KARANLIK CENNET – 1

0

1.Bölüm – Zorunluluk

“Kalk uykucu..”

Breanon gözlerini açmadı ama sesi gayet net duyuyordu. Kız kardeşi her sabah olduğu gibi onu kaldırmaya gelmişti. Onun bu alışkanlığı nereden edindiğini bilmiyordu, bildiği tek şey hiç hoşuna gitmediğiydi. Ama bunu ona söylemeye niyeti yoktu. Her sabah yapmaya çalıştığı gibi onu duymazlıktan gelmeye çalıştı ama biliyordu ki kız kardeşinin bu inadı olayı su atmaya kadar götürecekti.

“Beni her sabah uyandırmak zorunda mısın?” dedi gayet sakin ve birazda alaycı ses tonuyla. Kız kardeşi Ladra çok hassas birisiydi. Üstelik abisini herkesten daha fazla seviyor ve onu herkesten daha yakın buluyordu. Eğer Breanon sesini yükseltecek olursa onun hassas kalbini kırabilirdi.

“Akşam seni hazırlamak zorundayız. Gözlerin şişkin olursa seni kimse beğenmez.” dedi Ladra gülümseyerek. Onu iteklemeyi kesmişti.

“Beni zaten kimse beğenmeyecek Lad. Senin yaptığın boşuna bir uğraş.”

“Hadi ama.” dedi iki elini yana koyarak. Çok tatlı bir görüntüsü vardı. “En azından deneyemez misin?.”

“Pekâla. Akşam Yaralı Kuzgun’a gideceğimizi sevgili annemize söyledin mi peki?” dedi Breanon. Şimdi gözlerini açmıştı ve onları odasına giren parlak güneş ışığına alıştırmaya çalışıyordu. Güneş sabah ilk iş olarak en başta onun odasına geliyor daha sonra diğer yönlere kayıyordu. Bu yüzden daha öğlen olmadan onun odası odada durulmayacak kadar ısınıyordu.

“Elbette.” dedi Ladra. Breanon’un kendisine kendini bilmiş bakışlarla baktığını görünce. “Ama sesli bir şekilde değil” diye ekledi.

“Yine de ona bu konuyu sen açacaksın. İçki içemeyecek kadar genç olduğunu biliyorsun. Annemin buna izin vermeyeceğini de.”

Kısa süreli bir sessizlik oldu. Ladra bir şey demeden yere bakıyordu. Breanon ise bunun ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. “Peki tamam. Ben izin alırım.” dedi.

Ladra gülümseyerek abisini yanağından öptü. “Seni seviyorum.” dedi. “Hadi şimdi giyin. Bugün uzun bir gün olacak” ve daha abisinin cevabını beklemeden odadan çıktı.

Breanon gözlerini kapayarak kendisini yatağa bıraktı. Biraz daha uyumak istiyordu aslında ama bunun olmayacağı gayet açıktı. Hiçbir şekilde Ladra’nın isteğini geri çeviremiyordu. Onun bu özelliğini çok iyi bilen Ladra bu özelliğini kötü yönde kullanmaktan hiç çekinmiyordu. Uzun uğraşlar sonunda kabul ettiği şey kız kardeşinin onu tavernada zaman geçiren kız arkadaşlarının birisiyle tanıştırmaktı. Böylece bir süre sonra onu bulunduğu odadan ya da kütüphaneden çıkarabilecek birisi olacaktı. Bu da hem Ladra için hem de kendisi için iyi bir şeydi.

