HAYAL

3

Büyük bir şangırtı sessizliği delip geçmişti adeta. Cam kırıkları havada savruluyor, küçük plastik top yerde sekiyordu. Oturma odasındaki bahçeye bakan büyük pencerenin camı parçalar halindeydi artık. Nasıl olduğunu anlayamamıştı. Topu, yere koyduğu sandalyenin bacaklarının arasından geçirmeye çalışırken ani bir vuruşla top havaya kalkmıştı ve tam cama isabet etmişti. Zaten pek dayanıklı olmayan cam, kırılmak için küçük bir hareket bekliyordu ve büyük bir gürültüyle kırılmıştı.

Korkmaya başlamıştı. Mutfaktan yaklaşan ayak sesleri hazırlanmasını söylüyordu. Az önce kırdığı pencere camı için yaklaşan bu kişi üvey annesinden başkası olamazdı çünkü. Üvey annesi, her zamanki gibi ayağına büyük gelen terlikleri giymiş olmalıydı. Her adımında gıcık edici bir ses çıkartıyordu.

Git gide yaklaşıyordu ayak sesleri. “Oktay! Yine neyi kırdın? Ben sana ev içinde top oynamayacaksın demedim mi?” Bir dev gibi dikilmişti Oktay`ın karşısına. Oktay yüzü kızarmış bir şekilde yere bakıyor ve olacakları tahmin ediyordu. Hızlı bir şekilde tokat inmişti Oktay`ın suratına. Hafif sendeleyerek yanında durduğu dolabın kapağına tutundu. “Hemen kilere, cezalısın. Anladın mı? Ce-za-lı-sın! Akşam yemeği de bekleme. Baban gelene kadar çıkmayacaksın. Anladın mı beni?” Bir tokat daha.

Üvey annesi Oktay`ı kolundan tuttu ve sürükleyerek götürmeye başladı. Fareler ve eski eşyalarla dolu kilere bırakarak kapıyı kilitledi.

Karanlıkta tek başınaydı ve her yerden farelerin sesleri geliyordu. 10 yaşındaki bir çocuk için bunlar yeterince korkunçtu. Oktay`ın aldığı ilk ceza değildi bu. Sık sık oluyordu bu; suçlu olsun ya da olmasın. Yani biraz alışkındı bu ortama. Korka korka duvarları gezerek ışığı açmak için anahtarı aramaya başladı. Küçük adımlar atmaya çalışıyordu, çünkü nerede ne olduğunu bilmiyordu. Her yerde eski bir eşya vardı.

Gözleri karanlığa biraz daha alışmıştı ve duvarları daha arıyordu artık. “Buldum” diyerek bir çığlık attı ve hemen anahtara bastı. Işık bir iki göz kırpmadan sonra yanmıştı. “Evet, her şey hala aynı” dedi kendi kendine.

Her zamanki gibi küçük tahta tabure tam kilerin ortasındaydı. Taburenin yanına geldi ve yerden aldığı gazete kâğıdıyla, iğrenerek taburenin üzerindeki fare dışkılarını temizledi. Yavaşça oturarak çevresine göz gezdirmeye başladı. Birçok kez buraya kapatılmış olmasına rağmen şu ana kadar hiç araştırmamıştı burada duran eşyaları. Merak etmiyor değildi ama korkuyordu. Özellikle fareler Oktay için tam bir korku kaynağıydı. “Küçük tüy yumakları” diyordu onlar için.

*****

Ne kadar zaman geçtiğini bilmiyordu. Sürekli tetikte etrafına göz gezdirerek oturuyordu taburede. Üst kattan sesler geldiğini işitti ve kırdığı camın tamir edilmeye başlandığını anladı. O anı tekrar yaşıyormuş gibi gözlerinin önündeydi topa vuruşu ve camın kırılışı.

Işıkların birden sönmesiyle korkuya kapıldı Oktay. Çığlık atmaya çalıştı ama sesi çıkmamıştı. Üst kattan gelen homurtuları ve o gıcık edici terlik seslerini duyunca elektriklerin kesildiğini anladı. -Aslında oturdukları mahallede fazla elektrik kesilmezdi.- Tabureden hareket etmemeye çalışıyordu. Gözlerinden yaşlar geldiğini hissetti. Yanaklarından dudaklarına doğru süzülüyordu yaşlar. Annesini özlemişti. 3 yıl önce trafik kazasında ölmüştü annesi. Çok geçmeden babası o cadıyla evlenmişti. Oktay`ın babası çok geç saatlere kadar çalıştığı için Oktay`a bakacak biri lazımdı ve seçilen kişi o olmuştu. Tabi ki babası onun şu anda yaşadıklarını bilmiyordu. O sürekli Oktay`la üvey annesinin çok iyi vakit geçirdiğini sanıyordu.

