KARANLIK CENNET – 4

1

Enaldie hüzünlü bir şekilde köyünden ayrılıp Yasak Orman’ın yolunu tutmuştu. İşgal altındaki köyü geride kalmış ve o lordun söylediği tüm bu güven verici sözlere rağmen rahatlamamıştı. Bir kere lordun yardım istediği Rion’u tanıdığını hiç sanmıyordu ve teknik olarak ne kadar başarılı bilmiyordu. Kısacası elinde umuttan başka hiçbir şey yoktu. Gitmeden önce yeteri kadar dinlendiğini düşünüyordu çünkü uzun zamandan sonra kendisini gerçekten de zinde hissediyordu zira şu anda Kalkan’ın Büyüsü kadar büyük bir büyü yapabilirdi.

Yolculuk yapmaktan nefret ediyordu ama onun yolculuk yapmasını sağlayan mavi giysili adam Tezcatlipoca’dan daha da nefret ediyordu. Büyücüden bahsedildiğini biliyordu ama neden Enaldie dahil herkes onun aradığı büyücünün o olduğunu düşünüyordu? Lordun kendisi de büyücü olduğuna göre aradıkları o olamaz mıydı? Bunlar konusunda pişmanlık duymak çok geç diye hatırlattı kendisine.

Enaldie oldukça tatlı bir kızdı. Şimdiye kadar normal bir insan gibi yaşamış ve defalarca âşık olmuştu. Kendisinin karşısındaki kişiye gerçekten âşık olmadığını fark edene kadar oldukça güzel zamanlar geçirmişti ilişkilerinde. Onun tek kötü yönü âşık olduğu her kişiye inanılmaz bir şekilde güvenmesiydi. Bazen hayal kırıklığı duymasına rağmen insanlara ve ilişkilere güvenmeyi asla kesmemişti.

Enaldie birçok büyücünün aksine kötü ve garip bir çocukluk geçirmemişti. Annesinin kara büyücü olduğunu anladığı andan önce onunla çok yakındı ve her şeyini onunla paylaşıyordu. O yedi yaşına kadar astım hastasıydı. Nefesini büyüyle kontrol altında tutmaya çalışıyor, bir yandan da bu yeteneğini diğer normal arkadaşlarından saklamaya çalışıyordu. Bir defasında denize gittiklerinde yine nefes alamadığını fark etmişti Enaldie. Ama insanların arasında olduğu için büyü yapamayacağının farkında olabileceği bir yaştaydı. Böylece nefessiz kalmış ve kalbinin yavaşlamaya başladığını fark etmişti. Lakin bunun farkında olan diğer kişiler de vardı. Annesi ve teyzesi. Amelia Teyzesi, annesine onu denize sokup deniz suyu yutmasını tavsiye etmişti. Bunun işe yarayabileceğini bir perşömende okumuştu. Kendi kızı olduğu için bunu yapamamıştı annesi, bunun üzerine Amelia Teyzesi onu suya sokmuş, deniz suyu yutmasını sağlamıştı. Enaldie kustuğunda muhtemelen astımı da kusmuş ve o günden itibaren bir daha astım olmamıştı. Annesinin yapamadığını gördüğünde Enaldie onun kendisine karşı sevgisinden haberdar olmuştu. Bu onu çok mutlu etmiş ve çocukluğunun daha mutlu geçmesini sağlamıştı. Yasak Orman’a girdiği vakit, bu düşüncesini hatırlayıp, gülümsedi. Yasak Orman onu hayatı boyunca korkutmuştu. Evet, belki her sabah onun kıyısına inip bitki topluyor olabilirdi. Fakat bu onun korkmasına engel değildi. Elbette bu durum beyhudeydi çünkü bir büyücü olan Enaldie’ye köylere yaklaşacak kadar cesaretli hiçbir yaratık zarar veremezdi. Annesi zamanında yeteri kadar korkmuş ve sevgili kızına korunmaya dair her türlü büyüyü öğretmişti. Bir zamanlar Yasak Orman “yasak” değildi gerçekten de. Insanlar orada geziyor, yeni hayvan cinslerini keşfediyor ve avcılık yapıyordu. O zamanlar köy hayatı çok daha eğlenceliydi muhtemelen. Sonra annesinin anlattığı hikayelere göre Gwenhwyfach adındaki bir cadı herşeyi mahvetmiş ve ormanı yaşanamayacak bir yer hâline getirmişti. Onun aptalca büyüsü yüzünden köyün ortasına yukarıdan bir taş düşmüş ve köye yaratıkları salmıştı. Kimse o taşı bulabilecek kadar gitmemişti Orman’ın derinliklerine. Belki büyünün özünü ararken ona rastlayabilirdi.

Gwenhwyfach cadılar arasında bir hayal kırıklığı idi. İnsanlar o zamandan sonra hiçbir zaman cadı ve türevlerine inanmamış ve tarih boyunca onları yakmak adına ellerinden geleni yapmışlardı. Gwenhwyfach, Enaldie’nin istediği hayatı yaşaması adına kesinlikle kocaman bir engeldi. Yıllar boyunca büyü tanrısına onunla karşılaşabilmesi ve yok etmesi için dua etmiş, yalvarıp yakarmıştı. Sevgili tanrısı ise onun dualarına hiçbir zaman cevap vermemiş, onu kendi kaderiyle başbaşa bırakmıştı. Lakin o, bir büyücü olduğu için tanrısından asla kuşku duymamıştı. Duyar ise büyüsü muhtemelen kaybolurdu çünkü her büyücü gibi büyü gücünü Büyü ve Büyücüler Tanrısı Katia’dan alıyordu.

Atını Orman’ın derinliklerine doğru yönlendirdi. Sabah olmasına rağmen Yasak Orman’ın girişi bile oldukça karanlık ve kasvetliydi. Sanki büyü gücüyle yaratılmış ve asla kaybolmayan bir bulut, bu lanetlenmiş yeri koruyordu. Sis başlamıştı, bu yüzden atı huysuzlanmaya ve hızlı gitmeye karşı direniyordu. Enaldie zor da olsa atını yavaşlattı. Oldukça tedirgindi. Birkaç metre önünü bile göremiyor ve etraftan tuhaf sesler duyuyordu. Bir hayvanın acı dolu çığlıkları gibi.

