ve federasyonla bağlantı kuracaklar.&#8221;</p>
<p>Haberci istemeye istemeye, &#8220;Ulu efendim,&#8221; diye mırıldandı. &#8220;Gözlemcilerimiz onların henüz uzaya açılmadıklarını bildirdiler.&#8221;</p>
<p>Naron şaşırdı. &#8220;Hiç mi açılmamışlar? Bir uzay istasyonları da yok mu?&#8221;</p>
<p>&#8220;Henüz yok efendim.&#8221;</p>
<p>&#8220;Ama madem termo-nükleer güçleri var&#8230; Deneyler ve patlatmalar nerde yapılıyor?&#8221;</p>
<p>&#8220;Kendi gezegenlerinde, efendim.&#8221;</p>
<p>Altı metre boyunda olan Naron ayağa kalkarak &#8220;Kendi gezegenlerinde mi?&#8221; diye gürledi.</p>
<p>&#8220;Evet, efendim.&#8221;</p>
<p>Naron ağır ağır kalemini çıkararak küçük deftere yazdığı son adı çizdi. O zamana kadar görülmüş bir şey değildi bu. Ama Naron çok akıllı bir insandı ve galaksideki herkes gibi o kaçınılamayacak sonucu görebilirdi.</p>
<p>Adam, &#8220;Ahmaklar&#8230;&#8221; diye homurdandı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/isaac-asimov/ahmaklar/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>3</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/08/kitap.jpg' length ='10207'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>RoboDoppel</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/mehmet-ali-kardas/robodoppel</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/mehmet-ali-kardas/robodoppel#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 09 Aug 2010 07:48:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Mehmet KARDAŞ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Mehmet Ali KARDAŞ]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>
		<category><![CDATA[robot]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1343</guid>
		<description><![CDATA[Ahmet bey, rahat yatağındaki uykusundan aniden uyandı. Pencerelerden odaya dolan sabah güneşi, içini yeni bir güne başlamanın huzuru ile doldurdu. Sonra yatakta yalnız olduğunu, eşi Nuran’ın yanında olmadığını görünce huzuru kaçtı. Halbuki bugün biraz erken kalkıp kendi elleriyle ona kahvaltı hazırlamayı planlamıştı.
Yataktan kalkmak için yorganı sıkıntıyla üzerinden atıp doğruldu. Ayaklarıyla terliklerini ararken, kapının yanında durmuş, [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Ahmet bey, rahat yatağındaki uykusundan aniden uyandı. Pencerelerden odaya dolan sabah güneşi, içini yeni bir güne başlamanın huzuru ile doldurdu. Sonra yatakta yalnız olduğunu, eşi Nuran’ın yanında olmadığını görünce huzuru kaçtı. Halbuki bugün biraz erken kalkıp kendi elleriyle ona kahvaltı hazırlamayı planlamıştı.</p>
<p>Yataktan kalkmak için yorganı sıkıntıyla üzerinden atıp doğruldu. Ayaklarıyla terliklerini ararken, kapının yanında durmuş, onu izleyen robotu fark edip irkildi.</p>
<p>“Seni manyak makine! Sabah sabah yatak odamızda ne işin var? Ödümü kopardın.”</p>
<p>Sabah güneşi ile parlayan robotun metalik gövdesi odada garip ışık oyunları oluşturuyordu. Kapının ağzında umursamazca duran robot, her zamanki tek düze sesiyle, “Anlaşılan bugün ters tarafınızdan kalkmışsınız Ahmet bey,” dedi.</p>
<p>“Senin kahvaltı falan hazırlıyor olman gerekmiyor mu?” diye tersledi hemen Ahmet. Bu sıkıntılı halinin yanında bir de hizmetçi ile uğraşacak vakti yoktu.</p>
<p>“Nuran hanım burada bekleyip, siz uyanınca kendisine haber vermemi istedi.”</p>
<p>Bu söz üzerine içi hiç de rahatlamayan adam, terliklerini ayağına geçirip yataktan kalktı, yüzünü yıkamak için banyoya yöneldi.</p>
<p>“Peki, o ne yapıyor içeride?”</p>
<p>“Bilemiyorum efendim, bana söylemedi.”</p>
<p>“O süper beynini kullanıp, bir tahminde bulunsana.”</p>
<p>“Şey, sanırım biraz yalnız kalmak istedi.”</p>
<p>Yüzünü yıkayıp kurulanan Ahmet tekrar odaya girdi. Pencereleri açtı. Otomatik sistemle sulanan bahçeyi izlerken düşüncelere daldı. Ne oluyordu bu kadına böyle? Son günlerde bir şeyler onu çok üzüyordu. Ama ondan gizliyordu ne olduğunu. Peki ama neden?</p>
<p>“Sence onu üzen şey ne? Sana ne olduğundan hiç bahsetti mi?”</p>
<p>“Hayır efendim.”</p>
<p>“Sen ne düşünüyorsun peki?”</p>
<p>Bir süre duraksayan hizmetçi robot, “Sanırım, uzun süredir sizinle bu evde tıkılı kalmaktan biraz sıkıldı.”</p>
<p>“Evet,” diye mırıldandı Ahmet. “Belki de bu yüzdendir.”</p>
<p>“Belki de… tatile filan çıkmalıyız?”</p>
<p>“Faydası olabilir efendim.”</p>
<p>Bir anlık sessizlikten sonra yerinden kımıldayıp kapıyı açan robot, “Ben en iyisi gidip Nuran hanıma haber vereyim. Kahvaltı 10 dakikaya hazır olur efendim,” dedi ve kapıyı ardından kapatıp çıktı.</p>
<p>Ahmet üzerine giyecek bir şeyler bulmak için elbise dolabını yöneldi. Rahat bir şeyler seçip giyindi. Aynanın karşısına geçip kendine şöyle bir baktı.</p>
<p>Ellisini geçmişti artık. Yaşlanıyordu. Derisi çökmüş, kırışmıştı; kilo almış, saçları dökülmüştü. Birkaç yıl önce emekli olduğu monoton işinden sonra, uzunca bir süredir hayalini kurduğu emekliliğin rahatlığını yaşayacağını ummuştu. Eşiyle birlikte bir ömür boyu çalışıp elde ettikleriyle mutlu bir hayat süreceklerdi. Başta her şey ikisi için de umduğu gibiydi. Ama bu mutlu dönem pek uzun sürmemişti. En basit konularda bile sürekli anlaşmazlığa düşüyorlar, zaman zaman bir çocuk gibi küsüp konuşmuyorlardı. Aralarındaki bu gerginlik her ikisi için de hayatın tadını kaçırıyordu.</p>
<p>Her ikisinin de çalışıyor olduğu, evliliklerinin o ilk yıllarını düşündü. Şimdi geriye dönüp baktığında o yılları hayal meyal hatırlıyordu, sanki puslu bir perdenin ardında kalmışlar gibi. Ama o perdeden dışarı sızan gerçek, o sıralar gerçekten mutlu olduklarıydı. Belki de bir amaçları olduğu için mutluydular o zaman. O sıralar sadece yeterince birikimi bir tarafa koyup, emekli olmak ve birlikte daha çok zaman geçirebilmek istiyorlardı. Şimdi ise neydi ki amaçları? Ölümü beklemek mi?</p>
<p>Ahmet aklına dolan düşüncelerden sıyrılmak için gözlerini sıkıca kapatıp, derin bir iç çekti. O kadar geriye gitmesine gerek yoktu belki de. Nuran’daki asıl değişim bir hafta önce başlamıştı. O gün yatakta yalnız uyanmış ve Nuran’ı oturma odasında ağlarken bulmuştu. Ne olduğunu sorduğunda ise eşi, bir şeyi olmadığını söylemiş, kaçamak cevaplar vermişti. Ahmet önceki günü hatırlamaya çalışmış, eşini böylesi üzebilecek ne yapmış olabileceğini bulmak istemişti. Belki hatasını telafi edebilirdi. Ama önceki gün de her zamanki ufak tefek atışmalar olmuştu sadece. Bu yüzden, bunun ciddi bir şey olmadığını ve zamanla düzeleceğini düşünmüştü. Ama hala düzelmemişti işte. O günden sonra onu yine zaman zaman ağlarken buluyor, Nuran olmadık anlarda bazen ona, bazen de hizmetçiye patlıyordu. Üzerinde çok belirgin bir gerginlik vardı. Ahmet’le çok az konuşuyordu. Ondan kaçar gibiydi.</p>
<p>“Evet,” diye düşündü Ahmet. “Benden kaçıyor. Ama neden? Ne yaptım ki? Ne değişti?” Aynada tekrar kendini süzdü. İyice sarkmış olan göbeğini şöyle bir sıvazladı. “Değişen ben değilim, orası belli.”</p>
<p>Başında kalan birkaç nadir teli bir tarafa yatırdı ve kapıyı açıp mutfağa doğru yöneldi. “Sanırım yemekte ona, tatil konusunu bir açmalıyım, belki biraz rahatlarız” diye düşündü.</p>
<p>Mutfağa girince masanın hazırlanmış olduğunu gördü. Hizmetçi robot iyi iş çıkarmıştı doğrusu. Özellikle son bir haftadır her şeyi daha dikkatli yapmaya özen gösteriyordu. Belli ki o da Nuran’ın ufak tefek bahanelerle kendisine kızmasını istemiyordu.</p>
<p>Nuran masanın kapıya yakın ucuna oturmuş, önündeki yiyeceklere gözlerini dikmişti. Yine düşüncelere dalıp gitmişti besbelli. Ahmet’in içeri girdiğini duymasına rağmen yüzünü kaldırıp bakmadı bile.</p>
<p>“Günaydın tatlım,” diyerek yanağından öpmek üzere eğildi Ahmet. Nuran sinirli bir şekilde elini kaldırıp istemediğini belirten bir işaret yaptı. Ahmet ayakta bir süre cevap vermeden öylece durdu, Nuran’ı endişeyle süzdü. Elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi ellerini masanın altında kavuşturmuş, boş gözlerle önündeki omlete bakıyordu. Dağınık saçlarının perdelediği gözlerine baktı. “Yine ağlamış,” diye düşündü. “Gözleri kıpkırmızı.”</p>
<p>Bir şey söylemeden geçip karşısındaki sandalyeye oturdu. Sıcak yemeklerden yavaş yavaş atıştırmaya başladı. Bir yandan da tatil konusunu ne zaman açsam diye düşünüyordu. Nuran yine kendi düşünce alemine dalmış gibiydi. Ahmet bir süre onu izleyerek kahvaltısını yaptı.</p>
<p>“Tatlım, neyin var? Bir haftadır yüzün bir kere gülmedi… Canını sıkan bir şey mi yaptım? Evde çok mu sıkıldın? Belki de güzel bir yere tatile gitmeliyiz ha, ne dersin?”</p>
<p>Nuran bir lokma bile almadığı omletine bakmayı sürdürdü. Ahmet’i duymamış gibiydi. Ahmet’in bir haftadır dolmakta olan sabrı taşıyordu artık.</p>
<p>“Nuran, dediklerimi duydun mu sen?”</p>
<p>Kadın yüzünü kararsız bir şekilde Ahmet’e dikip, biraz da çekinerek konuştu.</p>
<p>“Ahmet, sen bir robotsun.”</p>
<p>Bir haftanın gerginliği ile patlamaya hazır olan Ahmet duyduklarını idrak etmeye çalıştı. Sonra ortamı yumuşatmak istercesine güldü, ama şaşkın yüzünde çarpık bir ifade belirdi sadece.</p>
<p>“Evet, biliyorum. Ben bir <em>insanım</em>. Ancak baya yaşlandım tabii. Hey Allah’ım.”</p>
<p>“Sen bir robotsun dedim,” diye üsteledi Nuran.</p>
<p>Birden tekrar ciddileşen Ahmet, “Kuzum sen ciddi misin? Ne demek sen bir <em>insansın</em>?”</p>
<p>Sıkıntıyla içini çekip, dikkatini tekrar omleti üzerinde yoğunlaştıran Nuran, “Bu konuda uyarmışlardı,” diye mırıldandı. “Dediklerimi anlamıyorsun.”</p>
<p>İyice sinirlenen Ahmet, sandalyesinden sertçe kalktı. Kalkarken dizini masaya çarpınca acıyla yüzünü buruşturdu. Ellerini masanın üzerine sorgularcasına çarptı.</p>
<p>“Nuran ne diyorsun sen yahu? Neyi anlamıyormuşum? Bir şey yaptıysam açıkça söyle de çözelim.”</p>
<p>Gürültüyü duyan robot da içeri girmiş, bir Nuran’a bir Ahmet’e bakıyordu. Üçünün de konuşmadığı kısa bir sessizlik oldu.</p>
<p>Sonra Nuran, masanın altından, baştan beri elinde tuttuğu bir şeyi çıkarıp Ahmet’e doğrulttu. Bir tabancaydı bu.</p>
<p>“Anlayabilmenin tek yolu bu.”</p>
<p>Ahmet sandalyesini itip korkuyla geriledi.</p>
<p>“Nuran, ne yapıyorsun? Aklını mı kaçırdın?”</p>
<p>Gördüğü sahne karşısında yapması gerekenin farkına varan hizmetçi mutfaktan çıkmak için kımıldadı.</p>
<p>“Bir yere kımıldama tatlım. Polisi aramak yok,” dedi Nuran silahı robota doğrultarak. Robot hareketsiz kaldı. Kadın silahı tekrar Ahmet’e doğrulttu.</p>
<p>“Nuran ne yapıyorsun? Kaç yıllık hayat arkadaşını mı vuracaksın?” diye sorabildi şaşkınlıktan iyice dili tutulan Ahmet.</p>
<p>Bir süreliğine duraksayan kadın, “Sen zaten ölüsün,” dedi ve silahı ateşledi.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p>Tetiği çekince tüm sinirleri boşalmış gibi oldu. Ahmet merminin etkisiyle geriye savrulunca, arkasındaki tezgahta duran birkaç tabağı yere düşürdü. Silahın patlama sesini tabakların parçalanması izledi. Olanların şoku ile Nuran, silahı ateşlemediğini düşündü, sanki az önce yaşananlar gerçek değilmiş, sadece yaşadığı üzüntüden dramatik sonuçlar çıkarmaya çalışan beyninin bir oyunuymuş gibiydi. Tetiği çekmiş, eşini vurmuş olamazdı. Ama yerde yatan Ahmet’in sol omzundan akan kanı görünce ne yaptığını kavradı. İçindeki nefret iyice kabardı. Ama bu nefret Ahmet’e karşı değildi, kendine ve ona bunu yapmak zorunda bırakan o aptal şirketeydi.</p>
<p>Nuran silahı hala Ahmet’in az önce ayakta durduğu yere doğrultmuş bir halde dururken, hizmetçi robot hemen adamın yardıma koştu. Ahmet’in omzundaki yaraya bakınca garip bir şekilde gerileyerek yerdeki kırılmış tabakları toplamaya koyuldu.</p>
<p>Robotun hareketlerini fark edince biraz daha kendine gelen Nuran, patlama sesiyle hala çınlamakta olan kulakları yüzünden Ahmet’in sesini hayal meyal işitti. “Nuran ne yaptın sen? Yardım et. Omzum… çok kanıyor&#8230;”</p>
<p>Havada çakılı kalmış gibi duran silahı tutan kollarını yavaşça indirdi. Sandalyesini geriye itip kocasının yanına geldi. Adamın sızlanmalarına aldırmayarak omzundaki yarayı inceledi. Şimdi rahatlamış gibiydi. Yapmıştı işte. Yara yeterince büyüktü, kan kaybını önlemek mümkün değildi ve omzundaki metal-kemik görünüyordu.</p>
<p>Yaraya baktıktan sonra eşinin yüzündeki rahatlamış ifadeyi gören Ahmet ise acıya aldırmamaya çalışarak merminin açtığı derin yaraya baktı. Ama omzundan sızıp, kolundan aşağı akan sıcak kan ve parçalanmış deriye bakınca yüzü buruştu. Sonra kandan zar zor ayırt edilebilen kemiğin garipliğini fark etti. Pürüzsüz bir görünümü ve garip, içinden gelen bir parıltısı vardı sanki. Baktığı şeyin gerçekte ne olduğunu anlayınca acıyı bile bir an için unuttu.</p>
<p>Ahmet’in yüzündeki şaşkınlığı gören Nuran, “Evet, Ahmet. Söylediğim gibi sen bir robotsun. O kolunun içindeki de metal iskeletinin bir parçası.”</p>
<p>“R- robot mu? Ama ben…” Hala olanlara inanamıyordu besbelli. Nuran da şirketin iki adamı evine gelip robot eşinin prototip resmini ilk gösterdiklerinde inanmakta zorlanmıştı. Bir tarafı daha birkaç gün önce kaybettiği Ahmet’ini tekrar görmek istiyor, vicdanı ise bunun bir robot olmasını kabul edemiyordu.</p>
<p>“Bu RoboDoppel, fiziksel olarak Ahmet beyin tıpatıp aynısı olmakla kalmayıp, eşinizin tüm anılarına da sahip olacak. Fakat öldüğünü hatırlamayacak,” demişti takım elbise içindeki şirket adamı. “Ürünlerimiz, işleyebildiği duyular ve duygular bakımından insanlardan farksızdır,” diye devam etmişti diğeri malını satmak isteyen bir ticaret adamı tavrıyla. “Üstelik bu yeni modeller, robot olduklarını anlamalarını önleyen bir koruma sistemiyle geliyor.”</p>
<p>Ahmet’in “Başka bir açıklaması olmalı!” diye ciyaklaması Nuran’ı kendine getirdi tekrar. “Geçen seneki kalp ameliyatımda takılmış olmasın? Belki de doktorlar bize bundan bahsetme zahmetine girmek istememişlerdir?”</p>
<p>Söylediklerinin saçmalığı yüzünden cevap vermeye bile gerek görmedi Nuran. Üzgün bir şekilde, yerde yatan eşine baktı sadece.</p>
<p>“Lütfen Nuran yardım et, yoksa kan kaybından öleceğim,” diye sızlandı Ahmet. Şimdi sağ elini omzundaki yaraya bastırıyordu. “Sadece biraz aklın karışmıştı. Bir kaza. Hadi tatlım, yardım et, ambulans çağır, bir şeyler yap… lütfen.”</p>
<p>Nuran’ın düşünceleri başka bir yere kaydı. Ahmet mutfağın bu köşesinde, tezgahın dibinde yatıyordu yine. Sağ eli sol omzunun üzerindeydi. Gözleri uyur gibi kapalı, yüzü ise acıyla çarpılmıştı. Yerde yine birkaç kırık tabak vardı. Ama kan yoktu bu sefer. Hizmetçi robot, o gece Nuran’ı uykusundan uyandırdığında bir şeylerin ters gittiğini anlamıştı. Ama bunu beklemiyordu. Bu kadar ani olmasını…</p>
<p>“Yapamam,” dedi Nuran az önce Ahmet’in oturduğu sandalyeye çökerken. “Seni kurtaramam. Sen zaten… öldün.”</p>
<p>Vücudundaki kan boşalırken Ahmet ne diyeceğini bilemez bir halde Nuran’a bakıyordu sadece. Bir hayaletinkine benzeyen solmuş yüzü, ölen Ahmet’inkine benzer bir şekilde çarpılmıştı yine. Son gücü de tükenirken bir şeyler diyecek oldu, ağzını açtı ama bir hırıltı dışında bir şey çıkmadı. Gözleri yavaş yavaş kapanırken, omzunu sıkı sıkı tutan eli gevşedi ve kanlı göğsünde kayarak kalbinin üzerinde durdu. Göğsü inip kalkmayı kesti.</p>
<p>Ahmet’in anısına sahte bir kuklayla ihanet etmenin verdiği vicdan azabı Nuran’ın gözlerini doldurdu yine. Kendini Ahmet’e affettirebilmek isterdi. O ölmeden önce, yaptığı tüm çocukça hatalar için özür dileyebilmek isterdi. Mutlu bir şekilde geçirebilecekleri, boşa harcanan anları geri getirip hatalarını düzeltebilmek isterdi. Ama bunları bir robotla telafi etmeye çalışmak? Sahte olduğunu bile bile tenine dokunmak, o duygusuz gözlerine bakmak? “Ne aptallık ama,” diye düşündü. O gitti artık.</p>
<p>Şimdi ise onu kendi elleriyle öldürüyordu. Bunu yapmak zorunda kaldığı için şirkete duyduğu öfkeyle alt dudağını ısırdı. Kanın sıcaklığını ve metalsi tadını ağzında hissetti. Boğazına gelmiş olan yumruyu ağzına dolan kanla geri tepti. İki şirket görevlisi ile arasında geçen konuşmayı hatırladı gözlerini yumunca.</p>
<p>“Peki robot yaralanır ya da hasar görürse?” demişti Nuran. “Öyle bir durumda, hemen teknik elemanlarımız gelerek gerekli müdahaleyi yaparlar. Zaten acil bir durum olsun olmasın, bizi yedi gün yirmi dört saat her türlü sorunuz için arayabilirsiniz. Müşteri memnuniyeti en büyük önceliğimizdir,” demişti adamlardan biri de sırıtarak. Bunlara inanmasına inanmıştı Nuran ama bir hafta önce robotu geri almalarını istediğini söylemek için aradığında, verilen numarayla şirkete ulaşamamış, hiçbir şekilde onlarla bağlantı kuramamıştı. Son çare olarak, acil durum sistemini denemek zorunda kalmıştı.</p>
<p>Gözlerini açtı. Dikkatle ölü robota baktı. Zihnine Ahmet’le ilgili anılar dolarken bekledi. Derken robotun göğsünden elektronik bir bip sesi geldi ve adamın gözleri tekrar açıldı.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p>Ahmet şaşkın şaşkın etrafına bakındı, sonra artık kanamayan ve acı vermeyen yaraya baktı. Göğsü inip kalkmıyor, nefes almıyordu ama yaşıyordu.<strong> </strong></p>
