BİR GALAKSİ MACERASI

6

Milattan sonra 5.000.000 yılında insanoğlu tüm Samanyolu Galaksisi’ne yayılmıştı. Yüz milyona yakın gezegen ve uyduda yaşam vardı. Kimi dünyadan bağımsız evrilmiş, kimineyse hayatı insan getirmişti. Milyonlarca gezegenin mikroskobik ekosistemi bu süreçte tahrip edilmesine rağmen çok hücreli yaşamın evrildiği onbin gezegenin büyük kısmı koruma altına alındı. Ancak koca galakside insan dışında başka bir akıllı canlı yoktu. İnsan ise genetik mühendisliği sayesinde tek bir tür olmaktan çıkmıştı.

İnsanlar başka yıldızlarda yaşayabilecekleri gezegenleri araştırırken önce karasal olanlara yöneldiler. Oysa pek çok gaz devi de hayat doluydu. Bunlardan en ünlüsü Zeus’tu. Jüpiter’den iki kat büyük olan gezegenin atmosferi hidrojenden zengindi, ancak ağır elementler de yok değildi. Yörüngesi yaşam için uygun kabul edilen alanın dışındaydı. Dış atmosferi ise aldığı ışık ve gezegenin iç ısısı sayesinde ılımandı. On yedi uydusundan en büyüğü Eora, Mars kadardı. Sudan zengin bu uyduda kalabalık bir koloni kurulmuştu.

İlk araştırma sondaları Zeus’un kızıl atmosferinde düzgün şekilli ilginç bulutlar görüntülemişti. Atmosferinde uçuşan tozlar kimyasal olarak aktifti. Daha yakından bakıldığında bulut sanılan şeylerin aslında kilometrelerce uzunlukta gaz dolu canlılar olduğu keşfedildi: Balu’nalar. Tıpkı bir zeplin gibi atmosferde süzülüyor, fotosentez yapan tek hücrelilerle besleniyorlardı. Sürüler halinde binlercesi hareket ederken fırtınaları da peşlerinden sürüklüyorlardı. Biraz daha dikkatli bakıldığında kızıl göklerde tül şeklinde, rüzgarın götürdüğü yere giden yosunlardan, vatoza benzeyen vücutlarıyla çok çevik uçan, yavru balu’naların peşindeki avcılara kadar değişen çeşitlilikte dört başı mamur bir biyosfer olduğu görüldü.

Beş kilometreye varan boylarıyla akşam yemeklerini toplamak için bir kasırga oluşturan, dönen, inleyen, uğuldayan, saatte 400 kilometreye varan rüzgarlarda en yukarı en önce ulaşmak için birbiriyle yarışan, kızıl kahverengi, gri, siyah bu canlıların, bulutların üstüne ağızlarında tonlarca bakteriyle sıçradıkları zaman… İnsanlar ekranlardan, pencerelerden seyrederken nefeslerini tutup, şaşkınlıktan dillerinin tutulduğu o an, bütün galaksiyi fethetseler, yapılabilecek her şeyi yapıp, gidilebilecek en uzak yıldıza gitseler dahi, her şeye sahip olamayacakalarını, her şeyi anlayamayacaklarını, bazen sadece ulaşamayacakları, geliştiremeyecekleri, dokundukları anda ancak bozabilecekleri bir güzelliğe hayran olmakla yetinmek zorunda kalacaklarını hissettiler. Sorun şu ki, bununla yetinemediler.

Balu’naların derisi hem özgün moleküler yapısı, hem yumuşaklığı, hem de bilinen en asil canlıya ait olması yüzünden çok rağbet gören bir malzemeydi. Balu’na avı evrenin süper zenginlerinin en lüks zevkleri arasına girdi. Sayılarının milyarlarca olduğu düşünüldüğünde başta avcılık sürdürülebilir bir turizm etkinliği gibi görünmüştü. Ancak bir balu’nanın erişkinliğe ulaşması kaç yıl alıyordu? Bunu bilen yoktu. İzlenen yavrular yüzlerce yılda çok az büyümüştü. Kaçak avcılığın kontrol edilemediği Zeus’ta bu devlerin sayısı yıllar geçtikçe azalıyordu.

