KARANLIK CENNET – 2

0

2. Bölüm – Büyünün Özü

Annesini korumaktan ve ondan gözünü ayıramamaktan yorulmuştu. Annesi halâ onun annesiydi ama onun da kendi hayatı vardı, en azından olmalıydı. Her sabah annesi Yasak orman’a giderken annesinden erken kalkmalı ve o belirsiz, tehlikeli olabilecek bir takım bitkiler toplarken ona göz kulak olmalıydı. Annesi dünyada olduğunu bilmediğinden tehlike’nin kelime anlamını bile bilmiyordu. Üstelik hiçbir zaman topladığı bitkiler ortada gözükmezdi. Muhtemelen kız kardeşi Lynessa onları annesinin göremeyeceği bir yere saklıyor, ya da atıyordu.

Annesi delirmeden önce sarayın ahçısıydı. Veba salgını olduğunda Kral Jaython onu ve ailesini veba saraya bulaşmasın diye yanlarına almış ve kimse şüphelenmesin ya da soru sormasın diye ona zor gibi görünen ama bir takım kolay görevler vermişti. Bu yüzden o da her gün annesi gibi ormana gidiyor ama annesinin aksine işe yarar ve bilinen meyveler topluyordu. O meyvelerin en önemlisi ve en kolay bulunanı Reabat’tı. Aynı böğürtlene benzerdi fakat aralarında büyük bir fark vardı.Rebeatlar yapılarında ekşi bir tat barındırdı.Genelde köylüler onları kimi tatlılarda kullanmak amacıyla toplarlar, ama şimdi herkesin yerine onları Drakoe topluyordu. Her gün en az 2 çuval reabat topluyor, onları sarah mutfağına veriyordu. Onlar kullanmak istediklerini kullanır, diğerlerini köy bakkalına teslim ederlerdi ve her zaman en azından 1 çuval reabat artardı. Şu ana kadar en azından elli çuval toplanmış olmalıydı ve bakkal onları satmaya başlamadan önce bir depoda saklıyordu. Böylece Drakoe daha sık toplar ve onun reabatları asla bitmezdi. “Drakoe.”

Drakoe arkasını döndü. Seslenen kızkardeşi Lynessa’ydı. Açık mavi gözleri ve kapalı kahverengi saçlarıyla köydeki erkeklerin gözdesiydi. Drakoe, abisi olarak annesinden sonra bir de onu korumak zorundaydı.

“Ne var?” diye sordu Drakoe huysuz bir tavırla.

“Gidecek miyiz? Annem orman’a doğru yürümeye başladı bile.” dedi. “Onu durduramadım, orman’a girmeden ona yetişmek zorundayız, biliyorsun.”

Sonunda annesini ormana girmek üzereyken yakaladılar. Annesinin tehlike kavramının olmaması onu çılgına çeviriyordu çünkü yasak orman bu diyarda olabilecek en tehlikeli yerlerden birisiydi. Diyarda olduğu söylenen ama aslında kimse tarafından ıspatlanmamış yaratıklarının kaynağının bu orman olduğu söylenirdi. Orman çok büyük olduğu için de kimse tarafından ıspatlanmamıştı bu. Yasak orman’da gerçekten bir yaratığı kimse görmemişti çünkü köylüler içeri girmekten korkar, içeri girenlerde geri dönemedeklerinden anlatamıyorlardı. Aslında orman’ın girişi o kadar tehlikeli değildi çünkü yaratıklar açıkça kalabalıktan ya da ateşten korkuyorlardı çünkü bu kadar zaman sonra bile hiçbir yaratık onların köyüne adım atmamıştı.

Üçü beraberce her zaman bitki topladıkları yere gittiler. Burası çok güzel bir gölün etrafında olan küçük bir ağaçlıktı. Yasak orman’ın hemen girişinde olduğu için köylüler buraya sık gelirdi ve bundan dolayı da göl pek temiz değildi, yine de bu gölün güzelliğini gölgelemiyordu. Özellikle ay ışığı vururken aşıklar için paha biçilmez bir yer olabiliyordu. Annesi her zaman ki bitkilerini toplamaya başlarken Drakoe göle bakan küçük bir taşa oturdu. Burası düşünmek ya da uykusunu üstünden atmak için çok güzel bir yerdi. “Dün gece nerdeydin?” diye sordu ablası onun yanına otururken.

Drakoe uykulu gözlerle ona baktı. “Neden? Kendini benim gardiyanım gibi mi hissettin?”

“Sadece merak ettim Drakoe.”

“O zaman etme.” dedi. “Her gün toplamak zorunda olduğum şeyler yüzünden zaten gerektiği kadar eğlenemiyorum, bir de sen başlama.”

Başını ellerinin arasına aldı. Ne zaman uykusuz olsa başı dönüyor ve midesi bulanıyordu. Bu yüzden erken kalkmaktan nefret ediyordu. Üstelik dün gece arkadaşlarıyla çok içmişti ve biraz dünden kalmaydı.

Kafasını kaldırdığında ablasının ona baktığını fark etti. “Duymak istemiyorum!” dedi Drakoe. Lynessa ne zaman bir şey söylemek istese, ona böyle garip bakardı. “Bir şey söylemedim ki.”

“Güzel. Böyle devam et.”

Drakoe içinde bir maceracının ruhunu taşıyordu. Oysa ki o hiçbir zaman yasak orman’a gitmemişti çünkü zaman bulamıyordu. Reabat toplamayı bitirdiğinde akşam oluyor, o zaman da Drakoe bir yere gidemeyecek kadar yorgun oluyordu. “Sen burada dururken biraz orman’ı gezsem nasıl olur sence?” dedi Drakoe düşüncelerinden sıyrılarak.

“Ne?” dedi Lynessa irileşmiş gözlerle.

“Ormanı biraz dolaşmak istiyorum. Gezmek istiyorum, kendimi tam bir şair gibi hissediyorum bugün.”

“Bir şair gibi hissediyor olabilirsin ama bir aptal gibi konuşuyorsun.” dedi Lynessa ona hayretler içerisinde bakarken. “Orman’ın tehlikeli olduğunu biliyorsun.”

“Evet. Ama biraz gezmek zorundayım, heyecan yaşamak zorundayım. Bir heykelden daha az hareket ediyorum Lynessa. Anneme biraz da sen göz kulak ol.”

Ama kardeşinin bu numarayı yutacağından şüphe duyuyordu. Başka bir şey denemek zorundaydı, yoksa bu günde diğer günler gibi sıkıcı olacaktı. Sonra aklına aniden bir fikir geldi. “Sana Munal getiririm.” dedi.

“Munal mı?” Lynessa’nın gözleri parladı. “O zaman olabilir ama Munal bulmadan sakın geri dönme Drakoe, onu ne kadar istediğimi biliyorsun.”

“Anlaştık.” dedi Drakoe ayağa kalkarak. Munal, enerji vermesiyle ve zor bulunmasıyla ünlü yazlık bir meyveydi.Zor bulunmasının sebebi, beklentilerin dışında doğal bir şekilde dalda ya da küçük çalılıklarda yetişmesi değil, yetiştiği ağacın gövdesinin içinde bulunmasıydı.Munallar, bodur ama geniş gövdeli Munalau ağaçlarının içinde yer alırdı.Ormanda birçok ağaç Munalau’ya benzediği için, gerçek Munal meyvesi hangisinde bulunur, bilmek oldukça zordu, ama bu geç gelmesi için bir bahane oluşturuyordu. Tek kötü tarafı ise hayatında hiç Munal görmemişti, bu yüzden onunla birlikte dönmek oldukça güç olacaktı ama bulmalıydı.