Yedi kişilik aile üyeleri arasında sevgilisi olmayan bir tek Breanon kalmıştı. Babası her zaman Boniriel ailesinin çekici olduğuyla gurur duyar ve bunu herkese anlatmaktan çekinmezdi. Breanon ise babasının bu düşüncesini kanıtlamak niyetinde değildi. O bir kitap kurduydu ve en sevdiği şey kitap okumaktı. Bu yüzden hemen hemen her gün kütüphaneye kapanır ve saatlerce kitap okurdu. Kitap okumak onu rahatlatıyordu. Böylece hem iyi zaman geçiriyor hem de bulunduğu şehri,diyarları ve diyarda yaşayan ırkları tanıyabiliyordu. Sık sık efsane okumaktan hoşlanır ve hemen yakınlarında bulunan yasak orman hakkında bilgi toplardı. Yasak ormanın yasak olmasının nedeni oraya giden neredeyse kimsenin sağ salim geri dönmemesiydi. Yasak ormanda şeytani bir şeylerin olduğu barizdi ve canına susamış hazine avcıları hariç kimse uzun yıllar boyunca o lanetli yere ayak basmamıştı. Köy halkı odunu kesmek yerine dışarıdan satın alıyordu. Bu yüzden bu kasaba tam bir tüccar yeriydi. Dünyanın her yerinden tüccarlar buraya geliyor ve Neomea köyünün tadını çıkarıyordu. Tek eksi yönü ise Neomea’nın diğer köylere nazaran biraz daha kalabalık olmasıydı. Bu da günlük işleri biraz yavaşlatıyordu.

Breanon salona girdiğinde ailesinin kahvaltı yapmak üzere olduğunu fark ederek kendisine ayrılmış sandalyeye oturdu. Breanon’un toplam beş tane kardeşi vardı. Babasının hemen yanında oturan büyük abisi Kataghan ailenin en huysuz bireyiydi. Kavga etmekten hoşlanırdı ve bu ünü de tüm köye yayılmıştı. Onun hemen yanındaki Radimar tam bir hazine avcısıydı. Arkadaşlar arasında kurduğu küçük bir hazine avcısı grubu hiçbir zaman tam olarak yasak ormana ayak basmamıştı ve basmak gibi pekte yüce olmayan plânları vardı. Babasının hemen sağ tarafında oturan ailenin en büyük çocuğu Amrara duruyordu. Bir ay içinde okuldan mezun olacağı için biraz huysuzdu. Herkesin aksine okula gitmeyi seven az kişiden biriydi. Ladra ise büyük bir gülümsemeyle abisine bakıyordu. Onun her hareketini izliyor ve bir yandan tabağını dolduruyordu.

“Günaydın oğlum.” dedi babası. Daha onun yüzüne bile bakmamıştı ama her zaman en son uyanan olduğu için kim olduğunu biliyordu.

“Günaydın.” dedi Breanon geniş bir gülümsemeyle. Yeni uyandırılmıştı ama bu onun mutlu olmasına engel değildi. Sevgili ve aşk istememesine rağmen bugünkü taverna yolculuğu onu çok heyecanlandırıyordu. Fazla dışarı çıkmıyordu çünkü kırmızı saçlarının onu utandıracağından korkuyordu. Tabiyatiyle korkması gereken bir olay yoktu çünkü Breanon saçlarını ya da olmayan yüzündeki sivilceleri gölgede bırakacak kadar yakışıklı biriydi, sadece bunu anlaması için biraz zaman gerekiyordu ona. Breanon aynı zamanda nedensiz bir şekilde babasının en sevdiği oğluydu ve her istediği yapılan tek çocuğuydu. Yapılacağını bildiği halde diğer kardeşleriyle arasında sorun çıkmasın ya da ayırım yapıldığı belli olmasın diye sevgili babasından pek bir şey istemiyordu. Zaten hayatı çok mutlu, düzenli ve yerindeydi. Şu an için istediği bir şey yoktu onun.

Tabağı annesine uzattı, her sabah olduğu gibi yine çorbaları dolduruyordu annesi. Annesi Malie, Breanon’un elinden tabağı kabaca aldı ve titreyen elleriyle doldurmaya başladı. Breanon’un soru soran bakışlarına dayanamayarak “Kataghan’ın size bir haberi varmış” dedi sinirli bir sesle. Kataghan içini çekince herkes ona baktı.