<p>Yerinden kıpırdayıp, doğrulmaya çalıştı. 5 dakika öncesine kadar kan kaybından ölen adam hiçbir şey olmamış gibi rahatça ayağa kalktı. Kanı tamamen çekilmiş bembeyaz ellerine baktı.</p>
<p>“O kadar kan kaybettim. Nasıl hala…?”</p>
<p>“O kaybettiğin kan sadece derinde dolaşıyordu, canlıymışsın gibi görünmen için,” dedi Nuran hala farkında olmadan elinde tuttuğu tabancaya bakarak.</p>
<p>“Yani… Ben o zaman…”</p>
<p>“Evet. Bir robotsun.”</p>
<p>“Ama nasıl olur? Eğer ben bir robotsam, nasıl oluyor da kendimi Ahmetmiş gibi hissediyorum?”</p>
<p>“Çünkü öyle programlandın, onun anılarını aldın,” dedi Nuran.</p>
<p>“Peki neden bunu yaptın, niye vurdun beni?” diye sordu Ahmet sakince.</p>
<p>“Çünkü sen ölüsün, sen Ahmet değilsin,” Nuran sinirle ayağa fırlamış, bağırıyordu. Gözlerinde dolan yaşlar artık çenesine doğru süzülüyordu. Kendini toparlamaya çalıştı. Gözlerini yere dikip “Şimdi git buradan, beni yalnız bırak. Seninkiler birazdan gelecektir,” dedi sakince.</p>
<p>Robot Ahmet cevap verecek oldu, vazgeçti. Kendini bir hayalet gibi hissediyordu. Nuran’ın dediklerine ve görünüşüme bakılırsa hayaletten pek de farkım yok diye düşündü. Yerdeki kan gölüne baktı. Hizmetçi sessizce temizlemeye koyulmuştu.</p>
<p>Az önce olanlardan sonra, her ne kadar kendini insan gibi hissediyor olsa da, o bir robottu. Gerçek buydu. Kendi de farkındaydı artık bunun.</p>
<p>Hayaletimsi robot yerinden kalktı, mutfaktan çıkmak üzere arkasını döndü. Bir insandan çok, bir robot gibi yürüdüğünü hissederek yatak odasına doğru gitti. Odaya girince kapıyı arkasından kapattı. Aynanın karşısına geçti. Üstü başı kan içinde, teni ise bembeyazdı. Bir korku filminden fırlamış gibiydi. Parçalanmış omzundan metalik iskeleti görünüyordu. Soğuk metale dokundu. Ürperdi. Etrafındaki parçalanmış deriye ve kan damarlarına baktı. “Gerçeğinden bir farkı yok,” diye düşündü. “Aslında benim de gerçeğimden farkım yok ya. Ben Ahmet’im.”</p>
<p>O sırada kapı açıldı. Hizmetçi robot içeri girdi. Ahmet sorgular bir şekilde robota baktı.</p>
<p>“Beni almaya mı geldiler?”</p>
<p>“Hayır efendim. Henüz kimse gelmedi. Şey, bu arada siz iyi misiniz?” diye sordu hizmetçi omzundaki yarayı işaret ederek.</p>
<p>“İyiyim. Acı hissetmiyorum. Sadece… biraz kafam karışık.”</p>
<p>Robot bir an duraksadı, gözleri adamın arkasındaki duvara dikilmiş şekilde bir süre bekledi.</p>
<p>“Efendim, bir şey var ama… Size bundan bahsetmeli miyim emin değilim.”</p>
<p>“Emin olmasaydın bu konuyu açmazdın zaten, değil mi? Konu nedir?”</p>
<p>Robot, Ahmet’e doğru yaklaştı, yanından geçip arkasındaki duvara yöneldi. Eğilip Ahmet’in göremediği bir şeye dokundu. Elbise dolabının içinden bir ‘klik’ sesi geldi. Robot, dolabın kapısını açtı. Ahmet daha önce varlığından habersiz olduğu, duvara gömülü bir kasanın açılmış olduğunu gördü. Şaşkın şaşkın robota baktı.</p>
<p>“Bir süredir burayı hiç kullanmadığınızı fark ettim. İçinde önemli şeylerinizi saklardınız. Düşündüm ki belki içinde kafa karışıklığınızı giderecek bir şeyler vardır.”</p>
<p>Ahmet kasaya doğru ilerlerken sordu, “Ne gibi?”</p>
<p>“Bilmiyorum, efendim,” dedi sonra dönerek kapıya doğru yöneldi. “Ben çıksam iyi olacak.”</p>
<p>Robot çıkınca Ahmet kasanın kapağını araladı. İçinde mavi kaplı bir dosya vardı sadece. Merakla dosyayı aldı, yatağın kenarına oturdu ve açtı. En üstte büyük harflerle yazılmış kısım çarptı gözüne;</p>
<p>RoboDoppel Şirketi<em> &#8211; Huzur içinde yaşayın</em></p>
<p>Bir anlaşmaydı bu. Ölümlerinden sonra Nuran ve Ahmet Balcı’nın anılarının elektronik bir beyne, o beynin de asıllarına benzeyen robot bedenlere aktarılmasını öngörüyordu. Ahmet hızlıca şartlardan bahseden sayfaları çevirdi. En son sayfada anlaşmayı onayladıklarını belirten, Nuran’ın ve kendisinin imzasını görünce bir an durup düşündü. Kendisi böyle bir belgeye imza attığını hatırlamıyordu. Nuran’da böyle bir şeyden bahsetmemişti. Dosyayı Nuran’a götürüp göstermek üzere yerinden kalkarken birden durdu. Yere bir şey düşmüştü. Eğilip, ufak kağıdı yerden aldı. Bir fotoğraftı bu. Ne olduğunu anlayınca birkaç saniye hiçbir şey düşünemez oldu. Sonra kararsız bir şekilde kapıyı açtı, mutfağa doğru gitti. Nuran orada değildi. Ardından salona yöneldi, bir taraftan da Nuran’a sesleniyordu şimdi.</p>
<p>Ahmet hızla salona girerken Nuran, “Kahretsin, nerede kaldı bu herifler?” diye sinirli bir şekilde elindeki telefonu koltuğun üzerine fırlattı. Sonra Ahmet’i fark etti ve şaşkın bir şekilde elindeki mavi dosyaya ve yüzündeki kararsız ifadeye baktı.</p>
<p>“Ne var? O elindeki ne?”</p>
<p>Ahmet soruya aldırmadı. Önce konuşmak istedi, sonra vazgeçti. Çekinerek Nuran’a yaklaştı ve şaşkın bakışları altında elindeki fotoğrafı gösterdi.</p>
<p>Fotoğrafı Ahmet’in elinden alan Nuran, önce gördüğünün ne olduğunu anlayamadı. Anlayınca donakaldı, sonra boğazından garip bir hırıltı çıktı. Elindeki fotoğrafı yere düşürdü. Ağzı şaşkınlık ve korkudan açık bir şekilde geri geri giderken koltuğa takıldı, hissiz bir kukla gibi üzerine yığılıverdi.</p>
<p>Ahmet çekinerek yanına oturdu. Sakinleştirmek için ona sarıldı. Kaskatı kesilmişti kadın. Kesik kesik soluk alıyordu.</p>
<p>“Üzülme, tatlım. Sakin ol.”</p>
<p>Nuran artık tamamen kendini bırakmıştı. Başını Ahmet’e yasladı. Adam sırtını sıvazlıyor, onu teselli etmeye çalışıyordu. Nuran ise hala büyülenmiş gibi yerde duran resme bakıyordu.</p>
<p style="text-align: center;">* * *</p>
<p>Salonun dışında bekleyen hizmetçi robot, ne olduğunu bildiği halde, yerdeki resme şöyle bir baktı. Birbirinin aynı iki kadın, yan yana iki sedye üzerinde uyuyor gibi yatmıştı. İkisinin de teni bembeyazdı. İkisi de cansızdı. Her ikisinin de başlarına takılmış kablolar resimde görülmeyen arkalarındaki bir yere uzanıyordu. Resimdeki kadın Nuran ve RoboDoppel’iydi.</p>
<p>“Bu sefer üstesinden gelecekler, mutlu olacaklar,” diye düşündü robot sessizce uzaklaşırken.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/mehmet-ali-kardas/robodoppel/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>8</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/08/robodoppel-300x119.jpg' length ='8832'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>BEYAZ ÇIĞLIK – 7</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-7</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-7#comments</comments>
		<pubDate>Mon, 28 Jun 2010 06:28:10 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Evren GÜRKAYNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Evren GÜRKAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[Beyaz Çığlık]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1275</guid>
		<description><![CDATA[

Uygulama salonunun kapısından tir tir titreyerek giriyorum. İkimiz de birbirimizle göz göze gelmekten çekiniyoruz. Bu nasıl büyük bir heyecan Tanrım? Bayılacağım. Bu histen Çınar’ın yumuşacık sesiyle sıyrılıyorum.
- Tanışalım mı artık?
Bu an sanki büyülüymüş de yüksek sesle konuşursak o büyü bozulacak gibi geliyor Neredeyse fısıldayarak konuşuyorum.
- Tanışalım.
- Pekâlâ. Önce ruhuna, gerçek Deniz’e, benliğine odaklanmanı ve bedeninden [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p><strong><em><br />
</em></strong></p>
<p>Uygulama salonunun kapısından tir tir titreyerek giriyorum. İkimiz de birbirimizle göz göze gelmekten çekiniyoruz. Bu nasıl büyük bir heyecan Tanrım? Bayılacağım. Bu histen Çınar’ın yumuşacık sesiyle sıyrılıyorum.</p>
<p>- Tanışalım mı artık?</p>
<p>Bu an sanki büyülüymüş de yüksek sesle konuşursak o büyü bozulacak gibi geliyor Neredeyse fısıldayarak konuşuyorum.</p>
<p>- Tanışalım.</p>
<p>- Pekâlâ. Önce ruhuna, gerçek Deniz’e, benliğine odaklanmanı ve bedeninden sıyrılmanı istiyorum.</p>
<p>- Ta… Tamam.</p>
<p>- Seni seninle bırakacağım bir süre. Odada var olduğumu unutmanı ve sadece kendine yoğunlaşmanı istiyorum. Sana hiçbir şekilde dokunmayacağım, seslenmeyeceğim. Sana arkamı döneceğim. Ruhunla, benliğinle baş başa kalmanı istiyorum. Gerisi kendiliğinden gelecek zaten. Sakin ol lütfen.</p>
<p>- Pe… Peki.</p>
<p>Gözlerimi yavaş yavaş kapatıyorum. Kalbimden Deniz’in bana seslenmesini bekliyorum. Onu çağırıyorum. Ruhuma dokunması, beni bana vermesi için. Aklıma gelen ilk şey “Ben kimdim?” sorusu oluyor. “Neye benzerdim?” “Nasıl bir insandım ben?” “Neydi Deniz’i Deniz yapan?” Bir kız fısıltıyla sesleniyor içimden “Sen bendin.” “Kimsenin özünden caydıramadığı, kendi kimliğinden asla sıyrılmayan bendin.” “Değişen bir şey yok aslında, sen değilsin değişen.” “Değişen yalnızca bedenin…” “Ne zaman çağırırsan, onu geri getirebilirsin.” Buydu işte anahtar, istemekti bunu, yürekten istemek. Ben beni istiyorum, beni çağırıyorum. Bedenimi ruhuma çağırıyorum. Bedenimi geri istiyorum. Ezberler gibi sesli söylemeye başlıyorum bu son cümleyi.</p>
<p>- Bedenimi geri istiyorum. Bedenimi geri istiyorum. Bedenimi geri istiyorum.</p>
<p>Bir anda dizlerim tutmaz oluyor, yere yığılacak gibiyim. Pelte gibi. Sanki kemiklerim ve kaslarım yok gibi. Beni ayakta tutabilen hiçbir uzvum yok gibi.</p>
<p>- Çınar?</p>
<p>- Çınar diyorum?</p>
<p>- Çınaaaaaaaaaaaaar?</p>
<p>Hiç ses yok. Araf’ta mıyım yoksa? Kendim olmaya çalışırken en başa mı gittim? Her şeyin başlayıp bittiği yere? Sakin olmalı mıyım bu kadar? Bu kadar çok soru sormalı mıyım? Belki de ihtiyacım olan tek şey “benim”. Kendimi görmeliyim. Kendime bakmalıyım. Önce gözlerimi açmalıyım. “Hadi kızım cesaret! Aç gözlerini, korkma kendinden.” “Aç!” Ve açıyorum gözlerimi.</p>
<p>Sandığım gibi yerde yığılmış bulmuyorum kendimi. Aksine dimdik dikiliyorum ayakta. Aynı noktada.</p>
<p>- Ayna.</p>
<p>Sesim? Gözlerimden yaşlar boşanıyor sel gibi. Ve kahkahalar atıyorum dur durak bilmeden. Ben benim yeniden. Avazım çıktığı kadar bağırıyorum.</p>
<p>- Çınaaaaaaaar? Ben benim yeniden. Duyuyor musun? Ben benim yeniden.</p>
<p>Hıçkıra hıçkıra ağlıyorum. Öylesine titriyorum ki. Nöbet gibi. Ellerime bakıyorum. Ellerim benim. Bembeyaz ellerim. Cart mor ojeli, kısa tırnaklı ellerim. Pejmürde eteğim, salkım saçak gömleğim. Yaz kış ayağımdan çıkmayan botlar da benim. Sevgili Deniz’im. Öylesine bir duygu seli içinde yüzüyorum ki, bunun adına “heyecan, sevinç” demek haksızlık olur. Doğumuma şahit oluyor gibiyim.</p>
<p>- Merhaba</p>
<p>İrkiliyorum bir anda. Arkamı dönmeye korkuyorum. Kalbim o kadar hızlı çarpıyor ki, beni yarı yolda bırakacak diye korkuyorum. Ömrümde duyduğum en tatlı ses kulaklarımda. Alt dudağımı ısırıyorum heyecandan. Ve yine konuşuyor o ses.</p>
<p>- Hani tanışacaktık? Bana yüzünü göstermeyecek misin?</p>
<p>Arkamı dönüyorum. Kumral kıvırcık saçlı, top sakallı, gözleri gibi masmavi gömlekli, pırtık pantolonlu, âşık olduğum bir adam karşımda duran.</p>
<p>- Merhaba. Ben Deniz. Kaçık Deniz.</p>
<p>- Merhaba. Sa… sana sarılabilir miyim? Ruhundan sonra, asıl Deniz’e sarılabilir miyim?</p>
<p>Nasıl durdurabilirim ki kendimi? Bana böyle bakarken ve kollarını açmışken böylesine samimi? Bu kadar çocukça ve bu kadar aşkla… Öylesine safça ve tutkuyla…</p>
<p>Sarılıyor bu kez hem ruhlarımız hem de bedenlerimiz.</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Ve dönüş günü geldi çattı. Zorlu bir sınav, ödemem gereken bir vefa borcu ve ardından özgürlük beni bekliyor. Kalbim hem huzur hem sıkıntı yüklü. Kendimi hem güçlenmiş hem de zayıflamış hissediyorum. Velhâsıl-ı kelâm, karmakarışığım. Üstelik tam ben olmuşken, sırf mücadele için yeniden bürünmek zorundayım Umman’ın bedenine. Sayısını tahmin edemediğim çatışmalar var girmek zorunda olduğum.</p>
<p>Kapım çalıyor. Kendini çoktan Lodos’un bedenine hapsetmiş Çınar giriyor. Değişmeyen tek şey o güzel bakışları. Hangi yüze konarsa konsun, hangi renge bürünürse bürünsün hep aynı o bakışlar. Sıcacık, korumacı, çekici, sevgi dolu ve bir o kadar da huzur ve güven verici. Yumuşacık bir gülüşle günümü aydınlatıyor.</p>
<p>- Günaydın. Hâlâ hazırlanmamışsın. Geç kalıyoruz.</p>
<p>- O kadar tatlı geldi ki kendim olmak, öylesine özlemişim ki Deniz’i, hiç bırakmak istemiyorum onu tanımadığım boşluklara.</p>
<p>- Yakında ne zaman istersen çağırabilme özgürlüğün olacak onu. Biraz daha sabır… Hem İstanbul bekleyecekmiş bizi burada. Söz verdi bana.</p>
<p>- Nasıl başarıyorsun bunu?</p>
<p>- Neyi?</p>
<p>- Anlamıyormuş gibi yapma. Böyle bir anda ikna etmeyi, rahatlatmayı diyorum. Varsa bunun da bir eğitimi onu da almak istiyorum.</p>
<p>- Hadi oradan sen de sanki ihtiyacın var da…</p>
<p>- Var tabii. Hem de çok.</p>
<p>- Olmadığını kanıtlayacak o kadar çok an var ki hafızama kazılı.</p>
<p>- Öyle mi? Hangi anlarmış bunlar?</p>
<p>- Eğer biraz daha geç kalırsak Profesör bize öyle anlar yaşatacak ki? Ömrümüzce unutamayacağız.</p>
<p>- Aman tamam. Söyleme. Ama acısı fena çıkacak ona göre.</p>
<p>Kapı çalınıyor.</p>
<p>- Girin.</p>
<p>Kapıdan giren siyahî üç görevli, çok az vaktimiz kaldığını söylüyor. Üçünün de yüzünde öylesine donuk bir ifade var ki, beklemeye tahammüllerinin hiç kalmadığını anlıyorum. Müsaade isteyip, az sonra yanlarında olacağımı söylüyorum. Çınar’ı da yanlarına alıp çıkıyorlar.</p>
<p>Sınava hazırlanmak için bütün güçlerim üzerinde o kadar çok çalıştım ki, artık saniyeler alıyor onları aktif hale getirmek. Hiç tereddüt etmeden kendimi Umman’ın vücuduna dönüştürüveriyorum. Artık hazırım. Kapıdan çıkıp beni bekleyen gruba katılıyorum. Çınar’ın yüzü allak bullak… Sormaya fırsat kalmadan koşarcasına ana koridora yöneliyoruz. Oradan geçip merdivenleri çıktığımızda karşımda duran manzara kanımı donduruyor. Dev bir orduyla dönüyoruz Beyaz Çığlık’a. O an anlıyorum ki tehlike çok büyük. Öylesine büyük ki, yeryüzündeki Genel Merkez kapanıyor. Her şey Beyaz Çığlık ZAYED’de toplanıyor. Buradaki güçler oraya sevk ediliyor. Kulaklarımızda uğuldayan kudurmuş köpekler gibi uluyan savaş borazanları. Yalnızca barış için kurulan Beyaz Çığlık huzurunu bozanlara haddini bildirmeye, savaşmaya hazırlanıyor. Çınar’ın sesiyle sıçrıyorum. Kolumdan nazikçe tutup beni dev ordudan ve gruptan uzaklaştırıyor.</p>
<p>- Yansılar bu sabah Beyaz Çığlık’a çok büyük bir saldırı düzenlemişler. Kaybın çok büyük olduğunu ve bir an önce destek kuvvet gönderilmesini istemişler… Senden bir şey isteyeceğim. Ne olur burada kal. İstanbul’da.</p>
<p>- Burada mı kalayım? Sen git ben kalayım öyle mi? Bu kadar mı?</p>
<p>- Başka ne söylememi bekliyorsun? Gel ve benimle öl mü diyecektim yani?</p>
<p>- Sen de benden seni buradan uğurlamamı ve hiçbir şey olmamış gibi hayatıma devam edebilmemi mi bekliyorsun yani? Deniz’in ruhunu taşıyorum ben hala farkında mısın? Hani hiçbir şeyden yılmayan, hani her şeyi kısacık bir sürede başaran ve düne kadar güvendiğin Deniz&#8230;</p>
<p>- Farkındayım ama senin kılına zarar gelmesine tahammül edemem anlıyor musun?</p>
<p>- Anlıyorum ama kusura bakma burada kalmıyorum.</p>
<p>- Bunu yaptığım için şimdiden özür dilerim.</p>
<p>- Ne için?</p>
<p>- Bunu…</p>
<p>Tuttuğu gibi beni yere yatırıyor. Kolumda korkunç bir yanma hissediyorum bir anda. Sersemliyorum ve olduğum yerde kalıyorum. Hain domdom.</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Başım zonklayarak ayılmaya çalışıyorum. Etrafımda ölüm sessizliği var. Her yer kapkaranlık. Ayağa kalkmam ve onlar gitmeden yetişmem gerek. Ancak, herkes çoktan gitmiş. Bir yolunu bulmam ve onlara katılmam gerek. Yılmaya, vazgeçmeye hiç niyetim yok. Kendime gelip düşünmeliyim. Bir plan yapmalı ve savaşa katılmalıyım. Yok öyle yağma. Burada kalınacaksa beraber kalınacak, gidilecekse beraber gidilecek. İşte o kadar!</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Tekrar beyaz Çığlık’tayım. Gördüğüm manzara korkunç. Her yer harabeye dönmüş durumda. Havada tanımadığım ağır bir koku var. Çiçek kokularından ve su şırıltısından eser yok. Etraf kararmış. O yapay aydınlığı sağlayan güç kaynağı artık görevini yapamıyor. Cennet cehenneme dönmüş. Yollar öylesine girmiş ki birbirine ZAYED’i bulabileceğimden bile emin değilim. Ama denemek zorundayım. Çınar’ın ve Profesör’ün iyi olduklarını görmeden ve yansılara bu yaptıklarının hesabını sormadan içim rahat etmeyecek.</p>
<p>Sanal panel açarak ilk seyahatimi böyle bir durumda gerçekleştirmek içime dokunuyor. Ama duygusallığın hiç sırası değil. Bir an önce ZAYED’e gitmek gerek.</p>
<p>Harabelerin arasında yıkılmak üzere olan ZAYED’i gördüğümde her şeyin bittiğini sanıyorum. Bu güzel rüyanın, Çınar’ın, Profesör’ün artık hayal olduğunu düşünmeye başlıyorum. Şaşılacak şey, içimden taşan şey gözyaşlarım değil, intikam hırsı oluyor. Bu sırada tanıdık gelen ama hatırlamakta zorlandığım bir ses duyuyorum. Kadını görünce resim bir anda netleşiyor. Genel Merkez binasında beni kurtaran siyahî kadın.</p>
<p>- Sizin burada ne işiniz var? Komutan Lodos sizi eski Genel Merkez binasında bırakmamış mıydı? Neden emirlere sürekli karşı geliyorsunuz?</p>