Çığlıklar haricinde duyulan tek ses yavaş giden atının toynak sesleriydi. Buraya geldiğine tekrar lanet ettikten sonra elini sise doğru uzatıp nomaen dedi. Gözlerini kapayarak büyüyü yapmaya çalıştı. Gözlerindeki karanlığın içinde sözüyle küçük bir pırıltı belirdi. Enaldie yoğunlaştı, o pırıltıyı aklında şekillendirmeye çalıştı, onu küçük bir rüzgâr olarak hayal etti. O pırıltıyı karşındaki sise yönlendirdi. Sis dağılmaya başladı ve önünü görebilecek hâle geldi. Bu büyüyü yaptığına tüm kalbiyle şükretti zira yirmi metre kadar önünde büyük bir uçurum vardı. Bunun üzerine Enaldie atını batıya yönlendirdi. Eğer ani bir fikir değiştirip büyüyü yapmasaydı o uçurum onun mezarı olacaktı.

Atını durdurup önündeki koca kayaya bakarak filminin o falan en zar dedi. Tekrar gözlerini kapadı. Güçlü büyüler sadece sözle var olmazlardı. Pırıltıyı bu sefer bir kulübe olarak hayal etti ve çok zor da olsa onu karşısındaki kayaya yönlendirdi. Kaya şekillenmeye ve kayadan yapılma bir kulübe halini almaya başladı. Bu büyü çok fazla güç tüketiyordu ve gözleri kararmaya başlamıştı şimdiden.

“Her şey için büyü yapmayı ne zaman keseceksin?” dedi bir ses. Enaldie sesin kaynağını bulabilmek adına etrafı taradı ama bir şey bulamadı. Tüyleri diken diken olmuştu, bunun üzerine hızlı adımlarla az önce büyüyle yarattığı kulübesine girdi. Standart büyü kuralları gereği küçük evinde taştan yapılma küçük ve sert bir yatak ve kocaman bir kutu vardı. Büyü bitkileriyle dolu çantasını kutuya bıraktıktan sonra yatağına uzanıp gözlerini kapadı.

“Enaldie,” dedi yine aynı ses. Enaldie doğrulup etrafına baktı ve şaşırtıcı olmayan bir şekilde kimseyi göremedi. Ses oldukça rahatlatıcıydı aslında ama kaynağını göremediğinden onun hoşuna gitmemişti.

“Enaldie… Enaldie… Enaldie…”

Ayağa kalkıp etrafına baktı. Kimse yoktu. Ne bir gölge ne de birinin olduğunu gösteren tek bir kanıt. Dışarı çıkıp sesin kaynağını bulmaya çalıştı ama umut yoktu. Az önceki büyüyü neden yaptığı ve gerekmediği hâlde neden kulübe yarattığını bilmiyordu. Yorulmamıştı ve sadece iki saat yolculuk yapmıştı. Oldukça gereksizdi yaptığı büyü.

Tekrar kulübesine döndü. Az önceki ses yüzünden oldukça tedirgindi ve iki de bir etrafına bakıyordu.

“Enaldie.”

Bu sese daha fazla dayanamayak ani bir hareketle çantasını kaptığı gibi atıyla Orman’ın derinliklerine doğru gitmeye başladı. Neyse ki sis ilk başladığı kadar yoğun değildi ve korkak atı biraz daha hızlı gitmeye başlamıştı. Bu ormandan nefret ediyordu. Gerçi aklı ona zihinsel bir oyun oynuyor olabilirdi. Belki de ortada ses falan yoktu, sadece hiçbir zaman bu kadar derinlere inmemiş olan Enaldie’nin aklı onunla dalga geçiyordu.

Bir saat kadar yolculuk yaptıktan sonra bir yol ayrımına kadar geldi. En nefret ettiği şeylerden biriydi. Tam ortada durdurup iki tarafa da baktı. Sağ taraf biraz daha az kasvetli görünüyordu ama biraz daha özensiz ve tuhaf bitkilerle doluydu. Sol taraf ise inanılmaz kasvetli ve garip görünüyordu ama yol oldukça belirgin ve temizdi. Tuhaf bir karar vermeyerek sola doğru sürmeye başladı atını. Gidiyordu ki arkasında nal sesleri duymaya başladı. Atını durdurup arkasına baktı ama kimseyi göremedi yine. Neler oluyordu?

Bir süre sonra sesi her taraftan duymaya başladı. Sesin geldiği yeri saptamaya çalışan gözleri yorulmuştu ve sürekli farklı yerlere baktığından başı dönmeye başlamıştı bile. Biraz daha bekleyince gerçekten de arkasından ona doğru gelen siyah renkli bir at gördü. Fakat atın binicisi yoktu. Enaldie büyük bir sükûnetle atın ona doğru gelişini izledi, paniğe kapılmadı.

“Enaldie?” dedi at, onun yanına gelince. Enaldie irkildi. Kesinlikle zihni oyun oynuyor olmalıydı ona. Gitmek istediği tarafa baktı ve aynı atı orada da gördü. Sonrasında sağ ve solunda da. Hepsi tuhaf sesleriyle onun adını söylüyorlardı.

Enaldie çığlık atıp atını gitmek istediği tarafa doğru sürmeye çalıştı lakin at kıpırdamadı. Hipnotize olmuş bir şekilde konuşan ata dikiliydi gözleri. Enaldie elindeki kayışı bir kaç kez daha çekiştirdi ama herhangi bir değişiklik olmadı.