Onların yanından uzaklaşırken son defa dönüp ailesine baktı. Bazen inanılmaz sıkılabiliyordu ama büyük savaş sonrasında ailesiz kalan çocukları düşününce yine de bir ailesi olduğu için gurur duyuyordu. Paylaşmaktan nefret etse de bir şeyler paylaşabileceği, konuşabileceği ve sıcaklık hissedebileceği bir ailesi vardı. Büyük savaş Led ülkesi ile Renum ülkesi arasında çıkan diplomatik sorunlar sonucunda oluşan büyük bir felaketti. Savaş’ın asıl amacı yasak orman’ın hemen bitişiğinde bulunan ve stratejik açıdan çok önemli olan dağları kendi himayesinin altına almaktı. Diğer ülkeler bu dağları pek umursamıyordu çünkü onların stratejik konumunu henüz kavrayabilmiş değillerdi. Led ve Renum ülkesi kralları biliyordu ki eğer bir dünya savaşı çıkarsa – ki çıkması kesin gözüyle bakılıyordu çünkü Kamaria ülkesi Kral Isdernus’un tüm dünyayı himayesi altına almak gibi çılgınca bir plân yaptığı kulaktan kulağa dolanıyordu- bu dağlar saklanabilmek ve dünya savaşı boyunca zarar görmemeyi kolaylaştıracak tek etkendi. Dağların bilindiği üzere pek çok devasa mağarası vardı ve güzel noktalara nöbetçi konulursa o mağaranın içindekiler sıyrık bile almadan kocaman bir dünya savaşını atlatabilirdi. O zaman bu mağarada saklanan insanların eğer Kral Isdernus kazanırsa kendi ülkelerini kansız devredebilecekleri büyük bir şans doğmuş olacaktı. Büyük savaş olmuştu ama kazanan asla olmadı. Milyonlarca insanın kaybı, bir dünya savaşının çıkma riskine değmemişti. Eğer birlik olmuş olsalardı dünya çok daha kalabalık olacak bu iki ülkenin daha fazla vatandaşı ve askeri olacaktı. Drakoe’nin babası Vistin’de Led ülkesinin büyük komutanlarından birisiydi. Kral’a bağlı dört tane büyük komutan vardı. Bu komutanların amacı bir yandan savaşı plânlarken diğer yandan vatandaşların karınlarının doymasını sağlamak ve karışıklık çıkmasını önlemekti. Ama savaş kapının eşiğine geldiğinde kimseye yardım edememişlerdi. Vistin ailesini savaş riskinde korumak için önceden davranmış ve daha savaş başlamadan ailesini güvenli bir yere taşımıştı.

Büyük kargaşa sırasında krallarının öldürülmek üzere olduğunu gören Vistin yüce krallarına doğru at sürmüştü ama o daha gelmeden sevgili kralları çoktan bir ok’un kurbanı olmuştu. Yine de tam ölmeyen kralı kurtarmak için kendi atıyla onu almış ve güvenli bir yere taşımaya çalışmıştı. Ondan sonra tek bildiği kendisini büyük bir hapishanede bulduğuydu. Ölü kral ile birlikte yakalandığı için hain ilan edilmiş ve sevgili oğlu ve kızının gözleri önünde idam edilmişti.

Drakoe her ne kadar kendisinin hiçbir şeyden etkilenmediğini iddia etse de babasının ölü görüntüsü her gece rüyalarını ziyaret ediyor, onun acılarını tazeliyor ve duygularıyla oynuyordu. Babasını Drakoe’den daha fazla seven Lynessa babası öldüğünde uzun süre kayıplara karışmış ve bir süre ondan haber alınamamıştı. Kendini tam olarak toplayabilmek adına zamana ihtiyacı vardı ve o zamanı dolduğunda olgun bir kız olarak tam yedi sene sonra tekrar evine dönmüştü. O günden beri Drakoe kız kardeşine annesinden daha fazla dikkat ediyor ve onu annesinden daha fazla koruyordu. Annesinin akıl sağlığını kaybetmesinde babasının ölümünün elbetteki büyük bir önemi vardı ama onu asıl kıran ve akıl sağlığını bozan neredeyse aynı anda kızını da kaybetmesiydi. Dolaylı yollarla annesinin delirmesini sağlayan Lynessa olmuştu. Biraz bencilce davranmış ve annesinin sinirlerini düşünmeden hareket etmişti, bu yüzden kendisini yeteri kadar suçlu bulmuş ve bunun sonucunda annesini asla yalnız bırakmamış, onun üzülmesini önlemek amacıyla elinden geleni yapmıştı. Çiçekleri saklamasının ana nedeni buydu çünkü annesini ancak çiçek toplamak rahatlatıyordu ve eğer evde kirlilik yaptığını düşünürse bundan vazgeçebilirdi.

Drakoe hafif sisli ormanda yürürken bunları düşünmemeye çalışıyordu ama her yalnız kalışında olduğu gibi tüm bu iğrenç, mide bulandıran ve moral bozan anılar geri geliyordu.

Drakoe diğer çocuklar gibi neşeli bir çocukluk geçirmemişti. Ailesini tamamen kaybeden çocuklar bile ondan daha neşeliydi. O, hiçbir zaman kız arkadaş edinememiş, hiçbir zaman bir şey öğrenmeye çalışmamıştı. Sert görünüşünün altında da pek yumuşak başlı birisi yaşamıyordu. En başta mavi saçları sorun yaratsa da o zamanla üstesinden gelmeyi başarmış ve ondan gurur duymayı başarmıştı. Onun utanmadığını gören diğer çocuklar ise zamanla onunla dalga geçmeye bırakmıştı, hatta zamanla şehirdeki diğer güzel kızlar onu beğenmeye bile başlamıştı ve tüm cesaretlerini toplayıp ona dışarı çıkmayı teklif edenler büyük bir kalp kırıklığıyla geri dönüyorlardı çünkü o kendisini aşk konusunda asla hazır hissetmemişti. Bir duygunun nasıl bu kadar büyük karışıklıklara sebep olduğunu anlayamıyordu ama çözmeye de çalışmamıştı. Aşk denilen şey, yuvaları yıkıyor, arkadaşlıkları bozuyor, hayatları söndürüyordu. Bazen insan mutlu olabiliyor, bazen de hayatının acısını yaşayabiliyordu. Yakınlarda öten bir baykuş onu cesaret kırıcı düşüncelerden uzaklaştırdı. Bu ormanda ne görmeyi ya da nasıl bir heyecan yaşamayı umuyordu bilmiyordu. Ailesinden yeteri kadar uzaklaştığında bu uzun yürüyüşün hiçbir işe yaramadığına emin olabildi. Bu yürüyüşün ona getirdiği tek şey eski anıları yad etmek ve onlara üzülmek oldu.

