KARANLIK CENNET – 3

0

Drakoe uzun bir at yolculuğuyla beraber muhafızların başı ile saraya vardı. Drakoe onu ince ve parlak bir koridordan, Saray’ın en üst yerine, kralın özel taht odasına kadar takip etti. Tam içeri girmek üzereyken adam onu durdurdu, “Burada bekle.” dedi elini Drakoe’nin omzuna koyarak. “Kral ancak sana izin verirse girebilirsin.”

Drakoe’nin bir şey demesini beklemeden içeri girdi. Biraz bekledikten sonra geri döndü.

“Şimdi girebilirsin.”

Drakoe ağır adımlarla kralın özel taht odasına girdi. Hayatında hiç buraya gelmediğinden inanılmaz heyecanlanmıştı ve salonun büyüklüğü karşısında hayrete düştü. Kral onu en sonunda, büyük ve altından yapılma bir tahtın üstünde beklemekteydi. Kral sivri yüz hatları olan, beyaz sakallı, sıska ve ince yapılı birisiydi. Tüm dünyada kurnazlığı ve savaş stratejisi sayesinde tanınmaktaydı ve bu savaş stratejisi haberi onu diğer krallar tarafından saldırıya uğramasını engelliyordu. Salonda resmen tahttan başka hiç eşya yoktu. Dört bir yanında güçlü yapılı muhafızlar bir sıra halinde dizilmişlerdi. Drakoe sonunda kralın yanına kadar geldiğinde saygıdan onun önünde eğildi. En ufak bir hareketi ölümüyle sonuçlanabilirdi, bu yüzden ani hareketten ve söyleyeceği herhangi bir aptal sözcükten kendisini sakınmaya çalıştı.

“Kalkabilirsin evlat.” dedi kral Jaython ciddi bir ifadeyle.

“Efendim.” Başını öne eğdi.

“Şimdi söyle bakalım.” dedi. “Canına susamadıysan Yasak orman’ın derin yerlerinde ne işin vardı?”

Drakoe krala yaşadıklarını ve düşündüklerini en ince ayrıntısına kadar anlattı. Kral dinlerken bazen gülümsüyor, bazen sinirlenebiliyordu. “Demek bir shalerin öldürdün.” dedi sonunda. “Bu güçlü bir şey evlat.”

“Kafasını yanımda getirdim.” dedi çantasını işaret ederek.

“Onu yok etmek zorundayız.”

“Neden?” diye sordu kaşlarını çatarak.

“Burada bir canavarın başı olduğu duyulursa kargaşa olur tüm ülkede. Buna izin veremeyiz, biliyorsun” dedi gülümseyerek.

Biraz düşününce Kkralın haklı olduğunu anladı. Gerçekten de koca ülkede herhangi bir yaratığı görebilmiş tek bir insan yoktu. Eğer gerçekten bir tanesinin kopmuş kafası olduğu duyulursa herkes nasıl bir şey olduğunu görebilmek adına onun yanına hücum eder, muhtemelen o sırada yaralananlar ve tuhaf şey yüzünden kavgalar oluşabilirdi. Drakoe Shalerin’i öldürdüğünde bunu başkasına gösterebilme isteğiyle o kadar dolup taşmıştı ki bunun neden olabileceği herhangi bir şeyi de görmezden gelmişti. Çok fazla şey yaşamamıştı ama çok fazla yorulmuştu. Üstelik yarın sabah erken kalkıp herzamankinden çok reabat toplamak zorundaydı. Tekrar kızdı kendine, bir daha canı inanılmaz fazla sıkılmadıkça böyle bir aptallığa kalkışmayacaktı. Kendisini biraz yorgun hissettiğinden doğru ve iyi bir şekilde düşünemediğini fark etti. Kraldan gitmesi ve dinlenmesi için izin istedi ama alamadı.

“Ondan önce seninle konuşmam gereken bazı meseleler var.” dedi kral red edilişten dolayı Drakoe’nin yüzünde oluşan hayalkırıklığı ifadesini görünce. “Sana saldıran adamın yüzünü hatırlıyor musun?”

Drakoe yüzü asla unutmazdı..

“Evet efendim” dedi.

“Güzel. O diyarımızın en güçlü kara büyücülerinden bir tanesidir. Çok uzun zaman boyunca ülkemizin utanç kaynağı oldu ve bize saldırmaya devam etti. Shalerin çağırmak oldukça güçlü bir büyü gerektirir.” dedi. “Bunu yapabilen insanların sayısı da sanıldığından daha azdır. Sana onu yakalama fırsatı veriyorum.”

Drakoe şaşırdı. Yasak ormanın derin yerlerinde bir kara büyücüyü yakalamak mı? Hemde tek başına? Kral ona çok güveniyor olmalıydı ama o kendisine o kadar güveniyor muydu emin değildi. Biraz düşündü. Her zaman hayatı çok sıkıcı diye yakınıp durmuyor muydu?

Ayağına gelen mükemmel bir fırsattı. Sadece o fırsatı değerlendirmeden önce onun neden olabileceği kötü şeyleri düşündü. O ölürse kız kardeşi ve annesi birini daha kaybetmiş olacaktı. Onunla çok yakın olan ve babasının ölümünden daha yeni toparlanmış olan kız kardeşi bu kaybedilişten kendisini tekrar toparlayabilir miydi bilmiyordu. Toplarlayamazsa başkasının yardımı olmadan yaşayamacak olan annesi de kısa zamanda ölürdü. Kısacası Drakoe bir şekilde hayatını yitirirse tüm ailesi yokolmuş olacaktı. Bu riski almaya değer miydi? Diğer yandan kara büyücü ölürse ülkesi çok daha güvenli bir yer olacaktı. Bir süre kafasında tarttı bu iki ihtimali.

“Bilmiyorum.” dedi sonunda. “Bunu yapabileceğimden emin değilim.”

“Ben emin olmasaydım, bunu sana sormazdım bile. Xo yasak ormanda bir mağarada yaşıyor. Tek yapman gereken içeriye girip onu yok etmek. O ölünce Shalerin’ler sana saldırmayı kesecekler çünkü onlar çağırılmadığı sürece barış yanlısı olan bir ırk. Ama bunu gizlice yapman gerekiyor çünkü seni yok edebilecek bir kaç güçlü büyüye sahip. Tabi kabul etmezsen seni zorlamayacağım.”

Drakoe ne yapacağını kesinlikle bilmiyordu. İki zıt ihtimal gerçekten de onun düşüncelerini çok zorluyordu. O güçlü biriydi ama bir kez daha kara büyücü ile karşılaşışını hatırladığında tüyleri diken diken oldu, onunla savaşabilecek kadar güçlü olup olmadığını sanmıyordu. Cevap bekleyen yüce krala baktı. Neden en iyi askerlerini yollama ihtimalini göz önünde bulundurmuyordu? Askerleri onun için çok mu değerliydi? Biraz sinirlenmiş olmasına rağmen bunu krala göstermemeyi tercih etti çünkü bu hissettiği son duygu olabilirdi. Şimdi korkaklığın zamanı değildi yine de..