İyice paniklenmiş olan Enaldie, hızlı bir şekilde atından inerek gitmiş olduğu tarafa doğru koşmaya başladı. Takip edip etmediklerini bilmiyordu ama umurunda değildi ve şimdiden yorulmuştu çünkü çantası ona ağırlık yapıyordu. Bir süre hiç durmadan koştuktan sonra dinlenmek için biraz durdu ve arkasına baktı. Konuşan atlar onu takip etmiyordu ama maalesef kendi atı da orada kalmıştı. Şimdi bu koca ormanda tek başınaydı ve ne yapması gerektiğini bilmiyordu. Özün neye benzediği ya da ne tarafta bulunabileceği hakkında en ufak bir fikri olmayan Enaldie, nefes nefese ve ağır adımlarla ürkütücü ormanda yürümeye başladı. Havanın gece olmamasına rağmen bu kadar kapalı olması onun göz kapaklarını yoruyor ve onda uyuma isteği uyandırıyordu. Tam yolun olduğu düşündüğü yere gelmişti ki kulakları yırtan, acı dolu bir çığlık duyuldu. Çığlığın hangi taraftan gelmiş olduğu belli değildi. Enaldie psikolojik olarak mahvolmuş durumdaydı, çığlık tekrar duyulunca yine koşmaya başladı.

Koştu, koştu, koştu… Ayakları uyuşana ve nefes borusu iflas edene kadar koştu, lakin bir anda durdu. Bunu ona yaptıran korku ve adrenalindi. Sonunda durmak zorunda kaldığında en azından bir saat kadar koşmuş olduğunu acı içinde fark etti. Ne yapacağını bilmiyordu, olduğu yere çöktü. Ter içinde kalmıştı ve koşarken sallanan çantası yüzünden omzu çıkacakmış gibiydi.

Yardım et bana Katia,” diye fısıldadı Enaldie karanlığa bakarak. “Yardım et bana tanrıların büyücüsü, yardım et bana sevgili tanrıçam. Bu iğrenç ormanda yolumu bulmama yardım et!

Bir çift gözyaşı onun narin yanağından aşağıya süzülmeye başladı. Hayatında hiç bu kadar korktuğunu hatırlamıyordu ve şu anda evine dönemeyecek bir noktadaydı. Büyünün özünü artık bulmak istemiyordu. İstediği tek şey bu ormandan kurtulmaktı. “Keşke bunlar kötü bir kâbus olsa ve uyandığımda bunlar benim için silik bir hatıradan başka birşey olmasa,” diye düşündü Enaldie.

Tam bunları düşünürken biraz ileriden bir sürünme sesi duymaya başlayınca tüyleri diken diken oldu. Ayağa kalkıp menekşe gözleriyle etrafı taradı. Neyse ki sis o kadar yoğun değildi ve karanlıkta en azından etrafını görmesine olanak sağlıyordu. Biraz bekleyince ileride ona doğru gelen tuhaf bir yaratık gördü. Kambur vücutlu, ağzının olması gereken yerde iki tane büyük yeşil renkte dişi olan tuhaf bir yaratıktı. Ona doğru sürünerek geliyordu. Enaldie gözlerini kapatıp yok etme büyüsü aradı aklında. Terli yüzü düşünmenin aldığı güç yüzünden buruşmuştu. Aralarında dört metre kadar vardı ki Enaldie alevli gözlerle yaratığa bakıp “Monives” dedi. Enaldie’nin elinden kocaman bir ateş topu çıkarak yaratığı kızartma haline getirdi. Yaratık acı dolu sesler içinde yere düştü ve kısa süre içinde toza dönüştü. Enaldie artık oturduğu yerin güvenli olmadığının farkındaydı. Bu düşüncesini takiben neredeyse sürünerek gitmek istediği tarafa doğru yürümeye başladı.

Bundan sonraki iki saat boyunca hiçbir olay olmadı. Tam rahatlamaya başlamıştı ki kulübede duyduğu ses tekrar duyuldu. “Enaldie.”

Menekşe renkli gözlü bayan bu sefer etrafına bakmadı çünkü aramanın sonuçsuz olacağını biliyordu. “Sana yardım edebilirim,” dedi yine aynı ses. Enaldie şaşırarak etrafına baktı ama kimse yoktu.

“Kimsin?” dedi kaşlarını çatarak.

Ses duyulmadı.

Enaldie içini çekip tekrar yürümeye başlayınca pürüzsüz ses tekrar duyuldu.

“Sana yardım edebilirim Enaldie. Sadece bana güvenmen gerekiyor.”

Enaldie bu sefer bir şey demedi. Sadece o konuşuyordu belli ki. Olduğu yerde durdu.

“Sana doğru gelen bir kurtarma grubu var. Bir süre dayanman gerekiyor Enaldie,” dedi gırtlaktan gelen bir sesle ve arkasından rüzgar uğultusunu andıran bir ses tekrar etti, “Bir süre dayanman gerekiyor Enaldie.”

Enaldie içinin sevinçle dolup taştığını hissetti. Ne diyeceğini bilmiyordu, gözlerini kapamış farkındalıkla düşünmeye başlamıştı.

“Kimsin?” diye sordu Enaldie tekrar.

“Ben, senim.” Hemen ardından Enaldie kulaklarını kapadı. Tekrarlayan sesi duymak istemiyordu. Fakat “Senim” diyen ses beyninde yankılandı.

Enaldie bir süre daha sesle konuşmaya çalıştı ama gizemli varlık buna cevap vermedi. Sonunda bir umut vardı onun için. Sağ eline bakarak “Poah” dedi. Eli sanki canlı bir meşaleymiş gibi yanmaya başladı. En azından bu karanlıkta önünü daha rahat görebiliyordu ve ateşten korktuklarını düşündüğü yaratıkları ondan uzak tutacaktı. Olduğu yere çökerek kurtarıcıları beklemeye başladı…

* * *

Dylena aslında sadece dış görünüş ile bir prenses sayılabilirdi. Evet belki her istediği şey oluyordu ama bu onun mutsuz olmasına engel değildi. Eğer bir şansı olup da ailesini seçebileceği bir zaman olsaydı kesinlikle Kral’ın kızı olmayı seçmezdi. Ormanda özgürce koşabileceği, mutlu bir hayat istiyordu sadece. Süslü ve özenle yapılmış, som altından banyoda yıkanmak yerine temiz, soğuk ve ürkütücü bir gölde yıkanmayı daha çok isterdi. Birçok prensesin aksine kendisi emir vermekten hoşlanmıyor ve işini başkalarına yaptırmayı sevmiyordu. Tüm şehri görebilen bir balkonda otururken bunları düşünüyordu işte.