Şimdi tek yapması gereken kız kardeşine verdiği sözü tutmaktı. Bir Munal’ı nerede bulacağını bilmiyordu. Ruth amcanın dediği doğruysa onları devasa görünüşlü ve bozuk yosun kokan bir ağacın içinde bulabilecekti ama Drakoe yakınlarda bu tarife uyan bir ağaç göremiyordu. Yürümeye devam ederek ağaçların sıklaştığı bir koruya kadar geldi. Bir an önce Munal bulmalıydı çünkü bundan sonra aynı şekilde dönmesi biraz zaman alacaktı. Bu yerleri düşünerek geçtiğinden tam olarak ne kadar yürüdüğünün farkında değildi ama varması akşamı alacaktı diye düşünüyordu. Üstelik kız kardeşi Lynessa ona büyük bir iyilik yapmaya karar vermediyse yarın toplaması gereken tam dört çuval Reabat olacaktı. Bu düşünce moralini bozdu. Bir heyecan uğruna birçok şeyi tehlikeye atmıştı. Şimdi tek yapması gereken bozuk yosun kokusunu takip etmekti ama maalesef burnuna herhangi bir koku gelmiyordu. Tam geri dönmeliyim diye düşünürken ileriden bir hışırtı duydu. Geri dönebilmesini kolaylaştırıcak birilerinin olmasını umarak ses’e doğru yaklaştı ve ağacın arkasına saklanıp sesin duyulduğu yere baktı.Ortalama boyda, insana benzeyen ama olmadığı zalim görünüşü ve teninden anlaşılan, kapalı mavi gözbebekleri olan bir yaratık Drakoe’nin bulunduğu koruya doğru geliyordu. İnanılmaz korkutucuydu. Drakoe tam olarak hangi tür yaratık’la karşılaştığını bilmiyordu çünkü hiçbir zaman o tür canlıları merak etmemişti -genel olarak inanmıyordu- Yanında her zaman taşıdığı hançeri kınından yavaşça çıkararak bulunduğu ağacın gövdesine iyice sindi. Teni kesilebilir görünüyordu. Şimdiki plânı yaratık önünden geçene kadar ağacın arkasında saklanmak ve geçtiği sırada onun boğazını kesmekti. Güzel bir plândı ama biraz heyecanlıydı. Hayatında hiç bu ya da buna benzer bir canlı görmemişti ve tahmin ettiği kadarıyla köyde bunu görebilen herhangi birisi yoktu, bu yüzden eğer bir şekilde plânı iyi gidip canlı bir şekilde eve dönebilirse övünecekti. -tabi kanıt getirmesi şartıyla-

Yaratık tam onun önünden geçerken Drakoe hızlıca yaratığın arkasına geçip çabuk bir hareketle boğazını kesti. Yaratık ona dönmeye fırsat bile bulamadan yere çuvallandı.

Her şey çok çabuk olmuştu. Drakoe’nın içi köyde kimsenin görmediği bir yaratığı öldürmenin verdiği mutluluk ve şevkle dolup taştı. Eğilip hançeriyle kafasını vücudundan ayırıp Reabat için ayırdığı çantasına koydu. Kalktığında üç tane yaratık etrafını sarmıştı. Üçü’de az önce öldürmüş olduğu yaratıkla tıpa tıp aynıydı. Hançerini yavaşça gerdi ve üç yaratığın ona saldırmasını bekledi ama böyle bir şey olmadı. Yaratıklar öylece duruyorlardı. Hiç kıpırdamadan kızgın gözlerle ona bakıyorlardı. Sonra o üç tane yaratığın arkasından yaşlı ve uzun sakalları olan ve kara bir büyücüye benzeyen birisi çıktı. “Merhaba genç.” dedi adam asasına sıkıca tutunarak. Büyünün güçlerini tükettiği için pek sağlıklı görünmüyordu.

“Sen kimsin?” dedi Drakoe dehşete uğramış bir sesle.

“Direk konuya gireceğim genç adam. Açıkça bu işten kurtulabileceğini düşünmüyorsundur umarım. Senin öldürdüğüm yaratık tuzağa düşmüştü ve arkasından saldırdın. Şimdi ise karşında tuzağa düşmeyen, oldukça güçlü ve sağlıklı üç tane kızgın yandaşı duruyor. Birini öldürebilsen bile diğerleri senin işini bitirecektir.”

“Ne istiyorsun?”

“Yıllar önce dedenin sana verdiği kolyeyi.” dedi. “Eğer onu bana sorunsuz verirsen sana söz veriyorum gitmene göz yumacağım.”

“Kolyeyi mi?” dedi Drakoe istemsiz bir şekilde eli boynunda asılı duran ve dedesinden kalan tek mirasa dokunarak. Bunu gören büyücü gülümsedi. “Onu neden istiyorsun?” dedi Drakoe büyücünün gülümsemesine cevaben.

“Seninle bu tartışmaya girmeyeceğim. Veriyor musun?” dedi büyücü. Sürekli kan tükürüyordu. Fazla yaşamayacağı kesindi.

Drakoe biraz düşündü. Adamın dediği doğruydu. Üç tane yaratığın arasından kurtulması imkânsızdı ve kolyesi de Drakoe ölürse değerini kaybedecekti. Üstelik adam bu işi sorunsuz halletmek istiyordu belli ki. Eğer onun ölmesi gerekseydi bu tür bir konuşma yapılmayacaktı bile. Üç tane yaratık onu öldürür, büyücü de cesetten kolyeyi çıkarırdı.

“Tamam.” dedi Drakoe. Kolyeyi yavaşça çıkarıp büyücüye atmaya hazırlandı. Tam bu sırada büyük bir kargaşa koptu. Arkadan gelen en az on kadar kral muhafızı büyücüye doğru at sürdüler. Bazıları ok kullanıp yaratıkları etkisiz hale getirmişti bile. Muhafızların başı olduğu belli olan birisi de kılıcını çekip büyücüye doğru sürüyordu atını. Büyücü paniğe kapılmamış gibiydi. “Başka bir zamanda, başka bir yerde tekrar görüşeceğiz Drakoe.” dedi ve daha muhafız gelmeden yok oldu.

Muhafız kılıcını çekmiş ve atıyla büyücüye doğru nefretle geliyor olsada büyücünün yok oluşu karşısında pek şaşırmadı. Drakoe’nin önünde durdurdu atını. Bu sırada diğer muhafızlarda atlarından inmiş Drakoe’nin bulunduğu yeri çember altına almışlardı. Adam atından inerek Drakoe’ye doğru yürüdü.

“Evinden bu kadar uzakta ne işin var?” dedi. Adamın yüzü kaskı altında pek görünmüyordu ama geniş omuzlu ve güçlü birisi görünüyordu. Drekoe hiçbir şey demeden kolyeyi tekrar boynuna taktı ve etrafına baktı. Muhafızlar dikkatli gözlerle etrafı tarıyorlardı. Artık bir şey olmayacağı kesindi.

“Reabat toplamaya geldim.”

“Reabat köyden bu kadar uzakta bulunmazlar. Doğru söylemeye başlasan iyi edersin.” “Pekâla.” dedi Drakoe rahatlamış gözlerle karşısındaki güçlü yapılı adama bakarak. “Kız kardeşime Munal getireceğime dair söz vermiştim. Tek isteğim buydu.”