“Kabul ediyorum.” dedi içindeki son cesaret kırıntısına tutunarak. Bunu söyler söylemez kralın yüzündeki ifadeye dikkat etti. Sonunda kabul edecek bir salak bulduk tan çok bunu başarabilecek tek insanı bulduk tarzı bir ifadeye sahipti. Bu onun cesaretini daha da yükseltti ve kendine güvenmesine sebep oldu. Şehrindeki tek kötülüğü yok edebilirdi..

“Bu güzel bir haber.” dedi kral oturduğu yerde doğrularak. “Sana onun yerini gösteren büyülü bir harita vereceğim. Büyücüyü tam olarak göstermese de onun bulunduğu alanı tam olarak işaretleyebilme yeteneğine sahip, oldukça nadir bulunan bir harita.” Ayağa kalkarak kınından kılıcı çıkarıp, bunu kahraman olma potansiyeline sahip olan hemcinsine verdi. “Kraliyet kılıcı” diye açıkladı. “Yüzyıllardır nesilden nesile geçen mükemmel bir kılıçtır. Kusursuz bir şekilde tasarlanmış harika bir nesne.” Gülümsedi. “Bu yaptığının önemli bir görev olduğunu anlamanı sağlamaya yeter.”

Drakoe kılıcı büyük bir memnuniyetle kabul edip onun için ayrılan özel odasına çekildi. Yatmadan önce yapacağı olayın neden olacağı tüm kötü şeyleri tek tek düşünmeye başladı. Ne kadar düşünürse düşünsün sürekli aynı konuya dönüyordu. Onsuz ailesi ne yapar? Bu düşünce onun kalbini çok yaralıyordu ama artık pişman olmak için çok geçti. Normal birine söz verse daha önce pek çok defa yapmış olduğu gibi onu unutabilir ya da iptal edebilirdi. Lakin bu sefer söz verdiği kişi kralın ta kendisiydi. Bu ülkenin en önemli insanı ve aynı zamanda ülkesinin barış içinde yaşamasının en önemli nedeniydi. Bu sözü iptal edemez ya da unutamazdı. Kız kardeşinin yapacağı görevi duyduğunda vereceği tepkiyi düşündü, yıkılacaktı. Hayır.. en iyisi bunu ona söylememekti. Eğer Drakoe bir ‘Görev’ sırasında ölürse muhtemelen kraliyet ailesi daha önce askerleri öldüğünde yapmış olduğu gibi bunun bir iş kazası ya da normal bir kaza olduğunu savunacak, daha yeni birini kaybetmiş olan aileleri zenginlikleriyle şaşırtmaya ve bu üzücü olayı unutturmaya çalışacaklardı ki bu iyi bir şeydi, fakirlikle boğuşan Amnath ailesi için bir parça zenginlik kız kardeşinin mutlu bir hayat, annesinin ise düzelebilmesi için deliler hastahanesine gitmesi demekti. Biraz düşününce bunun çokta kötü bir şey olmadığını anladı. Zenginliliği kazanacak, yakın birisini de kaybedeceklerdi. Eğer kız kardeşi bir şekilde bunu atlatabilirse sonsuza kadar sürebilecek olan bir zenginliğe sahip olacaktı. Sonuç olarak unutulmayacak acı yoktu ona göre.

Gülümseyip ipek kadar yumuşak olan, tuhaf ama güzel süslü desenlerle bezenmiş yatağına uzandı. Yarın büyük gündü, boynunda asılı olan kolyeye gitti eli. Tüm bunları nedeni belki de oydu ama ondan kurtulamazdı çünkü bu büyük babasından ona kalmış olan tek mirastı. Bu, atalara sahip olduğunu ona hatırlatan tek gerçekti.

Daha Drakoe küçükken babası ona at eğitimi vermeye çalışıyordu. Böylece muhtemel bir risk olarak ölürse ailesini koruyabilecek birisi olacaktı. Ona sırasıyla saldırma ve korunma taktiklerini öğretmişti. Sıra ata gelmişti işte. “Aileyi koruyabilecek tek insansın.” demişti babası. Herkesin ona güvenmesi onu o kadar yüceltmişti ki korunma ve saldırı taktiklerini hızlıca öğrendiği gibi ata binmeyi öğrenmesi de uzun sürmedi. Bir küçük kaza hariç.. Drakoe babasına söz verdiği gibi atla uzak yerlere gitmiş ve sağ sağlim geri dönebilmeyi başarmıştı. Muhtemelen babası söz verdirirken uzun yolculuklara dayanabilir mi tespitini yapmaya çalışıyordu. Drakoe tam geri dönmek üzereyken kurtların saldırısına uğramış ve düşerken başını çok feci bir şekilde yaralayıp, küçük bir travma geçirmişti. Babası bu yarığı günler boyunca iyileştirmeye çalışmış ve sonunda başarmış olmasına rağmen küçük çocuğu konuşturmayı başaramamıştı. En sonunda umutlarının bittiği bir sırada Drakoe babası uyurken tılsımı boynuna takmış, anında konuşmaya başlamıştı. Babası bu duruma o kadar sevinmişti ki kolyeyi aldığı için küçük oğluna kızmamış, kısa zamanda kolyenin oğlunda olduğunu bile unutuvermişti. O zamandan beri artık büyümüş olan Drakoe boynundaki kolyeyi asla çıkarmamıştı çünkü kız kardeşinin düşüncesi gibi çıkarırsa tekrar konuşamayacağını düşünüyordu.

Drakoe düşüncelerinden kurtularak hemen odasının yanıbaşında olan muhafıza kız kardeşinin olaydan haberdar olup olmadığını sordu. Neyse ki haberler oldukça iyiydi. O kralla konuşurken ona haber verilmiş ve o zamana kadar geri dönmemiş olan kardeşine kızmasına rağmen bir kralla konuştuğu için gurur duymuştu. Muhtemelen şu anda en iyi arkadaşlarına erkek kardeşinin kral’la konuştuğunu söylüyor, onunla gururlanıyor ve başkalarına göstererek kendisini daha önemli yapıyordu. Psikolojik olarak yarın için hazırlanmış durumdaydı. Yatağına uzanıp hemen yanı başında yanmakta olan gaz lambasını kapatıp uyumaya çalıştı. Tam bu sırada odasına gizlice birisinin girdiğini sandı. Kapının çok yavaş ve dikkatlice açılmasına rağmen bir an için ışık gözlerini kamaştırdı.