“Teşekkürler anne.” dedi Kataghan gergin bir sesle. “Pekâlâ. Size haberlerim var.” diye devam etti. “Stria’yı sanırım hepiniz tanıyorsunuz.” Tepkileri ölçmek için bir an duraksadı. Kimseden ses gelmeyince “Onunla evlenmeye karar verdim.” dedi.

İlk tepki büyük ablası Amrara’dan geldi. “Ne?” Gözlerini devirdi. “Onun cadı olduğunu biliyorsun değil mi?”

“Evet, ama kimseyi incitecek bir büyü yapmadı. İnsanları iyileştiriyor!”

“Umurumda değil. Aileye bir cadı alamazsın. Kendi aile şerefi beş paralık oldu, bizimkini de bozmasına izin vermeyeceğim.”

“Her zaman yanımda olacağını söylemiştin.” dedi Kataghan. Ailesinin böyle bir tepki vereceğini tahmin etmiş, önceden bir konuşma hazırlamıştı ama bu heyecanla bütün düşünceleri uçup gitmişti.

“Sanırım seni tanımadan erken karar vermişim.” diye cevap verdi büyük ablası.

Breanon tarafsız gözlerle olayı izliyordu. Kesin olarak Kataghan ve sevgili sevgilisiyle evlenme planlarına karşı değildi çünkü Stria’yı bizzat tanıyor ve seviyordu. Bir cadıydı evet ama bu ona ailesinden kalan bir mirastı ve Stria bunu görmezden gelmiyor ve aile geleneğini devam ettiriyordu. Bunda yanlış hiçbir şey yoktu. Eğer ortada bir suçlu olmak zorundaysa bu ailesi olmalıydı Stria değil.

“Amrara aşık olmam gerektiğini, her zaman kalbimin peşinden gideceğime sen ikna etmiştin beni. Eğer Stria’ya aşık olduysam ve düşüncelerimi değil kendi kalbimi takip edip sonuca ulaştıysam bu senin sayendedir.”

“Evet, ama bu kişinin Stria olduğunu bilmiyordum. Bana asla onun olduğunu söylememiştin.”

Tüm aile konuşmayı dinliyordu ama ablası ve kardeşi diğerlerini fark etmemiş gibiydi.

“Evet, sana isteyerek söylemedim, çünkü Stria olduğunu bilseydin buna karşı çıkardın. Ama onun olduğunu bilmeden bana muhteşem tavsiyeler verdin,ben de seni dinledim. Aşık olduğum kişinin peşinden gittim.”

Amrara’nın omuzları çöktü. Yenilgiyi kabul etmişti. Aşık olan insanları ikna etmek her zaman zordu, aşk söz konusu olmasa bile zaten Kataghan’ı hiçbir şekilde hiçbir konuda ikna edemezdi, çünkü inanılmaz inatçı bir insandı.

Kimse bir şey demeyince Kataghan konuşmaya yeltendi ama Breanon onun sözünü kesti. “Kimse benim düşüncelerimi veya söyleyeceklerimi umursuyor mu bilmiyorum ama.” dedi önüne koyulmuş ve soğumakta olan çorbasını yemek istemiyormuş gibi ileriye doğru ittirerek. “Ben burda Kataghan’a katılmak zorundayım. Kim olursa olsun, ne olursa olsun, ırk veya yaş farkını gözetmeksizin herkesin aşık olma ve evlenme hakkı vardır. Bizim de söz konusu kişinin ailesi olarak ona destek olmamız gerekir. Bence ailemizin herkesin gözünden düşeceği düşüncesinin aksine tam tersi olacaktır. Ne olursa olsun, istememize rağmen kardeşimizin evlenmesine destek olduk. Bu yayılacaktır.”

Herkes sustu. Kızgın olmalarına rağmen Breanon’un konuşması hepsine mantıklı gelmişti. Gerçi aynı sözleri Kataghan söylemiş olsaydı herkes inkâr ederdi ve büyük bir tartışma başlamış olurdu. Breanon amacına ulaştığı için mutluydu.