Adam diğer muhafıza bir şey söyledi. Muhafız hemen gözden kaybolup elinde küçük, mor bir objeyle muhafızların başına doğru yürüdü. Muhafızların başı onu aldığı anda elindeki şeyi Drakoe’ye fırlattı. Drakoe onun fırlattığını tutar tutmaz bir meyve olduğunu anladı çünkü yumuşaktı. Bu bir Munal’dı.

“Kardeşine onu bulduğunu söyleyebilirsin.” dedi gayet ciddi bir ses tonuyla. “Ama kardeşinin yanına gitmeden önce bize saraya kadar eşlik etmen gerekecek.”

Zaten kasvetli olan köyleri mavi giysili adam ve onun emrindaki askerler gelince daha da kasvetli oluvermişti. Dışarı çıkıp, gezen, kasvetli köyün tek yaşam belirtisi olan birkaç insanda çıkmamaya başlayınca dışarıdan gelip köyü ilk defa ziyaret eden birisi burayı hayalet kasaba sanabilirdi. Enaldie’nin elinden bir şey gelmiyordu. O ve en iyi arkadaşı Illie, Illie’nin evine kapanıp tüm köyü görebilen manzaralı penceresinden askerlerin disiplinli şekilde yürüyüş ve nöbet tutuşunu seyrediyorlardı. Duyulan tek ses komutanların tek bir tını halindeki emir veren, tek düze sesleri ve askerlerin aynı anda yürümesinden oluşan kuru ayak sesleriydi.

Enaldie’yi en çok şaşırtan şey Lord’un bu iğrenç konuda bir şey yapmaya çalışmamasıydı. Köyde neredeyse herkes Lord’un iyi ve güçlü biri olduğuna inanmış ve o yaşadığı sürece burada, köyde güvende olduğunu hissetmişlerdi. Muhtemelen herkes Enaldie’nin kaybolan inancı gibi Lord’a olan güvenlerini yitirmeye başlamışlardı. Bu durumdan kurtulsalar bile büyük ihtimalle bundan sonra kimse ona tam olarak güvenemeyecek ve hiçbir zaman kendilerini askerlerin gelişinden önceki gibi güvende hissetmeyeceklerdi. Birinin Lord’la kalkıp konuşması gerekiyordu ama bu Enaldie olmamalıydı. Köyde oldukça fazla cesaretli erkek olmalıydı, en azından şimdiye kadar öyle biliyordu çünkü birkaçının cesaret gösterisine şahit olmuştu birkaç yıl önce. O zamanlar Lord şimdi olduğundan çok daha genç ve güçlüydü. Bu kadar olmasa da yine askerler yer almıştı bu kasvetli köyde ve daha henüz Lord olmayan Beckey bir direniş başlatmış, onu yönetmiş ve onun savaş zekâsı yüzünden tehditi köyden kovmuşlardı. O olaydan sonra tüm köy ona güvenmiş ve o kısa zamanda köyün hem Lord’u hemde en zengin kişisi oluvermişti.

Enaldie düşüncelerinden sıyrılıp en fazla askerin olduğu meydana baktı. Yaşlı bir bayan nöbet tutan bir askerle sesli bir şekilde tartışıyordu. Dinlemeye çalıştıysa da konunun tam ne olduğunu anlamadı ama yemek olduğunu sanıyordu. Askerleri beslemek için ayrılan yemek köyün ihtiyacı olan yemekten çok daha fazlaydı, bu yüzden köydekilere çok az bir pay kalıyordu ve köydekilerin nüfusu -bebek ve yaşlılarda hesaba katılırsa- askerlerin neredeyse iki katıydı. Daha bir gün geçmesine rağmen köydekiler açlıktan halsizleşmeye başlamıştı bile.

Meydan birden dolmaya başladı. Ses yüzünden huzursuzlanan ve meraklanan birkaç genç ortaya çıkmış ve yaşlı bayan’ı sakinleştirmeye çalışıyorlardı, zira han sahibinin başına gelen yaşlı bayan’ın başına gelmesi an meselesiydi. Birkaç asker yaşlı bayan’ı durdurmaya çalışan gençleri pataklayarak meydanın dışına çıkardı, Yaşlı bayan’ın sırtında ise birkaç saniyede en az beş ok belirmişti. Bayan daha yere düşmeden mavi adam meydanın başındaki yerini almıştı bile. Yine vaaz vermeye başladığını hissediyordu Enaldie, tam olarak aynısı olmasa da daha önce söylediği şeylerle aşağı yukarı aynı olduğu kesindi.

“Buna daha fazla göz yumamam.” dedi Enaldie yine onun gibi sinirli gözlerle dışarı bakan en iyi arkadaşına bakarak. “Bir şeyler yapmalıyız.”

“Ne yapabiliriz ki?” dedi Illie soru soran bakışlarla.

“Bilmiyorum. Aklıma gelen tek şey o adamı takip etmek, belki askerlerle konuşmasından bir şeyler çıkarabiliriz.”

“Sen delirdin mi? Seni sadece öldürmekle kalmaz, sana işkence bile yapabilirler. Lütfen bu kadar inatçı olma.”

“Sende bu kadar korkak olma.” dedi arkadaşının korkça tavırlarına karşılık. “Bir şey yapılmazsa bu köy kısa sürede haritadan silinecek. Hem benim çıkıp aptallık yapmamı istemiyorsun hemde adamı durdurmayı. İkimizde biliyoruz ki köyün büyücüsü benim. Yarım saat içinde başka bir masum insan benim yüzümden hayatını kaybedecek.” “Ama böyle olacağını bilmiyordun.”

“Evet ama yaptığım yanlışlığı düzeltme şansım varken bunu kullanmalıyım.”

Aklına gerçekten pek fazla bir şey gelmiyordu ama o mavili adamı takip etmeyi deneyebilirdi. Bugün bu köyü fethetmelerinin ilk günü olduğu için muhtemelen o adam en güvendiği komutanlarıyla plân yapacaktı. Ne yapacakları, ne kadar süre devam ettireceklerini aralarında tartışacakları kesindi ve Enaldie bu fırsatı kaçırmayı kesinlikle istemiyordu. Her bir saatte birinin öldürülmesini nasıl engelleyeceği hakkında ise en ufak bir fikri yoktu. Az önce söylediği gibi yarım saat içinde masum bir insan neden olmaksızın hayatını bir hiç uğruna kaybedecekti. Enaldie yaptığı hatayı telafi etmeyi çok istiyordu gerçekten. Bir daha iyice düşünmeden asla iyilik yapmayı düşünmeyeceğim bile kelimesini çok defa tekrarladı içinden. Bundan sonra bir iyilik yapmayı düşünürken yüzeysel değil, onun neden olabileceği her türlü kötü olayı en ince detayına kadar ortaya çıkaracaktı ki iyilik başka bir kötülüğü doğuramasın. Kimseye görünmeden idam’ın yapılmasını engelleyebilirdi belki. Tam vurmak üzereyken baltayı parçalayabilirdi, ya da onu yapmadan önce yaşlı bir kadın kılığına girip onun uğursuzluğundan bahsedebilirdi. Belki mavili adamın batıl inançları vardır..