Biraz üşüyordu ama yerinden kıpırdamadı. Hafif bir meltem esiyor, saçlarını dalgalandırıyordu. Çok harika bir geceydi. Yağmur daha yeni dinmiş toprak kokusunu canlandırmıştı. Biraz heyecanlıydı bir yandan. Az önce hayatı boyunca ilk kez saray dışından biriyle konuşmuştu ve bundan dolayı çocuksu bir şekilde mutluydu. Aslında ona biraz acıyordu çünkü bir kralla konuştuğundan dolayı o kadar mutluydu ki ölüme gönderildiğinin farkında değildi. İnsanlar babasını çok önemsiyordu. Kral olmasına rağmen onun görevi sadece emir vermekti. O emir komutasındaki en yüksek rütbeli insandı ve kesinlikle ülkenin barış içinde yaşamasının tek nedeni değildi. Babası Dylena’nın tam tersiydi. Kral, hiçbir şeyi kendisi yapmıyor, her şeyi başkalarına yaptırıyordu. Her zaman düşündüğü gibi savaşları krallar değil askerler kazanıyordu. Bu yüzden, birinin kralı bu kadar önemsemesi onun hoşuna gitmiyordu. Her şey bir yana o da diğer insanlar gibi bir insandı ve bir ilah gibi görünmemesi lâzımdı. Oturduğu sandalye ağır bir gıcırtıyla sallanırken uykusu gelmişti. Az önce konuştuğu Drakoe’yi düşündü. Kendisi oldukça yakışıklı olmasına rağmen biraz itici gelmişti çünkü her şeyi kaba güçle halleden insanlardan hoşlanmıyordu.

Bir yandan yarın konusunda tedirgindi. Rest çekmiş ve onunla gelmek istediğini belirtmişti ama hayatında o kadar okumasına rağmen hiç gerçek bir canavar görebilmiş değildi. Özel yardımcısı, genci yarın takip edecekti ki onun gideceği zaman uyanabilsin. Bu fırsatı asla kaçırmayacaktı çünkü.

Gece olmasına rağmen bir çok evin ışığı yanıyordu. “Ne kadar da eğleniyorlardır,” diye düşündü ayağa kalkıp süslü balkonundan dışarıya bakarken. Led gerçekten de çok büyük bir yerdi. Dört duvar arasındaydı ama o dört duvar arasında o kadar çok fazla ev vardı ki insanın inanası gelmiyordu. Her yıl bir önceki yılın bir katı kadar insan oluyor ve yaşlananlar için ayrı ev yapılmaya devam ediliyordu. Bu da zaten yeteri kadar büyük olan Led ülkesini daha da büyütüyordu.

Dylena için her ay başı karnaval düzenleniyordu. Böylece babası biraz da olsa sıkıntıyı giderebileceğini düşünmüştü ama artık sıkılmıştı. En başta ağzından ateş çıkaran insanlar ya da kılıç sokan insanlar ilginç gelmişti ama şimdi onlar prenses için yenilenmiş bir öyküden başka bir şey değildi. Sürekli aynı şey oluyordu; bir kez dahi olsa başka bir şey olsa belki de daha az sıkılırdı. Bu yüzden bu seferki karnaval için hiç heyecanlanmadı. Hüzünlü gözlerle dışarıya baktı. Dışarıda olan insanlara göz attı elindeki dürbünle. Bazıları sarhoştu ve diğerlerine sataşıyordu ama herkes eğleniyor gibi görünüyordu.

Üstelik en kötüsü de bir hafta önce yirmi iki yaşına basmıştı, bu da bu ay içinde bir kocası olacağı anlamını taşıyordu. Geleneksel olarak birbirini hiç görmemiş iki insan sırf iki ülke arasındaki bağları güçlendirmek adına evlendirilirdi. Gerçi evlenmesi adına en büyük şans bu idi. Çünkü saray dışına çıkmadığı için âşık olması pek zordu, âşık olmayan Dylena ise doğal olarak evlenemezdi.

Bir süre daha gece olanları seyretmeye devam etti ama sonunda içi dayanamayacağı bir kıskançlıkla burkuldu. Özgür birinin ruhunu taşıyan prenses hüzünlü gözlerle odasına döndü ve casusundan yarınki haberi beklemeye başladı. Bu akşam rahat uyuyabileceğini sanmıyordu çünkü yarın doğduğundan beridir ilk kez saray dışına çıkacak ve ormanları görecekti. Orman’ı belki yasak ve tehlikelerle dolu olabilirdi – gerçi diyardaki tüm ormanlar yasak ve tehlikeliydi – ama bu heyecanına engel teşkil etmiyordu.

Deniz kenarında yürüyordu, bir yandan elindeki kılıcı temizliyor ve kumun yapışkanlığından korumaya çalışıyordu. Kan revan içindeydi ve topallıyordu. Az önce bir savaştan çıktığı su götürmez bir gerçekti. Yürümeye devam etti, aynı zamanda içi daha önce hiç tatmadığı heyecan duygusuyla dolup taşıyordu. Arkasından bir ses duydu:

“Prenses gitme!” diyordu ses. Prenses arkasına bakmadı. Kim olduğunu biliyordu.

– Biliyor muydu?

– “Beni engelleyemezsin tatlım,” dedi prenses. “Aylar boyunca bu anı bekliyordum, beni kimse engelleyemez.” Bir yandan yürümeye devam ediyordu.

“Lütfen…” dedi arkasındaki ses. Erkeğin sesinde tuhaf bir yalvarma hissi vardı; sanki gerçekten birazdan onun ayaklarına kapanacakmış gibiydi. Prenses bu sefer durdu, aynı zamanda rüzgâr başlamıştı ve prensesin saçlarını dalgalandırıyor, denizde dalga yaratıyordu. “Özür dilerim, seni seviyorum ama bu yapılması gereken bir şey.”

“Ben yapabilirim Dylena, hâlâ bunu yapabilecek gücüm var.”

“Hayır,” dedi prenses bunun üzerine. “Sen üzerine düşen görevi yeterince yerine getirdin.”