Öte yandan bazı “çevreciler” ve anarşistler Zeus’un koruma altına alınması için gösteriler düzenlemeye başladılar. Seslerini duyuramayınca şiddet eylemlerine başvurdular. Bazı avcı gemilerine ateş açtılar. 17 uydusu ve çok sayıda halkası, yakınındaki asteroid kuşağı bu muhaliflere saklanacak bolca yer sağlıyordu. Zamanla aralarına korsanlar, kara borsacılar ve adi suçlular da karıştı. Bir yanda süper zenginlerin tatil yeri Eora’daki akıl dışı israf, diğer yanda Omega asteroidi gibi her türlü kanun dışılığın hüküm sürdüğü varoşlar… Zeus sistemi patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Tek ihtiyacı olan ufak bir kıvılcımdı.

Tartarus Cumhuriyeti’ndeki evlerinden kaçmış iki genç, Maksim ve Fibi, bu kargaşanın tam ortasına düşmüştü. Fibi, galaksinin en zenginlerinden, Hansen tercümanlarının mucidi Patrick Hansen’in kızıydı. Maksim ise Tartarus’ta geçmişte bir dönem ilgi çeken, daha sonra ise gözden düşen Sadıklar Cemaati’nin genç bir müridiydi. Bu iki farklı kişiliğin tanışması sıradan bir zengin kız fakir oğlan karşılaşmasıydı.

Kısaca anlatacak olursak, Sadıklar insanoğlunun uzaya yayılmadan önceki değerlerine dönmeye çalışan bir topluluktu. Tartarus Senatosu, üzerindeki durağanlıktan sıyrılmak ve galaksi birliğini sağlamak için eski dünyanın hatıralarını kullanabileceğini düşündü. Böylece başka pek çok gezegenden kovulan bu cemaate kapılarını açtı, finansal destek verdi. Fakat çok geçmeden anlaşıldı ki Sadıklar’ın emperyalizm ile alakası yoktu. Unutulmuş ahlaki değerlerle ilgiliydiler. Bunun üzerine verilen desteğin kesilmesi gündeme geldi. Birlik İçinde Düzen Vakfı’nın kurucusu Hansen, kızı Fibi’yi görünüşte sağlanan fonların denetlenmesi, esasında ise fonun kesildiğinin tebliği amacıyla cemaatin merkezine gönderdi.

Sadıklar’ın merkezi “Müze” adıyla bilinirdi. Müzede sergilenenler eşyalar değil değerlerdi. Üç tema ön plandaydı: Güven, inanç ve sadakat. Her değer farklı salonlarda örneklerle ziyaretçilere açıklanmaya çalışılırdı. Eskiden nasıl olur da bir insan diğerine güvenirdi? Nasıl bilmediği bir şey hakkında pek çok olası açıklamadan birini seçer ve bu seçiminden kuşku duymazdı. Asla yakalanmayacağını, cezalandırılmayacağını bildiği durumlarda bile neden sadık kalırdı?

Müzede iki görevli vardı: Maksim ve babası Teodor. Teodor aynı zamanda Sadıklar’ın önderiydi. Binaları başkentin gökdelenleri arasına sıkışmış, derme çatma bir kulübeydi. Fibi babasının kendisini yöneticiliğe hazırlamak için verdiği bu görevi başta istemese de, müzeyi merak ettiği için kabul etti.

İki genç ilk görüşte birbirlerine ısındılar. On sekiz yaşındaki Fibi, ailesinin özel adasından çok az çıkabiliyordu. Tanıdığı herkes aynı şekilde konuşuyor, aynı şekilde düşünüyor, hatta aynı şekilde giyiniyordu. Galaksi tamamen tekdüze miydi? Öyle olmamalıydı; değildi de. Maksim’de bunu görmüştü.