Tüm bunlar aslında boş umut olabilir ve onun kimliğini açığa çıkarabilirdi ama denemekten başka yol göremiyordu. Ayrıca tüm bu büyülere gücü yetecek mi onu da bilmiyordu. Bundan önce ölümden kılpayı kurtulmuştu, bu sefer bu kadar şanslı olabilir miyim diye düşünmeden edemedi.

“Bana yardım edecek misin?” dedi sonunda.

“Bilmiyorum Enaldie. Takip etmek benim gibi biri için çok zor, halimi görüyorsun.” dedi utangaçlıkla gülümseyerek. “Ayrıca takip ederken yakalanırsam aile itibarımızın nasıl zedeleneceğini düşün. Bu kadar iyi hayatları varken onu berbat etmek istemiyorum.” “Anlıyorum.” dedi Enaldie düşünceli bir sesle.

Kesinlikle haklıydı! Kendi yaptığı hatayı kendi telafi etmek zorundaydı. Bu gibi düşünce ve isteklere en iyi arkadaşını dahil etmek çok zalimce bir şeydi. Üstelik Illie en başından beri onun büyü yapmasını engellemeye çalışmıştı. Bu durumda onun gelmesi konusunda onu ikna etmeye çalışmak beyhude ve gereksiz bir davranıştı. İsterse onu kesinlikle ikna edebilirdi ama onun sözlerinden sonra bunu gerçekten istiyor mu bilmiyordu.

“Özür dilerim gerçekten.” dedi İllia Enaldie’yi düşüncelerinden kurtararak. “Lütfen kızma bana.”

“Sana kızmıyorum Illie. Haklısın. Sadece plân yapmak konusunda bana yardımın hiç fena olmazdı.”

“Tam olarak ne yapmak istiyorsun?” diye sordu.

“Şimdilik aklıma onu takip etmek dışında bir şey gelmiyor. Bunu akşam yapmam görünmemem açısından daha akıllıca olabilir çünkü bende takip etmek konusunda çok iyi sayılmam.. Ama ondan önce idam’ı nasıl engelleyebilirim onu düşünüyorum.” “İdamı engelleyebileceğini sanmıyorum pek.” dedi. Düşünceli bir hali vardı. Enaldie gülümsemeden edemedi. Her günün her anında gülen birisine bu kadar ciddi olmak pek yakışmıyordu. Her şey bitipte onu tekrar sürekli gülüp, yemek yerken görmek için neler vermezdi. “Büyü yapamaz mısın?” diye sordu düşünceli arkadaşı.

“Bende onu düşündüm ama büyü gücüne sahip miyim bilmiyorum.” Biraz bekledikten sonra. “Büyü kitabımı getirir misin?” dedi.

Büyü kitabını eline aldığında korunma ve koruma büyülerine tek tek göz gezdirdi. Çok fazla büyü vardı, çünkü kitap inanılmaz kalın ve ağırdı. Büyülerin çoğu gerçekten muazzam bir büyü gücü gerektiriyordu. Üstelik aralarında bulunması imkânsız bitkileri gerektiren büyülerde vardı. Sonunda sayfaları çevirmekten ve düşünmekten yorulduğunda arkasına yaslanıp düşünmeye başladı. Tam bu sırada meydanda büyük bir gürültü koptu. Enaldie ve Illie apar topar aşağıya indiler ve diğer herkes gibi meydanda toplandılar. İdam zamanı gelmiş gibi görünüyordu. Askerler handa bulunan insanlardan bir tanesini rastgele seçmiş ve onu meydanın ortasına yeni kurulan idam taşına getirmişlerdi. Kurban yirmili yaşlarında yeşil gözlü ve sarı saçlı yakışıklı bir gençti. Yüzünde boğuşmadan oluşan bir kaç yara bere göze çarpıyordu. İdam edileceğini bilmesine rağmen korkmuş değildi, aksine oldukça cesaretli ve inatçı görünüyordu. Enaldie onun bu cesareti karşısında saygı duymadan edemedi. Onu bağladılar, cellat kılıcını bilerken mavili adam onun yanına doğru yürüdü. Konuşmaya başladı..

Enaldie onu kesinlikle dinlemiyordu. Enaldie’nin dinlememesinin asıl sebebi korunma büyülerini hatırlamaya çalışmasıydı. Korunma, yok etmek.. herhangi bir büyü olabilirdi şu an. O kadar sinirlenmişti ki kendi güvenliğini düşünmeyi bırakmıştı bile.

Cellat tam keskin kılıcını kaldırmışken Enaldie gözlerini kapayarak Vistioeh dedi. Baltanın sapı binlerce parçaya bölündü ve baltanın başı da kurbanın hemen yanına düştü. Enaldie’nin gözleri kararmaya başladı, çok güçlü bir büyü değildi aslında ama Enaldie bunu yapmadan gücünü yeteri kadar toplamamıştı. Kendisini toplamaya çalıştı, gözleri kararmıştı ama buna rağmen gözlerini kaldırıp mavili adam’ın yüzüne baktı. Adam hiç şaşırmamıştı, biraz sinirli görünüyordu. Kılıcını çıkarıp cellata verdi.

“Bu kılıç ejderha kemiğinden yapıldı. Hiçbir şey -buna büyü de dahil- bunu yok edemez. İdam için bunu kullan.” Kurnazca bir gülümsemeyle kalabalığa döndü. Kalabalığa ithafen “Büyücünün şu anda aramızda olduğuna oldukça sevindim.” dedi. Herkes birbirine bakmaya başladı. Enaldie belli olmasın diye gücünün olmadığını zorla da olsa saklamaya çalışıyordu. Mavili adam büyü ve büyücüler hakkında oldukça fazla şey biliyor gibi görünüyordu ve büyünün de gücünden biraz götürdüğünü biliyor olmalıydı. Bu yüzden muhtemelen kalabalığın arasından güçsüz birini arıyordu gözleriyle. Bulamayınca cellat’a dönüp “Devam et.” dedi.

Cellat kılıcını tekrar kaldırdı. Enaldie bundan sonra bir şey yapamazdı. Adam’ın dediği doğruydu, ejderha kemiği inanılmaz sertti. Onu hiçbir şey parçaya bölemezdi ama buna karşın biraz ağırdı. Sadece gerçekten güçlü insanlar taşıyabilirdi ondan yapılmış kılıcı. Cellat kılıcı indirip suçsuz gencin kafasını kopardı. Kafa dışarı yuvarlanmasın diye hemen sehpanın yanına oyulan küçük bir çukura düştü. Cellat kılıcı o kadar sert vurmuştu ki bedeni kıpırdamadan öylece aynı pozisyonda kaldı. Mavili adam kılıcını alıp tekrar kınına koydu ve hiçbir şey demeden arkasını dönüp uzaklaştı. Onun askerleri de daha önce yaptıkları gibi kaba bir tavırla kalabalığı dağıtmaya koyuldu.