Eli gaz lambasına gitti. “Işığı açma.” dedi bir ses. Bir bayan sesiydi ve oldukça narin görünüyordu.

“Sende kimsin?” dedi Drakoe. Gözlerini karanlığa alıştırmaya çalışıyordu ki gelen kişiyi tanıyabilsin. Eli halâ gaz lambasının açacağında duruyordu.Bu saatte kim gelebilirdi ki? Dışarıda herhangi bir itişme olmadığı için muhafızın bu kişiye içeri girmeyi izin verdiği kanısına vardı. Bu da gelenin önemli birisi olduğunu gösteriyordu.

“Yarın sakın gitme.” dedi bayan sesi direk konuya giriş yaparak. “Kendi aptalca idealleri yüzünden senin gitmeni istemesi oldukça bencilce. Buna seni alet etmesine izin verme.”

Drakoe’nin gözleri alevlendi “Sen kral hakkında nasıl böyle konuşabilirsin?”

“Ben onun kızıyım. İstediğim gibi konuşabilirim..”

“Ne?” dedi Drakoe hayretler içerisinde bakarken. “Prenses?”

“Evet.” Kendisini tanıtmaya ihtiyaç duymuyordu besbelli. “Buraya tanışmak için gelmedim, senin hayatını kurtarmaya çalışıyorum.”

“Bunun için çok geç artık, çoktan kabul ettim.”

“Güneş beynini mi eritti? Yasak orman’dan söz ediyoruz.” dedi hızlı ve keskin konuşarak.

“Bakın prenses. Bu tür bir konuşmanın bize hiçbir yardımı dokunmaz. Savaşmak istiyorum, savaşmayı seviyorum. Ayrıca kral onun kim olduğunu açıkladı, öldürmek zevk verecek bana.”

“Sen hastasın.” dedi Prenses.

“Hayır değilim.”

“Hastasın.”

“Evet hastayım.” dedi. “Senin bana ‘Hastasın’ demene hasta oldum. Artık kesebilir miyiz?”

Prenses bir an durdu. Acı verici bir sessizlikten sonra. “Huzurlu olmayı özlemiyor musun?” dedi. Kaşlarını çatmıştı ve yabancının dediği her şeyi hafızasına kaydediyordu.

“Eski ağrılarımı bile daha çok özlüyorum ben. Hayatın boyunca sürekli huzurlu olmak, hiç macera yaşamamak ve hep aynı şeylerin olması sence iyi bir şey mi?”

Kızları gerçekten anlamıyordu. Kendilerinin bile kabul etmeyeceği saçma sapan bir düşünce sistemine sahiptiler. Birinin bu tür düşünceleri kökten değiştirmesi gerekiyordu.

Prensesi çok merak ediyordu. Ülkede herkes kral Jaython’un bir kızı olduğunu biliyordu ama kimse onu görebilmiş değildi. kralın tek kalan kızı olduğu için doğal olarak sarayın ve kraliyetin tek varisi oydu. Bunun farkında olan kral muhtemel suikastları önlemek amacıyla kızını saraya kapatmış ve ona gereken her şeyi sunmuştu ki canı asla sıkılmasın. Eğlenceler, gezici sirkler, mükemmel yemekler, arkadaşlar.. bir kızın isteyebileceği her şeyi önüne sunmuştu. Böylece sevgili kızı kaçmaya çalışmayacaktı. Drakoe bir yandan ona acıyordu. Sevgili bahçesi haricinde dış dünyayı asla görmemiş ve asla yaşamamıştı. Dış dünya hakkında bildiği tek şey askerlerinin ona anlattığı ve her seferinde büyülenmiş bir şekilde dinlediği yol günceleriydi. Gerçek bir gölü yada denizi asla görmemişti. Babasının ressamları onun için gölü resmetmeye çalışıyorlardı her seferinde, kızın bu sayede bir fikri vardı onlar hakkında. Aslında Drakoe her zaman prensesin prenses olamayacak kadar çirkin olduğu için dışarı çıkamadığını düşünürdü. Bu tarz hikâyeler ise insanların Drakoe gibi düşünmesini engellemek amacıyla uydurulmuştu. Belki de gerçekten öyleydi. Bu düşüncesine takiben hâlihazırda gaz lambasının yanında duran eli açacağı çevirdi ve tüm korkularına rağmen prensesin yüzü karşısına çıktı.

Drakoe donmuştu. Hayatı boyunca bu kadar insan görmesine rağmen onun kadar güzel birisi ne görmüş ne de işitmişti. Gözleri onu gördüğü zaman o kadar açılmıştı ki sevgili prensesin bir an için onun sorunlu olduğunu düşünmesi kaçınılmaz hale geldi. Sağlıklı bir ağacın yeşilliğinde mükemmel, narin ve harika yeşil gözleri vardı. Gözleri o kadar güzel ve derindi ki ona bir süre bakan etkisinden uzun süre kurtulamıyordu. Bembeyaz teni ve altın sarısı saçları vardı. Saçlar özenle taranmış, uzun ve düzdü. Dudağının şekli oldukça mükemmeldi. Ne şaşırtıcı bir şekilde büyük ne de göz yanıltıcı bir şekilde küçüktü. Tam olarak ortalama düzeydeydi ve onun hemen yakınında duran Drakoe’nin içinde kocaman bir öpme isteği uyandırdı. Her iki tane gamzesi her gülümseyişinde saklı birer yasemin gibi ortaya çıkıyor, zaten yeterince mahvolmuş ve aşık olmuş olan Drakoe’yi iyice eziyordu. Eğer Prenses kendini insanlara gösterebilseydi Drakoe’nin çok fazla rakibi olurdu. Kızardığını hissetti, hayır bu olamazdı. Halâ aşık olmak için kendisini yeterince hazır hissetmiyordu ama kimin umurundaydı ki? Drakoe’nin görebildiği tek şey onun görüntüsü, işitebildiği tek şey onun sözleriydi. Kalbi o kadar hızlı çarpıyordu ki bir an için göğüs kafesinin dışında attığı fikrine kapıldı.

“İyi misin?” dedi prenses onun bu tuhaf görüntüsü karşısında şaşırarak. Muhtemelen kendisini insanlara fazla göstermediği için birinin ona aşık olup olmadığını anlayamamıştı. Çok yazıktı, yirmi yaşlarında olmasına rağmen hayatında gerçekten hiç aşık olmamış olmak acı verici olmalıydı.

Drakoe hiçbir şey demedi. Istese de diyemezdi zaten, kendisini onun görüntüsüne o kadar kaptırmıştı ki bir anlık hafıza kaybı yaşaması içten bile değildi. Onun için iki tane zaman dilimi vardı. Birincisi Prensesle tanışmadan önce ki zavallı, dalga geçen hâli, bir de onunla tanıştıktan sonraki, yenide doğmuş, mükemmel hâli.