Fibi Sadıklar’ın şu an değilse bile gelecekte faydalı olabileceğine babasını ikna etti. İsyankar ve depresif genç kız birden bire galaksinin birliği meselesiyle yakından ilgilenmeye, vakıfta aktif olarak çalışmaya başladı. Böylece müzeye gidebilmek için bahane bulabiliyordu.

Maksim romantik denilebilecek bir adamdı. Tartarus toplumunda aşk hatta seks yoktu. Çocukların DNA’sı genetik mühendisliğinin ürünü olarak anne babalarının isteğine göre kodlanır ve yapay rahimlerde büyütülürdü. Bu yöntem o kadar normalleşmişti ki, pek çok ebeveyn, çocuklarının kısır olmasını tercih ediyordu. Maksim plansız bir gebelik ve doğum sonucu hayata gözlerini açmış istisna bir bebekti. Kendisi bilmese de, Fibi de öyleydi. Belki de bu yüzden bu iki genç başkalarından farklı davranabilmişler, “kendileri” olabilmişlerdi.

Peki neden evden kaçtılar? Aslında maceralarının başlama sebebi oldukça trajikti. Tanışmalarından altı ay sonra, birbirlerine sırılsıklam aşıkken, ki yüzlerce ışık yıllık bir mesafede bu duyguyu yaşayan başka bir çift yoktu, durumlarının ümitsizliğini fark ettiler. Bu zamana ait değildiler. Asla özgürce birbirlerini sevemeyeceklerdi. Ayıplanmadan el ele tutuşup yürüyemeyeceklerdi. Bütün bir gün sessizce birbirlerine sarıldılar. Sonunda Fibi “Ölmek istiyorum.” dedi. Maksim onu dudaklarından öptü, fısıldadı: “Sensiz yaşayamam.” İki saat sonra 7700 metre yüksekliğindeki ticaret merkezi binasının terasındaydılar.

– Ben hep yüksek bir binadan atladığımı hayal etmiştim, dedi Maksim.

– Manzara harika!

Tartarus’un beyaz güneşi batarken iki uydusu ufkun diğer tarafında yükseliyordu. Dünya’ya göre çok daha yakın olan Samanyolu’nun merkezi, göğün bir ucundan diğerine uzanıyordu. Yıldızlar ışıl ışıldı. Başkentin kulelerinin oluşturduğu dipsiz kanyon adeta sonsuza uzanıyordu. Hava trafiğinin uğultusu rüzgarın sesine karışmıştı. Bu yükseklikte hava seyrelmiş, iyice soğumuştu. El ele tutuştular. Seslerini duyurmak için bağırmaları gerekiyordu. Fibi:

– Sana aşığım!

– Ben de sana! Hem de deliler gibi!

– Belki başka bir hayatta yine karşılaşırız.

Maksim durakladı;

– Ya başka bir hayat yoksa?

– Eskilere göre var!

Maksim gökyüzündeki sayısız yıldıza baktı. Bir zamanlar, çok eskiden, aynı yıldızlara farklı bir açıdan bakan, farklı burçlar gören insanlar oralarda ne olduğuna dair sadece tahmin yürütebilirdi. Kimi cenneti hayal etmişti, kimi Tanrı’yı, kimi fasulye sırığının sonundaki devi… Hayal çağı sona ereli çok olmuştu. Gözünü nereye dikresen dik, Andromeda olmadıkça, uzun ve zahmetli de olsa, gidebilirdin. İmkansız değildi. Maksim, yaşadığını hissedebileceği yerler bulacağını biliyordu. Hayır bilmiyor, inanıyordu. Sevgilisinin elini daha şiddetli sıktı, kaybetmekten korkan bir adamın çabasıyla,

– Görmediğimiz koca bir galaksi var! Yaşarken de mutlu olabiliriz.