“Haklısın aslında.” dedi babası Faril. “Her ne kadar istemesem de sanırım bu düğünde yanında olacağım.”

Aynı cevap diğer kardeşlerinden de geldi ama Malie biraz suskun ve kararsızdı. Bir türlü bu durumu kabullenemiyordu. Kataghan ilk ona açmıştı plânlarını ve o andan itibaren onun bu düşüncesinin kabul görmeyeceğine emindi. Şimdi yanılmanın verdiği burukluk, onun ailesiyle aynı evde bulunacağının verdiği sinirle karışmıştı ve bir şey söyleyemiyordu. Malie düşünürken herkesin ona baktığını görünce içini çekti.

“Tamam, olur. Breanon’un dediği doğru, istemesek bile sonuçta senin hayatın bu. Şu her şeyi yasaklayan ve çocuklarının mutsuz olmasını sağlayan annelerden olmak istemiyorum.” dedi hafifçe gülümseyerek. Tüm bu şeylerin kötülüğüne karşı yine de en büyük oğlu aşkı bulmuştu ve Breanon hariç diğerleri de o yoldaydı.

Kataghan o kadar mutluydu ki ailesindekilere sarılmayı bile unutmuştu ama herkes onun yüzündeki sevinci görmüştü ve bu yüzden üstüne pek fazla gitmediler. Böylece her sabah olduğu gibi kahvaltıları mutlu ve huzurlu geçti. O gün temizlik günüydü, bu yüzden Malie her pazar günü olduğu gibi meydanda diğer arkadaşlarıyla buluşup dedikodu yapacaktı. Neomea gerçekten muhteşem bir köydü. Küçük bir köy olmasına rağmen o kadar güzeldi ki bazı insanlar sırf o köyün güzelliğini görmek için uzaklardan geliyordu. Köy bir deniz kenarındaydı ve her deniz köyünün sahip olduğu muhteşem deniz havasına sahipti ve sürekli güneşliydi. Köyün tam ortasında büyükçe bir meydan vardı ve oraya konulan bir kaç oturak insanların orada bulunmasını sağlıyordu. Orası Neomea’nın kalbiydi neredeyse. Kadınlar orada örgü örer, aşıklar orada buluşur, büyük satışlar orada yapılırdı. Etrafında da küçük ama şirin evler vardı. O kadar güzel bir uyum içindeydi ki her şey, insanların gözünü kamaştırıyordu. Köyün sonlarına doğru ise bir şato büyüklüğünde bir ev vardı; ki orda bir soylu olan ve köyün güvenliğini sağlayan Dykar yaşardı. Köyün en güçlü ve en zengin kişisiydi aynı zamanda.

Annesi tabakları kaldırdığında Breanon konuşma zamanın geldiğini hissetti. “Anne seninle konuşabilir miyim?” diyerek annesini karşısındaki sandalyeye oturttu.

“Konu şu.” diye söze başladı. “Ladra beni bir kızla tanıştırmak istiyor. Bu yüzden de onun arkadaşlarının bulunduğu tavernaya götürmek istiyor beni.” Annesinin bir şey demek üzere olduğunu görünce. “Biliyorum Ladra tavernaya gidecek yaşta değil” dedi. “Ama söz veriyorum benim sorumluluğumda olacak ve onun zarar görmesine izin vermeyeceğim. Ben de bu konuda çok heyecanlı değilim ama Ladra’nın isteği bu ve bir haftadır bunu bekliyordu.”

“Neden kendisi söylemiyor peki?” dedi Malie kaşlarını çatarak.

“Çünkü o söylerse kabul etmeyeceğini biliyordu ve..”

“Bu yüzden de sana yaptırdı” dedi annesi Breanon’un sözünü keserek. “O küçük cadı seni nasıl kullanacağını biliyor.” Güldü. “Aslında normal şartlarda kabul etmezdim ama gerçekten senin de birine ihtiyacın var.” dedi. “Tüm gününü kütüphanede geçirmek sana bir şey kazandırmıyor, çünkü o kadar araştırmana rağmen araştırdığın şeyleri görmeye gitmezsen sana hiçbir şey kazandırmaz.”