“İyiyim, sadece daha önce görmüş olduğum birini hatırlattın.” dedi en sonunda. Ya da görmek istediğim birini diye ekledi fısıltıyla.

“Halâ gitmeyi düşünüyor musun?”

“Elbette. Bu engelleyebileceğim bir şey değil.” Kendisinde değildi halâ ama birazda olsa daha net görebiliyordu Prensesi.

“Az önce dediklerimi duymadın mı? Ayrıca ölme ihtimalin var.” dedi. Ayağa kalkıp genci şöyle bir süzdü. “Ve sen ölürsün.” diye ekledi.

“Bu tür ihtimalleri çok düşündüm prenses Dylena. Birincisi babana söz verdim, ikincisi gerçekten bir macera yaşamak istiyorum. Ayrıca bugün gerçek bir canavar avladım. Demekki imkânsız değilmiş.”

“Canavar mı? Kimi?”

“Shalerin..”

“İmkânsız.” dedi gülerek. “Onlar ormanın en sessiz canlısı ve en güçlülerinden birisi.Özel bir şekilde çağırılmadıkları sürece barış yanlısıdır Shalerin. Ayrıca

Suikastçileden söz ediyoruz burda.” Gözleri irileşmişti ki bu görüntü Drakoe için ayrıca mükemmellik arz ediyordu.

“Evet ve onları çağıran kişi, benim yarın öldürmeye gideceğim kişi.” dedi Drakoe. Biraz uykusu gelmişti ve bir an önce uyumak, yarından sağ çıkmak ve prensesi tekrar görebilmeyi umuyordu. Bu yüzden bu tartışma bir an önce sonuçlanmalıydı.

“Uyumalıyım prenses, biliyorsun yarın zor bir gün olacak.”

“O zaman bende geliyorum.” dedi Dylena pencereden dışarıya düşünceli bir şekilde bakarak. Yağmur yağıyordu, yağmur damlaları camlara vuruyor prensesin yüzünü renklendiriyordu. Oldukça hüzünlü bir hali vardı genç bayanın.

“Kesinlikle hayır.” dedi Drakoe. Prensesin gelişinden bu yana ilk defa gerçekten sinirlenmişti. Prensesle ölmesi muhtemel bir maceraya atılmak mı? Bu asla olmayacaktı..

“Sen ölürsen benim kellem de gider. Bu yüzden ben bir şekilde kurtulup, sen ölürsen kurtulmuş sayılmayacağım. Orada kendim için endişeleneceğim zaten, bir de sen çıkma.”

Prenses hiddetle arkasını döndü. “Tüm hayatın boyunca zengin şapşallardan başka insanlar görmemek ne demek biliyor musun? Ayakların ağrıyana kadar yürümemek nedir biliyor musun? Senin bahsettiğin sıkıcı hayatı ben yaşıyorum.”

Drakoe tam bir şey demek üzereyken hızlıca kapıya yöneldi. Tam açarken arkasını döndü. “Bunu asla engelleyemezsin Drakoe. Istesen de istemesen de yarın seninleyim.”

Ve kapıyı hızla çarparak kraliyet odasına doğru yol aldı. Drakoe her ne kadar az önce gördüğü bayana deliler gibi aşık olsa da onun az önce söylediği sözler yüzünden sinirlenmeden edemiyordu. Tüm kızlar aynı mıydı? Her biri gerçekten düşünmeden mi hareket ederdi? Onu biraz anlıyordu ama gizlice dışarı çıkıp gezmek, insanları tanımak bir yana canavarlarla dolu bir mağarada canavarların başını öldürmek bir yanaydı, bu ikisi kesinlikle aynı kefeye konamazdı. Neyse ki Prenses Dylena’nın onun yarın hangi saatte gideceği hakkında en ufak bir fikri dahi yoktu, bu yüzden o yarın gizlice gidecek ve şatodan sessizce çıkacaktı. Eğer Prenses onunla gelmeyi gerçekten o kadar istiyorduysa bütün geceyi uyanık geçirmek zorundaydı ve bunun da olacağını hiç sanmıyordu. Düşünüldüğü gibi yarın sabah erkenden çıktı ve sürekli olarak prensesin gelişinden olağanüstü korktuğu için arkasına bakıp durdu ama çok fazla dikkat etmesine rağmen herhangi şüpheli bir olayla karşılaşmadı. Yaklaşık on kişilik bir muhafız birliği ona mağaraya kadar eşlik edecekti. Yanlarında silah, zırh ve yemek taşıyan küçük bir at arabası da onların hemen yanındaydı. Onların gitmek istediği yer besbelli yakın bir yer değildi ve yol boyunca saldırı bekledikleri içinde dikkatli bir şekilde yol almak zorundaydılar. Bu da gitmek istedikleri yere biraz daha uzun sürede gidecekleri anlamına geliyordu. Tahmin ettikleri gibi yol boyunca küçük saldırılarla karşılaştılar. Bunlar birkaç metanordu.Bu yaratıklar hızlarıyla ve çeviklikleriyle bilinirlerdi.Aynı kuşlar gibi uçmalarını sağlayan kanatları vardı ve ağaçların üstünde yaşarlardı.Gözlerinin görüş gücü oldukça yüksekti ve bir şeyi avlamak isterlerse, aynı kartallar gibi ani dalışlar yapıp saldırırlar.Bu yüzden onlara kartalın form değiştirip insan vücuduna bürünüşü anlamına gelen Metanor deniyordu. Ama bu muhafız birliği için aşırı zor bir şey değildi çünkü özel olarak bu tür yaratıklarla savaşabilmek için eğitilmişlerdi.

Sonunda yarım günlük bir zaman diliminin ardından istedikleri yere geldiler. Bulundukları yer bir uçurumun hemen kenarıydı ve mağara alışıldık olduğu gibi yukarıda değil bulundukları zeminin hemen altındaydı, girmek isteyen aşağıya atlamak zorundaydı. Onun gitmesine kolayca izin verdikleri düşünülürse fazla derin olmamalıydı. Drakoe kraliyet kılıcını kınından çıkarıp yavaşça mağaranın dibine gelip aşağıya baktı, oldukça karanlıktı ve kesinlikle hiçbir şey görünmüyordu. Drakoe eğilip kulağını zemine dayadı, herhangi bir ses duymak maksadıyla. Aşağıda bir kargaşa olmalıydı çünkü birçok iğrenç ses vardı ve mağara biraz sülfür kokuyordu. Burasının ateşle bir alakası olmalıydı. Bu sırada askerler ona teşekkür edip, iyi şanslar dileyip yanından ayrılmıştı. Drakoe içini çekip mağaranın girişine doğru yürüdü, fazla heyecanlanmamıştı ve kesinlikle savaşmak istiyordu. Arkasına son bir defa bakıp mağaraya girmeden önce önünde uzanan derin uçuruma baktı..