Ve yürümeye devam etti. Önünde kocaman bir yaratık belirene kadar ıslak kumda yürüdü. Yaratık simsiyahtı ve iki tane kocaman, bembeyaz gözü vardı. Göz alıcı beyazlıkta dişleri korkutmuyordu bile. İki tane çok uzun boynuzu vardı.

“Selam Diriel,” dedi prenses.

Yaratık homurdandı. Tam saldırmak üzereydi ki prensesin midesi bulandı.

Ve kan ter içinde uyandı. Zaman gece yarısını geçiyor olmalıydı, rüzgâr penceresini açmış sakin bir şekilde perdeleri aralayarak odasını tazeliyordu. Prenses yorganı sıyırarak ayağa kalktı. Az önce gördüğü kötü ve saçma sapan rüya yüzünden başı dönüyordu biraz. Yüzünü yıkamak için hemen odasında bulunan süslü banyoya yöneldi ve yüzünü yıkayıp karşısındaki yansımasına baktı. Dört yılda ne kadar da değişmişti, bundan dört yıl önce prenses kendi yüzünden nefret ediyordu. Sivilcelerle dolu ve yağlıydı. Şimdi ise istediği kıvamda olmasına rağmen hâlâ tam olarak mutlu değildi. Balkona çıkıp önünde uzanan engin ev okyanusuna baktı. Şimdi neredeyse tüm ışıklar kapalıydı.

Oynayan sandalyesine oturup derin bir nefes alarak gözlerini kapadı.

“Burada açık bir hedefsin, biliyorsun değil mi?”

Dylena arkasını döndü ama bir şey demedi. Babasıydı yine. Onun moralini bozmakta oldukça iyiydi her zaman. Sandalyesinde ağır hareketlerle sallanmaya devam etti. Ta ki babası onun yanına gelene kadar. Ellerini arkasında kavuşturmuş dışarıyı seyre koyuldu.

“Bu saatte uyanıksın,” dedi babası.

“Sen de öyle…”

“Seni hayatım boyunca ölümden korudum ama sen inatla ona doğru koşuyorsun. Neden?”

“Baba,” dedi Dylena acıklı bir sesle. “Birinin burada beni öldürmesi imkânsız. Aşağıdan ancak bir nokta gibi görünüyorum.”

“Evet ama büyüyle ortaya çıkabilirsin. Hayvanları kontrol edebilen büyücüler var. Sen şurdaki kuşu normal kuş zannederken o büyücünün casusu olabilir mesela,” dedi hemen ileride konmuş şaşırtıcı mavilikte bir kargayı işaret ederek. Büyüleyiciydi.

Dylena kuşu korkutmamak için ağır hareketle ayağa kalktı. Ona daha dikkatli bakmak istiyordu. Hayatı boyunca hiç mavi bir karga görmemişti ve ondan bahseden herhangi birisine de rastlamamıştı. Kargalar ya siyah olurdu ya da siyah-beyaz. Mavisi yoktu bildiği kadarıyla.

“Mavi bir karga!” dedi bir gözlemde bulunarak. Hâlâ olayın etkisinden kurtulamamıştı.

“Evet, harika bir yemek olurdu benim için,” dedi babası kapıya doğru yönelerek.

“Baba!” dedi prenses onun arkasından.

Kral Jaython tam kapıya kadar gelmişti ki duraksadı. “Yarın seninle önemli bir konu hakkında konuşacağız kızım, unutma.”

Bir şey demeden gidince Dylena rahatladı. Babası olmasına rağmen onun etrafında olmasını sevmiyordu. Kuşa bakmaya devam etti. Kuş ise sanki kendisine baktığını biliyor gibi prensese baktı ve balkon boyunca yürümeye devam etti.

Prenses Dylena onu izlemeyi sevdiğini fark etti. Balkon boyunca zıplıyor, sanki dünyada hiç kötülük yokmuş gibi yaşadığı anın tadını çıkarıyordu. Biraz da özeniyordu ona. Dylena altın bir kafeste yaşayan karga gibiydi, kafesini başkası açamayacağına göre kendi açmalıydı.

O gece kâbussuz, mutlu bir uyku geçirdi. Gece boyunca kuşu izlemeye devam etmişti, sonunda göremeyecek kadar uykusu geldiğinde güneşin ilk ışıkları kararsız bulutlardan süzülmeye başlamıştı bile. Sabah casusu ona Drakoe’nin gitmek üzere olduğunu söylemesine rağmen kendinde güç bulup uyanamadı, bu yüzden dün geceden beri beklemiş olduğu fırsatı elinden kaçırmış oldu. Tam olarak uykusunu alarak uyandığında öğlen yaklaşmıştı ve güçlü bir güneş etrafı ısıtıyordu. Annesi yoktu çünkü prenses doğduğu sırada ölmüştü. Babasının tek ailesi kızıydı. Babasıyla kahvaltı ettikten sonra her zaman yaptığı gibi balkona çıkıp etrafı seyre koyuldu. İnsanlar işlerine gitmiş, çocuklar manastıra kapanmıştı. Oldukça kalabalık görünüyordu Led şehri. Temiz hava kokusunu derince içine çekti, çektiği hava o kadar güzel kokuyordu ki ormanda koşmak istemişti. Temiz bahar havası her zamanki gibi müthişti.

Dün tüm gece boyunca seyrettiği kuş halâ balkonundan ayrılmış değildi. Artık canı sıkılmadan yapabileceği bir şeylerin olduğuna karar verdi, hayat biraz da olsa güzelleşmeye başlamıştı. Kuşa biraz daha yaklaştı, neredeyse onun yanına kadar gelmesine rağmen kuş korkup uçmamıştı. Çekingen bir tavırla kuşun başını okşamaya başladı. “Seni çok sevdim,” dedi prenses fısıltıyla. Artık kuşun gitmeyeceğine emin olmasına rağmen yine de uçup gitmesinden korkuyor gibiydi. Gülümsedi. Artık en iyi arkadaşı vardı.

Aşağıyı gözetledi yine, yapabileceği başka bir şey yoktu çünkü. Son anda fark etti onlara doğru gelen asker alayını. Kimdi onlar acaba? Onların askerlerinin belirli kan kırmızısı tuniğini giymiyorlardı.