Şu anda büyük ihtimalle köydeki herkes kalkanı yaratan büyücüden nefret ediyor olmalıydı. Yaratıklar bile şu anda bu adamdan daha tehlikesiz görünüyordu herkese. O gün akşama kadar Enaldie Illie’nin evinde yatarak geçirdi gününü. Bu akşam için kaybetmiş olduğu güçleri tekrar kazanmak zorundaydı. Gelemediği için sürekli üzülen Illie Enaldie’nin gücünün yerine gelmesi için bitki çayları yapıyordu. Korkmuş halk sokaklara dahi çıkmıyordu artık, herkes evine kapanmış o zamana kadar ölen altı kişinin yasını tutuyordu. Mavili adam söz verdiği gibi her saatte bir birini idam etmiş, kafalarını meydana asmıştı. Korkutma işlemi başarıyla gerçekleşmişti..

Şu anda köy kesinlikle hayaletli gibiydi. Han, bakkal, kasap, fırın.. kesinlikle heryer boştu. Çoğu kilitlemeyi bile unutmuş, evlerine kapanmıştı. Bahtsız birkaç kasap ve fırıncı askerlere yemek pişirmesi için ana karargâh’a götürülmüştü. Çok fazla asker olduğu için durmadan çalışmak zorunda bırakılıyorlardı. Karargâh herhangi birisi dışarıdan sorun çıkarmasın diye köyün tam ortasına kurulmuştu. Karargâh denilen şey ise düzinelerce çadırdan oluşmuş kocaman bir yığındı. Mavili adam ise tüm bu çadır kargaşasının tam ortasında, diğer kırmızı çadırların aksine mavi bir çadırdaydı. Muhtemelen içinde istediği her şey vardı.

Adam ara sıra kontrol için köyün dışına kurulan surların yanına kontrole gidiyordu. Muhtemelen dışarıdan saldırı beklediği için askerlerin stratejik konumunu kontrol ediyordu. Etrafta çok fazla yardımsever Lord vardı ve büyük ihtimalle bu kötü haber, tüm engellemelerine rağmen köyün dışına sızmış, sabah doğan güneş ışığının hızıyla etrafa yayılmıştı. Bu yüzden akıllı olan mavi giysili adam her an büyük bir saldırıya karşı hazır olarak bekliyordu. Yardım’a gelenler muhtemelen daha fazla askere sahip olacaktı ama sur dışarıdan bakılınca sadece birkaç asker görünüyordu, asıl takviye gücü surların içine saklanmış, saldırıya karşı hazırlanıyordu. Stratejik konumları iyi olduğu için gelecek herhangi büyük bir orduya karşı savaşabilecek durumdaydılar.

Enaldie daha önce plânladığı gibi Adam akşam vardiyasına çıkıp etrafı gezerken uzaktan onu gözetlemeye gitmişti. Gücü yine eskisi gibi değildi ama saklanabilecek ve hızlı davranabilecek kadarına sahipti. Biraz uzaktan takip etmek zorunda kalıyordu çünkü Adam takip edileceğini tahmin ettiği için geriye etrafı gözetleyecek birkaç gözcü bırakmıştı. Enaldie gözcüleri çok zor saptamıştı çünkü bir asker olarak değilde, çok fazla dikkat çekmesin diye normal insanların kıyafetlerini giymişlerdi. – muhtemelen idam edilen gencin kıyafetleriydi – En başta toplam altı kişi vardı ama şimdi üç tanesi kalmıştı. Enaldie geride dolaşan üç tanesini büyüyle bayıltmıştı. Bu büyü çok kolay bir büyü olduğu için götürdüğü güç kereviz yerken harcadığı gücün tam olarak aynısıydı – kitapta tam olarak böyle tanımlamıştı büyünün götürdüğü gücü – Enaldie geriye sadece bir gözcü kalana kadar tüm gözcüleri bayıltıp adam’ı takip etmeyi sürdürdü.

Geriye kalan gözcü ise arkadaşının yokluğundan hiç şüphelenmemişti çünkü gözcülerinin asıl amacının gizlenmek olduğunu biliyordu ve muhtemelen arkadaşlarını göremediği için çok başarılı sanmıştı. Enaldie adam’ın tüm surları kontrol edişini dikkatli bir şekilde izledi ve adam her bir suru kontrol etmeyi tamamladığında ise Enaldie ondan önce davranıp, gizlice onun çadırına süzdü.

Çadırı çok şatafatlıydı. Yere özel Kamaria halıları dizilmişti ve adamın yazı yazdığı masa som altındadı. Çadırda büyük ve gösterişli bir yatak, altından sandalye ve yazı masası ve süslü giysilerini koyabileceği kocaman bir dolabı vardı. Neyseki dolap içinde saklanabilecek kadar büyüktü ve büyük ihtimalle adam giysilerini koyarken dahi Enaldie’nin orada olduğunu fark edemeyecekti. Çok uzun saatler boyunca bekledi. Dolapta dakikaların bile saatlere dönüştüğü bir zamanda Adam Enaldie’nin bulunduğu çadıra teşrif etti. Ağır hareketlerle giysilerini çıkarıp dolaba koydu ve yazı masasına oturup yazmaya başladı. Enaldie tam bu sırada çadırı birinin aralandığını hissetti çünkü bir anlığına dışarıda ki sesleri duydu.

“Girebilir miyim efendim?” diye sordu bir ses.

Adam cevap vermedi, asker içeriye girdi ve seslerden anladığı kadarıyla tam yazı masasının önünde durdu.

“Yüce Lord Tezcatlipoca.” dedi aynı ses.

Demek ismi oydu..

“Size haberlerim var.” diye devam etti.

“Nedir?” dedi Tezcatlipoca sabırsız bir sesle.

“Emrettiğiniz gibi adamlar surların yakınındaki ağaç ve korulardaki yerlerini aldılar. Biraz gerideki eski yolda ise gizlenmiş gözetçilerimiz var. Böylece gelebilecek herhangi bir ordu daha yarı yola ulaşmadan yok edilmiş olacak.”

“Güzel iş komutan.” dedi zalim adam. “Ya şehirdeki gözcüler?”

“Sadece birisi geri geldi ve herhangi bir haber bildirmedi efendim. Sizi izleyen herhangi birisi olmamış.”

“Hmm” dedi Tezcatlipoca düşünceli bir sesle. “Demek sevgili büyücümüz tüm bunlara rağmen halâ ortaya çıkabilme cesaretini toplayabilmiş değil. Bu durumda yarın saat başı iki kişiyi öldürmemiz gerekecek. Bu onu dışarı çıkarır.”

Enaldie kanının kaynadığını hisetti. Ortaya çıkıp son kalan büyü gücüyle her şeyi sona erdirmeyi düşündü bir an, ama kendi duygularını kontrol altında tutmayı başardı. “Efendim? O zaman tüm köyü yok etmiş olmaz mıyız?”

“Kesinlikle yüzbaşı, zekice tespitin için teşekkür ederim.” dedi iğneleyici bir sesle. “Gelmeyen gözetçileri zamanında gelmedikleri için yirmi kırbaç ile cezalandır.” diye devam etti. “Kampımda herhangi bir düzensizlik istemiyorum. Ayrıca Isdernus büyük savaş için asker ve zırh istedi. Bu yüzden askerlerle birlikte yakınlardaki güçsüz köylere uğrayıp esir topla. Yarın bu saatte herkesin hazır olmasını istiyorum yüzbaşı. Anlaşıldı mı?”