– Nasıl gideriz ki? Ve nereye?

– Ölümü bile göze almışsak neden korkalım?

Fibi gülümsedi,

– Seninle her yere giderim!

Ve böyle başladı iki sevgilinin maceraları. Yörüngeye çıkışları, ilk defa solucan deliğinden geçip komşu yıldıza ulaşmaları, galaksinin çingeneleri diye bilinen göçebelerle karşılaşmaları, Çapulcu Çekirgeler’e esir düşmeleri, Ogre köle pazarında satılmaları, Kure asteroidinde tanıştıkları 77 nolu sondaj makinesinin sorumlusu dahi Tekay, madenlerdeki isyan ve en sonunda kaçan esirlerle beraber Zeus sistemindeki Omega asteroidine sığınmaları… Rick’in Yeri’nde “Çevreciler”le tanışmaları. Özellikle de Soze ile.

Tüm bunlar bir yıl içinde olmuştu. Bir yıl içinde iki genç, elli yaşın bilgisi ve tecrübesine ulaşmıştı. Bu sürede baba Hansen kızını bulmak için tüm gücünü seferber etmiş, özel dedektiflerden oluşan bir ordu tutmuştu. Maksim’in babası Teodor ise cemaatini bırakıp kendisi oğlunun peşine düşmüştü. Her ikisi de Çekirgelerden sonra izlerini kaybetmişti. İki sevgili babalarını sevse de, başlarına gelmeyen kalmasa da, yaptıklarından asla pişman değillerdi. Hatta denilebilir ki, hayatları boyunca hiç bu kadar intihardan uzak olmamışlardı. Yaşamanın ne demek olduğunu ve değerini öğrenmişlerdi.

Rick’in Yeri’nde tanıştıkları Soze karizmasıyla girdiği her ortamda ilgi odağı olan biriydi. Aynı zamanda tam bir insan sarrafıydı. Genlerinden gelen bir özelliğiydi. Fibi’yi görür görmez kim olduğunu anladı. Aslında şımarık zengin çocuklarıyla pek işi olmazdı, ama Hansenlerle görülmesi gereken bir hesabı vardı. Kalabalık bir topluluğun ortasında Eora’daki balu’na katillerine küfürler savurup etrafındakileri eğlendirdiği sırada köşede oturan, paçavralar içinde ve kirli çiftimize seslendi:

– Hey sizi gidi muhabbet kuşları, kumrular! Ne bu haliniz? Yoksa eski tip bir koloni gemisinin buzluğundan yeni mi uyandınız? Şunların haline bakın! Ne kadar sıska ve çirkinler. Neredeyse analarının karınlarından doğmuşlar diyeceğim!

Grup kahkalarla sarsıldı. Maksim ayağa kalkarak gösterişli bir selam verdi. Soze’den aşağı kalmayan bir tonlamayla,

– Pek saygıdeğer efendim, hayır, geçmiş zamandan gelen yeni çözülmüş talihsiz kolonyalistler değiliz. Çekirgelere esir düştük, Ogre pazarında satıldık. Kure’deki isyanla özgürlüğümüze kavuşana kadar madenlerde çalıştık. Üzerimizdeki toz ve çamur değil, ast diye aşağılanan mutant bir halkın kanıdır.

Topluluk bu sözler üzerine sustu. Herkes ayağa kalkarak elini kalbine götürdü. Soze de bağdaş kurduğu masadan aşağı inerek Maksim’e yaklaştı, elini uzattı.

– Esir düşmüş insanların özgürlüğü için savaşmış cesur yoldaşlarım, lütfen kabalığımı bağışlayın, bilmeden düşüncesizce ettiğim laflardı benimkisi. Kure’deki devrimin haberi buraya kadar geldi. Ben ve yoldaşlarım sizleri selamlıyoruz. Her türlü yardıma hazırız.