“Kimsin sen?” dedi fısıltıyla kalabalıktan gözünü ayırmadan.

“Tez,” dedi biri. Prenses hemen arkasına baktı, babasının sesine benzememesine rağmen yine de ondan kuşkulanmıştı çünkü kimse prensesin izni olmadan onu yanına gelebilme cesaretini gösteremezdi.

Saçma bir düşünce de olsa kuşa baktı. Kendi kendisiyle oynamıyor, direkt olarak prensesin gözlerine bakıyordu. Dylena kuşun güzelliği karşısında yine hayran kalmıştı.

“İyice delirdim artık,” dedi kuşa bakarak.

“Hayır, delirmedin.”

Prenses Dylena iyileşmiş gözlerle konuşana baktı. Dili tutulmuştu. Bir kuşun konuşması mı? Yok artık!

“Evet biliyorum şaşırdın,” diye devam etti. “Artık normal konuşabilir miyiz?”

Dylena hâlâ birşey diyemiyordu. Tüm vücudu titriyor, az önce şahit olmuş olduğu hadisenin etkisinden kurtulamıyordu.

“Adım Scylla.” Dylena hâlâ susuyordu. “Senin her zaman hayvan ve kuşlarla konuşabilme yeteneğin vardı. Sadece fark etmedin,” diye açıkladı prensesin suskunluğuna cevaben.

“Ben… Ben…” diye kekeledi. Bir kuşa ne denilebilirdi ki?

Korkudan yüzünün kızardığını hissetti. Evet, kesinlikle deliriyordu. Sonunda hiç dışarı çıkmamanın cezasını çekiyor olabilirdi. Kuş havalanarak havada biraz gezindi ve prensesin şaşkın bakışları arasında yine onun karşısına kondu.

“Prenses!”

Dylena şu gerçeklik hissi veren rüyalardan görüyor olmalıydı. En başta gördüğü anlamsız ve saçma rüya, şimdi de bu. Neler oluyordu?

Prenses yosun yeşili gözlerle kuşa baktı. “Scylla,” dedi. “Güzel isim.”

Dylena hâlâ rüyada olduğunu sanıyordu, ilk defa rüyada olduğunu fark ettiği için biraz da olsa mutluydu. Anın tadını çıkarmaya karar verdi. Scylla kanatlarını gererek konuşmaya başladı.

“Prenses. Şu anda girişteki tavernaların birinde büyük bir kavga var. Onların arasında kavgada olmaması gereken birisi de var. Onu kurtarmanız gerek.”

Prenses yüzünü buruşturdu. “Şehirde olan olaylara müdahele etmem ben.”

“İkimiz de biliyoruz ki baban seni yakında başka biriyle evlendirmeye çalışacak. Hayatında daha önce hiç görmediğin biriyle evlenmeye niyetli misin?”

“Hayır elbette,” dedi Dylena. “Yakın zamanda evden kaçmayı planlıyorum.”

“Biliyorum. Kurtaracağın kişi senin kaçış anahtarın olabilir.”

Hâlâ uyanmamıştı. Bu hayatı boyunca gördüğü en uzun rüya olmalıydı.

“Rüyadayım ben,” dedi.

Kuş gözlerini kapadı. “Umarım senin inanman da annenin inanması gibi uzun olmaz.”

“Annem mi?” dedi yeşil gözlü kız. “Annemin de mi kuşlarla konuşabilme yeteneği vardı?”

“Sadece kuşlar değil, tüm hayvanlarla konuşabilir o. Annen bir büyücüydü ve vahşi büyüyü bulabildiği için kandan sana miras kaldı,” dedi kuş.

O büyücüler hakkında çok şey okumuştu. Gerçekten olabilir miydi böyle bir şey? Ondan da önemlisi gerçekten başına geliyor olabilir miydi?

“Tavernadaki insan hakkında ne karara vardın?” diye devam etti.

“Tamam,” dedi hiç düşünmeden.

Prenses hemen koşarak onun kişisel muhafızına tavernadaki olaydan bahsetti ve Scylla’nın dediği tariften yola çıkarak gencin kurtarılması konusunda kesin bir emir verdi. Askerleri hemen giriş kapısına doğru ilerlerken prenses askerlerini izlemek amacıyla balkona yöneldi. Bu sırada Scylla prensesin omzuna konmuştu, artık rüya olmadığına inanmaya başlamıştı prenses.

Kavga hâlâ sürüyordu. Ortalık iyice karışmıştı ve Breanon tüm gücünü barmenden kaçabilmek için kullanmıştı ama artık yoruluyordu. Kendi unutkanlığına tekrar lanet okudu, eğer unutmasaydı ya da unuttuğunu söyleyebilme cesareti olsaydı belki de bunlar yaşanmazdı. Tam iyice kurtulduğunu sanıp köşeye sinmişti ki güçlü bir yumruk yiyip yere düştü. Arkasına baktığında taverna sahibinin kızgın yüzüyle karşılaştı. Çabuk toparlanıp ayağa kalktı, o süre içinde taverna sahibi ona dokunmadı. Belli ki daha yeni düşmüş birine saldırmayacak kadar onurlu biriydi. Breanon yumruklarını sıkıp dövüş pozisyonuna geçti komik bir şekilde ama yapabileceği fazla bir şey yoktu. Şu anda mantıklı konuşmaya çalışması mantıksız olurdu ama yine de denemeye karar verdi. Gözlerini taverna sahibinden ayırmayarak “Dövüşmek istemiyorum,” dedi.

Bıyıklı, kel kafalı adam hiçbir şey demedi ama saldırmıyordu da. Öylece bekledi bir süre. Muhtemelen baş belasına saldırıp saldırmayacağını kendisiyle tartışıyordu.

“Bunun için çok geç,” dedi kararını vererek. “Her gün ailemi beslemem gerekiyor ve sen onların bugünkü şansını yok ettin.”