<p>- Bana emir falan sökmez güzel kardeşim. Bana hemen Lodos’u ve Pofesör’ü nerede bulabileceğimi söyler misin ACABA!?</p>
<p>- Hayır efendim, üzgünüm. Bu konuda kesin emir aldım. Hiç kimseye, size bile söyleyemem.</p>
<p>- Bak canım kardeşim. O emirler beni hiiiç alâkadar etmiyor. Şimdi bana onların yerlerini söyle. HEMEN!</p>
<p>- En son bu kadar inatçı davrandığınızda başınızı ne kadar büyük bir belaya soktuğunuzu unuttunuz galiba? Kusura bakmayın.</p>
<p>- Sabır! Bak canım, benim sabrımı taşırma, inatçılığım dışında tadına bakmak istemeyeceğin, çok başka özelliklerim de var.</p>
<p>Hayatımda sahte karım İmbat’tan sonra ikinci defa, birinin boğazına yapışıyorum konuşturmak için. Arkamdan gelen ses tanıdık.</p>
<p>- Kaldır ellerini kimsin sen?</p>
<p>Yaklaşıyor. Sırtımda namluyu hissediyorum.</p>
<p>- Ellerini başının üzerine koy ve dizlerinin üzerine çök.</p>
<p>Çöküyorum. Karşıma geçiyor. Gözbebekleri büyüyor ve soruyor.</p>
<p>- Senin burada ne işin var Deniz?</p>
<p>- Senin ne işin varsa benim de o işim var.</p>
<p>- Çıldıracağım. Etrafına bir bak. Beyaz Çığlık bitiyor Deniz. Biz bitiyoruz. Neden anlamamakta ısrar ediyorsun? Neden seni korumama izin vermiyorsun?</p>
<p>- Çünkü …</p>
<p>Çok yakınımızda bir gümbürtü kopuyor. Sözlerimi bitiremiyorum. Çınar çıldırmış gibi bağırıyor.</p>
<p>- BAŞIMIN BELÂSI! Bunları ne için yapıyorum sanıyorsun? Savaş mı görmek istiyorsun? Nasıl kaybettiğimizi mi görmek istiyorsun?  Kalk o zaman. Dinle etrafını. Gel, gel bak bakalım göreceklerin ve duyacakların hoşuna gidecek mi?</p>
<p>- Uçarı olabilirim. Her şeyi alaya alıyor gibi de görünebilirim. Ama ben sandığın gibi umursamaz bir aptal değilim. O yüzden karşına alıp çocuk gibi azarlayamazsın. Buraya vefa borcumu ödemeye geldim. Hayatımı borçlu olduğum insana gerekirse hayatımı vermeye geldim. Sakın ama sakın beni durdurmaya çalışma. Böyle fırça atarak mı kurtaracaksın cennetini?</p>
<p>Bir an hiçbir şey söylemeden direk gözlerinin içine bakıyorum, sonra soruyorum.</p>
<p>- Şimdi söyle bakalım, beni de yanında götürecek misin? Yoksa ben mi bulayım yolumu?</p>
<p>- Hiç vazgeçmeyeceksin değil mi?</p>
<p>- Hâlâ soruyor ya!</p>
<p>Yeni yönetim merkezine giderken saldırının nasıl gerçekleştiğini, böylesine büyük bir zararı nasıl ellerini kollarını sallayarak verebildiklerini anlatıyor. Profesör’ü korumak için nereye sakladıklarını… Geriye kalanların neler yapacağını… Beyaz Çığlık’ın yansılardan nasıl temizleneceğini…</p>
<p>- İlk adım yansıların tümünün Beyaz Çığlık’a gelmelerini sağlamak, doğru anlamış mıyım?</p>
<p>- Evet. Öncelikle bunu yapmamız gerek.</p>
<p>- Peki nasıl başaracağız bunu?</p>
<p>- Bunu konuşmak için henüz erken. Planın sonraki adımlarını yeniden düzenlememiz gerekiyor. Senin gelişin her şeyi baştan düşünmemizi gerektiriyor. Genel Merkez’e varır varmaz Profesörle bir toplantı yapmamız lazım.</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Sabaha kadar gözümü kırpmadım. Her yerden silah ve bomba sesleri geliyor. Camdan dışarı baktığımda beni huzura kavuşturan cennet yok oluyor. Bense artık o cenneti korumak için donatılmış komutan rütbesine yükseltilmiş bir askerim. Bileğimde yansılar tarafından yerleştirilmiş olan ince plakaya bir gizli bellek yerleştirildi. İçine görevim yüklendi. Hiçbir aşamanın eksik olmaması, hiçbir adımın yanlış atılmaması gerekiyor. Düşüncelerimden kapının çalınmasıyla sıyrılıyorum.</p>
<p>- Girin</p>
<p>- Günaydın!</p>
<p>- Günaydın!</p>
<p>- Hazır mısın?</p>
<p>- Evet çıkalım. Yeni merkeze değil mi?</p>
<p>- Evet.</p>
<p>Kendi sanal panellerimizi açıp, etrafımızı kollayarak ilerliyoruz Çınar’la. Etrafta hiç kimse yok. Ölenler ve ödleklik edip kaçanlar dışında kalanların hepsi yeni Genel Merkez’de. Yolumuzda ilerlerken tek kelime etmiyoruz. Ama ara sıra nasıl ben ona bakıyorsam fark ettirmemeye çalışarak o da bana bakıyor derin derin. Aramızda istemeyerek koyduğumuz, daha doğrusu koymak zorunda bırakıldığımız bir duvar var. İkimiz de aynı cümleyi geçiriyoruz içimizden. Keşke her şey daha farklı koşullarda başlayabilseydi.</p>
<p>Yeni Genel Merkez eskiden olduğu gibi göklere yükselmiyor artık. Tam tersine yerin dibine gömülmüş durumda. Hiç kapısı yok. İnsanlar yalnızca teleport yöntemiyle girebiliyorlar içeri. Yansıların içeri girmesi imkânsız. Profesör karşılıyor bizi. Yaşlanmış geliyor gözüme. Yıllardır bin bir emekle kurduğu, yaşattığı her şey yerle yeksan oluyor dışarıda. Ucubeler gelip, mahvediyorlar. Kabullenmek kolay olmasa gerek.</p>
<p>- Hoş geldiniz Komutan! Görevinizin ayrıntılı dökümünü dün aldınız. İki gün sonra hepimiz harekete geçiyoruz. Yalnız önce birkaç alet var tanımanızı ve özelliklerini bilmenizi istediğim.</p>
<p>Önümüzde hayatımda daha evvel hiç görmediğim üç farklı alet duruyor. Dev gibiler. Özellikle de ortada duran. Profesör teker teker anlatıyor.</p>
<p>- Bu birkaç gün önce geliştirdiğimiz bir yansı tarayıcı. Daha önce geliştirdiğimiz artık hiçbir işe yaramıyor. Lodos bahsetmiştir size, yansılar mutasyona uğradılar. Bizim kılığımıza bürünebilmek için artık bizleri görmeye ihtiyaçları yok. Genetik haritamızı çıkarmış durumdalar. Dibimize kadar böylesine rahat gelebilmelerinin en büyük nedeni bu. En son saldırıda geliştirdiğimiz aletlerin hiçbiri işe yaramıyor çünkü bedenlerinde korkutucu değişimler var. Son zorlu çatışmada ele geçirilen bir yansı üzerinde yaptığımız çalışmalar sonucunda bu makineyi geliştirdik. Yeni yansılar üzerinde koku, doku, biyolojik ve fizyolojik donanım ve fiziksel kütle taraması yapıyor. Buz dağının görünen yüzünü değil altını görüyor yani. Bizim kılığımıza da girmiş olsalar artık bulabileceğimizi ve yeni yansılar üzerinde daha etkili olabileceğimizi ümit ediyoruz.</p>
<p>- Tanrı’m tüylerim diken diken oldu.</p>
<p>- Şaşırmamayı öğrenmiş olmalıydınız Deniz. … Bu alet ise yansıları kendi silahlarıyla vurmayı amaçlıyor. Size hiç de yabancı olmayan mavi sıvıların içeriğini daha da korkunç hale getirdik. Bu elbette hepimiz için bir risk faktörü. Bu fanusun herhangi bir şekilde parçalanması her şeyin sonsuza kadar yok olması demek. Bu sebeple bu silahı en son aşamada kullanmayı planlıyoruz. Aslını söylemek gerekirse onları kendi silahlarıyla vurma fikri siz ve Lodos sayesinde ortaya çıktı. Rastlantı eseri kullandığınız bu yöntem hepimizin ve Beyaz Çığlık’ın kaderini değiştirebilir.  Bu sonuncusu ise kullandıkları yeni silahları taramak ve etkisiz hale getirmek için tasarlandı. Biyolojik değil, daha elektronik silahlar kullanmaya başladılar. Bu son alet öyle ki, silahlarının ve kullandıkları tüm makinelerin elektronik aksamını bozuyor. Hedefe dönük namlu bir anda silahı kullananı vurmaya programlanıyor ve hedefi değil silahı kullananı yok ediyor. Bunu da planın son safhasında kullanacağız.</p>
<p>- Ben bu son aşamadan oldukça endişeliyim. Bilmemek beni çok rahatsız ediyor. Planı A’dan Z’ye bilmem iki gün sonra gerçekleştireceğim görevi daha etkin yapmam için güdüleyici olmaz mıydı sizce? Gizlilik için olduğunu biliyorum, planın titizlikle işlemesi için bir gereklilik olduğunun da farkındayım. Ancak, birçok gizli bilgiyi benimle paylaştınız. Hatta beni bu savaşta komutan rütbesine taşıdınız. Madem planın son aşamasını gerçekleştirmemiz için yarın yapacağım görevin başarıya ulaşması gerekiyor, bilmek istiyorum ulaşmak istediğimiz son nokta ne? Nedir bu kadar gizli olan?</p>
<p>- Bakın Deniz Hanım. Lodos benim iznimle sizi İstanbul’da bırakmıştı. Buraya geldiniz ve savaşmak istediğinizi söylediniz. Koyduğumuz bütün katı kuralları sizin için alt üst ettik. Bu çok hassas bir konu&#8230; Lütfen ama lütfen bu konuda acele ve ısrar etmeyin. Yalnızca iki gün sonra gerçekleştireceğiniz hayati göreve odaklanın. Başka konulara ve kişilere değil. Yeterince açık öyle değil mi?</p>
<p>- Evet, çok açık…</p>
<p>Seçtiği kelimeler Çınar ve Deniz’e birer taştı. Diyordu ki, “Kendinize gelin ve görevlerinize odaklanın. Haberiniz olsun diye söylüyorum aranızdaki bağ açıkça belli oluyor ve bu durumdan hiç hoşnut değilim.” Çok açık bir mesajdı. Mesaj açıktı açık olmasına ama Çınar’ımı göreve hiçbir şey söylemeden göndermek istemiyorum. Ancak, mecburen de olsa ördüğümüz duvar o kadar sağlam ki kalbimizi açmamız şu an çok zor. O sırada Çınar zihinsel diyalog kanalını açıyor.</p>
<p>- Benimle İstanbul’a gelir misin? Bir saatliğine.</p>
<p>- Delirdin mi sen? Az önceki mesaj ulaşmadı sana galiba. Çok açık bir uyarıydı bence.</p>
<p>- Aldım evet ama artık konuşmamız gerekmiyor mu sence de?</p>
<p>- Profesör’ün karşısında hazır olda konuşulacak şey mi bu? Şimdi anlayacak.</p>
<p>- Anlarsa anlasın. Artık ertelemek istemiyorum lütfen.</p>
<p>Profesör yeniden konuşmaya başlar başlamaz kapatıyoruz kanalları.</p>
<p>- İkinizin de iyice dinlenmenizi istiyorum. Benim de, Beyaz Çığlık’ımızın da ve burada yaşayanların da size çok ihtiyacı var çocuklar.</p>
<p>Çocuklar. İlk defa bu tabiri kullandı. Güney Tekin’den ilk defa bu kadar babacan bir laf duyuyorum. O an ikimiz de anlıyoruz ki bu adam bizi kaybetmekten çok korkuyor. İnsanları her şeyi yapabileceklerine inandırmış olan bu dev yürekli cesur adam gerçekten korkuyor.</p>
<p>Profesör ikimizden de izin isteyip odadan çıkıyor ve kritik toplantımız sona eriyor. Çınar kolumdan tuttuğu gibi beni kendine çekiyor ve soruyor.</p>
<p>- Cevap bekliyorum Deniz. Benimle İstanbul’a geliyor musun, gelmiyor musun?</p>
<p>Bir an durup düşünüyorum. Yapacağımız bu deliliğin risklerini bir tarafa bırakıp ciddi ciddi düşünüyorum ve soruyorum kendime. “Sen bu adamı istiyor musun? İstemiyor musun?” Cevabım elbette hazır. “Evet, hem de çok.” Ona bakıp, gözlerimi gözlerine dikiyorum. Ona duymayı en çok istediği şeyi söylüyorum.</p>
<p>- Evet. Evet geliyorum.</p>
<p>- Harika. Birazdan seni almaya geleceğim, dairende görüşürüz?</p>
<p>- Ta… Tamam.</p>
<p>Son söz olarak sadece gülümsemekle yetiniyor. Ben de.</p>
<p>Dinlenmek üzere daireme gitmek istediğimi Profesör’e söyleyip çıkıyorum. Kalbim kulaklarımda gümbür gümbür atıyor. Etrafımdaki cehenneme aldırmadan kalbimin içindeki cennette yolculuk ediyorum. Bu kısa yolculuk içimi daha da coşturuyor.</p>
<p>Odaya varışımdan on beş yirmi dakika sonra Çınar da geliyor. Kekeleyerek soruyor.</p>
<p>- Ha… Hazır mısın?</p>
<p>Ellerimden tutuyor ve aynı anda teleportla kendimizi İstanbul’daki eski Genel Merkez binasına yolluyoruz. Haftalar sonra ilk defa kendim olmayı denediğim salona… Aynı ilk gündeki gibi birbirimize arkamızı dönüyoruz. Kendi bedenlerimizi ruhlarımıza çağırıyoruz. İşte yine oradayız. Sokak fotoğrafçısı Çınar ve kaçık senarist Deniz olarak…</p>
<p>Birbirimize sırtımız dönük bir süre duruyoruz öylece. Sonra gözlerimiz buluşuyor. Elleri saçlarıma uzanıyor ilk. Sonra yüzümü elleri arasına alıyor. Gözlerime kilitleyip gözlerini beni bana anlatmaya başlıyor.</p>
<p>- Kızıl, kıvırcık, upuzun saçlar. Yüzüne çok yakışan kemerli bir burun, yemyeşil gözler ve güzel dudaklar… Zarif bir boyun… Aynı sen gibi uçuk kıyafetler. Sensin işte. Burada karşımda. Ne kadar güzelsin! Deli de, ne dersen de güzel kadın! Seni seviyorum. Çok. Sebep sorma, söylediklerimin ve yaptıklarımın hiçbir mantıklı açıklaması yok. Seviyorum işte.</p>
<p>Parmaklarım dudaklarına gidiyor. Bana beni sevdiğini söyleyen dudaklara. Sonra yüzünü ezberlemeye başlıyor parmaklarım. Her santimini dolaşıyor. Gizemli bir yolculuk gibi… İçinde biraz heyecanla ama cesurca… Kalplerimiz o kadar hızla ve gürültüyle atıyor ki adeta odada yankılanıyor. Bu iki ruh, iki beden, birbirini gerçekten çok seviyor. Nasıl, neden diye sormasın kimse. Öyle işte.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/evren-gurkaynak/beyaz-ciglik-%e2%80%93-7/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>7</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/beyaz-ciglik-7-300x119.jpg' length ='7930'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>PARALEL – 2</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/paralel-2</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/paralel-2#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 01 Jun 2010 12:35:04 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Altuğ GÜRKAYNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altuğ GÜRKAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1219</guid>
		<description><![CDATA[Beni fizikle ilgilenmeye iten tetikleyici güç, bu yaşadıklarımdı elbette. Başta hangi dala saldıracağımı bilemedimse de, okulu bitirmeme doğru tanıştığım bir hocam, beni farklı öğretileri bir arada kullanarak, akıllara bile gelmeyen soruların yanıtlarına ulaşacağıma dair ümitlendirmişti. Tabii kendisine bu yaşadığım kısa maceradan bahsedememiştim. Yalan olmasın, denedim. Ama sözler ağzımdan dökülemeden vazgeçtim. NE olacaktı ki? Adamcağız beni [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Beni fizikle ilgilenmeye iten tetikleyici güç, bu yaşadıklarımdı elbette. Başta hangi dala saldıracağımı bilemedimse de, okulu bitirmeme doğru tanıştığım bir hocam, beni farklı öğretileri bir arada kullanarak, akıllara bile gelmeyen soruların yanıtlarına ulaşacağıma dair ümitlendirmişti. Tabii kendisine bu yaşadığım kısa maceradan bahsedememiştim. Yalan olmasın, denedim. Ama sözler ağzımdan dökülemeden vazgeçtim. NE olacaktı ki? Adamcağız beni deli sanacaktı, o da olmadı zıpır ve kötü şakalar yapan bir 4. sınıf öğrencisi olacaktım bir anda Profesörün gözünde.</p>
<p>Metafizik, Kuantum Fiziği, Parçacık fiziği ve Uzay &#8211; Zaman bükülmesi ve teorilerine dair ne buldumsa okuyup bu konuda ödevler hazırlar olmuştum. Çok az fizik öğrencisi benim gibi gönüllü ödevler hazırlıyormuş. Tabii bunların tamamı düşük notlarını biraz yukarı çekebilmek ümidiyle yapılan çırpınışlardı. Benimki ise içimden taşan, daha çok öğrenmek için didindiğim haftalarından sonra, notlarımı toparlayıp hocalara teslim etmekten ibaretti. Dolayısıyla gözlerinde büyüdüm ve Fiziği derece yaparak bitirdim. Ama yetti mi? Kesinlikle hayır!</p>
<p>6 yıl önce bir anda ortaya çıkan Cem&#8217;in, nasıl benim dünyama geldiğine dair belki yüzlerce sayfa teorik not çıkardım. Bir o kadarını da daha sonra öğrendiğim farklı kuramlarla çeliştikleri için yırtıp attım. Tıpkı <em>Vampirle Görüşme</em> filmindeki gibi sokak duvarlarından ona mesajlar yollamaya başladım bir gün. Cevap gelmiyordu. Yine de içimde bir his, sık sık &#8220;<em>Cem buralarda</em>&#8221; diyordu.</p>
<p>Tanıdık bir dünya&#8217;dan gelen, tanıdık bir yabancı. Sokakta mı yatıyor? Bir işe mi girdi? Ne yapıyorsun ikizim?</p>
<p>O yılın sonlarına doğru çalışma tempom ve aşırı stres kaynaklı olduğu söylenen bir kriz geçirdim. Sinir krizi gibi başladıysa da beni çok sarsan ateşli bir yatakta tedaviyle sona erdi. Aile doktorumuzun da tavsiyesi ve tabii bir süredir yanında çalışmakta olduğum eski hocamın da ısrarlarıyla zoraki bir tatile çıktım.</p>
<p>Rotamı belirlemiştim; önce Ankara&#8217;dan Çanakkale&#8217;ye, oradan İzmir ve güneye doğru bir yarım daire çizip, Antalya&#8217;dan dosdoğru eve dönüş.</p>
<p>Çanakkale&#8217;de geçirdiğim 2 gün&#8217;den sonra İzmir&#8217;e yollanmanın zamanı gelmişti. Çanakkale&#8217;de gün batımı harikadır. Biletlerimi alıp sahilde son bir gün batımı keyfi yaşamak için bir kafe&#8217;ye oturup biramı söyledim. Eski alışkanlığımla, sırt çantamdan çıkardığım defterime gün içinde aklıma gelen yapılacaklar ve düşüncelerimi not alırken masama iki bira konduğunu gördüm göz ucuyla. Başımı kaldırıp garsona &#8220;ne oluyor?&#8221; diyemeden donakaldım.</p>
<p>Cem, parmağını dudağına götürüp &#8220;Şşş! Hoşgeldin kanka&#8221; deyip gülümseyerek masama oturdu. Denizin biraz gerisinde şemsiyeli masada yan yana oturmuş iki kardeş gibi görünüyor olmalıydık herhalde. Biri gülümseyen ve keyifli, diğeri endişeli iki kardeş.</p>
<p>- Seni dün çarşıda dolaşırken görünce ben de çok şaşırdım. Bir daha birbirimizi görmeyiz sanmıştım ama, işte gelip buldun beni. Nasılsın?<br />
- İyiyim de, ben seni aramıyordum. Yani aramıştım ama şu anda öyle bişey yok. Bilakis unutmaya çalışıyordum olanları.<br />
- Ama olmuyor değil mi?<br />
- Olmuyor..</p>
<p>Tekrar yüzümüzü kızıl gün batımına çevirip biralarımızı yudumladık. Paralel evren&#8217;den gelen kendimle aynı masada tekrar oturuyor olmak kalbimi deli gibi attırıyordu. Sormak istediğim yüzlerce soru karman çorman bir yün yumağına dönüşmüş ve dilim düğümlenmiş halde biramdan büyükçe bir yudum daha alıp, yüzümü ona döndüm.</p>
<p>- Konuşmamız lazım.</p>
<p style="text-align: center;">- o -</p>
<p>Kaldığım pansiyona döndüğümüzde halen ciddi bir şey konuşmamıştık ama ondaki değişim görülemeyecek gibi değildi. Vücudu daha atletik bir hale gelmişti ve plaj gömleğinin altından dövmeler görünüyordu. Sigaraya da başlamıştı. En çok bu kararı beni şaşırttı. Beni kesseler sigara içmem gibi geliyordu.</p>