– Teşekkür ederim. Kendi başımızın çaresine bakabilecek güçteyiz. Dostluğunuz yeterlidir.

Soze etkilendi. Bunlar şımarık zengin çocukları gibi değildi. Onlara bir şans vermeye karar verdi.

– Herhalde bu galakside Balu’naları ve sayılarının nasıl azaldığını bilmeyen yoktur dostlarım. Evrenin bu mucizevi canlılarını korumak bizim görevimiz ve hakkımız. Yarın için bir istihbarat aldık. Bir avcı gemisine saldıracağız. Bizimle gelmek ister misiniz? Balu’naları çıplak gözle görmek çok az insana nasip olur.

Fibi cevapladı:

– Elbette gelmek isteriz.

Ertesi gün iki küçük ama çevik gemiyle yola çıktılar. Hedef gemiyi uzaktan takip edecekler, sürüye iyice yaklaştığında suçüstü yakalayacaklardı. Planları mürettebatı esir alıp kimlikleriyle teşhir ederek kamuoyu oluşturmaktı. Çevreciler yıllardır bölgeyi çok iyi öğrenmişler, saklanabilecekleri her uyduyu, her kovuğu ezberlemişlerdi. Avcı gemisi on kilometre uzunluğunda ticari bir kargo gemisiydi. Dışardan dikkat çeken bir özelliği yoktu. Sadece av için gerekli hafif silahları vardı. Ancak daha sonra Eora’dan kalkan askeri bir refakat gemisi ona katıldı ki bu beklenen bir şey olmasına rağmen yine de can sıkıcıydı.

Fibi heyecanlıydı. Daha önce kendisini bu kadar yakın hissettiği bir topluluğun içinde bulunmamıştı. Kure’de astlarla omuz omuza savaşmıştı, hepsini çok sevmişti. Fakat astlar zekası kasten küntleştirilmiş bir toplumdu. Tek dertleri hayatta kalmaktı. Aralarından nadiren sohbet edilebilecek biri çıkardı. Burada ise her ırktan, galaksinin dört bir yanından insanlar, hem de en zeki ve asilerinden insanlar bir aradaydı. Duyduğu her söz ona yeni bir bakış açısı kazandırıyor, sorduğu her soruya mantıklı birden fazla cevap alıyordu. Tartarus’ta her sorunun tek bir doğru cevabı vardı. Burada ise doğru diye bir şeyin olduğunu düşündüğü için ona kahkahalarla gülmüşlerdi.

Takip ilerledikçe sohbet ve gülüşmeler azaldı, Zeus’un atmosferine girerken ise tam bir sessizlik içindeydiler. Daha önce avcıları taciz etmişlerdi ancak hiçbirini yakalayamamışlardı. Bu defa gemiyi ele geçirmeye kararlıydılar. En büyük avantajları avcıların içinde bir köstebek olmasıydı. Böylece gemiye yaklaşırken kendilerini son ana kadar gizlemeyi başarabileceklerdi.

Güçlü kameralar ve yörüngeye yerleşirdikleri casus uydu sayesinde hedefin tüm hareketlerini izleyebiliyorlardı. Radarlara göre balu’na sürüsü yakındaydı. Yüzlerce kilometre mesafenin görülebildiği berrak üst atmosferin altında turucu, toz yüklü bir tabaka uzanıyordu. Bu tabakanın siyaha yakın koyulaştığı bölge, belli ki sürünün ziyafet alanıydı. Her an dipten dev cüsseleriyle sıçrayabilirlerdi.

Fibi, Soze’ye dönerek,

– Onları öldürmelerine izin vermeyeceğiz, değil mi?

Soze’nin yüzü gerildi.

– Bize kesin kanıt gerekiyor.

Türün devamını sağlayabilmek umudu için birkaç bireyi feda edeceklerdi.