“Bilmiyo-…” ama çoktan bir yumruğun kurbanı olup yere düşmüştü bile. Yerdeyken burnuna götürdü elini, kanıyordu. Yavaşça ayağa kalktı, dövüşmeyi bilmese de korkak biri sayılmazdı. Eli hâlâ burnunda taverna sahibinin üstüne doğru koşup onu omzuyla yere düşürdü. Adam yerdeyken güçlü eliyle Breanon’u düşürüp üstüne çıktı. Yumruğunu gerdi. “Bunun için çok geç,” dedi tekrar. Breanon her şeyin bittiğinin farkına varmıştı, o kadar güçlü bir yumruk Breanon gibi güçsüz vücutlu birinin hayatını kesinlikle söndürürdü. Her şey bitmişti, derken biri adamın yumruğunu tutup “Geri çekil Veranen,” dedi. Breanon gözlerini açtığında fark ettiği ilk şey taverna sahibinin hemen arkasında bekleyen iki tane kraliyet muhafızı oldu. Tavernanın da sessizleştiğini fark etti bu sırada.

Diğer muhafız Breanon’un ayağa kalkmasına yardım etti. Han sahibinin yanından geçerken onun yüzüne bakmayı ihmal etmedi Breanon. Kızgın olsa da daha çok balığı elinden kaçırdığı için mutsuz görünüyordu. Onu yavaşça tavernadan çıkarıp at arabasıyla yukarıya doğru yol almaya başladılar. Breanon altı tane kraliyet muhafızıyla karşılıklı oturmuştu ve hiçbirinin yüzüne bakmaya cesaret edemiyordu. Eli burnunda “Nereye gidiyoruz?” dedi başını kaldırmadan. Birkaç kişi gülüştü. Sonunda aralarından biri:

“Prenses Dylena’nın kesin emri var,” dedi. “Onun yanına gidiyorsun.”

Breanon rahatladığını hissetti çünkü kraliyet muhafızını karşısında gördüğü an sorun çıkardığı için zindana atılacağını sanmıştı. O zaman görevi oldukça tehlikeye girerdi, kim bilir tutuklanırsa kaç ay kalırdı o çürümüş zindanda.

Beraberce saraya varıp, onun en yüksek katına çıktılar. Süslü ve gösterişli bir kapının önünde durduklarında hâlâ burnu kanıyordu. Bir asker içeri girip konuştuktan sonra onu içeri aldılar. Breanon kanını gösterişli halılarına bulaştırmamak için amansız bir savaş veriyordu bu sırada. Onu karşılayan kimseyi göremeyince yürümeye devam etti. Sonunda balkona varınca oldukça güzel bir yüzle karşılaştı. Olağanüstü bir güzelliği vardı. O güzel kızın hemen arkasında duran aynada ise çok güzel bir mavilikte oldukça tatlı bir karga vardı ve salon boyunca Breanon’un yürüyüşünü seyretmişti.

“Prenses Dylena,” dedi bayan elini uzatarak. Breanon karşılık vererek eli öptü. Narin bir eli vardı, ağır bir iş yapmadığı oldukça barizdi.

“Prenses,” dedi. “Rahatsızlık vermek istemem ama tam olarak çağırılmamın nedeni nedir?”

Prenses hemen cevaplamadı. Sol tarafındaki aynanın üzerinde duran kuşa bakarak. “O mu?” diye sordu. Kısa bir sessizlikten sonra. “Tamam,” dedi.

Breanon az önce yaşadığı hadiseyi oldukça hayret verici bulmuştu. Prenses akıl sağlığını mı yitirmişti? Şaşkınlığı yüzüne yansımadı çünkü prensesi tanımayan Breanon’un başına çok kötü şeyler gelebilirdi belli ederse.

“Breanon,” dedi prenses. Daha misafir konuşmaya fırsat bulamadan devam etti.

“Adını nerden bildiğimi sorma. Son zamanlarda yaşadıklarım bana da mantıklı gelmiyor. Sadece önemli biri olduğunu biliyorum.”

Breanon gülümsedi. Önemli sayılmak hoşuna gitmişti ve prensesin bunu nereden bildiğini düşünmek dahi istemiyordu. Nazik bir gülümsemeyle. “Teşekkür ederim,” dedi.

“Drakoe diye birini arıyorum.”

Prenses şaşırdı. “Drakoe mu?” dedi. “Onu neden arıyorsun?”

“Uzun hikâye,” diye cevapladı onu Breanon.

“Zamanımız var.”

Breanon hâlsiz bir tavırla yaşlı ve tombul cadıyla karşılaşışını, kitapta yazanları ve kendi düşüncelerini bazı detayları atlayarak anlattı. Anlatırken bu hikâyeyi birçok kişiye anlatacağını bildiğinden kendince bir kalıp oluşturmuştu. Muhtemelen mantıklı biri olan prenses bu hikâyeyi oldukça saçma bulacaktı. En başta Breanon’un kendisi bile saçma bulmuştu zaten.

“İblisler, tılsımlar…” dedi prenses düşünceli bir tavırla Breanon’un anlattığı hikâye bitince. “Maceralı bir olaya benziyor.”

Breanon yine şaşırdı. Prensesin gülüp misafiriyle dalga geçmesini bekliyordu oysa ki.

Oldukça ilginç ve değişik birisi olmalıydı.

“Anlattığım şeyleri mantıksız ve saçma bulacağımdan korkuyordum,” dedi düşüncesini dile getirerek. Bunu biraz korkarak yapmıştı zira prenses zalim biri olabilirdi; yüzü aksini haykırmasına rağmen.

“Aslında sabah bunları bana anlatsaydın saçma gelebilirdi. Bir takım ilginç şeyleri yaşadım ve eğer bir rüyanın içinde değilsem her şey olabilir.”

Karga uçarak Breanon’un omzuna kondu ve Prensese baktı. Aralarında bir titreşim olduğunu hissetti Breanon. Prenses gülümsedi. “Drakoe şu anda hayatî tehlike içeren bir görevde,” dedi tatlı bir sesle. “Scylla sayesinde onu kısa yoldan bulmanı sağlayabilirim.”

Breanon Scylla’nın az önce gördüğü güzel karga olduğunu tahmin etmişti. Hayatî bir görev mi? Drakoe ölürse her şey biterdi çünkü onun cesedini bulmak oldukça zordu. Omuzları çöktü, acele etmesi gerekiyordu aslında. Kalbi hızla atıyordu, ne yapacağını bilmiyordu an itibariyle.