Ailesiyle yüzleşmekten korktuğu için onlara tam olarak herşeyi açıklayan açık bir mektup bırakmıştı. Sabah olmuşken babasının en sevdiği atı alıp onların büyük ve geniş kapısından geçerken düşündüğü tek şey sevgili kız kardeşi Ladra’ydı. Ladra tüm hayatı boyunca her zaman abisini örnek almış ve ailede herkesten çok onu önemsemişti ve şimdi o hak etmediği bir sorumluluğu aldı diye ondan uzaklaşıyordu. Onu rahatlatan tek şey kız kardeşinin belki de daha az üzülme ihtimalinin olduğuydu. Ladra küçüklüğünden beri istediği tek şey sadece Lanterne şehrinde yapılan insansı görünümlü ve bir takım mekanik metaller sayesinde çalışan küçük bir oyuncaktı. Aslında tam olarak oyuncakta sayılmazdı çünkü bazı şeyleri hesaplayabilme ve büyü sayesinde konuşabilme yeteneğine sahipti. Ladra iki yıl önce köyün zenginlerinden Foan ailesinde gördüğünden beri onu aklından çıkaramamış ve abisine sürekli ondan bahsetmişti. Breanon’da mektubunda sonunda dayanamadığını ve Lanterne şehrine giderek onu alıp, geleceğini ve bu yüzden de bir kaç ay ortalıkta gözükmeyeceğini yazmıştı. Elbette bu abisini göremeyeceği gerçeğini ona unutturamazdı ama en azından onun için gittiğini düşünerek düşüncelerini rahatlatabilirdi.

Sağnak yağmur yağıyordu ve atıyla dört nala gittiğinden dolayı iki kat daha fazla ıslanmıştı. Birkaç haftalık yiyeceği sakladığı çantası at hareket ettikçe sallanıyor ve yağmurda dolayı Breanon’u endişelendiriyordu. Led ülkesi dağların hemen ardındaydı ama yasak orman’dan geçmesini gerektirmeyecek bir takım yollara da sahipti. Dövüşmeyi ve büyü yapmayı bilmediğinden yasak ormana gitmek intihar yerine geçeceğinden Breanon ormanın etrafından dolanmaya karar vermişti. Küçük çalıların yanından geçerken düşüncelere daldı. Önünde inanılmaz uzun bir yol vardı ve Magella onunla gelmediğinden oldukça yanlız hissedecekti kendisini yol boyunca. Bu zaten bozuk olan moralini daha fazla bozdu. Ne yapacağı hakkında en ufak bir fikri yoktu, büyük iblisleri nasıl geri göndereceğini de. Aslında tam olarak bu görevi neden kabul ettiğini de bilmiyordu. Ne dövüşebiliyor ne de büyü yapmayı biliyordu. Üstelik diğer insanlara nazaran pek cesaretli birisi de sayılmazdı. Kabul edişi muhtemelen salak cadıya karşı hissettiği sinirin bir aynası olarak görülebilirdi. Belki de kitapta okuduğu şeyler onu bu kadar sinirlendirmeseydi bu kadar çabuk kabul edemezdi. Daha yeni yola çıkmışken pişman olmuştu bile. Eğer bir terslik olurda görevini başarı ile tamamlayamazsa son dört ayını bir hiç uğruna harcamış olurdu.

Yağmur o kadar sıklaşmıştı ki önünü görebilmekte zorlanıyordu. Tek feneri babasının sevgili atı pamuktu.

Breanon aslında çok sıkıcı bir çocukluk geçirmişti. Onüç yaşındayken çok sık görülmeyen kırık kemik hastalığına yakalandığından yedi yılını yatakta geçirmişti. Kemikleri o kadar kırılgandı ki en ufak bir düşüş tüm kemiklerini birden kırabilirdi. Bu yüzden yaşayabilmesi için tüm zamanını yatakta geçirmiş ve sürekli övündüğü kitap okuma yeteneğini de orda kazanmıştı. O zamanları sayesinde her kitabı yalayıp yutuyor ve en önemlisi de okuduğu herşey aklında kalabiliyordu. Tam yedi yıl sonra iyileştiğinde ise diğer çocuklar gibi topluma kolay alışamamış iki yılda hiç arkadaş edinememişti. Teknik olarak ilk gerçek arkadaşı Magella’ydı. Eğer Breanon’un ailesi olmasaydı bu yolculuğu boyunca kaybedeceği hiçbirşey olamazdı ve gerçekten güçlü biri olurdu. Babasının sözünü hatırladı : Kaybedeceğin birşeyler olduğu sürece yenilmez değilsindir.. kesinlikle doğru bir sözdü.

Akşam olmasına rağmen daha ormanın yarısına bile gelebilmiş değildi. O gece kendisine yola çıkmadan önce yaptığı küçük bir çadır sayesinde yağmurdan korundu. Kamp kurduğu yer hemen yasak orman’ın yanıydı ve köyünde olduğu gibi tehlikeli mi tehlikesiz mi bilmiyordu. Bu yüzden kulaklarını duyabileceği herhangi bir sese karşı dört açmıştı. Çok fazla yemek yemek istemiyordu çünkü yemeği her an bitebilecekmiş gibi hissediyordu. Bu yüzden yemek yememeye karar verdi. Tam çantasında ki yemekleri düzenliyordu ki yaşlı cadının hüzünlü sesini duyup çadırdan çıktı.

“Yol gösterilmeye ihtiyacım yok.” dedi Breanon huzursuz bir sesle cadının yanına gelince. Gwenhwyfach yine tuhaf bir sihir yayıyor gibiydi. Breanon ondan nefret etmeseydi herşey çok daha sağlıklı olurdu. Breanon birşey demeden çadırına tekrar girdi. Aceleyle yaptığından çadırı oldukça küçük ve rahatsızdı. Eğer ona biraz daha zaman verilseydi kendisine kocaman bir çadır yapar, muhtemelen yolculuğu daha rahat geçerdi.

“Lütfen bana kızma Breanon.” dedi Gwenhwyfach dışarıdan. Breanon içeriden cevap vermedi, başlamaya başladığı işi bitirmeye çalışıyordu. Breanon tam peynirleri çantasına tekrar koyuyordu ki cadının çok sessiz olduğunu fark etti. Bu onun karakterine uymuyordu, homurdanarak dışarı çıktı. Yaşlı cadı Breanon’un hemen konakladığı yerin yanında bulunan eski yola bakıyordu hüzünlü gözlerle. Birşey demeden Gwenhwyfach’in yanında durup onun baktığı yere baktı. Birşey söylemek istemiyordu nedense çünkü onun vereceği cevabın onun istediği cevap olacağından kuşkuluydu. Birkaç sessiz dakikadan sonra Breanon dayanamadı. “Ne oldu?” dedi sıkılmış dişlerinin arasından.