<p>Pansiyonda o sırada tek kalan bendim, diğer iki oda boştu ve deniz tarafındaki manzaralı odayı bana tahsis etmişlerdi.</p>
<p>- Gel balkona oturalım, çok sıcak.<br />
- Eğer açık konuşacaksak tuhaf olmaz mı? Bir duyan olursa?<br />
- Merak etme, tek kalan benim.<br />
- Sen bilirsin, sigara?<br />
- Hala kullanmıyorum sağol.<br />
- O zaman bu akşamlık ben de bırakabilirim.</p>
<p>Gece geç saate kadar konuştuk. Ankara&#8217;da duvarlara yazdığım mesajları görmüş ve bunun üzerine uzaklaşmıştı. Birkaç sayfiye yerinde günübirlik işler yapmış, bu evrene çekildiğinden beri hep daha önce yapmak isteyip korktuğu şeylerin peşinde koşmuştu. Maaşlı ve geleceğini sağlama almak isteyen bir iş yerine tur gemilerinde tayfalık, balıkçılık yapmıştı. Paraşütle atlamış, vücuduna dövmeler yaptırmış ve bol bol gezmişti. Bir ara karıştığı karanlık dünya&#8217;da kendine sahte bir kimlik bile düzenletmiş, doğum kaydını bile ayarlamıştı. Yine de anlatırken özellikle vurgular gibiydi; &#8216;<em>günümü gün etmek değil derdim, istediğim hayatı yaşamalıyım</em>&#8216; diyordu satır aralarında.</p>
<p>Sıra bana geldiğinde yıllarımı teorik fizik üzerine geçirdiğimi duyunca kahkahayı patlatıverdi.</p>
<p>- Baksana, hayatlarımız nasıl ayrı yönlere doğru akmış. Ben gelmemiş olsam, kimbilir ne işlerde çalışıyor olacaktık.</p>
<p>- Evet, birbirimizden ve evren&#8217;in kurallarından habersiz.</p>
<p>- Ne var bunda be oğlum? Fizik profesörü ol, kel kabak bir bilim adamına dönüştür kendini ve büyük sorunun cevabını buldun diyelim. Ne olacak? Bir cevap için ömrünü harcayacaksın? Eee? Sonra ben hayattaysam gelip diyeceksin ki, şöyle şöyle olmuş da gelmişsin? Eee? Umurumda olacak mı sence? Hayır!</p>
<p>- Senin için yaptığım düşüncesine de nerden kapıldın? Böyle bir şey var, bu bir yol, bir kapı belki, bilmiyorum. Ama ne olduğunu çözersek, nelere imkân sağlarız düşünsene!</p>
<p>Biraz durup bunun üzerine düşündü, belki de düşünür gibi yaptı bilemiyorum. Omuzlarını silkip bir bira daha açtı sonra ve sandalyesini geri yatırıp gülümsedi</p>
<p>- Sen o sırrı çözerken hayatını harcamaya hazırsın. Bense hayatımı yaşamak istiyorum. Bence kurcalamanın anlamı yok.</p>
<p>Galiba bu sözlere o sırada biraz fazla tepki gösterdim. Girdiğim yolun beni nereye götüreceğini bilmiyordum. Bir cevap bulup bulamayacağım kesin değildi. Ama &#8216;<em>bir bilim adamı olarak elimden geleni yapmalı ve çalışmalarımı benden sonrakilere aktarmalıyım</em>&#8216; diyordum. Şimdi düşünüyorum da, bazen &#8216;<em>iyi ki vazgeçmemişim</em>&#8216; diyorum, bazen de <em>&#8216;beyhude geçti yıllarım</em>&#8216; havasında şarkılar yankılanıyor aklımda.</p>
<p>Yabancı ikizimle soğuk şekilde ayrıldık o akşam, ama yeni aldığımız bir kararla birbirimize telefon numaralarımızı verip ara sıra haberleşmeye sözleştik. Bazen birkaç yılda bir, soğuk bir &#8220;<em>nasılsın?</em>&#8221; telefonu, bazen günde birkaç defa peş peşe birbirimizi aradığımız tartışmalı ve ikimizin de birbirimize yönelttiği &#8220;<em>şu hayatına bir çeki düzen ver artık!</em>&#8221; nasihatleriyle didişiyorduk.</p>
<p>Sonunda o biraz duruldu, ben biraz gevşedim ve iki zıt kutuptan, biraz daha sakin insanlara dönüştük.</p>
<p>Bugün 60. doğum günümüz. Sırrımızdan eşlerimiz ve çocuklarımız bile haberdar değil. Sadece telefonda hal hatır soran ama asla bir araya gelmeyen asker arkadaşları olarak biliyorlar bizi.</p>
<p>Asıl büyük haber&#8217;i yazmayı unutuyordum az kalsın.</p>
<p>20 yıllık çalışma ve bir yığın gizlilik sözleşmelerinin ardından, yarın geçit&#8217;in ilk denemesini yapıyoruz. Evet! Bir geçit yaptık. Bu dünyayı diğerine bağlayacak bir tünel, mini bir solucan deliği açacağını hesaplıyoruz. Diğer Cem umursamıyor gibi davransa da yemezler, onun ciğerini bilirim ben. Sonucu benim kadar merakla bekliyor.</p>
<p>Yarın büyük gün!</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/paralel-2/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/06/paralel-2-300x123.jpg' length ='14202'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>DOĞUŞ &#8211; 2 (Aydınlanma)</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/dogus-2-aydinlanma</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/dogus-2-aydinlanma#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 28 May 2010 07:09:56 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Badahan CANATAN</dc:creator>
				<category><![CDATA[Badahan CANATAN]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Dizi]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1212</guid>
		<description><![CDATA[Şimdi on dokuz yaşındayım.
Günlüğe ilk kaydımı düştükten bu yana bir yıldan fazla zaman geçti. Aradaki zamanda çok önemli bir değişiklik olmadı. Bazen yeni bir şeyler yazmaya niyetlensem de, sonra vazgeçtim. İlk yazdıklarımı birkaç defa okudum ve bunlara ekleyecek bir şey bulamadım.
Ama şimdi, yazmam gerekiyor. Çünkü çok önemli şeyler oldu. Ve bunları Michael’la konuşmam imkânsız.
İki gün [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Şimdi on dokuz yaşındayım.</p>
<p>Günlüğe ilk kaydımı düştükten bu yana bir yıldan fazla zaman geçti. Aradaki zamanda çok önemli bir değişiklik olmadı. Bazen yeni bir şeyler yazmaya niyetlensem de, sonra vazgeçtim. İlk yazdıklarımı birkaç defa okudum ve bunlara ekleyecek bir şey bulamadım.</p>
<p>Ama şimdi, yazmam gerekiyor. Çünkü çok önemli şeyler oldu. Ve bunları Michael’la konuşmam imkânsız.</p>
<p>İki gün önce, Michael ortadan kayboldu.</p>
<p>Onun belli süreler için uzaklara gitmesine alışkınım. Ama böyle durumlarda bana önceden haber verir ve onun yokluğunda benim bakımım konusunda Ev’de ayarlamalar yapar.</p>
<p>Bu sefer öyle olmadı.</p>
<p>Öğle yemeği zamanı geldiğinde Michael ortada yoktu. Biraz bekledikten sonra, etrafta onu aramaya koyuldum. Onun ismini bağırarak Ev’in içinde ve etrafında dolaştım. Sonra, Ev’den biraz uzaklaşarak yakın çevreyi ve tarım bahçelerini araştırdım. Michael’dan bir iz yoktu.</p>
<p>Önce çok korktum. Böyle ortadan kaybolmak, Michael’ın yapacağı iş değildi. Onun yakınımda olmadığı veya bulunacağı yeri bana önceden söylemediği bir zamanı hatırlamıyorum. Ne yapacağımı bilemeden birkaç saat Ev’in etrafında dolaştım. Bir süre ağladım. Yalnızlık hiç de hoş bir şey değil.</p>
<p>Sonra, karnımın guruldadığını fark ederek, bir şeyler yemem gerektiğine karar verdim. Michael’ın yaptığı yemeklerin nasıl hazırlandığını bilmediğim için, onun daha önceden topladığı meyvelerden birkaç tane yiyerek açlığımı bastırdım. Michael hala ortada yoktu.</p>
<p>Kendimi hiç çalışacak durumda hissetmiyordum. Bu durumda kendimi işime odaklamam mümkün değildi. Ben de Ev’in içine girerek, geniş odaları ve çok sayıdaki dolabı tekrar taramaya karar verdim.</p>
<p>İlk araştırmamda olduğu gibi, görünürde Michael’dan eser yoktu. Bu kez, Ev’in giremediğim kısımlarına bakmaya karar verdim. Buralara benim girmeme izin yoktu, ama o anda içinde bulunduğum durumun vahametinin, her türlü yasağı aşacak bir büyüklükte olduğunu biliyordum.</p>
<p>Kapalı ve kilitli bir kapının önünde durdum ve kapının yanındaki duvarda yer alan ve üzerinde sayılar olan düğmelere baktım. Michael, yasak kapıları açmak için bu düğmelere belli bir kombinasyonla basıyor ve kapının açılmasını sağlıyordu. Düğmelerin, sayıların her birinin çıkardığı ses diğerlerinden farklıydı ve biraz deneme yaptıktan sonra, Michael’ın kapıyı açarken çıkardığı sesleri, o melodiyi hatırladım. Kapı hızla yukarı çekilerek açıldı. Bir an için donakaldım. Ellerim titriyordu. Sonra, kendimi toplayarak bir adım attım ve içeri girdim. Kapı arkamdan aynı hızla kapandı.</p>
<p>Genişçe bir bölümdeydim. Bu bölümün her tarafında kendince çalışan ve daha önce görmediğim çok sayıda makine vardı. Tam ortada, içi sıvılarla dolu camdan birkaç havuz yer alıyordu. Bunların içi boştu. Büyük odanın her bir yanında değişik kapılar yer alıyordu. Bunları açmaya denesem de başarılı olamadım. Her birinin kendine özgü, değişik şifreleri vardı ve bunların melodisini daha önce duymuş değildim.</p>
<p>Birkaç defa, avazım çıkana kadar bağırdım. Sesim bölümün duvarlarında yankılandı. Ama Michael hala ortalarda yoktu.</p>
<p>Ben de buradaki makineleri incelemeye başladım. Çoğunun ne işe yaradığını anlayamadım. Ev’de daha önce gördüğüm veya Michael tarafından bana açıklanan hiçbir şeye benzemiyorlardı.</p>
<p>Bir tanesi diğerlerinden farklıydı. Bazı kısımları benim kullandığım istasyonu andırıyordu. Onu açmayı denemeye karar verdim. Belki bana Michael’ın bulunduğu yer konusunda bir bilgi ya da ipucu verebilirdi. Birkaç başarısız denemeden ve umutsuzca geçen saatlerden sonra, onu açmayı ve içindeki dosyalara ulaşmayı başardım.</p>
<p>Ulaştığım dosyaların pek çoğu bana anlamsız gelen sayılar ve istatistiklerle doluydu. Bazı dosyalar ise hiç açılmıyordu.</p>
<p>Sonra, öbür dosyaların uzağında, tıpkı benim günlüğümü saklarken yaptığım gibi bir yöntemle saklanmış bir dosyaya ulaştım. Bunun diğerlerinden daha uzun süredir açılmadığı belliydi.</p>
<p>Üzerindeki birkaç katman şifrelemeyi aşabilmem yine birkaç saatimi aldı. Geç olduğunun farkındaydım, ama yeni bir şeylere ulaşmanın heyecanı içindeydim.</p>
<p>Sonunda dosyayı açtığım zaman, benimki gibi yazıyla tutulmuş bir günlükle karşılaştım.</p>
<p>Ama bunu yazan farklıydı. Michael değildi. michael, yani benim dışımda herhangi bir michael da değildi. Bunun ne kadar saçma olduğunun farkındayım. Ama merakım ağır bastı ve okumaya başladım. Hayatım o anda değişti.</p>
<p>Önemli kısımlarını aşağıya kopyalıyorum:</p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Pek yakında öleceğiz.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Buradaki yıllarımız yakında sona erecek, çünkü doğal hayatımızın sonuna geldik. Genetik ve kozmetik zenginleştirmelerle hayat sadece belli bir süre için uzayabiliyor. Kaçınılmaz olan, ertelense de sonunda geliyor.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Benim adım Alp. Buraya düştüğümüzden bu yana elli yıldan fazla zaman geçti. Bu elli yılın büyük kısmında sadece Mike ve ben vardık.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Yolculuğumuzu, yaşanabilir gezegeni bulduğumuz andan bu yana büyük bir gizlilik ve heyecan içinde planlamıştık. Birlik’in, yani otoritenin bilgisi dışında, daha önce keşfedilmemiş bir gezegen… Buraya bizim gibi onlarca bilim adamı ve kadını ile birlikte bir keşif gezisi düzenlemiştik. Bu dünyayı gözümüzle görmek, şartlarını incelemek ve kalıcı bir koloni inşa etmek istiyorduk.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ama Birlik bizi izliyordu. Nasıl olduğunu bilmiyorum, belki de birileri haber uçurdu. Ama gemimizin arkasına takılan ufak savaş gemilerini atlatamadık. Hedefimizi onlara belli etmemek için yönümüzü değiştirdik ve manevralar yaptık. Ama durmadık. Onlar da gemimizi vurdu. Motorlar ve yaşam destek sistemleri büyük zarar gördü. Aramızdan çoğu o saldırıda hayatını kaybetti. Bizi uzayın boşluğunda yavaş bir ölüme terk ederek yanımızdan ayrıldılar.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Kalanlarımız, elimizdeki çok kısıtlı imkanlarla tamirata girişti. Sonunda, gemimizi yeniden hareket edebilir hale getirebildik. Düşük hızla da olsa, manevralar yaptık ve yeniden rotamıza koyulduk. Bu sisteme ulaşmamız yıllarımızı aldı. Yolda ölenlerimiz oldu. Ama sonunda başardık.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Tek sorun, atmosfere giriş ve yumuşak inişi sağlayacak sistemlerin tamir edilemeyecek ölçüde harap olmasıydı. Biz de düştük.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ne kadar yavaşlatmaya çalışsak da, gezegenin üzerine düşerek çarptık. Geminin büyük kısmı bu çarpışmada harap oldu. Birlik saldırısında ve yolda ölmeyenlerin büyük çoğunluğu bu çarpışmada öldü.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Çok yaralı vardı ve hepsi ağır durumdaydı. İlk günler çok zor geçti. Yiyecek ve tıbbi bakım olmadan, inlemeler içinde her gün arkadaşlarımızın ölümlerini izliyor ve hayata tutunmaya çalışıyorduk.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Sonunda sadece ben ve Mike hayatta kaldık. Çok zor günlerdi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ölülerimizi gömüp, geminin kalıntılarından kendimize geçici olarak kalacak bir yer yaptık. Sonra yiyecek şeyler ve temiz su bulduk. Yaralarımızın iyileşmeye başlaması sonrasında, Mike ile oturup bundan sonra neler yapabileceğimizi konuştuk.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Burada ikimizin bir koloni kurmasının imkânsız olduğu barizdi. Zaten yola çıkarkenki amacımız da, bu yolculukta bu gezegenin özelliklerini keşfetmek ve bizden sonra gelecek olanlar için bu bilgileri geri ulaştırmaktı. Her konuda uzmanlardan oluşan grubumuz da bu amaca uygun olarak oluşturulmuştu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Geri dönmemiz de imkânsızdı. Gemi, atmosfere girişinde ve gezegenin yüzeyine çarpmasının şiddetiyle paramparça olmuştu. Geminin uzayda yolculuğu sağlayan motorları, diğer pek çok yaşamsal sistemi gibi tamamen yok olmuştu. Bunları bizim yeniden yapabilmemiz söz konusu değildi. Birincisi, bunun için elimizde bunların hammaddeleri ve bunları işleyecek bir üretim merkezi yoktu. İkincisi, bunlar olsa bile, bunların nasıl yapılacağı konusunda hiçbir fikrimiz yoktu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Mike bir makine mühendisi. Ben ise genetikbilimciyim. Bir uzay gemisinin sıfırdan yapılması ise ikimizin de bilgi ve becerisinin dışında. Eğer gemideki orijinal kadrodan başka hayatta olanlar olsaydı bile, onların bilgi seviyesinin de bunun için yeterli olmayacağını düşünüyorum.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Mike, gemideki hizmet robotlarından birini onarmayı denemeye karar verdi. Belki onun bize yardımı olabilirdi. Hem birtakım işlerimizi görür ve güce dayalı işleri yapar, hem de sorunumuzun çözümü için işimize yarayabilirdi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Etrafta büyük bir alana dağılmış olan gemi enkazını araştırarak, nispeten az hasar görmüş robot parçalarını toplamaya başladık. Çoğu kullanılmaz haldeydi, ama parçalarından bazıları hala kurtarılabilirdi. Mike’ın önderliğinde bunları ayırarak bir köşede biriktirmeye başladık. Bu iş haftalarca sürdü.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Sonunda Mike, elimizdeki parçaları ve kendi yaptığı basit ve eğreti aletleri kullanarak, parçaları birleştirmeye başladı. Pek çok defa parçaların işlevlerini yitirdiğini, bazılarının birbirleriyle uyumsuz hale geldiğini ve çalışmadığını gördük. Yeni parçalar bulmayı veya kendimiz yapmayı deneyerek, bu zorlukları aşmaya çalıştık. Asıl işi Mike yapıyordu, ama devamlı benim yardımıma ihtiyaç duyuyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>İki yıl kadar sonra, el yapımı bir robot oluşturmayı başardık. Pek çok eksiği vardı ve dış görünüşü kablolar ve devreler ile korkunç bir haldeydi, ama çalışıyordu. Bir hizmet robotunun beynine sahip olduğu için, sınırlı da olsa bazı işlerimizi görmeye başladı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Mike’la birlikte bu robotu bizim uzay gemisinin onarılması işinde kullanıp kullanamayacağımızı tartıştık. Beynini uygun şekilde yeniden kurgulayabilirsek, belki bu görevi yerine getirebilirdi. Ama Mike bu konuda oldukça kuşkuluydu. Bu tip robotların yetersizliklerle dolu olduğunu, ancak önceden verilen talimatları yerine getirebildiklerini, yönlendirilmeden bir şey yapamadıklarını söyledi. Ve kesinlikle yaratıcı olmadıklarını, bilim adamlığı rolüne soyunamayacaklarını üstüne basa basa belirtti. Ayrıca, son olarak, robotun mekanik devreleri konusunda uzman olmasına rağmen, robotun beyninin ayrı bir uzmanlık gerektirdiğini ve kendisinin bu konudaki bilgisinin son derece sınırlı olduğunu ekledi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Mike’ın söyledikleri ne kadar inandırıcı olsa da, başka bir çıkış yolu göremediğimiz için bunu en azından denememiz için ısrar ettim. O da, gönülsüzce de olsa, sonunda kabul etti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bir yıl kadar süren çalışmadan ve başarısız denemelerden sonra, yapabileceğinin en iyisi olduğunu söylediği sonuç ortaya çıkmıştı. Yine sarkan kablolar ve sallanan devrelerle doluydu, ama beynini ve diğer sistemlerini yeni baştan döşemiştik. Ona, biraz da espriyle, Soner adını verdik.