Karşısındaki dolaptan gelen sesleri işitince aklındaki tüm düşüncüler uçup gitti. Korkudan titremeye başladı. Yanaklarındaki yaşı silerek dolaba odaklandı. Elektrikler hala gelmediğinden sadece dolabın kapakları hafif bir şekilde belli oluyordu. Dolap kapağının aniden açılmasıyla tabureden sırtüstü yere düştü. Düşmenin verdiği acı ve duyduğu korku ile çığlığı bastı. Beş on saniye sonra kilerin kapısından “Hiç boşuna korkmuş numarası yapma. Baban gelene kadar çıkmayacaksın.” Dedi o cadı sesiyle üvey annesi.

Dolaptan gelen sesler kesilmişti. Oktay; “Korkup kaçtılar herhalde” diye geçirdi içinden. “Ne komik, ben onlardan onlar da benden korkuyor” diyordu. Dolaptaki seslerin farelere ait olduğunu düşünmüştü.

Yavaş yavaş ayağa kalkmaya çalışıyordu. Belindeki ağrı zorlaştırıyordu ayağa kalkmasını. Elektrikler de daha gelmemişti. Elleriyle yerde duran tabureyi buldu ve düzeltip tekrar oturdu. Hızlı hızlı nefes alıp veriyordu. Dolaptan sızan ışık dikkatini çekti. Işık şiddetini gittikçe arttırıyordu.

Işığın kitap gibi bir şeyden geldiğini fark etti. Yaklaştı ve korkarak eline aldı kitabı. “Bir kitaptan nasıl olur da ışık çıkar?” diyordu kendi kendine. Kitabın kapağında “ALBÜM” yazılıydı sadece. Bembeyaz bir kapağın tam ortasında mavi bir yazı…

Taburenin yanına gitti ve oturdu. Kitabın saçtığı ışık kileri aydınlatıyordu. Yavaşça albümün kapağını kaldırdı ve ilk yaprağa baktı. İki resim vardı. Resimdekilerin kim olduklarını direk fark etmişti; kendisi ve annesi… Kendisi daha bebekmiş o zamanlar. Annesinin kucağında duruyormuş. Resimdekinin kendisi olduğunu alt tarafa yazılmış yazıdan anlamıştı: “Oğlum beş buçuk aylık!” Gözleri dolmaya başlamıştı tekrar. Diğer resme baktı. Bu sefer biraz daha büyüktü. Annesinin elinden tutmuş ayakta duruyordu. Yine alt tarafta bir yazı: “Oğlum artık yürüyor!”

Birçok resim ve her resimde bir yazı vardı. Her resimde biraz daha büyüktü. 6 yaşındaki haline gelmişti. Dayanamayarak ağlamaya başladı. “Seni çok özledim anne. Lütfen geri gel, lütfen…” Yanağından süzülen yaş resmin üzerine düştü. Eliyle resmi silerken albümden çıkan ışığın arttığını fark etti.

Tüm odayı kaplamıştı artık ışık. Yavaş yavaş eşyalar yok olmaya başlamıştı. Korkmaya başladı. Eşyalar yok oluyor, yerine yeni eşyalar geliyordu. Hem de hiç yabancı olmadığı eşyalar. Kendi evlerinin eşyaları…

*****

“Oktay, en sevdiğin kekten yaptım, bol havuçlu. Hemen mi istersin?”

Bu ses çok tanıdıktı; annesi. Oktay cevap veremedi.

“Oktay, ne oldu? Neden cevap vermiyorsun? Yoksa kek istemiyor musun?”

Ayak sesleri yaklaşıyordu. Hızlıca gözlerindeki yaşları sildi. Kalbi çok hızlı atıyordu. Bu gerçek olabilir miydi?

Odanın kapısı yavaşça açıldı ve annesi içeri girdi. Bembeyaz bir kıyafet içerisinde aynı güzellikteydi. Koşarak üzerine atladı birden Oktay. 3 yıl sonra tekrar sarılıyordu ona, kokusunu içine çekiyordu.

“Hayırdır Oktay. Ne oldu? Yalnız kaldın diye korktun mu? Bak ağlamışsın da. Hani erkek adam ağlamazdı. Hadi gel, yüzünü yıkayalım ve sonra da kek yiyelim. Bol havuçlu büyük bir kek ve büyük bir bardak portakal suyu.”

Annesinin elinden tutarak önce lavaboya gittiler ve yüzünü yıkadı. Daha sonra mutfağa geçtiler. Gerçekten de büyük bir havuçlu kek masanın üzerinde duruyordu. En son 3 yıl önce yemişti havuçlu kekten.

Kilerdeydi ve eline geçen bir albümle annesine kavuşmuştu. Ona doya doya sarılabiliyordu. Böyle bir şeyin nasıl olduğunu anlayamamıştı ama annesi şu anda yanındaydı ve o, bu anı bozmak istemiyordu. Beraberce keki yedikten sonra hazırlanıp dışarı çıktılar. Oktay ve annesi beraber parka gidiyorlardı. Tıpkı eskiden olduğu gibi.