“Evet efendim. Başka bir arzunuz yoksa askerlerin eğitimini üstleneceğim, çekilmek için izin istiyorum?”

“İzin verildi Yüzbaşı. Ahçıya söyle yemek için bir şeyler hazırlasın.”

“Emredersiniz Efendim.” dedi ve çadırın tekrar açılma sesini duyduktan sonra etraf sessizleşti. Enaldie o gece kıpırdamadan, Tezcatlipoca’nın sesli ve iğrenç bir şekilde yemek yiyişine ve geç saatlere kadar çalışmasına dayandı ve uyuduğunda çadırdan dışarı çıkarak gizlice Lord’un evine gitti. Yarın birçok askeriyle esir toplamak için ayrılacağı için köy çok daha güçsüz kalacaktı. Bu Lord’un harekete geçmesi için mükemmel bir andı. Evine vardığında Lord’un evinin ışığının açık olduğunu fark etti. Kapıyı çalıp, bekledi. Kısa süre geçmemişti ki Lord bir gaz lambasıyla kapıda belirdi. Daha Enaldie kendisini açıklamaya fırsat bulamadan Lord aceleyle içeriye soktu onu. Lord’un odasına vardığında Enaldie az önce öğrendiği her şeyi ona anlattı. Lord Beckey Enaldie’nin tüm söylediklerini iyice düşündü ve kendince stratejiler üretti. Enaldie’nin verdiği bilgiler oldukça yararlı bilgilerdi.

“Sevgili Enaldie. Bana karşı tüm bu güvensizliğinden dolayı seni suçlamıyorum ve çoğu şeyin farkındayım.” dedi Lord Beckey Enaldie’nin konuşması bitince. “Ben kötü ya da güçsüz biri değilim. Köydekiler benim düşüncemi okuyabilselerdi bana kızmaz, aksine alkışlarlardı ama herhangi aksamaya neden olmamak için sana dahi plânlarımı açıklayamam. Sadece bana güvenmen gerekecek.” Bunun üzerine gülümsedi. Enaldie hiçbir şey söylemeden etrafına baktı. Sonunda kendini oldukça güvende hissetmeye başlamıştı. Lord Beckey’in evi – daha doğrusu şatosu – tüm bu zenginliğine rağmen, Tezcatlipoca’nın aksine oldukça sade döşenmiş ve aşırı süslü şeylerden kaçınılmıştı. Lord’un zengin olduğunu gösteren tek kanıt bulunduğu şatosuydu. Çok fazla eşya yoktu odasında. Bir tane büyük ama gösterişsiz çalışma masası, kitaplarla dolu kocaman bir raf ve olağanüstü sadelikte küçük, tatlı bir yatak vardı bulunduğu yerde. Tüm bunlar Enaldie’nin Lord’una karşı olan sevgisini daha da kuvvetlendirdi. Üstelik Enaldie’yi asıl şaşırtan köydeki tüm insanların aksine hiç panik yapmadan pratik ve yaratıcı bir şekilde düşünebilmesiydi. Eğer tüm bu köy Enaldie’nin elinde olsaydı ve bir sürü güçlü askerin komutası altında olsaydı muhtemelen şu ana kadar delirmiş, kendisini fazla sade olmayan ama gösterişsiz avizesinde asmış olurdu.

“Plânlarını söylemeyeceksin sanırım. Şu anda kimseye güvenmemekle haklısınız.” dedi Enaldie Lord’un bir şey açıklamak üzere olduğunu görünce. “Ama bir kurtuluş yolu var değil mi? Burada oturup insanlarımızı öldürmesini beklemeyeceğiz değil mi?” “Elbette.” Arkasına yaslandı. Enaldie’de onun çalışma masasının karşısında bulunan deri bir koltuğa oturdu. O kadar rahattı ki şu anda uyuyabilirdi. “Ama neden büyücü aradığını bilmiyorum. Bunu öğrenmeden harekete geçmek istemiyorum. Kral Isdernus en iyi adamını yollamış ama az askerle. Büyük bir direnişle karşılaşacağını sanmıyordu büyük ihtimalle. Ben gücümü tüm dünyaya gösterme taraftarı değilim. Böylece düşmanım beni hafife alır, ben de onu kısa zamanda yok ederim. Aynen bu durum gibi.” Gülümsedi. “Benim anlamak istediğim Büyücü’yü bir silah olarak mı kullanacak yoksa amacı sadece yok etmek mi? Ayrıca Neden bu köy?” Lord Enaldie’nin oradaki varlığını unutmuş, daha çok kendi kendisiyle konuşuyor gibiydi. “Dünyada yüzbinlerce büyücü var, neden bu büyücü? Neden kral Isdernus en iyi adamını buradaki büyücüyü bulmak için göndersin?” “Kral Isdernus kim?” diye sordu Enaldie. Tüm hayatını, gücünü ve aklını büyü için harcadığından tarihle asla ilgilenmemiş, köyün dışına asla çıkmamıştı. Bu yüzden dünya tarihiyle içli dışlı sayılmazdı.

“Bizim dünyanın görünen diktatörü. Birde saklı olanlar var ama onlar henüz ortaya çıkmadı. Dünyamız çok fazla kötülükle dolu.” diye cevapladı onu Lord.

“Bu seferkinden kurtulmamız zor olacak.” dedi Enaldie kırık bir sesle.

“Hayır pek sayılmaz. Dünyamızda ne kadar kötü diktatörler varsa da iyi ve yardımsever krallarda var. Bir dostumdan yardım istedim. Kendisi bir ülkenin kralı değil ama kral’ın sağ kolu ve kişisel komutanıdır. Yardıma gelmeyi kabul etti.”

Enaldie şaşırmıştı. “Nasıl haberleştiniz?”

“Büyü” diye cevapladı onu Lord Beckey. “Bu işe yarayan oldukça güçlü büyüler var.” Enaldie’nin şaşırmış halini görünce. “Bende senin gibi büyücüyüm sevgili kızım.” dedi. Enaldie’nin gözleri irileşti. Tüm bu zaman boyunca Lord onun büyücü olduğunu biliyor muydu? İşler gerçekten de ilginçleşmeye başlamıştı. “Benim büyücü olduğumu biliyor muydunuz?” dedi düşüncesini dile getirerek.

“Evet, elbette. Anne ve baban benim kadim dostlarımdı. Onlara pek çok yardımda bulundum, bu yardımlarımı karşılıksız bırakmadılar.”

“Benim ailem kara büyücü değil mi? Sizin gibi iyi kalpli biri nasıl onlara karşı bu kadar kibar ve anlayışlı olabiliyor? Onlar ‘Kara’ büyücü. Iyiliğin tam tersi yani.” diye ekledi ateşli gözlerle.

“Biliyorum.” dedi Lord hüzünlü gözlerle. “Onlar Kara büyücü olmaya karar verirken yanlarındaydım.”

“Anlamıyorum.”

Lord kalkıp büyük rafların birinden çok eski ve yıpranmış bir parşömen çıkardı. Rulo halinde olan parşömeni masasının üstüne yayıp iyice açtı. Bir takım anlaşılmayan bir lisanla yazılmış ilginç yazılar vardı. Birkaç resim de bu ilginç yazıları destekliyordu. “Büyü lisanı” diye açıkladı Beckey. “Gençliğimde bu yazıtı şeytan kapısının girişinde bulmuştum. Dünyada fazla kopyasının olduğunu sanmıyorum.”