Ve ortaya çıktılar. İlki kar beyazıydı. Ağzı sonuna kadar açılmış, havayı içine çekerek bakterileri süzüyor, beslenirken bir yandan da jet etkisiyle hızını arttırıyordu. Ardından turuncu bir tane, daha sonra siyah benekli, yavrusu henüz kopmamış bir anne… Çok geçmeden dev, kara bir hortum tabandan kilometrelerce yükselmiş, galaksinin bilinen en büyük canlıları içinde, etrafında dönüyor, şarkılar söylüyorlardı.

Neşeli ezgi acı bir çığlıkla kesildi. Avcı gemisinden çıkan araçlardan biri seçtiği bir hayvanın derisini boydan boya keser, içini dışına çıkarırken, diğerleri dağılan parçaları rulo gibi kıvırarak istifliyor, kapasitesi doldukça ana gemiye taşıyordu. Olay yerindeki kameralarının gözünden olan biteni üç yüz kilometre uzaktan canlı izliyorlardı. Yirmi dakika sonra, av bitmek üzereyken ulaşan gerçek çığlıkların şiddeti çok az olsa da, herkesin tüyleri diken diken oldu. Avcılar bir balu’nayı yeterli görmüştü. Sürüde panik hakim olmuş, sağ kalanlar dört bir yana dağılmıştı. Kaybolan hortumdan dağılan toz bulutu, atom bombası sonrasını andırıyordu.

İki çevreci geminin mürettebatı pür dikkat Soze’nin emrini bekliyordu. Nihayet beklemeleri bitti:

– Taş operasyonu başlasın!

Motorlar tam güç çalıştırıldı. Soze, Maksim, Fibi ve yirmi dört mürettebatın daha bulunduğu geminin ismi Sinekkuşu’ydu. Biraz daha küçük ama ateş gücü daha fazla olan ikinci gemi Yabanarısı’ydı, içinde yirmi kişi vardı. Yabanarısı’nın görevi Eoralı refakatçiyi yok etmekti. Tam donanımlı, beş mürettebatlı bu gemiyle şaka olmazdı. Her ne kadar kan dökmek istemeseler de başka çareleri olmadığına karar verdiler. Yabanarısı tam karşılarından yaklaşarak avcılara meydan okudu. Anonim bir isme sahip kargo gemisi topal ördekten farksızdı. İçerdeki ajanları sayesinde Sinekkuşu fark edilmeden arkadan yaklaşıp çıkartma yapabilecekti.

Çatışma kısa sürdü. Refakatçinin zırhı kalın olsa da füzelerden kaçınamayacak kadar hantaldı. Mürettebatının daha önce çatışma deneyimi olmamıştı. Yabanarısı’nın ise dokuzuncu göreviydi. Birkaç gizli silah, üç beş sert dalış, biraz da şansın yardımıyla düşmanı yok ettiler. Neyse ki patlamadan bir saniye önce kaçış kapsülünün fırladığını gördüler. Bu arada Sinekkuşu kargo gemisine yanaşmış, çıkartmaya başlamak üzereydi. Görüntü olarak bir gergedanın sırtındaki kürdan kuşuna benziyordu. Köstebek, alarmı tam zamanında devre dışı bırakmış, kapıları tam zamanında açmıştı. Kargo gemisinin kaptanı Yabanarısı’nı kaygıyla izlerken ne olduğunu anlamadan kumanda odası tepeden tırnağa silahlı çevrecilerle dolmuştu.

Soze konuştu:

– Kimse kıpırdamasın. Söylenenlere uyarsanız kimse zarar görmeyecek. Siz kaptan Heis, ve siz banker Urma, bir balu’nanın ölümüne neden olmaktan birinci derecede sorumlu olmakla suçlanıyorsunuz. Bu belki ülkenizde bir suç teşkil etmeyebilir, ancak tek suçlamamız bu değil. Sayın Urma, siz aynı zamanda banka hesaplarında dolandırıcılık ve kara para aklama hususunda da sanık durumundasınız.