Yine annesi sallıyordu salıncağı, yine annesiyle beraber pamuk şekeri yiyordu, yine annesiyle beraber boğazda martılara simit atıyorlardı… Öyle güzel zaman geçiriyorlardı ki beraber…

Eskiden ne yapıyorlarsa yine aynılarını yapıyorlardı. Beraber geçirdikleri her dakika 3 yılın acısını çıkartıyordu. Oktay bunların nasıl olduğunu hala çözememişti ama uzun süredir annesiyle beraberdi ve bu ona yetiyordu.

Tekrar evin yolunu tuttular. Annesinin elini bırakmıyordu Oktay. Sanki elini bırakırsa tekrar gidecekmiş gibi geliyordu. Eve yaklaştıkça daha da sıkı tutuyordu annesinin elini ama sanki annesi bu garip algılıyordu. Sanki 3 yıl ayrı kalmamışlar gibi davranıyordu.

“İşte tekrar evimize geldik. Birazdan baban da gelir ve güzel bir yemek yeriz” dedi annesi.

Babası demişti. Onu tamamıyla unutmuştu. Gerçekten de babasının eve gelme saati gelmişti. Aynı eski günlerdeki gibi üçü de bir arada olacaktı birazdan. Heyecanı gittikçe arttı.

*****

Zilin çalmasıyla oturduğu koltuktan fırlayarak kapıya koştu. Babası da gelmişti. Babasının elinden tuttu ve “Hemen gelmelisin baba” dedi. Hızlı bir şekilde annesinin yanına götürdü onu. “ Baba bak, annem geri geldi. O bize geri döndü. Her şey artık eskisi gibi olacak. O cadıya da gerek yok artık.”

Annesi de babası da konuşmuyorlardı. Donmuşlardı sanki. Eşyaların yok olmaya başladığını hissetti. Korkmaya başladı tekrar. Ne olacağını anlamış gibiydi.

Ayak seslerini işitti. O gıcık edici ayak sesleri gittikçe hızlanıyor ve yaklaşıyordu. “Hayır, o cadı geliyor olamaz değil mi baba? Anne bir şeyler söyle. Hayır, bu olamaz.”

Ağlamaya başladı. Annesi ve babası uzaklaşıyordu artık. Onlarda yok oluyordu. Yine kilere geri dönmüştü. Ayak sesleri daha da çok yaklaşmıştı. Elindeki albümden çıkan ışıklar da yok olmuştu. Kapının açılmasıyla içeri ışık doldu. Üvey annesi gelmişti. Ceza süresi bitmiş olmalıydı ama bu Oktay`ın umurunda değildi. O annesini istiyordu. Az önce yanında olan öz annesini.

Zorla kolundan çekiştirerek götürüyordu üvey annesi. Oktay`ın albümü elinden düşürmesine sebep olmuştu. “Her şey bu kadarmış” diyordu Oktay ağlarken. Gördükleri birer hayalden ibaretmiş. Şimdi ne yapması gerektiğini biliyordu. Gidecek elini ve yüzünü yıkayacak, babası gelince günün nasıldı sorusuna “Çok iyiydi. Annemle beraber havuçlu kek yedik” diyecekti ama babası anne kelimesini yanlış kişi algılayacaktı.

*****

Oktay`ın yaşadığı hayali olayla gerçeğin kesiştiği nokta olan albüm kilerdeki taburenin yanında, son sayfası açık bir şekilde kalmıştı. -Albüm, Oktay`ın hayaline vesile olan bir araç olmuştu.- Albümün açık kalan son sayfasında resim yoktu. Sadece bir söz yazıyordu; sanki Oktay`ın gördüğü hayali olayı açıklayan bir söz…

“Çocuklukta kurulan hayaller var ya; onlar neyi ne kadar istediğimizi söylerler aslında…”

Paylaş

3 yorum

  1. avatar

    ilk yorumu bn yapayım kardeşim gerçekten çok güzel olmuş !!! son mesaj çok anlamlı 😉

  2. avatar
    Mehmet Canpolat -

    Merhaba Emre, çok duygusal bir yazı kaleme almışsın, umarım bunlar gerçekten yaşanmış olaylar değildir! Gerçek veya değil duygularını yazıya çok güzel dökmüşsün. İlk yazına oranla dili çok daha başarılı bir öykü. Kitap okumayı ihmal etme, bu sayede dolanarak anlatmaya çabaladığın bir çok sekansı çok daha kısa ve çok daha etkileyici bir dille aktaracaksın. Kalemine Sağlık…

  3. avatar

    merhaba mehmet bey, evet duygu yüklü bir hikaye olduğunu biliyorum ama gercekle alakası olmayan sadece benim kurguladıgım bir hikaye oldugunu belirtmek isterim.. Yazımı begendiğin ve gelistigimi belirttigin icin tesekkür ederim.. İnsallah yeni ve daha iyi yazılarımı gonderecegim KD’ye…

Yorum yapın