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, verdiğimiz talimatları ilk başta anlamadı. Ondan yeni baştan bir uzay gemisi inşa etmesini istiyorduk. Bunun kendi kabiliyetlerinin dışında olduğunu ve nasıl yapılacağını bilmediğini söyledi. Biz de ona, bunu bizim bilgilerimizi temel alarak onun araştırmasını ve bulmasını istediğimizi söyledik. Kafası karışmış gibiydi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Onu eğitmeye ve bildiklerimizi öğretmeye çalıştık. Bazı konuları kolayca anlamasına ve konular arasındaki ilişkileri de başarıyla kurmasına rağmen, bir sonraki seviyeye bir türlü geçemiyordu. Kendi kendine çalışarak yeni şeyler bulacak entelektüel derinlikten ve en önemlisi bilimsel yöntemden yoksundu. Onu bıraktığımız noktadan bir adım öteye geçemiyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Mike, bunun en başından beri beyhude bir çaba olduğunu söyledi. Robotlar, bilimsel gelişmede insanlara ancak yardımcı olabilirlerdi. Kendi başlarına bir fikir üretmeleri veya yeni bir şey bulmaları söz konusu değildi. Bunu ancak insanlar yapabilirdi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Çalışmalarımıza ara vererek, günlük hayatımıza odaklandık. Bu konuyu artık düşünmek bile istemiyorduk.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Daha sonra, aradan geçen birkaç yılın sonunda, çözümün tam olarak bu olduğuna karar verdim. Bir süre düşündükten sonra, Mike’a fikrimi açıkladım. Her zaman olduğu gibi, yine benim söylediklerimi tereddütle ve kuşkuyla karşıladı. Bunun işe yarayacağını sanmadığını, artık bu konuyu tamamen unutmamız gerektiğini söyledi. Çok uzun süre, şiddetli tartışmalar yaptık. Birkaç hafta sonra, onu ikna etmeyi başardım. Denemekten başka çaremiz yoktu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Eğer buradan ayrılmamız için bir uzay gemisine ihtiyacımız varsa, ve eğer bu gemiyi biz veya bir robot yapamıyorsa, bunu ancak insan zekası halledebilecekse, biz de tam olarak bunu yapacaktık.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Gerekli bilimsel araştırmaları yapacak, teknolojiyi sıfırdan başlayarak geliştirecek ve bir uzay gemisini inşa edecek olan insanları yapacaktık.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Benim uzmanlığım burada devreye giriyordu. Soner, ona verdiğim talimatlarla, istediğim şekilde bir laboratuar meydana getirdi. Geminin ve kargomuzun parçalarını kullanarak yaptıklarının yanı sıra, benim yönlendirmem ile bazı cihazları kendisi üretti. Sonuç basit ve ilkel olmasına karşın, başlangıç için yeterliydi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Benimki yoğun şekilde yasal düzenlemeye tabi olan bir bilim dalı. Genetikçilerin yapabilecekleri ve yapamayacakları şeyler sıkı bir düzenlemeye ve denetime tabi. Yapamayacakları şeylerin listesi, yapabilecekleri şeylerden çok daha uzun. Ve bu yasakları delmenin çok ciddi cezaları var.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ama bunlar, Birlik tarafından vurulduğumuz ve bu gezegene düştüğümüz zaman geride kalmıştı. Artık, Birlik’in denetimi altında değiliz ve bu kurallar benim için geçerli değil.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>İşin teorisini gayet iyi biliyor olmama karşın, pratikte hiçbir tecrübem yoktu. Bu yüzden ilk yıllarım, başarısız deneylerle geçti. Ama her yanılgıdan, her başarısızlıktan bir şeyler öğreniyordum. Yöntemlerimi her geçen gün daha geliştiriyor ve mükemmelleştiriyordum. Sonunda bir gün aldığım sonuçların tatmin edici olduğuna karar verdim ve bu başarımı Mike’la paylaştım.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Elimizdeki son derece sınırlı imkanlarla, kimseden herhangi bir bilimsel katkı olmadan, Birlik içinde kesin olarak yasaklanmış olan klonlamayı mümkün kılmayı başarmıştım.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>O ana kadar yaptığım deneylerde, hep etrafta bulduğumuz ve yakaladığımız hayvanları kullanmıştım. Küçük, sincaba benzeyen memelilerdi çoğunlukla bunlar. Ama artık, çalışmamızı bir üst safhaya geçirmemizin zamanı gelmişti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bir insan klonlayacaktık.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ortada Mike ve ben olduğumuz için, üzerinde fazla düşünülecek çok sayıda seçenek söz konusu değildi. Mike ilk deneyin kendi üzerinde yapılması için gönüllü oldu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Aslında, bu fazla bir fedakârlık gerektiren bir şey değildi. Yalnızca DNA’sını içeren bir tek hücresini vermesi bile bu işlem için yeterliydi. Ama o, sanki kendisini daha büyük bir amaç uğruna feda ediyormuş gibi bir ruh haline girmişti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Dokuz ay bekledik.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bu süre içinde önce zigotun, sonra fetüsün oluşmasını, embriyonun gelişmesini, organlarının meydana gelmesini, kalbinin atmaya başlamasını ve embriyonun hareketlerini sürekli olarak, her gün izledik. Artık bilimsel bir deneyden fazla bir şeydi o. Mike için kendisinin klonu, benim içinse daha önce sadece hayalini kurabildiğim, burada yıllar boyunca yaptığım bilimsel çalışmaların en üst noktasıydı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>İkimiz de, birbirimize söylemesek de, onu kendi çocuğumuz olarak görüyorduk.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Doğduğu günü daha dün gibi hatırlıyorum.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Onu yapay rahimden çıkarıp üzerindeki sıvıları kuruladığımda avazı çıktığı kadar bağırarak ağlıyordu. Onu göğsüme yaslayarak avutmaya çalıştım. Sonra Mike’a verdim. O ilk önce ne yapacağını bilemeden onu hassas bir makine parçası gibi tuttu. Sonra alnına bir öpücük kondurdu. Kolay değildi; kendi doğumuna tanık oluyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Daha sonra bebeğe, önceden hazırladığımız sıvı besinlerden vererek besledik. Bir süre sonra yorularak uykuya daldı. Onu Mike’ın hazırladığı ahşap beşiğe yatırdık ve uyumasını seyrettik.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Adını michael koyduk. Mike’ın klonu olduğu için, onun isminin açılımını koymamız belki doğaldı. Ama, planımızın doğası gereği, türünün tek örneği o olmayacaktı. Bu yüzden, ismini küçük harfle yazdık. Çok sayıda michael’ın ilk örneğiydi o.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, bütün bunları sessizce ve büyük bir dikkatle izliyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner’e bundan sonraki temel görevinin michael’a bakmak olduğunu söylediğimiz ve yapması gereken önemli şeyleri öğrettikten sonra, kısa süre içinde onun bu iş için uygun bir seçim olduğunu anladık. Yapılış amacı insanlara hizmet etmek olduğu ve beyin devreleri buna göre yapılandırılmış olduğu için, bu işi en başından beri sahiplendi. Bu konudaki hiçbir görevini aksatmadı. Bize hizmet etmek artık onun için ikinci plandaydı. Bizimle ilgili işleri ihmal etmeye başlamış; bütün konsantrasyonunu michael’a yöneltmişti. Bazen çocuğun bakımı ile ilgili bize sorular soruyor, sonra verdiğimiz yanıtların doğruluğunu kendi kendine sorguluyor, hatta bazı zamanlar bizimle tartışmaya bile giriyordu. Sadece o günü değil, önümüzdeki günlerde karşılaşabileceğimiz sorunlar ve yapmamız gerekenler hakkında düşünüyor ve mantık yürütüyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>michael büyüdükçe, onu uygun şekilde yetiştirebilmek için gerekli düzenlemeleri yapmamız gerekti. Ona neleri, nasıl, hangi sırayla öğreteceğimiz; hangi konuda uzmanlaşmasını sağlayacağımız konusunda planlar yaptık. Her şeyin belli bir sırası ve zamanı vardı. Fakat henüz michael küçük bir çocuktu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Sonra bir gün, uzak mesafeye yaptığım bir keşif gezisinden döndüğümde, michael’ı Soner’le birlikte Mike’ın yanında buldum. Mike, ona makineler hakkında, yaşına göre basitleştirerek, bir şeyler anlatıyordu. michael da onu büyük bir ilgiyle izliyor, sorular soruyordu. Henüz dört yaşındaydı. Böyle bir eğitim için henüz hazır değildi. Önceden yaptığımız programında daha öğrenmesi gereken çok şey vardı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>O gün Mike’la sert bir tartışma yaptık. Ona, bana danışmadan michael’la ilgili hiçbir kararı kendi başına almaması gerektiğini hatırlattım. Mike da, ona michael’ı Soner’in getirdiğini söyledi. Önce ona inanmadım ve öyle bile olsa bunu önce benimle konuşması gerektiğini söyledim. Daha sonra, tartışmanın üzerinden biraz zaman geçince, Soner’in neden böyle bir şey yaptığını merak ettim.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Mike’la birlikte Soner’i çağırdık. michael’ı yatırmış ve uyutmuştu. Yanımıza geldi ve ona neden böyle bir şey yaptığını sorduk.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, o geceki konuşmasıyla ikimizi de çok şaşırttı. Onda daha önce görmediğimiz bir mantık ve öngörü ile konuşuyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bize, michael’ın bakımı, büyütülmesi ve eğitimi hakkındaki fikirlerinden bahsetti. Bütün bu alanlarda, kendisinin en önemli rolü oynaması gerektiğini düşünüyordu. Onun her sorusuna yanıt verebilecek bir kapasiteye ulaşmasının çok önemli olduğunu söyledi. Aynı zamanda, yaşadığımız yerin bakımı ve geliştirilmesi ile ilgili fonksiyonlarının şu anda oldukça sınırlı olduğunu, bu konulardaki yeteneklerinin de yükseltilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kendisi üzerinde bizim yaptığımız iyileştirilmeler için minnettardı; ama bunların ideal olmaktan uzak olduklarını da ekledi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bütün bunları yapabilmesi için kendisini geliştirebilecek kişinin michael’ın kendisi olduğunu söyledi. Mike’ın makinalar hakkındaki bilgisi iyiydi; ama sadece robotlar üzerine uzmanlaşmış değildi. Bunun için, michael’ın ilk önce makinalar ve robotlar hakkında bizden (daha doğrusu Mike’tan) temel bilgileri aldıktan sonra, kendisini bu konuda uzmanlaşmaya vermesi gerektiğine karar vermişti. Böylece, yeteri kadar uzmanlaştığında, Soner’i istediği şekilde güncelleştirebilecekti. Bu sayede Soner de hem michael’ın, hem de evin bakımını istediği şekilde yapabilecekti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>O gece Soner’e bu düşüncesini mantıklı ve sorumlu bulduğumuzu, fakat bütün bunlara gerek olmayacağını söyledik. Bütün enerjimizi michael’ın gemi mühendisliği ve bütün yan alanlarında mümkün olduğunca uzmanlaşmasına harcamalıydık. Böylece, asıl amacımızdan sapmadan, kısa bir sürede planımızı yürürlüğe koymuş olacaktık.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, o gece bizi ilk kez açıkça sorguladı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Planımızın ne kadar uzun bir süreye yayılacağının farkında olup olmadığımızı sordu. Açıkça söylemese de, bizim perspektifimizin kendi hayat sürelerimizle sınırlı kaldığını ima etti. Bu işin ne kadar kapsamlı ve ne kadar ayrıntılı bir planlama ve takip gerektirdiğini anlattı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, michael’ın tek başına geminin herhangi bir kısmını sıfırdan tasarlamasının imkansız olduğunu söyledi. Tek başına yapabileceği şeyler, sınırlıydı. Ancak belli bir noktaya kadar öğrenebilir ve ancak belli bir noktaya kadar yaratıcılık gösterebilirdi. Büyük bir problemde ancak çok küçük bir katkı sağlayabilirdi. Bu yüzden bu planın, nesiller boyunca sürdürülmesi, ondan sonra gelen michael’larca daha ileriye taşınması gerekiyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner’i hayretle dinliyorduk. Hayretimizin nedeni söylediklerinin bizim için yeni olması değildi. Tersine, Mike’la ikimizin yıllar önce yaptığımız planın Soner’in kendi başına çıkardığı sonuçla aynı olmasıydı şaşkınlık verici olan.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bunu o gece Soner’e söyledik. Bizim de michael’ın birbiri ardına, nesiller boyunca klonlanarak bu işi yapmasını planladığımızı anlattık. Soner bizi sessizce dinledikten sonra, bunun kendi söylediklerinin doğruluğunu değiştirmediğini söyledi. Haklıydı. İlk önce Soner’in geliştirilmesi gerekiyordu. Bunun için ilk michael’ın, belki ondan sonraki birkaç nesille birlikte, robotlar konusunda uzmanlaşması gerekiyordu. Planlarımızı o şekilde değiştirdik.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, daha sonra, benimle daha fazla zaman geçirerek klonlama konusunda bildiklerimi öğrendi. Bu konunun tüm inceliklerini, altında yatan teoriyi ve literatürü, yaptığım deneyleri ve aldığım sonuçları onunla paylaştım. Ona öğrettiğim her şeyi bir sünger gibi içine çekiyordu. İfadesiz gözlerindeki kırmızı ışıkları titretmeden benim söylediklerimi dinliyor, gerektiği yerlerde sorular sorarak daha fazlasını öğreniyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Yıllar geçiyor, michael büyüdükçe öğrendikleri de artıyordu. Artık, doğru yönlendirmeyle birlikte, kendince yeni şeyler üretmeye başlayacağı çağa yaklaşıyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, bize bazen yeni planlarından bahsediyordu. Benden öğrendiği genetikbilim konusundaki bilgilerle birlikte, belki gelecekteki birkaç michael’ı da kullanarak, klonların kişilik ve zeka özelliklerini doğmadan önce ayarlayabileceğimizi, bunun çok yararlı olabileceğini anlattı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, yine haklıydı. Her şeyden önce, gelecekteki michael’ların kendilerini önlerindeki probleme odaklamalarını ve hiçbir şekilde dikkatlerinin dağılmalarına izin vermemeleri gerekiyordu. Hatta, üzerinde çalıştıkları problemin özelliklerine göre, bazı michael’ların uyumlu, bazılarının yaratıcı, bazılarının her konuda sorgulayıcı, bazılarının ise sadece verilen işi yapmayı seven özellikte olması gerekecekti. Hatta, bunlar ve bunların dışındaki pek çok özelliğin belli oranlarda, her michael için değişen oranlarda kombinasyonları söz konusu olacaktı. michael, yapacağı işe göre doğacaktı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner’in daha sonra söylediği bir şey, Mike’la beni dehşete düşürdü.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Zaman kaybını asgariye indirmemiz ve esas planımız olan geminin yeniden inşasını bir an önce sağlayabilmemiz için, michael’ın doğal yaşam süresinin sonuna kadar beklemememiz gerektiğini söyledi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bunu söylerken, her zamanki gibi sakin ve herhangi bir duygu içermeyen ses tonuyla konuşuyordu. Sanki, ertesi gün beklenen hava durumu hakkında konuşur gibiydi. Bizi asıl korkutan da bu oldu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, sakin bir tonla, insanın yaratıcılığının belli bir yaşa kadar geliştiğini, daha sonra zekâsı ile birlikte düşüşe geçtiğini anlattı. Bazı bilim dallarında bu, kendini daha net olarak ortaya çıkarıyordu. Örneğin matematikçilerin en verimli yıllarının yirmili yaşlar olduğu bilinen bir şeydi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, bunun michael için de geçerli olacağını, belli bir yaşa kadar verimli olmasına karşın, daha sonra verimliliğinin gitgide düşerek kendini tekrarlayacağını ve yeni bir şeyler ortaya çıkarmasının güçleşeceğini izah etti. Belli bir zamandan sonra, michael bir kaynak değil, bir yük haline gelecekti. Önümüzdeki amaca bir katkı sağlamayan, zamanımızı ve kaynaklarımızı tüketen bir yük…</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bunun önüne geçilmesi gerekiyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Her michael’ın daha önceden belirlenmiş bir ömrü, bir çeşit kullanım süresi olmalıydı. Bu yaşa ulaştığında, insani yöntemlerle hayatı sona erdirilmeli ve zaman yitirmeden bir sonraki michael’ın doğumuna geçilmeliydi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Hatta, michael’ların zekaları ve yaratıcılıkları, genetik değişikler sayesinde, bu yaşam süresinde zirveye ulaşacak ve onların yaşamlarının sonuna kadar zirvede kalacaktı. Belki öğrenme süreleri de kısalacak, kendilerini tamamen işlerine verebileceklerdi. Tamamen sonuç odaklı olarak yaşayacaklardı. Kısa hayatlarının içinde, önlerine konan amaç için parlayacaklar ve işlevsiz hale geldiklerinde de söneceklerdi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bunu kabul etmemiz kolay olmadı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>İlk duyduğumuzda, (Mike da, ben de) şiddetle karşı çıktık. Bunun insani olmayacağını, kendimizi adadığımız değerlere ters olduğunu söyledik.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, o gece bize ifadesiz gözleriyle bakarak, “Bütün bunların neresinin insani olduğunu sanıyorsunuz?”, diye sordu. Sonra dinlenme bölmesine çekildi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ondan sonraki birkaç gün bunu hiç konuşmadık. Günlük işlere kendimizi kaptırarak bu konuşmanın hiç yapılmamış olduğunu farz etmeye çalışıyorduk. michael’ın ilerleyen çalışmalarını gözleyip kontrol ederken, onunla göz göze gelmemeye çalıştığımızı fark etmek zor değildi. Sanki, neler konuştuğumuzu bize bakınca anlaması mümkünmüş gibi…</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Birkaç hafta sonra, Soner tekrar bizimle konuşmak için yanımıza geldi. Yine gecenin geç saatleriydi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bize, söylediklerini etraflıca düşünüp düşünmediğimizi sordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ben, bütün bu yaptıklarımızın insani olmadığını söylerken ne demek istediğini sordum.