Fibi, Urma adını duyunca dikkatle baktı. İnanamadı. Babasının mali danışmanı Urma Soyl’dü bu. Bu gemide ne işi olabilirdi ki? Silahını indirip yaklaşarak,

– Urma teyze?

– Fibi? Tatlım, sen burda ne arıyorsun?

Soze araya girdi,

– Kendisi gönüllü olarak aramıza katıldı. Paradan ve güçten daha üstün bazı değerlerin savunucusu olmak için. Babasına karşı savaştığını bilmeden… Kendi gözleriyle görmesinin, sözlerimizden daha etkili olacağını düşündük. Sevgili Fibi, üzgünüm ama ailenin zenginliği tüm galaksiye sattığınız tercümanlardan gelmiyor. Bu tamamen Tartarus’un galaksi birliği hedefi için kullandığı araçlardan biri, sübvansiyonlarla dönen zararına satışlarla farklı kültürden insanları birleştirmek için uyguladığı projelerden belki de en masumu. Savaş gemilerine ayırdığı bütçenin yanında devede kulak. Tüm bu harcamaların yapılabilmesini sağlayan, Hansen’lerin gelirinin ana kaynağı ise avladıkları milyonlarca balu’nadan kazandıkları kirli para.

Fibi söylenenleri dinleyemiyordu, şoktaydı. Babasını son zamanlarda pek düşünmemişti, evden kaçtığından beri onu arama ihtiyacı hissetmemişti, ama hatıralarında o hep iyi, yardım sever, çalışkan, saygıdeğer bir kişiydi. Soran gözlerle Urma’ya baktı. Urma’nın rengi solmuştu. Yutkundu, bir şeyler söylemek için ağzını açtı, boğuk bir hırıltı duyuldu ancak. Başını önüne eğdi, “Dürüst davranmadık Fibi, kabul ediyorum. Zamanı gelince sana her şeyi anlatacaktık. Ama ne yaptıysak insanlığın geleceği için yaptık. Galaksi birliği için yaptık. Baban sen gittiğinden beri çok üzgün tatlım. Bundan sonra her ne olursa olsun, onun iyi biri olduğunu bil.”

Fibi ağlamaya başladı. Maksim’e sarıldı.

Çevrecilerin bundan sonra yapacakları belliydi. Hemen av görüntülerini, avcıların kimliklerini, itiraflarını galaksiyi bir ucundan diğerine kat edecek radyo sinyalleriyle yayınladılar. Anlık iletişimi mümkün kılan kuantum modemleriyle de bağlı oldukları gezegenlere duyurular yaptılar. Bu haberlerin etkisi başta çok küçük olacaktı, yalanlanacak, çevreciler hakkında karalama kampanyaları başlatılacaktı. Fakat düşünen ve umursayan bireyler için maske düşecekti.

Çevreciler ve esirleri Sinekkuşu’na geçtikten sonra değerli yüküne bakılmaksızın kargo gemisi havaya uçuruldu. Maksim ikiye ayrılmış halde Zeus’un derinliklerine doğru düşen enkaza bakarken Soze’ye sordu,

– Somut kanıt olarak tutsak daha iyi olmaz mıydı?

– Onu götürmemiz intihar olurdu. Bulunması çok kolay. Savunulması ise imkansız. Hedefimize ulaştık.

– Milyonlarca hayvanın avlandığından emin misin?

– Milyonlarca mı dedim? Hıh… Milyarlarca olmalıydı.

– Artık koruma altına alınacaklar…

– İnsanoğlu kendini savunamayanlara karşı nadiren merhametli olmuştur.

Maksim sevgilisine döndü. Zayıf kemikli yüzünü çoğu kişi çirkin bulurdu. Ama o cildin altında galaksinin en temiz ruhu vardı. Fibi’ye sordu:

– Şimdi nereye gideceğiz?