Gwenhwyfach cevap vermedi.

“Saatlerce burada durabiliriz,biliyorsun. Ayrıca bana cevap vermek zorundasın.” dedi kurnaz bir gülümsemeyle. “Sen benim rehberimsin ve son söylediğin şeylere bakılırsa yol gösterilmeye ihtiyacım olduğunda bana yardım edecektin.”

Gwenhwyfach yorgun gözlerle ona baktı. Gözleri sonsuz bilgeliğin izlerini taşıyordu. Uzun zaman boyunca aynı yerde sıkışıp tüm her şeye son verecek bir kahraman beklediğinden ruhu tam bir kargaşa içindeydi.

“Birşeyi merak ediyorum.” dedi cadı sonunda. “Şansımı fazla zorlamak istemiyorum ama bu görevi nasıl kabul edebildin?” diye sordu. “Yani çelimsiz görünüşüne bakılırsa bir savaşçı değilsin ve büyü bildiğini de sanmıyorum. Seni bu olguya çeken neydi?”

Breanon içini çekti. “Tüm hayatım boyunca sürekli aynı yerde durdum. Ne dışarı çıktım, ne de insanlarla tanıştım. Bu yüzden kendimi onlara karşı pek yakın hissetmiyorum.” dedi. “Benim dünyadaki tek varlığım, ailem. Ama onlar bile farklılık yaratabileceğim bir alan bulmamı isterlerdi. Bende farklılık yaratabileceğim bir alan buldum. Bu görevi ancak kaybedeceği çok fazla şey olmayan insan başarabilir. Benim kaybedeceğim birileri var elbette ama diğer insanlara nazaran daha az.” Gülümsedi. “Yanıldığın bir konu var. Ben güçlü birisi değilim ve insanların bildiği şekilde savaşmam. Ama tam yedi yıl boyunca sessizlikte yaşadım ve nasıl sessiz davranıldığını biliyorum. Ayrıca oldukça hızlıyım ve dünyadaki her türlü bıçak ve hançerden anlarım.”

“Senden çok harika bir suikastçi olurdu.” dedi Gwenhwyfach içtenlikle.

“Bende hep onu düşünmüşümdür.” dedi Breanon gülerek. “Beni durdurmak isteyen birileri olacak mı? Yani yaratıkları saymazsak.”

“Bu soruyu sorduğuna çok sevindim. Sen sormadığın sürece bazı şeyleri sana açıklayabilme yetkim yok.”

“Anlamıyorum. Yetkileri belirleyen kişi kim?”

“Doğa ana.” dedi Gwenhwyfach gençten gözünü ayırmadan. “Bunu şu anda anlaman imkânsız. Benim bile anlamam oldukça uzun zaman aldı ama ortada iyi ile kötü arasında kurulan bir denge var. O denge bozulursa evren kaosa sürüklenir.”

Gwenhwyfach asasına iyice tutunarak olduğu yere çöktü. Breanon’da onun hareketini izledi. Yağmur halâ kesilmemişti ama büyülü bir kalkan sayesinde ikisi de ıslanmıyordu. Breanon içinden bu büyüyü öğrenmeyi diledi ama büyü yapabileceğini hiç sanmıyordu.

“Kral Isdernus Drakoe’nin sahip olduğu madalyonun öteki yüzünün varisidir.” dedi cadı. “Bu madalyon birleşmediği sürece onun yarattığı büyük güç ortaya çıkamaz ve dolayısıyla da iblisler geldikleri yere geri dönemezler. Bunu iyi bilen kral öteki yüzü bulup yok etmek için harekete geçti. Böylece tek yüze sahip olan Isdernus’u engelleyebilecek kimse olmayacaktı. Bu yüzden madalyonun gücü ile cehennemden çağırdığı üç tane silahşör var. Birincisi Nyx. Altıncı kat şeytanlarının oğludur ve inanılmaz gücü vardır. Iki kılıcı sayesinde Kral’ın kendisi bile ondan inanılmaz korkuyor. Ikincisi Tezcatlipoca. Onun özü büyüdür. En güçlü büyücülerin bile yapamadığını kılıcı sayesinde yapabiliyor. Son olarak bu ikisinden biraz daha yaşlı ve bilgelisi Luster geliyor. Iblis’in oğludur bu yüzden aralarındaki en acımasızı odur. Biraz da olsa geleceği görebilme yeteneğine sahiptir ve Kral Isdernus’a gaipten haberler verir. Bu üçünün amacı senin aradığın Drakoe’yi bulup tılsımı aldıktan sonra binlerce parçaya bölmektir.”

Breanon dehşete düşmüştü. “Ben onları nasıl yok edebilirim? Bu kesinlikle imkânsız.”

“Yıllar önce iblisleri tekrar geldikleri yere gönderen sevgili Gauthus herşey bitmeden önce Cennetten sadece bir tane ama cehennemden gelen iki silahşörün gücünde bir silahşör çağırdı. Rion..” dedi düşüncelere dalarak. “Onun cehenneme inip ana iblisi uyandıracak olan iblis kardeşlerden Merihim’i gözünden yaraladığı söylenir. Ne yazık ki Cehennemdeki görevi sırasında Rion hafızasını kaybetti ve şimdi kendisini normal bir insan sanıyor ve onlar gibi yaşıyor,büyük ve yüce bir silahşör olduğunu bilmeden.”

“Onun nerede olduğunu bilmeden onun hafızasını nasıl yerine getireceğim.” dedi Breanon kaşlarını çatarak. Hikaye daha ilginç olmaya başlamıştı.

“Onun hafızasını yerine getirecek olan sen değilsin. Gauthus’un kehanetine göre onunla alakası olmayan bayan bir büyücü onun hafızasını yerine getiren kişi olacak. Cehennem silahşörleri Rion’dan korktukları için muhtemelen şu anda bayan büyücüyü öldürmek üzere yoldadırlar. Tam olarak onun peşindeki kim olduğunu bilmiyorum ama umarım Luster değildir.”