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, bir insanı nesiller boyunca klonlamanın ve onu tek bir amaç uğruna kullanmanın, hatta genetik yapısını bu doğrultuda değiştirmenin bizim değer sistemimizle uyuşup uyuşmadığını sordu. Eğer etik değerlerimize bu kadar bağlıysak, bütün bunları hiç gündeme bile getirmememiz, bu gezegende doğal yaşamımızın sonuna kadar yaşayıp ölmeyi kabullenmemiz ve insanlığa yeniden ulaşmayı aklımızdan çıkarmamız gerektiğini söyledi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Sözleri acımasızdı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Sonra bunun etik değerlerle ilgisi olmadığını, daha büyük bir amaç uğruna yapılmış bir düzenleme olduğunu söyledi. Bu amaca ulaşabilmek için elimizdeki en önemli kaynak, michael’dı. Ondan faydalanmak da en doğal yöntemdi. Kendimizi ve değerlerimizi sorgulamanın kimseye bir yararı yoktu. Kendi söylediklerini de bu çerçevede değerlendirmemiz gerektiğini usulca ekledi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Kimseye, hiçbir insana fiziksel ya da psikolojik olarak zarar vermekten yana olmadığını üstüne basa basa belirtti. michael, belli bir yaşta ölmesinin kendisi için doğal bir şey olduğuna inanacaktı. Bunu evrenin doğal işleyişinin bir sonucu olarak kabul edecek ve sorgulamayacaktı. En verimli yıllarını, bu zaman sınırının gelmesinden önce, kendisine verilen görevde bir sonuca varabilmek için kullanacaktı. Genetik olarak geliştirilmiş zekâsı ve diğer özellikleri ile bu değişikliklere göre ayarlanmış fizyolojisi, bu süre içinde azami faydayı sağlayacak şekilde ayarlanmış olacaktı. Bu sürenin sonrasında yaşamasının (kendisi dahil) kimseye bir yararı kalmayacaktı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>“Nasıl ölecek?”, diye sordum.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner hiç düşünmeden, “O işi bana bırakın,” dedi. “Acısız bir ölüm olacağına, </em>insani<em> olacağına emin olabilirsiniz.”</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner’e o gece veya daha sonra bu konuda herhangi bir yanıt vermedik. Yanıt vermemizi beklediğini de sanmıyorum. Bizden onay bekliyor değildi. Sadece gelecekte yapacaklarını bizimle, bir jest yaparak, paylaşıyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner’in planımızı bizden daha çok sahiplendiği artık açıkça görülüyordu. İstediği, gerekli gördüğü değişiklikleri, düzeltmeleri ve geliştirmeleri yapıyor ve çalışmadığı zamanlarda bunlar üzerinde kafa yoruyordu. Bunları yine bizimle konuşuyordu; ama bunun amacı bizden bir onay almak değil, bizim bunlar hakkındaki düşüncelerimizi öğrenmek ve gerekirse yararlanmaktı. Son kararı kendisi veriyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Yıllar geçti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>michael’ın Mike’la birlikte robot teknolojileri konusundaki çalışmalarında önemli sonuçlar alınmaya başlanmıştı. Soner’in dış görünüşünün değişmeye başladığını, hareketlerinin daha seri olmaya başladığını görebiliyordum. Yaptıkları değişiklikleri önce geliştirdikleri test robotu üzerinde deniyorlar, istenen sonucu aldıklarından emin olduktan sonra da bunları Soner’in üzerinde uyguluyorlardı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner bu değişikliklerden memnundu. Ama bunların yeterli olmadığını, belki bir sonraki michael’ın kendisini istediği mükemmelliğe kavuşturabileceğini söylüyordu. Daha sonrasını Soner’in kendisi halledecekti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>michael, artık 26 yaşına gelmişti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Doğal olarak Mike’a benziyordu. Ama yetiştiği yerin ve yetiştirilme şeklinin farkları nedeniyle, kendine özgü bir görünüşü vardı. Bizim Mike’tan daha sağlıklıydı. Kendine daha iyi bakıyor ve vücut formunu koruyordu. Mike gibi bir uzay gemisi kazası yaşamış olmadığı ve günlük egzersizlerini aksatmadan yaptığı için, Mike’ın daha ileri ve ideal bir versiyonu gibiydi. Ayrıca, ondan daha zeki ve becerikliydi. Yetiştirilirken ve çalışırken, fazla dikkatini dağıtacak şeylerin olmaması, konu üzerinde daha kolay odaklanmasını sağlıyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Sorular soruyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Nereden geldiğimizi, burada bulunmamızın amacını ve daha birçok konuda bizi zorlayan sorular soruyor, basit açıklamalarla yetinmiyor ve ısrar ediyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Onunla bir gün oturarak bütün gerçekleri konuştuk.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Galaksi’yi, diğer insanları, Birlik’i, bizim grubumuzu, buraya yaptığımız yolculuk sırasında başımıza gelenleri anlattık. Sonra, buradan kurtulabilmek için yaptığımız planı ana hatlarıyla ona anlattık.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>michael, Mike’ın klonu olduğunu daha önceden biliyordu. Ama bunun nedenini bilmiyordu. Bunu sanki insanların doğal üreme yöntemiymiş gibi kabul etmişti. Başka bir şansı da yoktu; hayatı boyunca hiç kadın görmemişti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Anlattıklarımızı dinledikten sonra, ikimize bir süre baktı. Sanki ona bir şaka yaptığımızı düşünüyor; yüz ifademizden ciddi olup olmadığımızı anlamaya çalışıyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Söylediklerimizin doğru olduğunu anladıktan sonra, bakışları uzaklara daldı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>O an, bunun iyi bir fikir olmadığını düşünmeye başladım. michael’a bütün bunları anlatmamız, onun için büyük bir şok anlamına gelebilirdi. Söylediklerimizi hazmedememesi ve çok ters bir tepki vermesi de mümkündü. Belki de ona daha yumuşak gelecek bir hikaye anlatmalıydık.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ama artık bunları düşünmek için çok geçti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>michael, bir süre boşluğa baktıktan sonra bize döndü ve gülümseyerek, “Demek her şeyin başındayız,” dedi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Kendisinin yaratılma amacını anlamıştı ve bununla barışıktı. Kendisinden sonra gelecek pek çok michael’ın birincisi olduğunun artık farkındaydı. Bundan fazla rahatsız olmuşa benzemiyordu. Tersine, bunun kendisine daha büyük bir önem yüklediğini, çok özel olduğunun kanıtı olduğunu düşünüyordu. O, ilkti. Belki de, bizi tanıyacak tek michael’dı. Bütün planı öğrenecek tek michael’dı. Her şeyi başlatan onun başarısı olacaktı. Kendisinden sonra gelen michael’lar, onun yaptıklarının üzerine katkıda bulunarak ilerleyeceklerdi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Daha sonraki günlerde michael, eskisinden daha verimli bir şekilde çalışmaya başladı. Daha neşeli ve kendinden emin bir hali vardı. Artık bizimle, galaksi ve insanlığın geri kalanı hakkında sohbetler ediyor ve sorular soruyordu. Her şeyi bir anda öğrenmesi tabii ki mümkün değildi, ama onunla olan her konuşmamızda ona başa çıkabileceği kadar bilgi veriyorduk.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Başka insanları merak etmesine karşın, onlarla birlikte yaşama düşüncesi michael’a dayanılmaz geliyordu. O burada, bizimle birlikte mutluydu ve seçeneği olsa bile bir yere gitmek istemiyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>İlk michael’ı öldürmeyecektik. Buna Mike ile birlikte karar vermiştik. Soner de bu kararımıza katılmıştı. Herhangi bir genetik değişikliğe uğramamış olduğu için, daha uzun yıllar verimli olacaktı. Ayrıca, o bizim ilk michael’ımızdı. Daha sonraki klonlar gibi, gelecekte doğup yaşayacak, teorik bir insan değildi. Bizim yarattığımız ve bizzat büyüttüğümüz, bebekliğini ve çocukluğunu birlikte yaşadığımız, karşılıklı oturarak konuştuğumuz michael’dı. Onun erken ölmesine göz yumamazdık. Doğal yaşamının sonuna kadar yaşayacak ve kendi zamanı geldiğinde, bizim gibi ölecekti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Yıllar geçmeye devam ediyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bir gün, aklıma gelen bir düşünce ile sarsıldım.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bu düşünce bir anda ortaya çıkmış değildi. Sanki bilinçaltımda zaman içinde kendi kendine gelişmiş ve belli bir olgunluğa oluştuğu anda bilinç üstüne çıkmıştı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Hiç kimsenin konuşmadığı, gündeme bile getirmediği bir şeydi bu. Herkesin son derece normal olarak kabul ettiği, sorgulamayı aklına bile getirmediği bir konuydu. Benim düşünmemden önce konuşulmamış olması son derece garipti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Neden sadece Mike’ı klonlayacaktık? Neden sadece michael’lar doğacaktı? Neden bütün planımızı Mike’ın kopyaları üzerine kurmuştuk?</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Neden ben bu planda yer almıyordum? Neden gelecekte alp’ler olmayacaktı? Neden onların çözmesini bekleyen problemler, geliştirmeleri gereken teknolojiler söz konusu değildi?</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ben neden bu planın dışında kalmıştım?</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bunları düşündüğüm anda sarsıldım. Daha önce aklıma gelen ve yanıtını verdiğim sorular değildi bunlar. Aslında o kadar önemli bir konuydu ki, bu kadar uzun süre akla gelmemeleri şaşırtıcıydı. Belki kendimizi önümüzdeki günlük ve her zaman acil olan işlere kaptırdığımız için bunu düşünmemiştik. Belki de Mike, hatta Soner bile, bunu düşünmüşler, ama benimle konuşmamayı tercih etmişlerdi.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Her halükarda, artık bunun gündeme gelmesinin vakti gelmişti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Olayların akışını, en başına kadar, geriye doğru düşündüm. Her şey, Mike’ı klonlamamızla, michael’ın doğumuyla başlamıştı. Neden Mike’ı seçmiştik? Aslında, laboratuarı kuran ve kopyalama çalışmalarını geliştiren bendim. İlk deneyleri düşündüğümde, gözümün önüne başarısız hayvan müsvetteleri geldi. Kendi başına nefes almak yeteneğinden bile yoksun, şekilsiz, organlarının yerleri değişmiş veya tamamen eksik deney hayvanları… Başarıya ulaşıncaya kadar onlarca hayal kırıklığı, onlarca hilkat garibesi… Onları inceledikten sonra bir an önce gözümün önünden uzaklaştırıyordum. Hem başarısızlıklarımın somut örneklerini görmek istemiyordum, hem de midem onlara bakmayı kaldıramıyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Hayvanlardaki ilk başarılarımdan sonra, ilk insan denemesini Mike’ta gerçekleştirmemin nedeni belki de buydu. Yöntemleri geliştirmeme ve başarıya ulaşmış olmama rağmen, insan embriyosunda nasıl bir sonuç alacağımı bilmiyordum. Her zaman bir risk vardı. Farklı kromozomlar, farklı bir gelişme süreci söz konusuydu. Teorik olarak ne kadar iyi hazırlanmış olursam olayım, dikkate almadığım bir şeyin sonradan ortaya çıkması ihtimali hep vardı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Belki biraz bencilce davranarak, bu ilk deneme için Mike’ın DNA’sını kullandım. Bu bilinçli ve üzerinde düşünülmüş bir karar değildi. O anda oluşan, anlık bir içgüdüydü. Şimdi geriye dönüp baktığımda, gerçek nedenlerimi daha iyi anlıyorum.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>İnsan üzerindeki ilk deneme, bütün korkularıma rağmen, başarıyla sonuçlandı. Anlaşılan gereken bütün faktörleri hesaba katmıştım. Kısa süre içinde Mike’ın mükemmel bir kopyası, sıvı tanklarının birinin içinde gelişmeye başladı. Dokuz ay sonra da doğum gerçekleşti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Bütün testler, bütün tahliller michael’ın tamamen normal bir insan olduğunu gösteriyordu. Artık korkacak bir şey kalmamıştı.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Artık bütün dikkatimizi ve enerjimizi michael’ın büyütülmesine ve planımızın uygulanmasına vermiştik. Başka şey düşünecek zamanımız yoktu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ayrıca, Mike’ın makine mühendisi olması da planımıza uygundu. Ne de olsa, bir uzay gemisini inşa edecek, onu en başından, hiç yoktan yaratacak bir insandı ihtiyacımız olan. Mike’ın bu konudaki yetkinliği ve kişisel olarak yatkınlığı, michael’ın ve ondan sonra gelecek olan michael’ların bu görev için uygun bir seçim olacağı anlamına geliyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ama bunu hiç konuşmamıştık.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ve belki artık çok geçti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Soner, kendini michael’ın bebekliği, çocukluğu, onun yetiştirilmesi, fiziksel ve psikolojik olarak gelişimi ile uygun şekilde eğitilmesi konusunda uzmanlaşmaya vermişti. Planımızın evreleri, hangi durumda nasıl davranılacağı, michael’ın genetik yapısında yapılacak değişiklikler gibi konularda her gün yeni ilerlemeler kaydediyor; tecrübelerimizden elde ettiğimiz bilgilerle yol planımızı takviye ediyorduk.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Her şey michael’ın çevresinde şekillenmişti. Bunu değiştirmek için artık çok geçti. Çok fazla yol almıştık. Her şeye baştan başlamak zaman kaybı demekti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ama bütün bunlar, bu konuyu hiç konuşmamış olmamızı haklı çıkarmıyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Önümüzdeki yıllarda, Mike’ın nesli, DNA’sı devam edecekti. Hem de hiç bozulmadan… Benim genetik mirasım ise benimle birlikte ölecekti.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Ve bu durum hiç kimseyi rahatsız etmiyordu.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Benden başka…</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Buna göz yumamazdım.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em>Yaptıklarımın nedeni budur.</em></p>
<p><em> </em></p>
<p><em> </em></p>
<p>Okuduğum kayıt burada sona eriyordu. Bunu birkaç kez, baştan sona okudum. Bazen, hatta çoğu yerde, tıkanarak durdum ve kendimi toplamak için biraz bekledim. Okuduklarımdan bir anlam çıkarabilmek için defalarca durarak düşündüm. Saatler boyunca o istasyonun başında kaldım.</p>
<p>Ama hepsi boşunaydı. Kendimi, bir anlam ifade etmeyen bir denkleme boş gözlerle bakıyormuş gibi hissediyordum. Ne kadar zaman harcarsam harcayayım, bir işe yaramayacaktı. Önümdeki yazılar, aynı anlamsızlığı korumaya devam edecek ve oldukları gibi kalacaklardı.</p>
<p>Arada bir gördüğüm kâbusların birinin içindeymiş gibi hissediyordum kendimi. Uyanmaya çalışsam da uyanamadığım, her şeyin benim aleyhime geliştiği bir kâbus…</p>
<p>İstasyonu kapadım.</p>
<p>Büyük odadan dışarı çıkarak kapıyı ardımdan kapadım. Ev’in serbest kısımlarına girerek dolaştım. Michael’dan hala eser yoktu. Dışarı çıktım. Akşam olmuş ve hava kararmıştı. Yine bir süre bağırarak Michael’ı aradım, ama yanıt veren yoktu.</p>
<p>Bunları ancak yazarsam bir anlam ifade edebileceklerini düşündüm. O yüzden gecenin bu saatinde, yatakta olmam gerekirken, bunları yazıyorum.</p>
<p>Ama hala anlam kazanmıyorlar.</p>
<p>Daha fazla dayanamayacağım.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/badahan-canatan/dogus-2-aydinlanma/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/05/dogus-2-300x119.jpg' length ='13156'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>PARALEL</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/paralel</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/paralel#comments</comments>
		<pubDate>Tue, 27 Apr 2010 13:17:13 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Altuğ GÜRKAYNAK</dc:creator>
				<category><![CDATA[Altuğ GÜRKAYNAK]]></category>
		<category><![CDATA[Bilim kurgu]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1182</guid>
		<description><![CDATA[Size anlatacağım hikâye, ne gerçek, ne de hayal ürünü. Bunca yıl sonra bile, halâ düşündüğümde ‘gerçek miydi yahu?' diye tereddütte kalırım. Belki de bunu gerçekten yaşadım. Yoksa...]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Size anlatacağım hikâye, ne gerçek, ne de hayal ürünü. Bunca yıl sonra bile, halâ düşündüğümde ‘<em>gerçek miydi yahu?</em>&#8216; diye tereddütte kalırım. Belki de bunu gerçekten yaşadım. Yoksa anısının bu kadar kuvvetli olması ve yıllar sonra bile denemeler yapmam boşuna mı?</p>
<p>Liseyi bitirdiğim yıldı. Yaz tatili yeni başlamış, kankalar bir yerlere gitmiş, bense sıkıntı ve yazın ilk sıcak günleriyle bunalmaya başlamıştım. Bilgisayarım arızalandığından onunla da vakit geçiremiyor, tamamı okunmuş, hatta bazıları ikişer defa okunmuş, kitaplarımın yığıldığı kitaplığımın karşısında dakikalarca vakit geçiriyordum.</p>