“Çok ilginç.” dedi Enaldie büyülenmiş bir şekilde yazıta bakarken. “Ama konumuzla alakasını anlamadım.”

“Dünyada öğrenilemeyecek iki çeşit büyü vardır. Bunları bir kitaptan öğrenemezsin. Ya kandan miras kalır ya da gereken yerlere gidip büyünün özünü bulursun.” dedi Lord iyice yaslanarak. “Bunlardan birincisi vahşi büyü. Vahşi büyüyü ancak ormanın derinliklerinde bulabilirsin. Büyünün amacı doğa ile iletişim kurmaktır. Bu büyü sayesinde fazla güç harcamadan hayvanlarla iletişim kurabilir ya da bir süreliğine onlardan birine dönüşebilirsin. Hatta hayvanları kontrol edebileceğinin emsali bile görülmüştür. Ikinci büyü ise diğer insanların dediği ‘Kara’ büyüdür. Bunun diğer anlamı Nekromansi. O büyü de tahmin edilebileceği gibi ölüleri kontrol edebilme gücüdür. O büyüyü gerçekten öğrenmiş birisi dünyanın en güçlü insanları arasındadır. Eğer ister ve dilerse dünyada bulunan mezarların içindeki her bir sakini kendi askeri yapabilir. Anne ve Babanın kara büyücü olurken ki amaçları ölüleri kontrol etmek ve büyük savaştan kârlı çıkabilmektir. Nekromansi çok güçlü bir büyüdür. Onu öğrenmek ise hiç kolay değildir. Çoğu insan o büyüyü kazanmaya çalışırken yok olmuştur.” Parşömene göz gezdirerek meraklı gözlerle hikayeyi dinleyen Enaldie’ye baktı. “Yok olmak derken bunun gerçek anlamından bahsediyorum. Yani sadece bedenin değil ruhunda yok oluyor. Ne cennette veya cehennemde huzur bulacak ne de dünyaya geri dönebilecektir. Tam anlamıyla sonsuza kadar bir hiçliğin ortasında olduğunu düşün. Aslında Vahşi büyünün risklerinin arasında da vardır bu. Ama başarıpta büyüyü ele geçirip kendi yaratılış özü ile birleştirebilirsen o zaman ölene kadar ‘Büyük’ büyücü diye hatırlanacaksın.”

Enaldie gerçekten çok etkilenmişti. Ne diyeceğini bilmiyordu. Bunca zaman anne ve babasından boşuna nefret etmiş, onları boşuna kınamıştı. Bu kadar zaman boyunca mezarlarını ziyaret etme zamanı geldi diye düşündü. Bu kadar bilgi bir gün için çok fazlaydı. Riski gerçekten büyüktü. Insan sadece öldüğünde diğer dünyaya geçebileceği umuduyla rahat yaşayabilirdi. Eğer anne ve babası gibi büyünün peşinden giderse bunun olabileceği ihtimali oldukça yüksekti. Keşke bunları bilmeseydim dedi kendi kendisine. Sonra aklına bir fikir geldi. “Yanılmıyorsam, ailemin kara büyücü olduğunu söylemiştiniz?” “Evet.” diye cevapladı onu Lord.

“Başardılar mı?”

“Kesinlikle Enaldie. Anne ve Baban oldukça başarılı büyücülerdi.”

“Peki o zaman büyünün bana kandan miras kalması gerekmiyor mu?”

“Normal şartlarda gerekirdi.” dedi Lord Beckey içini çekerek. “Ama bir takım komplikasyonlar oluştu, olmaması gereken şeyler oldu. Anne ve Baban gidip özleri buldular ve ruhlarını kurtardılar ama Tezcatlipoca tarafından zarar gördüler.” Lord biraz bekleyip Enaldie’nin sinirlenmesini içtenlikle izledi. Bu kız büyük şeyler başaracaktı. “Şimdi asıl soru şu.” diye devam etti Lord. “Büyü’nün peşinden gidecek misin?” Aklına binlerce ihtimal geliyordu. Riskleri vardı elbet ama bir de başarırsa? O zaman dünyanın -tamda hayal ettiği gibi- en güçlü büyücüsü olurdu. Iyilik adına savaşır ve dünyayı kısa zamanda tüm kötü diktatörlerden temizleyebilirdi. O zaman herkes barış içinde yaşar ve dünyanın hayatını kurtarırdı.

“Kabul ediyorum.” dedi sonunda kalbi inanılmaz atarken. Nefes nefese kalmıştı.

“Mükemmel bir seçim.” dedi Lord. “Peki hangi büyüyü seçiyorsun? Vahşi büyüyü mü? Yoksa anne ve babanın izinden gidip Kara büyüyü mü?”

Enaldie hiç düşünmeden “Vahşi büyü.” dedi. “Ne olursa olsun, ne kadar güçlü olabilirsem olayım kötülüğün izinden gitmeyeceğim. Vahşi büyü de çok güçlü bir büyü bana göre. Dünyadaki hayvanlar insanların üç ya da dört katı. Sadece kurt sürüsünü Kral Isdernus’a yollasam bile kısa zamanda ülkesi haritadan silinir.”

Lord gülümsedi. “Şimdiden farklılık yaratabileceğini gösterdin.” dedi. Parşömeni rulo haline getirip Enaldie’ye uzattı. “Bunu iyi sakla, bu vahşi büyünün anahtarıdır.” dedi. Enaldie kabul edip büyü bitkileri için kullandığı küçük ve şirin çantasına koydu. “Vahşi büyü, tahmin edebileceğin gibi orman’da. Dünyanın en tehlikeli ormanının en derin yerine git, özü orada bulacaksın.”

Enaldie gözlerinin yaşardığını hissetti. Sonunda farklılık yaratabileceği ve dünyada bir şeyleri değiştirebileceği kısma gelmişti.

“Teşekkür ederim.” dedi Enaldie.

“Asıl ben teşekkür ederim sevgili kızım. Yararlı bilgiler içinde teşekkürler.” diye ekledi. “Sevgili dostum Rion ne kadar güçlü olursa olsun bahsettiğin tuzak onları yerle bir edebilirdi. Şimdi onlar bizleri şaşırtmaya çalışırken biz onları şaşırtabiliriz. Sen huzur içinde git sevgili kızım, köyün emin ellerde olacak.”

Lord ona gitmesi için sağlıklı bir at ve bir haftalık yiyecek verdi. Sabah, Tezcatlipoca askerleriyle diğer köylere gitmişken yola çıkmak en iyisiydi. Yasak orman’ın hemen yanında kurulmuş bir köy olmasına rağmen orman’ın asıl girişi burdan üç günlük mesafedeydi. Giriş’i uzun bir yolu barındırıyordu ve yoldan giderse eğer uzun bir süre tehlike ile karşılaşmayacağı kesindi. En iyi arkadaşı için her şeyi tam olarak açıklamayan ama meraklanmamasını sağlayacak bilgiler içeren bir mektup bırakıp sabah daha güneş doğmadan yola çıktı.

2. Bölümün Sonu

Paylaş

Yorum yapın