“Acele etsen iyi olacak,” dedi Prenses Dylena. “Scylla sana ona ulaşmanın kısa yollarını gösterecek. Neyse ki kendisi yıllar boyunca ormanda yaşadı ve gerekli tüm kısa yolları biliyor. Atın var mı?”

“Evet,” dedi.

“Güzel. O zaman hemen yola çıkın. Bu olayın nereye varacağını çok merak ediyorum.”

Breanon teşekkür edip atıyla yavaş uçan kargayı takip etti. Girdiği ara yollar inanılmaz bir şekilde gizlenmişti ve bilmeyen bir insanın çıplak gözle bulabilmesi kesinlikle imkânsızdı. Sonunda atını şahlandırıp hızlandı ve fazla dikenli olmayan bir çalılığın içinden geçti. Breanon korku ve heyecan dolu olduğundan Orman’ı gözetlemeyi unutmuştu. Tabii ki Yasak Orman’da bulunduğu gerçeğini kendisine hatırlatması gerekiyordu her zaman. Yasak Orman’ın bu kısmı gerçekten “Yasak” Orman’a hiç benzemiyordu. Her şeyden önce karanlık ve kasvetli değildi. Güneş ışığı ağaçların arasında sızıyor ve görüş açısını kolaylaştırıyordu. Yerden yükselen tozlar ve pırıltılar ağaçların arasından sızan güneş ışığıyla birleştiğinde ortaya masalsı bir güzellik çıkıyordu. Hızlı atıyla tüm bunların arasından geçerken bir gün oturup da tüm bu güzelliklerin tadını çıkarmayı umdu Breanon. Elbette iblisleri geri gönderip dünyayı daha da yaşanabilecek bir hâle getirince. Breanon kuşu bir uçurumun kenarına kadar takip edip hızlı bir hareketle atı durdurdu. Kuş uçurumun karşısına kadar uçup tam karşısında duran büyük kayaya kondu. Breanon’un bulunduğu yer ile kayanın arasında köprü falan yoktu. Kuş ne yapmasını bekliyordu? Uçmasını mı?

Atından inip uçurumdan aşağıya baktı. Sis uçurumun dibini görmesini engelliyordu. Gwenhwyfach’ten yardım isteyebileceği aklına geldi. Boynunda asılı duran tılsımı parmaklarının arasına alarak “Gwenhwyfach,” dedi. “Senden yardım istiyorum.”

Ama kimse ortaya çıkmadı. Birkaç kez daha denedi ama sonuç yine aynı oldu.

Uçurumun hemen kenarında olmak onu çok korkutuyordu çünkü kendisine itiraf etmemesine rağmen yükseklik korkusu vardı. Breanon kızgın gözlerle kuşa baktı. Ondan ne istediği hakkında en ufak bir fikri dahi yoktu, bu yüzden geri dönmek adına atına tekrar bindi. Derken Scylla uçarak ani bir hareketle gencin önünden geçti, bir anda afallayan Breanon dizginleri tutamayarak attan düştü. Üstünü silkeleyip ayağa kalktı. “Ne istiyorsun benden?” dedi Breanon havada daireler çizen kuşa bakarak. Sesi sonsuz boşlukta yankılandı. Scylla bu sefer arkasından gelerek onu uçuruma doğru itti. Kuşun gagasıyla vurduğu yeri ovalayan Breanon yeni bir darbenin korkusuyla etrafına bakındı. Kuş yoktu. Tüyleri diken diken olmuş bir şekilde neredeyse uçurumun kenarında olduğunu fark etti ve istemeyerek de olsa uçurumdan aşağıya baktı. Düşecekmiş gibi hissediyordu, bir yandan başı dönüyor ve engelleyemediği bir baygınlığın etkisine giriyordu. Birden kendini tutamayarak uçurumun olduğu tarafa düştü ama hiçbir şey olmadı. Uçurumdan aşağıya düşmesi gerekirken sanki görünmez bir köprü varmış gibi sert bir tabakanın üstünde duruyordu. Tedirgin bir şekilde ayağa kalktı. Uçurum ayaklarının altındaydı ve kesinlikle acımasız ve ilginç bir duygu olduğunu itiraf etmeliydi. Bulunduğu yer kadim bir büyüyle korunuyor olmalıydı. Terliyordu ve öyle olmasa da uçuyormuş izlenimine kapıldı. Tek bir çizgide yürümeye çalışarak karşı tarafa yürüdü. Kayaya ulaştığında nefes nefese kalmıştı zira az önce hayatının en büyük korkusuyla yüzleşmek zorunda kalmıştı. Ama atı sanki bu büyüyü görebiliyormuş gibi normal bir şekilde geldi yanına. Breanon ata binince hâlâ nefes alamadığını fark etti. Bu nasıl bir büyüydü?

Pamuk’a tekrar çıkıp yola devam ettiğinde bu konuyu düşünmeyeceğine dair kendi kendisine söz vermişti zira bu tarz büyüsel şeyleri ne zaman düşünmeye çalışsa duvara tosluyordu. Bu yüzden denememek en iyisiydi.

Sonunda kuşu takip ederek bir uçurumun kenarına vardı. Normalde bu tarz manzaraların tadını çıkarmak için bir saniye dururdu ama şu anda gerçekten acelesi vardı. İleride bir karaltı görünce atını ona doğru sürdü ama daha ona ulaşamadan yok oldu. Breanon onun Drakoe olduğundan ve intihar etmiş olabileceğinden şüphelendi en başta ama bu düşüncesini kafasından hemen kovdu. Her şey bu kadar basit olamazdı.

Sonunda karaltının yok olduğu yere geldiğinde uçurumun hemen dibinde bir mağara olduğunu fark etti. Derin bir nefes aldı, rahatlamıştı. Derin karanlığa fazla aldırmayarak Drakoe’nun peşinden mağaraya atladı…

4. Bölümün Sonu

Paylaş

1 Yorum

  1. avatar

    salam. Boyuk bir heyecanla oxuyurdum. Amma 5ci hisseni tapa bilmirem. Linkini ata bilersiz zehmet olmasa:-(

Yorum yapın