<p>Sokaklar dolaşılamayacak kadar sıcak, tatil yerleri gidilemeyecek kadar pahalıydı. Televizyonu da pek sevmediğimden bir gün kumandayı karşı koltuğa fırlatıp odamın düzenini değiştirmeye giriştim. Size de olmuştur, öyle, bir anda kalkar bir şey yaparsınız düşünmeden. Yatağımı odanın ortasına çekip kitapları devirmeden kitaplığımı yatağın eski yerine ittirmeye çalışıyordum. Bir elim kitaplıkta, diğeri duvara dayanmış halde yavaş yavaş ittirirken onu duydum; “N’oluyor yaa?”</p>
<p>Evde yalnızdım, ses tanıdıktı ve arkamdan geliyordu. Sırtımdan bir anda boşalan soğuk terle, kala kaldım. Ayakta durmuş, üzerinde benim şortum ve en sevdiğim gömleğimle bana bakan BEN, benim kadar şaşkındı. Geri geri iki adım atıp, odanın ortasındaki yatağa çöküverdi. O manzarayı aklıma getirdiğim şu anda bile sırtım ürperiyor.</p>
<p>- Ne yapıyorsun? Sen nasıl.. ya olamaz! Deliriyor muyum?</p>
<p>Duvarın dibine çökmüş ve gözlerimi kırpmadan ona bakıyordum. Birbirimize bakıp ikimiz de sağ elimizi şaşkınlıkla başımıza koyduk. Benle aynı hareketi, benim gibi yapıyor olsa da, arkamda bir anda ortaya çıkan bu ikinci ben, benim kadar şaşkın, paniklemiş ama farklıydı. Delirmiş miydim? Yoksa başka birinin deliliği mi oluyordum? Konuşan yine o oldu.</p>
<p>- Konuşsana!<br />
- Ne diyeyim, ben de şaşırdım. Sen nerden çıktın? Rüya mı görüyorum?<br />
- Asıl sen çıktın ortaya. Odama geliyorum ve birinin yatağımın yerini değiştirdiğini, dolabımı ittirdiğini görüyorum. VE O KİŞİ BENİM!<br />
- Asıl sen bensin. Aha, delirdim galiba sıkıntıdan! Bir bu eksikti.</p>
<p>Sinirli, şaşkın, inceleyen gözlerle susup birbirimize baktık. Gömleğimin içine her zaman tişört giyerim. O giymemişti ve önü açıktı. Kendine baya iyi bakmıştı, çünkü baklava gibi kaslarını görebiliyordum. Benimse her gün büyüyen bir göbeğim vardı o zamanlar. Yeni traş olmuş ve saçları jöleliydi, oysa ben asla jöle kullanmam ve genelde kirli sakal gezerdim.</p>
<p>Gülümseyip bana elini uzattı. Ancak o zaman farkettim halâ yerde oturduğumu. Elini tutup kalktım.</p>
<p>- Adın ne?<br />
- Cem. Senin?<br />
- Benim de.</p>
<p>Kaşlarını çatıp tekrar yatağa oturdu. Ben de yanına oturup darmadağın odaya baktım bir süre.</p>
<p>- Yani nedir şimdi? Ne oldu sence?<br />
- Ne bileyim? Paralel evren şeysi mi acaba?<br />
- Oha! Çok bilimkurgu okumanın sonucu, gördüğüm rüyaya bak.<br />
- NE rüyası dıngıl. Baya baya gerçek gibi.</p>
<p>Bir süre bakıştıktan sonra siniri bozulmuş gibi gülmeye başladı. ‘<em>Demek gülerken böyle görünüyorum</em>‘ diye düşündüm. Beni de bir gülme aldı. Biraz sonra aniden, gülmesi kesilip sabit bir noktaya baktığını fark edip ben de sustum. Çalışma masamdaki fotoğrafa bakıyordu. Uzanıp resmi elime aldım.</p>
<p>- Hatırlıyor musun o günü?<br />
- Evet, ama çerçeve farklı. Benim değil, senin evrenindeyiz anlaşılan.</p>
<p>Bir anda işler değişti. Misafir değil, ev sahibi olarak paralel evrenden gelen kopyama ev sahipliği yapacağım tuttu.</p>
<p>- Tamam sakin ol, sana su getireyim mi?<br />
- Kendim alırım, ev aynı nasılsa. Ne yapacağız şimdi sen onu söyle.</p>
<p>Ben elimdeki resme bakarken o kalkıp mutfağa doğru yürüdü. Yürürken aynı benim sinirli zamanlarımda yaptığım gibi boynunu sağa sola çevirip çıtlattığında rüyada olmadığımı düşündüm. İnsan bu kadar detaylı rüya görmez. Görmez değil mi?</p>
<p>Mutfaktan elinde boş bardakla ve kocaman açılmış gözlerle döndü.</p>
<p>- Ne oldu? Niye öyle bakıyorsun?<br />
- Bana yalan söyleme, dürüst ol, bir şey soracağım.<br />
- Sor.<br />
- Salonda pipo kokusu var. Babamız yaşıyor mu?<br />
- Nasıl soru o? Tabii ki yaşıyor.</p>
<p>Bardağı düşürüp iki elini başının üstünde kenetledi. Yine aynı bakış; şaşkınlık, mutluluk ve kaybolmuş bir çocuk yüzü.</p>
<p>- Babamız geçen yıl öldü benim tarafta!<br />
- Ne diyorsun?!<br />
- N’oluyor bana ya? Nasıl oluyor da gerçek olabiliyor?!<br />
- Bana sorma, ben de şaşkınım. Seni nasıl geri döndüreceğimizi bulalım.<br />
- Ben .. geri dönmesem olmaz mı?<br />
- Saçmalama! Nasıl açıklarız bunu? Hem diğer tarafta aniden yok olman çok tehlikeli. Annemizi yalnız bırakmış olmaz mısın?</p>
<p>Uzun süre omuzlarını düşürüp düşündükten sonra başını kaldırıp ıslak gözlerle bana baktı. Hiç unutmadım o bakışı. Daha sonra bir gün aynada tekrar o bakışı gördüğümde bunun da rüya olmadığına emin oldum. Bana bakıp “Haksızlık bu” dedi ve yatağa çöküp ağlamaya başladı. Şimdi şimdi fark ediyorum ki ikimiz de yaşadığımız şeye farklı tepki vermiştik. Olay beni donuklaştırırken, onu bir duygudan diğerine sürüklüyordu. Babasının bu tarafta yaşadığını öğrenip geri dönmek zorunda ama nasıl yapacağını bilmez bir haldeydi. Ona, yani kendime acıdım. Benden daha iyi durumdaydı fiziksel olarak, ama içi çürüktü sanki.</p>
<p>Bir süre daha ağlayıp hıçkırarak açıldı. Ona su verdiğimi ve hiç konuşmadan salona geçip bir süre oturduğumuzu hatırlıyorum.</p>
<p>- Geri dönmenin bir yolu var mı bilmiyorum. Nasıl geldiğimi bile bilmiyorum. Salondan odama geldim ve seni kitaplığı iterken buldum. Koridorda bir şey oldu belki de.<br />
- Aynı şeyi tekrarlayalım, belki işe yarar.<br />
- Denemeye değer.<br />
- Ben tekrar odaya gidiyorum, sen de birazdan aynı hareketleri yaparak gel.<br />
- İşe yararsa bir daha görüşemeyebiliriz. Senden bir şey rica etsem?<br />
- Babamla mı ilgili?<br />
- Ona sıkı sıkı sarıl benim için olur mu?<br />
- Tamam. Çok tuhaf birşey bu.<br />
- Çok acayip hem de.</p>
<p>Tekrar gülümsemesi geri geldiğinde sarılıp vedalaştık. Odaya gidip tekrar yere çöktüm ve bir elimi dolaba, diğerini duvara dayayıp içeri seslendim.</p>
<p>- Başla şimdi.<br />
- Tamam geliyorum.</p>
<p>Gözlerimi yumup bunun işe yaraması için dua ettiğimi, ama bir yandan da işe yaramamasını, bunun rüya olmadığını görmeyi, akşam bizimkiler döndüğünde bu olayın büyümesini istediğimi hatırlıyorum. Kendi kendime ‘<em>öyle düşünme, gitmesi lazım. Ne biçim kıyamet kopar gidemezse</em>‘ dediğimi hatırlıyorum. Bir süre dolabı yavaş yavaş ittirdikten sonra gözlerimi açıp sağa sola bakındım. Ses yoktu.</p>
<p>- Cem?<br />
- ..<br />
- Cem burda mısın gittin mi?</p>
<p>Salona giderken içim sıkıntıyla doldu. ‘Ne biçim hayal kurdum yahu, sıkıntının insana ettiğine bak.’ diye içimden geçiriyordum. Salona girerken evin kapısı şiddetle çarpılarak kapandı. Olduğum yerde zıpladım. Kalakaldım. Birkaç saniye boyunca kalbim kulaklarımda tamtam davulları çaldı ve dünya adeta sallandı. ‘Buradaydı! Gidemedi!’</p>
<p>Kapıya koşup açtım ve apartmanın içine doğru seslendim</p>
<p>- Cem dur!</p>
<p>Cevap vermedi, paldır kültür alt katlara inen ayak seslerini duydum. İnsanın nutku tutulur ya bazen, koşamadım arkasından. Sadece aynı şeyi tekrarlayıp seslendim “Cem! Dur!” Kapıyı kapatıp pencereye koştum. “Cem! Bekle!”</p>
<p>Sokaktan aşağı paldır küldür koşarak uzaklaşıyordu. Paralel evrenden misafir ikizim sırtında en sevdiğim gömleğim, altında şortum ve ayağında spor ayakkabılarımla.</p>
<p>Akşam bizimkiler eve döndüğünde salonda oturuyordum. Işıklar kapalı, gözüm karşıdaki apartmanların ışığına takılmış şekilde, boş boş oturuyordum. Ne sıkıntı kalmıştı ne bunalma. Koskoca bir soru işareti gelip baş köşeye oturmuştu sadece.</p>
<p>Eğer bu bir hayal veya rüya idiyse de, o gün olanlarla ilgili kafamı en çok kurcalayan şey, spor ayakkabılarımı evde bulamadığımızdı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/altug-gurkaynak/paralel/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>5</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/04/paralel-300x119.jpg' length ='14686'  type='image/jpg' />
	</item>
		<item>
		<title>CİNSEL BİR MESELE</title>
		<link>http://www.kayipdunya.com/serdar-burak-yildiz/cinsel-bir-mesele</link>
		<comments>http://www.kayipdunya.com/serdar-burak-yildiz/cinsel-bir-mesele#comments</comments>
		<pubDate>Fri, 26 Mar 2010 07:07:15 +0000</pubDate>
		<dc:creator>Serdar Burak YILDIZ</dc:creator>
				<category><![CDATA[Serdar Burak YILDIZ]]></category>
		<category><![CDATA[Cin]]></category>
		<category><![CDATA[Fantastik]]></category>
		<category><![CDATA[Hikaye]]></category>

		<guid isPermaLink="false">http://www.kayipdunya.com/?p=1172</guid>
		<description><![CDATA[Uykusunu bölen şeyin ne olduğunu anlamak zordu. Uyuşuk bir şekilde komidinin üstündeki lambayı açtı. Yine de odada kendisinden başka birini göremiyordu.
“Kalk! Daha ne duruyorsun!”
Gece, dünyada sadece gördüğü şeylerin varolmadığını çocukluğundan beri biliyordu. Gelen Duman’dı. Gece’ye görünmeyeli bir hayli olmuştu. Kadın mırıldandı “Seni dün doğum günüme bekliyordum, nerdeydin?”
“İşlerim vardı. Hadi kalksana uyuşuk seni!” Sonra ses yaklaştı [...]]]></description>
			<content:encoded><![CDATA[<p>Uykusunu bölen şeyin ne olduğunu anlamak zordu. Uyuşuk bir şekilde komidinin üstündeki lambayı açtı. Yine de odada kendisinden başka birini göremiyordu.</p>
<p>“<em>Kalk! Daha ne duruyorsun!</em>”</p>
<p>Gece, dünyada sadece gördüğü şeylerin varolmadığını çocukluğundan beri biliyordu. Gelen Duman’dı. Gece’ye görünmeyeli bir hayli olmuştu. Kadın mırıldandı “Seni dün doğum günüme bekliyordum, nerdeydin?”</p>
<p>“<em>İşlerim vardı</em>.<em> Hadi kalksana uyuşuk seni!</em>” Sonra ses yaklaştı ve görünmeyen bir el kadının üstünden yorganını çekti. Gece’nin uykusu kaçmıştı. Doğruldu ve gerindi. “Kendini gösterebilirsin.”</p>
<p>Oda bir anda normalden çok daha fazla parlak olan bir meşale tarafından aydınlanıverdi.  Duman, yatağın ucundaydı. Bir çocuk boyundaydı. Elbette göz alıcı parlaklığından dolayı vücut hatlarını farketmek zordu, daha çok büyük bir mum alevine benziyordu ama daha parlaktı. Gece bir keresinde güneş gözlükleriyle bakmıştı ve bu alevin içinde bir bedenin hatlarını farkeder gibi olmuştu.</p>
<p>“<em>Teşekkürler.</em>” Duman, Gece’nin izni olmadan kendini göstermiyordu. Gece etrafına bakındı. “Hediye de getirmemişsin!”</p>
<p>“<em>Henüz&#8230; Henüz getirmedim ve yatağında durmaya devam edecersen hediyeni kaçıracaksın.</em>”</p>
<p>Gece “Anlamıyorum,” diye mırıldandı, gözlerini ovuşturuyordu.</p>
<p>Duman hemen cevap vermedi.“<em>Artık bana olan iyilik borcunu ödemeni istiyorum</em>,” dedi</p>
<p>Duman’ın sözleri hemen etkisini gösterdi. Gecen’nin nabzı arttı ve yutkunma ihtiyacı hissetti. Çok geçmeden yataktan kalkmış, giyinmeye başlamıştı. Göz ucuyla lambanın yanındaki saate baktı. Sabahın dördüne yaklaşıyordu. Duman borcundan bahsetmek için ne kadar tuhaf bir zaman seçmişti.</p>
<p>“Nasıl ödeyeceğim?”</p>
<p>“<em>Arabada giderken anlatırım,” dedi. “Bu arada, mutlu yıllar ufaklık.</em>”</p>
<p>Duman’a olan borcu hafif değildi. Yaşamını bu cine borçluydu. Gece,  yetimhanede kalırken korkunç bir yangın çıkmıştı. Maalesef hiç bir şeyi unutmayacak kadar büyük , canını kurtarmak için bir şeyler yapabilecek cesareti bulamayacak kadar da küçük bir çocuktu o zamanlar. Alevlerin ortasında tek yapabildiğiyse ağlamaktı. Sonra Duman ortaya çıkmış, Gece’yi sarmakta olan alevleri “yutmuştu”. Çocuğa kaçması için bir yol açmış, ona rehberlik etmişti. Ertesi gün, gazeteler yetimhanedeki korkunç yangından kurtulan tek çocuktan bahsedecekti. Gece o günden bu tarafa Duman&#8217;dan başka bir cin görmemişti. Duman bunun iyi olduğunu, her cinin kendisi gibi canayakın ve “cazibeli” (Bununla her ne demek istemişse) olmadığını söylemişti.</p>
<p>Gece hala sersemliğini üzerinden atamamıştı. Cin ona  Derinkuyu mahallesine doğru sürmesini söylemişti. Yan koltukta oturuyordu ama görünmüyordu.</p>
<p>“Evet, şu mesele hakkında bir şeyler duymanın zamanı gelmedi mi?”</p>
<p>“<em>Cinsel bir mesele.</em>”</p>
<p>“Dalga geçme benimle.”</p>
<p>“<em>Geçmiyorum, ama şunu bilmelisin ki  hoşuna gitmeyecek</em>.”</p>
<p>Gece endişelenmeye başlamıştı. Derinkuyu’ya girdiğinde cinin onu nereye yönlendirdiğini anladı. Evet, bu hiç hoşuna gitmemişti.</p>
<p>Işıkları kapalı evlerin arkasında bir yerlerde yükselen karanlık dumanlar, turuncu bir ışıkla aydınlanıyordu. Uğursuz siren sesleri kulağına geliyordu. Ağzı kurumuştu. İtfaye sirenlerini duyması ve dumanı görmesiyle beraber aniden burnuna yanık kokusu gelmeye başladı. Gerçek miydi yoksa sadece böyle kokması gerektiği için mi kokuyu almıştı?</p>
<p>“Neden oraya gidiyoruz Duman?”</p>
<p>“<em>Birini kurtarman gerekiyor.</em>”</p>
<p>“Yanan bir binanın içine girmekten mi bahsediyorsun?” Daha bunu sorarken cevabı biliyordu.</p>
<p>“<em>Yanan yerin dışında olsa pek kurtarılmaya ihtiyacı olmazdı ha?</em>”</p>
<p>“Benim yardımıma neden ihtiyacın var?”</p>
<p>“<em>Çünkü kendi başına yürüyemeyen birini, bir bebeği, kurtarmamız gerekiyor. İlerde önemli bir insan olacak, bu yangında ölmesi pek çok insan için talihsizlik olurdu. Daha fazlasını söylemek isterdim ama biliyorsun, geleceği bilmek onu değiştirme kudretini getirir. Bu her şeyi anlamsızlaştırır daha da kötüsü tehlikeye sokar. </em>”</p>
<p>Gece cevap vermedi. Duman ne zaman bundan bahsetse neden onun geleceği görmesinin bir şeyler tehlikeye sokmadığını merak ederdi. Bir keresinde bu soruyu sormuş ama tatmin edici bir yanıt alamamıştı. Yangın yerine ulaştığında, burasının kendine has bir izleyici kitlesine sahip olduğunu gördü.</p>
<p>Yanan dört katlı eski bir binaydı. Sokağa bakan cephesinin tüm pencerelerinden duman çıkıyor, zaman zaman alevler kendilerini gösteriyordu. Bir itfaye aracı binanın karşısındaydı. İtfayecilerden biri zemin kattaki pencereden içeriye su püskürtüyordu. Kalan itfayecilerse bir güvenlik şeridi oluşturmaya çalışıyordu. Sadece birinin içerdeki yangını söndürmeye uğraşması tuhaftı. Kaldırımdaki kalabalığın yanan evin sakinleri olduğu en başta üzgün bakışlarından sonra da kıyafetlerinden belliydi. Hemen hemen hepsi pijamalarıyla dışardaydı, kimisinin ayakları yalındı. Bunda belki tuhaflık yoktu ama elinde ütüyle bekleyen sıska adamın hikayesini merak etmemek imkansızdı. Anlaşılan itfaye olay yerine ulaşmadan insanlar eşyalarını alevlerden kurtarmaya uğraşmışlardı. Özellikle eski model, katot tüplü televizyonun üstünde oturan teyze dikkat çekiciydi. Başını hafifçe yana eğmiş bakışlarını yerdeki sabit bir noktaya sabitlemişti. Vücudu kimsenin duyamadığı mistik bir ritme kapılmış gibi bir ileri bir geri salınıyordu. Gece, televizyonun onun ağırlığı altında kırılmadığına şaşırdı ve daha geçen hafta tamire giden televizyonunu düşündü “Bu aletleri eskisi gibi yapmıyorlar artık.” Bu anda böyle bir şey düşünebildiğine şaşırdı.</p>
<p>Sonra, yerdeki kadını gördü ve soluğu kesildi. Her zaman bir ölü görmekten korkmuştu ve her ilk gibi o anın da gelip çattığını sanmıştı. Sonra etrafında kolanya ile bekleyen ve kadına bir şeyler söyleyen adamı farkedince onun baygın olduğunu anladı. Daha ambulans gelmemişti demek ki.</p>
<p>Arabadan indiğinde yüzüne sıcak bir dalga çarptı. Binadan  henüz uzak sayılmasına rağmen etrafta sıcaklığın bu derece yükselmiş olmasına şaşırdı. Az önce yalınayaklı insanları gördüğünde üşüdüklerini düşünmüştü şimdi yanıldığını anlıyordu. Onların üşümeyi tercih edeceği belliydi. Lakin yanan evin teselli vermeyen sıcağında çaresizce bakıyorlardı. Birisi de itfayecilerden birine bağırıp çağırıyordu.</p>
<p>“<em>İçerde ikinci katta bir bebek var Gece, az önce uyandı.</em>”</p>
<p>Gece&#8217;nin sırtından bir buz parçası aşağıya kaydı. Hızlı ama küçük adımlarla kalabalığı uzaklaştırmaya çalışan bir memura doğru yürüdü. Adımları ıslak betonda yapışkan bir ses çıkarıyordu. Onu gören itfayeci, bir kızılderili kavminin reisi gibi sağ elini durması için kaldırarak bağırdı. Gece yangının homurtusunu ilk kez o zaman farketti ve çocukken yaşadığı korkunç anlara dönmemek için çabalamaya başladı ama bacakları gücünü kaybetmişti bile.</p>
<p>“Yaklaşmayın! Her an çökebilir!”</p>
<p>Gece de bağırarak cevap verdi “İçerde bir bebek var!” İki adımda adamın yanına varmıştı. Genç memurun yüzü is içindeydi, elbisesinin çoğu yeri kararmıştı. Gözleri dumandan dolayı tahriş olmuş ve kızarmıştı, terlemişti ve bütün bu karmaşanın içinde sıcakkanlı yeşil gözleri endişeyle kadının gözlerine kilitlenmişti. Gece&#8217;nin söyledikleri karşısında adamın sesi kesilmiş, eli havada kalmıştı.</p>
<p>“Nerden biliyorsunuz?” diye sordu.</p>
<p>Gece&#8217;nin karşılaşmaktan korktuğu soruydu bu. Ne diyecekti? Duman adlı bir cinle arkadaşım ve o da sabahın bu saatinde beni kaldırıp buraya getirdi. Sonra? Merkez, Merkez buraya bir ambulans daha gönderin bir de delimiz çıktı!</p>
<p>“Bakın içerde bir bebek var ve birinin onu kurtarması lazım burada öylece duracağınıza içerde hayat kurtarmanız gerekmiyor mu sizin?”</p>
<p>Adam eskisi gibi gür çıkmayan ve çaresizlikle zayıflayan bir sesle karşılık verdi. “Dediğiniz doğru olsa bile bina yıkılmak üzere, içeriye bu andan sonra giren bir daha çıkamaz. Çevredeki binaları bile boşalttık. Binadan çıkan kimse..” cümlesi bir öksürük nöbetiyle kesildi.</p>