Kızın sert ifadesi yumuşadı. Gülümsedi,

– İleriye! Arkamıza bakmadan, yargılamadan, pişmanlık duymadan hep ileriye; daha önce görmediğimiz yerlere!

Maksim de gülümsedi,

– Seninle her yere giderim, sevgilim.

Paylaş

6 yorum

  1. avatar

    dostum gerçekten tebrik ederim,tek nefeste okudum yazılarını dört gözle bekliyorum yola devam

  2. avatar

    Deniz, öncelikle hoşgeldin. Hikayeni anlatım olarak beğendim. Ancak bilimkurgu sosuna bulanmış bir aşk hikayesi olarak bitmesi beni pek memnun etmedi açıkçası (:

    Anlattığın Zeus gezegeninin ekolojisine benzer birşeyi daha önce bir yerde okuduğuma eminim ama nerede olduğunu hatırlayamadım. Clifford D. Simak’ın “Kent” kitabında da Jüpiter’e göç ederek bedenlerini jovian yaşam formuna dönüştüren insanlarla ilgili bir kısımda yine benzer bir ekolojiden bahsediliyordu yanlış hatırlamıyorsam. Bu kısımı biraz daha ayrıntılı anlatsan ve yapılan eylemin sonuçlarını çarpıcı bir şekilde sunarak bitirsen çok daha iyi olurdu diye düşünüyorum.

    Yeni hikayelerini okumak dileğiyle.

  3. avatar

    Bir yerlerden, bir şeylerden esinlenmeden ortaya orjinal bir eser çıkarmanın mümkün olmadığını dile getirmiş bir büyüğümüz. Anlatımını çok başarılı buldum sevgili Deniz, güzel bir hikaye olmuş. Kuantum Modem olayı da hoşuma gitti=)) Öyküde, kendine beş milyon yıl sonra geçen fantastiğe dahi kaçabileceğin bir ortam hazırlamışsın fakat hikaye de geçen olaylar günümüzde yaşayan insan beyninin davranışlarıyla aynı seviyede. Ufak bir eleştiri olacaksa o da zaman göz önüne alındığında intihal yapmaya ihtiyacın olmayışı. O kadar ileri bir zamanda herşey insanın kendi hayal gücüne kalıyor ve anlatılan aşk bile olsa çok farklı renklerde sunulabileceğine inanıyorum. Kalemine sağlık, başka öykülerini de görmek dileğiyle…

  4. avatar

    Haklısınız Mehmet Bey, beş milyon yıl gerçekten de aklımın almadığı bir süre. Mesela insanların bir gezegendeki bir milyon yıllık tarihini yazmaya kalkınca o süre bir türlü dolmuyor. Ya da bilimin ve teknolojinin sınıra ulaştığı bir çağ nasıl hayal edilebilir? Her şeyin mümkün olması her şeyin yapıldığı anlamına gelmez tabi, mutlaka bazı seçimler devreye girer. Ya robot sorunu? Biyolojik varlığımız egemen kalabilir mi yoksa evrenin hakimi Transformers benzeri makineler mi olur? Hem bunları hayal etmek çok zor, hem de şu anki dünyamızdan ne kadar farklı bir dünya kurgularsam yazının bir başkası tarafından okunabilirliğinin o ölçüde azaldığını zannediyorum. Asimov’un Vakıf serisinde de beni en çok rahatsız eden yazıldığı dönemi fazlasıyla yansıtmasıydı. En ileri teknoloji nükleer enerjiydi, en güçlü silah atom bombasıydı. 30.000 yılda insanlık galaksiye yayılmış ancak dünyanın yerini unutmuştu. Şimdi büyük usta Asimov’u eleştirmek haddime değil ama kendim de hikayemde eleştirdiğim duruma düşmüşüm.

  5. avatar

    benim çok hoşuma gitti, konuyu biraz daha belirginleştirebilirdin. 🙂 ama burda okuduğum pek çok bilim-kurgu türü yazıdan daha güzel

Yorum yapın