Bu arada yağmur ilk zamanlarda ki gibi yağmıyordu ama buna rağmen çok daha soğuktu. Breanon yolculuğa çıktığından beridir en önemli bilgilerini almıştı. Iyiliğin tarafında tek başına savaşan kişi olmadığına mutlu oldu. Tüm ipler onun elinde değildi. Teknik olarak o büyücü kıza ve Drakoe’ye çok bağlıydı. Drakoe yakalanır ve büyücü Rion’un hafızasını yerine getirmeden ölürse Breanon’un yaptığı veya yapacağı herşey suya düşerdi. Onun düşündüğü asıl şey ise madalyonun diğer yarısıydı. Onu üç silahşörü geçipte dünyanın en büyük diktatörlerin birinden almak oldukça zor olacaktı. Üstelik Rion iki silahşörün gücündeydi, bu durumda eğer üçü birden saldırırsa şansları tükenebilirdi.

Bunları şimdi düşünmek çok gereksizdi aslında. Daha yolculuğu henüz başlamışken bu şekilde düşünerek kendi moralini bozmak oldukça aptal bir davranış olacaktı. Cadının son sözünden sonra hiçbirşey demediğini fark etti. Tam kendine gelip birşey söyleyecekti ki cadı’nın tekrar derin düşüncelere dalmış olduğunu fark etti. Onu orada bırakıp yavaş adımlarla düzensiz ve rahatsız çadırına girdi. Şu anda dünyadaki tek insanmış gibi hissediyordu. Daha bir gün geçmesine rağmen kütüphanedeki anıları bulanık hatıra dışında hiçbirşey değildi onun için. Duygusal açıdan aşırı kötü durumdaydı. Çadırının biraz su geçirdiğini gördüğünde daha da bozuldu morali. Acaba Drakoe’den tılsımı nasıl alacaktı? Muhtemelen dedesinden kalan tek şey olduğu için vermekte direnecekti.

“Iyi şanslar.” dediğini duydu Gwenhwyfach’in ve mavi bir ışık yayarak ortadan kayboldu.

Breanon biraz sabah güneş doğar doğmaz tekrar yola çıktı ve orman’ın yanından hızla geçerek yoluna devam etti. Yolculuk yaptıkça daha fazla acıktığını üzüntüyle fark etti ama açlığını bastırmak için herhangi bir girişimde bulunmadı. Orman’ın yanından doğuya, Led ülkesinin sınırlarını belirleyen dağlara doğru yol alırken Breanon eski güzel anılarını yad etmek için hiçbir fırsatı kaçırmıyordu. Pek güzel anıları olmasa da eskiden yaşadığı her anının şu an yaşadığından daha değerli ve daha düzenli olduğunun farkındaydı bir kere.

Dağlar yaklaşmıştı. Kuzey dağları Led ülkesi ve Renum ülkesinin yan sınırını çiziyordu. Dağlık bir bölge olmaktan çok büyük tepeler zinciriydi bulunduğu yer. Diyarın belkemiğini oluşturan geniş dağlık kesimden güneye doğru uzanan eğri bir kılıç gibiydi. Sabah yola çıktığı andan beri kış rüzgarıyla boğuşuyor ve narin saçlarını soğuk havadan korumaya çalışıyordu. Sonbahar yaklaşıyordu ve hemen yanında uzanan ağaçların yaprak dökmeye başladığını fark etmişti. Sonunda – iki günlük bir zaman kesiminin ardından – diyarı ikiye bölen dağların geçidine gelmişti. Burası Diyarın Batı ve Doğu kıtasını ayıran dağların tek geçiş noktasıydı ve yol çok fazla insan geçtiğinden dolayı belirgindi. Burası ince bir geçitti ve aynı anda dört yol arabasının geçmesine olanak sağlamıyordu. Geçit o kadar küçüktü ki rüzgarın buradan geçemediği hissine kapılmıştı. Bu yüzden belki de psikolojik olarak boğucu olduğunu fark etti atını yavaşça dizginleyip ürkütücü geçitten geçerken. Tam geçidin sonuna gelmişti ki biraz ileri de bir grubun oturduğunu fark etti. Muhtemelen bir haydut çetesiydi çünkü pis ve zalim görünüşlü halleri vardı. Hemen atından inip kayanın arkasına saklandı ve onları seyre koyuldu. Üç tanesi ayaklarını uzatmış başlarını örten bir şapkayla bulundukları anın tadını çıkarıyor, iki tanesi beraber içki içerek belli belirsiz gözlerle geçide bakıyordu. Toplam altı kişilerdi. Breanon’un onların yanından geçmek dışında yapabileceği herhangi birşey yoktu.

Tam onların yanından gizlice geçtiğini düşünüyordu ki sarhoş olanlardan biri yeterince sarhoş olmamış olacakki ayağa kalkıp Breanon’un önünde durdu. Pis sakallı ve gür saçlı biriydi. Gözünden ağzına kadar büyük ve gösterişli bir yara göze çarpıyordu.

“Nereye gidiyorsun bakalım bizden habersiz?” diye sordu eli içkide, aptalca bir ifadeyle geçmeye çalışan gence bakarken.

Breanon hiçbirşey demedi çünkü içkili biriyle tartışmaya niyeti yoktu. Içinden küfretti, biraz daha dikkatli geçebilirdi burayı. Birinin sözü üzerine uyumakta olan kişiler ayaklanmıştı, geriye kalan bir tanesi de sanki birşey olmamış gibi şaşkın gözlerle geçidi gözlüyordu halâ.

“Buradan geçmek ücrete tâbidir.” Biraz bekledi. “Atın güzelmiş ayrıca.” dedi kahverengi yelesiyle sağlıklı ve hızlı atını işaret ederek.

Breanon’un başından kaynar solar döküldü sanki. Bu konuşmanın nereye varacağını çok iyi biliyordu. Üstelik dövüşmeyi bilmiyordu ve yanında hiç parası yoktu. Babasından hızlı davranamamış o gelmeden parayı alamamıştı. Kesinlikle çaresiz durumdaydı.

“Bakın.” dedi Breanon iki elini kaldırmış bir şekilde olayı sakinleştirmeye çalışırmış gibi yaparak. “Bela istemiyorum. Burası diyardaki tek geçit.”

“Biz de bela istemiyoruz. Bu yüzden eğer hayatını seviyorsan çantanı bize versen güzel olacak.”

“Şaka yapıyor olmalısınız. Içinde yemek haricinde hiçbirşey yok.”

“Ah güzel.” dedi serseri çene altını kaşayarak. “Biz doğru dürüst yemek yemeyeli oldukça uzun zaman olmuştu. Iyi denk geldi.”

Daha konuşma sürerken arkadaşlarından biri elindeki bıçakla çantayı tutan kayışları kesince çantası büyük bir gümbürtüyle yere düştü. Bu ağırlıkla yere düşmesi serserileri oldukça sevindirmişti çünkü bu içinde yeteri kadar yemek olduğunu haykırıyordu. Breanon hızlı davranmaya çalışıp tekrar çantasını alıp atına doğru koşacaktı ki serserilerden biri önceden davranıp yerdeki çantayı alıp bunu ilk serseriye fırlattı. Adam içindeki yemekleri kontrol edip gülümsedi. “Mükemmel.”