<p>Gece, adamın daha önce bu binaya girmiş olduğunu anladı. Adamın cesaretini takdir ederken bir yandan da söyledikleri karşısında sinirlenmişti. Ortada söz konusu olan bir bebeğin yaşamıydı!</p>
<p>Duman, “<em>Adam haklı, bina yıkılmak üzere,,</em>” diye ekledi. “<em>İçerde bir bebek var. Bu yakışıklıyla sonra çene çalarsın! İçeriye gir ve kurtar şu bebeği!</em>”</p>
<p>Gece durumun bu noktaya gelmesinden korkuyordu. Duman ondan hayatının karşılığı olan borcu ödemesini istemişti ve bunu ödemesinin tek yolunun yıkılmakta olan bir binanın içine girmesi olduğuna göre hayatını burada bırakmasıydı. Sonra aklına Dumanın’ın söylediği “Hepimiz er ya da geç ateşle imtihan ediliriz,” cümlesi geldi. Gece o imtihandan bir hayli erken geçtiğini düşünmüştü bugüne dek.</p>
<p>Ölmek istemiyordu. Bir an arkasına dönüp arabaya binip evine doğru araba süreceğinden emin oldu sonra aklına çocukluğundaki o korkunç yangındaki çaresizliği geldi ve bebeğin yerine kendini  koydu. Bu bacaklarını hareket ettirmek için yetmişti. Bir anda onlarda koşu bandına çıkmadan önceki hazır ve gergin bekleyişi hissetti. Bundan sonrasını tahmin etmek zor değildi. Yanan binadan çıkan insanlara bakan memurun bakışları yerdeki baygın kadına kilitlenmişti . O sırada sanki bir anlığına dumanların arasından zorlukla duyulan bir bebeğin  çaresiz ağlaması yangının homurtusunu bastırdı. Memurun şaşkınlığından doğan fırsatı sonuna kadar kullanan Gece yanan binaya doğru fırladı.</p>
<p>Kısa bir şaşkınlığın ardından arkasından fırlayan memurun kovalamacayı birkaç adım sonra bir öksürük nöbetine girip bıraktığını duydu. Pencereye su fışkırtan memurun şaşkın bakışları altında cehenneme daldı.</p>
<p>Daha ilk saniyede üzerine onu daha iyi örten ıslak bir şeyler almadığı için kendine lanet okudu. Koridordan şişmiş ve deforme olmuş posta kutularının olduğu duvarın köşesinden dönerek merdivene ulaştı. Ceketiyle burnunu ve ağzını örtüyordu. Gözleri yanmaya başlamıştı ve görüşü bulanıklaşmıştı. Acele etmeliydi yoksa daha fazla dayanamayacaktı. Sonra alevler içindeki merdivenin ilerisini göremediğini farketti. Kalın bir duman bulutu vardı ve ateş duvarları kemirmeye başlamıştı. Alevin doyuramadığı har, cehennem sıcağını kadının suratına çarpıyordu. “Duman!” diye bağırdı örtülü ağzından ama bir çevap alamadı.</p>
<p>Yine de devam etmeliydi. İlk bir kaç basamaktan sonra ritmini yakaladı ve gözlerini kısarak hızla merdivenlerden çıkmaya başladı. Bu sırada, ayağının altında, bir depremi andıran titreme ve ikinci katın koridorundan yükselen gürültüyle sarsıldı. Bacakları korkudan titriyor ve kalbi gırtlağını dövüyordu. Gözlerinden yaşlar boşanıyordu. Bu kattaki iki dairenin de kapısından alevler merdiven boşluğuna doğru savruluyordu. Basit ama çok etkili bir soru zihninde aydınlandı. “Hangi tarafa gitmeliyim?”</p>
<p>Saniyeler dakikalarla uzunluk konusunda yarışıyordu ama sonra binadan yayılan gürültünün arasında ufaklığın sesini duydu. “Sol!” diye düşündü ve kapıdan içeriye esti.</p>
<p>Bilmediği dairede yolunu bulması bir hayli zordu. İçerde daldığı ilk odanın tuvalet olduğunu yoğun dumandan dolayı zor farketti. Sonra iki büklüm olmuş bir halde eğilince görüşünün biraz olsun düzeldiğini farketti ve öyle ilerleyerek tekrar antreye çıktı. Kapısı kapalı olan odaya girmedi. Çocuğun sesini duyabildiğine göre kapısı açık bir yer olmalıydı.</p>
<p>Sonraki oda salondu orda da kimse yoktu.</p>
<p>Bebeğin sesini duydu ve homurdanarak tekrar antreye döndü. Kapalı kapının ilerisinde, antrenin sonundaki küçük odadan geliyordu ses. Oraya doğru gitti ve mutfağın karşısındaki odada, duvarın dibindeki küçük yatağında ağlamakta olan bebeği gördü ama sevinci kursağında kaldı. Kızarmış gözlerle bakıyordu bebecik. Salya sümük olmuş yüzü morarmaya başlamıştı ama ufaklık öyle bir bağırıyordu ki minik boğazında damarlar beliriyordu. Gece onu kaldırınca sesi kesildi. “Şşşşş!” diye seslendi Gece. “Seni buradan götüreceğim.” Vücuduna bastırdığı ufaklığın çarpan küçücük kalbi Gece&#8217;nin kalbini köpürüp taşan bir bardak gibi sevgiyle doldurdu ve bu sırada karşı odada bir tüp patladı. Gece&#8217;nin dünyasından ses, amansız bir rüzgarla sökülüp atılmıştı. Sersem edici sessizlikle dolu olan birkaç saniyede Gece&#8217;nin ayakları yerden  kesildi. Eğer odanın girişinde dursaydı bebekle beraber ölmüş olacaktı ama onun yerine bebeğin yatağının üstüne fırladı ve onu kırdı. Odanın antreye bakan duvarında bir delik açılmıştı ve buzdolabıyla beraber birkaç büyük moloz odanın kapısına yığılmıştı.</p>
<p>Sol kaburgasından tüm vücuduna yayılan ve yaptığı her hareketle yeniden tetikleniyormuş gibi olan bir sancıyla dişlerini sıktı. Ağzına kan tadı gelmişti. Ciddi bir şey olmadığını düşündü. Dilini de ısırmış olabilirdi değil mi? Şu anda düşünmeye değmezdi.  Bebeğe baktığında korkmuş ama hala canlı gözlerle karşılaştığında sevindi. Aksak adımlarla buzdolabı ve muhtemelen mutfaktaki duvara ait büyük bir parçanın engellediği ve eskiden kapının olduğu yere ilerledi. Buzdolabına baktığında onun patlamanın etkisiyle parçalanmış olduğunu farketti ancak hala ağırdı ve yerinden kımıldamıyordu. Çok sıcak olmasıysa içerdeki tehditkar havayı daha da arttırıyordu. Birkaç başarısız ve artık tanıdık olan o korkunç sancıyla biten çabadan sonra buzdolabını yerinden oynatamayacağını anladı. Çaresizlik içinde duvarda açılmış olan küçük deliğe baktı, oradan geçmesi imkansızdı. Ancak belki ufaklığı antreye itebilirdi. Peki sonra?</p>
<p>Başka bir yolu olmalıydı. Odanın penceresine yöneldi. Başı artık iyiden iyiye dönmeye başlamıştı ve bebek ürkütücü bir biçimde sessizdi.   Pencerede parmaklıkları gördüğünde gözlerine inanamadı. Temiz havanın da getirdiği canlılıkla parmaklıları zorladı ama nafile bir çabaydı. Çocuk odasında parmaklıkları olması normaldi ama daha bu yaşta? Belki de gittikçe cesaretlenen hırsızlara teşekkür etmeliydi.</p>
<p>“Muhtemelen bir çocuğum olursa bunu anlarım,” diye düşündü. Odaya döndüğündeyse bunun gerçekleşmeyeceğini anladı. Duvardaki deliğe (onu neyin açtığını bilemiyordu) doğru ilerledi. Bebek buradan geçebilirdi. Her şey aslında o kadar açıktı ki.</p>
<p>Bebek buradan dışarı çıkıp kurtulabilirdi ama o kalacak ve ölecekti. Hem de yeni yaşının ilk günlerinde! Peki neden? Duman onu neden öldürmek istesin ki? Artık bu çocukla ilgilenmeye karar verip borcunu tahsil etmek mi istemişti? Doğum günü hediyesi de ölüm müydü? Hayatı boyunca ona en zor durumda bile hep doğru yolu göstermiş ve vicdanını iyilik kefesi ağır basar hale getirmiş onca öğretiden sonra mı? Ya Duman diğer cinlerden farklı değilse? Belki hepsi kahrolası cin anayasasının bir kanunuydu. Aynı anda sadece bir insana bakabilirsin gibi bir şey. Anlaşılması imkansız.</p>
<p>“Duman!” diye bağırdı. Çocuğu duvardaki delikten aşağı bırakacaksa bile bunun için önce bebeğin kurtulacağından emin olmalıydı.</p>
<p>Cevap yoktu.</p>
<p>Tekrar bağırdı “Duman!” ve bu sefer sesi şiddeti bir sarsıntıyla kesildi. Bir an artık binanın dayanamayacağını sanmıştı. Hepsi buydu. Yangında ölenlerin arasına son dakikada yetişen aptal ve genç bir kadın da katılmıştı. Gözünün önüne lise yıllığındaki aptal fotoğrafıyla gazete sayfasındaki görüntüsü geldi.</p>
<p>Ama sarsıntı kesildi. Çaresizlik içinde tekrar bağırdı fakat sesi bu sefer hıçkırıklarla kesildi. Deliğin başına çömelmiş ve ısınmakta olan duvara dayanmış bir halde ağlamaya başladı. Duman&#8217;ın ona yardım edeceğini sanmıştı oysa&#8230; <em>Bir ses uzaklığında ve bir dost yakınlığında&#8230;</em> Hep böyle derdi.</p>
<p>Bebeğin, bluzuna sıkı sıkı yapıştığını hissediyordu. Minik eliyle kurtarıcısı sandığı kadına sarılmıştı. Yüreği burkuldu. Çaresizlik boynuna sarıldı ve boğazına iri bir yumru gibi oturdu.</p>
<p>Sonra buzdolabının gürültüyle kapıdan ayrıldığını inanamayan bakışlarla izledi. Onun boşluğundan yararlanan siyah dumanlar odanın penceresine doğru akın ettiler. Dumanın arasından iri bir adam fırladı. Duvarın dibine korkudan çömelmiş vaziyetteki, kucağında bebekle ağlamakta olan kadına doğru yöneldi. Ona yaklaştığında kemerine astığı bir maskeyi çıkardı ve bunu kadına uzattı. Gece,  maskeyi alıp bebeğin yüzüne kapattı. İtfayecinin onaylamayan bakışlarına da kulağına son derece ukalaca gelen bir sesle “Ben iyiyim!” diye karşılık verdi.</p>
<p>Gece kendisini durdurmaya çalışan memuru hatırladı. Adamın, onları canlı bulduğu için sevindiği gözlerinden belliydi ve Gece büyülenmişcesine adamın dolu dolu olan gözlerinden bakışını ayıramıyordu, onlardaki sevince ortak olmaya çalışıyordu ama hala inanmakta sorun yaşıyordu. Adamın da onları canlı bulmayı beklemediğini anladı, sebebi patlama olmalıydı. Peki inanmadıysa neden buraya gelmişti?</p>
<p>Güçlü eller Gece&#8217;yi ayağa kaldırdı. Maskesinin altında boğulan bir sesle “Yürüyebilir misin?” diye sordu adam. Gece başıyla evetledi ama bu hareket mide bulantısını arttırmıştı. Ayrıca çektiği her nefes ciğerlerinde aleve dönüşüyordu.  Sonra sendeledi. Sanki biri ayaklarının altındaki halıyı çekivermişti.</p>
<p>Bir an kararan gözlerini suratında bir maskeyle açtı. Ne kadar süre geçtiğinden emin değildi ama hala aynı yerdeydiler ve itfayecinin yüzündeki maske artık Gece’deydi. Fazla olamazdı.</p>
<p>Adamın desteğiyle ilerlemeye başladılar. Bir eliyle de kucağındaki bebeğin yüzüne maskeyi tutuyordu. Ufaklık meraklı gözlerle etrafa bakıyordu ama gözleri o kadar kızarmışlardı ki Gece bebeğin bir şeyler gördüğünden bir hayli şüpheliydi.</p>
<p>Artık duvarları tamamen alevlerle kaplanmış olan antrede ilerlemeye başladılar. Önce derin bir  homurtu etraftaki gürültüyü bastırdı ve sersem edici, gizemli bir sessizlik çöktü. Gece itfayecinin vücudunun bir anda kaskatı kesildiğini farketti. İtfayecinin gözleri kapalı olan kapıya kilitlenmişti. Adamın aklından o sırada sıkışmış duman, ısınmış duman ..vs gibi eğitimi sırasında duyduğu bir dizi anahtar kelime geçiyordu ve maalesef bunların oluşturduğu trenin başında  “ölüm” vardı.</p>
<p>Kapı patlayarak karşı duvara çarptı ve antreye öfkeli bir alev dalgasını saldı. İtfayeci kadının önüne geçip onu korumak için Gece&#8217;ye sarıldı.</p>
<p>Adamın koruyucu elbisesine ekşi duman ve ter kokusu sinmişti. Bir saniyeyi bile dolduramayan bu anda ölümle çarpışmak üzere olduklarını anladı. Alev dalgası bütün yıkıcılığıyla onları sarmış olan itfayecinin sırtına çarpacaktı, ayakları yerden kesilecek ve ateşlerin raks ettiği bir çılgınlık denizinde yanarak can vereceklerdi.</p>
<p>Ama o safhaya asla ulaşmadılar. Bir saniye geçmişti. Adam gergin bir halde onu öldürecek dalgayı bekliyordu. Nefeslerini tutmuşlar, gözlerini kapatmışlardı ama Azrail bir türlü o darbeyi indirmedi.</p>
<p>Önce inanmayan bir çekingenlikle adam kollarını gevşetti sonra arkasına baktı. Kapı patlamıştı ama üzerlerine doğru gelen bir alev dalgası yoktu. Bir yanılsama mıydı bu?</p>
<p>Gece, alevin nereye kaybolduğunu biliyordu ama İtfayeci bunu anlayamazdı. Adamın şaşkınlığını görünce etraflarında çığlıklar atan karamsarlık kakafonisine rağmen neşelendi. Ancak İtfayeci çabuk kendine geldi. Gece&#8217;yi kolundan tutup ilerleme başladı. İlginç bir biçimde önlerine alevler çıkmadı ama bina sarsılmaya başlamıştı. İtfayeci merdivenlere endişeyle şöyle bir göz gezdirdikten sonra hızla aşağı indiler ve zemin kata vardıklarına bina çökmeye başladı. Arkalarından vuran sıcak bir rüzgar onları etrafta uçuşan toz ve bilimum parçanın önüne katmıştı.</p>
<p>Adam Gece&#8217;yi kucaklayarak son sürat koşmaya başladı. Genç itfayecinin kucağında Gece ve Gece&#8217;nin kucağında bebek. Bir anda dışarıya çıktılar. Arkalarındaysa bina yerle bir olmaktaydı. Son ana kadar direnen korkunç bir canavarın hayalkırıklığı dolu homurtusunu andıran bir sesle kıyamet son buldu. Geriye şaşkın insanların baktığı bir enkaz kalmıştı.</p>
<p>İtfayeci, Gece&#8217;yi yere bıraktı. Yüzünde çarpık bir gülümseme vardı ama o da bir öksürük nöbetiyle kesildi. Adam ikinci kez oraya girmişti ve gerektiğinden fazla duman soluduğu belliydi. İtfayecilerin operasyonunu yönettiği belli olan bir adam öfkeli görünen adımlara eşlik eden sevinç içindeki bakışlarla onlara doğru yaklaşıyordu. Etraflarını saran kalabalık içinden Gece&#8217;nin baygın gördüğü kadın bebeğe doğru gözyaşları içinde atıldı ve onu Gece&#8217;nin kucağından aldı. Minnet dolu gözlerle bakıyordu. Konuşmaya çalışıyor ama bunu engeleyen hıçkırıklarla sarsılıyordu.</p>
<p>Bebekten ayrılmak Gece’ye tahmin ettiğinden de zor gelmişti. Kendini hiç şu andaki kadar “anaç” hissetmemişti. Bu kelime hala tuhaf geliyordu ona.</p>
<p>Gece&#8217;nin kurtarıcısı yere yığıldı. Bir anlık boşluktan sonra ilkyardım ekipleri adamın başında bitti ve Gece ambulansın geldiğini o zaman anladı. İlkyardım ekibinden bir kadın Gecenin sırtına bir battaniye atıp elinden tuttu.  “Ambulansa doğru gelir misiniz?” dedi. Gece itfayecinin yanından ayrılmak istemedi.</p>
<p>“Merak etmeyin o da oraya geliyor.”</p>
<p>İlkyardım ekibi ivedilikle hareket ediyordu, çok geçmeden Gece kendini ambulansta bir maskeden oksijen solurken buldu. Onu oraya getiren kadın Gece’nin kaburgalarını inceliyordu. Gece’ninse dikkati sedyede yatmakta olan ve etrafındakileri oldukça telaşlandırmış görünen kurtarıcısındaydı. Baygın yatıyordu. Gece’nin içini, adamın kendisini kurtarmak uğruna ölebileceği düşüncesi kemirmeye başladı. Bu düşünce o kadar ağırdı ki midesi bulandı ve binbir güçlükle bu berbat hissi bastırmaya çabaladı.  Gözünü memurun sedyeden sarkan elinden alamıyordu. Bilinçiszce ilk yardım ekiplerinin hareketleri tarafından sarsılıyordu.</p>
<p>Bu bir ölünün eli&#8230;</p>
<p>“Kes şunu!” diye düşündü, sonra memurun bilincinin açıldığını gördü. Adamın şaşkın bakışları kısa sürede kendini buldu ve az önce yarıda kalan çarpık gülümseme geri döndü. Daha Birkaç saniye önce bir ölüye ait olan el her şey yolunda işareti yaptı.</p>
<p>Gece de güldü. Apar topar saçlarını önünde düşen saçlarını düzeltmeye çalıştı ve o zaman saçlarının bir kısmının yanmış olduğunu farketti. Bir ayna bulmak zorunda olduğu dürtüsü karşısında kendini aptal gibi hissetti.</p>
<p>“Harika görünüyorsun kahraman şimdi rahatlamaya çalış,” dedi ilkyardım hemşiresi. Gece, bu kelimeyi yeni tattığı bir şeymiş gibi dilinde yuvarladı. Hızla geride kalan o dehşet dolu dakikalarda yaşadıklarının sonuçlarını yeni yeni kavrıyordu. Bir an için öleceğinden öyle emin olmuştu ki.</p>
<p>Sonra unutmaya başladığı sancıyla tekrar dünyaya döndü. Hemşire sargı beziyle göğsünün hemen altını sarıyordu.  İşini bitirince  “Buradan ayrılmayın, ucuz atlatmışsınız,” dedi  ve o da Gece’nin daha adını bile bilmediği diğer kahramanla ilgilenmeye gitti. Adam bilincini tekrar kaybetmişti. “İyi olacak mı?” diye sordu ama cevap alamadı. “Neden hastaneye götürmüyorlar acaba?” diye düşündü. Bunalan Gece, battaniyesine iyice sarılarak dışarı çıktı ve ambulansa sırtını dayadı. Kaburgasındaki ağrı bir sızlamaya dönüşmüştü.</p>
<p>“<em>Adamın adı Berkan, onunla son derece  mutlu olacaksın ve uzun, güzel bir hayat süreceksin.</em>” Duman, kadının yanında belirmişti. “<em>Gördün mü ? Dediğim gibi cinsel bir mesele</em>.”</p>
<p>Gece kendini konuşamayacak kadar yorgun hissediyordu. “İyi olacak değil mi?”</p>
<p>“<em>Galiba az önce söylediklerim bunu doğruluyordu</em>. ”</p>
<p>“Bir an için beni ölüme terk ettin sandım.”</p>
<p>“<em>Üzgünüm Gece, ama sana her şeyi anlatsaydım geleceği tehlikeye atacaktım. </em>”</p>
<p>“Bebek iyi mi?”</p>
<p>“<em>Evet, iyi olacak. Artık onunla ilgilenmem gerekiyor.</em>”</p>
<p>“Bu bir daha görüşmeyeceğimiz anlamına mı geliyor?”</p>
<p>Duman sessiz kaldı.</p>
<p>“Demek bir daha seni görmeyeceğim.”</p>
<p>“<em>Ayrılıklar konusunda ne dediğimi bilirsin ufaklık.”</em></p>
<p>Gece gülümsedi ama gözleri doluydu.</p>
<p>Cin “<em>Merak etme ufaklık, bir gün hepimiz eve döneceğiz,</em>” dedi ve kayboldu.</p>
<p>Duman’ın sık sık söylediği bu cümle her seferinde olduğu gibi yine Gece’yi mutlu etmişti. Biraz da hüzün vardı bu sefer. Ayrılıklarının belki de beklediği kadar uzun sürmeyeceği düşüncesi yüreğindeki acıyı hafifletiyordu. Ambulansın içinde hala telaşlı bir çaba vardı ama gerçeği bilen Gece sakindi. Bu gecenin ona sunduğu sonsuz ihtimalleri düşündü. Bir kahraman olarak güne başlamak hiç fena değildi. Yeni yaşı için kesinlikle iyi bir başlangıçtı.</p>
<p>Gece geri “evine” döneceği o güne kadar, yeni yaşamını kucakladı. Her şey Duman’ın söyediği gibi oldu ve kadın, bu geceyi her zaman dünmüş gibi anımsadı.</p>
]]></content:encoded>
			<wfw:commentRss>http://www.kayipdunya.com/serdar-burak-yildiz/cinsel-bir-mesele/feed</wfw:commentRss>
		<slash:comments>2</slash:comments>
	<enclosure url='http://www.kayipdunya.com/wp-content/uploads/2010/03/cinsel-300x119.jpg' length ='13614'  type='image/jpg' />
	</item>
	</channel>
</rss>