Breanon kıpkırmızı kesilmişti. Yemeksiz Led ülkesine varmak oldukça zor olacaktı.

“Tamam. Şimdi bırakın gideyim.” dedi çaresiz bir sesle.

“Atını da verince neden olmasın?”

“Atı mı? En yakın yerleşim yeri burdan saatlerce uzakta.”

“Evet, kesinlikle. Hem bugün yürümek için oldukça güzel bir gün.”

Bu kadarı da fazlaydı. Hemen arkasını dönerek elinde bıçağı olan serseriden bıçağı kapıp ani bir hareketle bıçağı tutan eline kocaman bir çizik attı. Bunu sinirden yapmıştı ve dövüşmeyi kesinlikle bilmiyordu. Serseriler hemen saldırmadı, muhtemelen çelimsiz görünüşlü birinin bunu yapması karşısında şaşkınlığa uğramışlardı. Breanon onların bu şaşkınlığından yararlanıp hızlı adımlarla koşarak atına bindi. Adamların arkasından koştuğunu hissedebiliyordu ama o sarhoş ve hareketsizlikten güç kaybetmiş serserilerden çok daha hızlıydı. Atı şahlanıp serserileri korkutunca kayışları vurarak aksi yönde sürmeye başladı atını. Yemek dolu çantası onlarda kalmıştı ama en azından atı duruyordu. On dakika kadar gittikten sonra biraz yavaşladı. Onların atı yoktu bu yüzden takip etmeleri olanaksızdı. Sonunda atını durdurup nefes almaya çalıştı. Az önce yaşadığı korku dolu dakikalar yüzünden kalbi inanılmaz atıyordu. Gözlerini kapatıp nefesini düzenlemeye çalıştı. Aynı zamanda başı dönüyor ve bayılacakmış gibi hissediyordu. Gözlerini açtığında kendisini Gwenhwyfach’in hüzünlü ve parlak gözlerine bakarken buldu. Omuzları çöktü. “Neden bana yardım etmedin?”

“Sana yardım etmeme izin verilmiyor Breanon.”

Hiçbirşey demeden atını Led ülkesi’nin olduğunu düşündüğü tarafa doğru sürmeye başladı. Cadı arkada kalmıştı ama umurunda değildi. Onun tuhaf konuşmalarından ve belli belirsiz sözlerinden sıkılmıştı artık. Bir an önce Tılsım’ı bulmak ve sorunsuz bir şekilde Kamaria’ya ulaşmak istiyordu. Ertesi gün öğlene kadar doğuya doğru sürdü atını. Gece boyunca yolculuk yapmış ve hiçbirşey yememişti. O kadar açtı ki doyma hissini bile unutuvermişti. Aynı zamanda uykusuzluk başlamıştı, bu yüzden tam başına vuran güneş bayılma hissini getiriyordu. Led ülkesinin büyük kapısını görene kadar gerçekten oraya ulaşabileceğini sanmıyordu. Led oldukça temiz ve düzenli, olağanüstü bir şehirdi. Evler sıra halinde sağ ve sola dizilmiş yol boyunca tepeye doğru çıkıyordu. Girişte çok olan evler tepelere doğru çıktıkça seyrekleşiyordu. Muhtemelen en tepedeki Saray’ın yakınlarında olan evler kont ve baronların evleriydi. Hemen girişte, solda büyük bir pazar. Sağ tarafında da insanların şehre girerken atlarını koyduğu gösterişli bir ahır vardı. Led insanları biraz kendini beğenmiş ve küstâh görünüyordu. Çok fazla konuşmuyor, yavaş bir şekilde yürüyorlardı. Koca şehirde o kadar az ses vardı ki şaşırmadan edemedi. Böyle bir yerde yaşamak oldukça rahatsız verici olmalıydı. Büyük ihtimalle şehirde çok az sorun çıkıyordu çünkü şehri gözetlemek ve korumak için bırakılan asker sayısı acındırıcı bir şekilde azdı. Sorunsuz bir şekilde şehre girip önüne çıkan ilk tavernaya girdi. Diğer tavernalar gibi gürültülüydü ama buna karşın oldukça temiz ve bir o kadar da güzel kokuyordu. “Ne içerdiniz?” diye sordu Barmen Breanon oturunca.

“Sadece bir bira lütfen.” dedi Breanon. Barmen birkaç saniye içinde ona birasını uzattı. Breanon birasını yudumlarken büyük bir hayalkırıklığı içinde parasının olmadığını fark etti. Ne kadar da aptaldı!

Parası olmadığını belli etmemeye çalışıyordu, bu yüzden yüzüne büyük bir gülümseme kondurdu. “Drakoe diye birini arıyorum.” dedi barmene.

“Drakoe diye birini tanıdığımı hiç sanmıyorum.” dedi adam yüzünde ciddi bir ifadeyle elindeki bardağı temizlerken. “Ama zaten Led büyük bir şehirdir. Diğer tavernalara göz atarsanız bulabileceğinizden eminim.”

Breanon teşekkür edip içkisine döndü. Heyecanlanmıştı çünkü birasını bitirdiği anda yapacağı ilk şey ışık hızıyla tavernadan kaçmak olacaktı. Çok ağır hareketlerle içkisini tüketmeye devam etti. Daha fazla uğraşıp para almadığı için kendisine defalarca küfür ediyordu bir yandan.

Sonunda Breanon arkasındaki kapıyla kaç metre olduğunu hesapladıktan sonra ani bir hareketle çıkışa doğru koşmaya başladı. Barmen’in arkasından “Durdurun onu!” diye bağırdığını duydu. Birden kapının önünde iki tane kocaman adam belirdi. Bilmiş gözlerle kaçağa bakıyorlardı. Breanon kargaşa çıkarmak umuduyla hemen yanıbaşında kendi halinde içki içen bir beyefendiye yumruk attı. Daha ne olduğunu bile anlamadan burnu kırık yere düşünce etraf karıştı. Birkaçı onun üzerine atlamış ona vurmaya çalışırken diğerlerine vurmuşlar, gereksiz yere dayak yiyenlerde gereksiz yere dayak atanlara vurmaya çalışmışlardı. Bunu fırsat bilen birkaç hırsız para çalmaya kalkışınca ortalık daha da karıştı.

“Seni öldüreceğim.” dedi barmen ağzından köpükler saçarken. Tavernası mahvolmuştu onun yüzünden. Bundan dolayı bugünü atlatması oldukça zor olacaktı.

3. Bölümün Sonu

Paylaş

Yorum yapın