“Bu bir evet mi?” dedi Breanon şaşırarak. Annesinin hiçbir şeye bu kadar çabuk evet dediğine şahit olmamıştı. Keşke hep böyle olsa diye düşündü.

“Evet.” dedi Malie gülümseyerek.

O gün akşama kadar Ladra abisini hazırlamaya çalıştı. Daha on yedi yaşında olabilirdi ama kesinlikle modayı ve kızların beğeneceği şeyleri biliyordu. Özellikle saçlarını tekrardan düzene sokmak için uğraşmıştı çünkü Breanon hiçbir zaman saçlarına dikkat etmezdi. Sabah kalktığı gibi kütüphaneye gider ve bütün gün boyunca o saçlarla, hiç düzenlemeden ve taramadan kitaplarını okurdu. Bu yüzden karışık saçlar onunla bütünleşmişti sanki ama Ladra karışık saçlarını kızların beğeneceğinden kuşkuluydu çünkü tanıştırmak istediği kız çok güzel olmasına rağmen biraz küstah ve zor beğenen biriydi.

“Nasıl oldu?” dedi Breanon Ladra saçlarla işini bitirdiğinde.

“Aslında güzel ama bundan sonra saçlarını taramak isteyebilirsin. O kadar uzun zaman öyle kalmışlar ki başka şekle sokmak tam işkence gibiydi.” dedi abisinin saçlarından gözlerini kaçırmayarak. “Ama yine de güzel.”

“Neden aynaya bakamıyorum?” diye sordu.

“Çünkü kızların beğendiği şeyleri sen beğenemiyorsun. Eğer aynaya bakarsan beğenmeyeceğinden korkuyorum. Güven bana aşk hayatındaki en iyi şey olacak.”

“Umarım aşık olmam,o da bana karşı bir şey hissetmez.”
“İşte böyle düşündüğün için daha yirmi iki yaşında olmasına rağmen yalnızsın. Nasıl evlenmeyi plânlıyorsun?”

“Evlenmek mi?” Kardeşine şaşkın gözlerle baktı. “Evlenmeyi düşünmüyorum ki. Evlenirsem kütüphaneye gidemem, kitap okuyamam.”

Ladra omuzlarını silkti. “Eh”. dedi. “Bu kabul edilebilir bir kayıp bence. Çünkü kitap okumana gerek kalmayacak.”

“Vazgeçmek üzereyim.” dedi Breanon huysuz bir tavırla.

“Artık çok geç. Buluşmayı ayarladım bile.”

En azından iki saat daha Ladra abisinin saçlarıyla uğraştı ve sonunda istediği kıvama getirdi. O ve abisi o gece hemen tavernanın yolunu tuttular. Neomea köyü küçük bir köy olduğu için oraya varmaları çok uzun sürmedi. Meydana bakan bir yer olduğu için çok ünlüydü ve içerisi doluydu. Daha erken saatleri olduğu için henüz kavgalar başlamamış, insanlar sarhoş olmamıştı. İçeriye girdiklerinde Breanon’un midesi bulandı. Çok tanınan bir yer olmasına rağmen içerisi bozuk peynir ve ter kokuyordu. Breanon’un buna alışması biraz zaman aldı, neyse ki Ladra buraya gizliden gizliye sık gelirdi ve burnu bu tür kokulara karşı bağışıklıydı.

Breanon burnunu kapayarak gördüğü ilk masaya oturdu ve etrafına bakmaya başladı. Şimdi buraya neden hiç gelmediğini anlayabiliyordu. Burası onun isteyebileceği ve zaman geçirebileceği türden bir yer değildi kesinlikle. Her şeyden önce Breanon sessizliği ve huzuru severdi ve zamanlarını da öyle geçirirdi. Şu anda bulunduğu ortam onun isteklerinin tam tersiydi ve bundan dolayı huzursuzlanmaya başlamıştı genç adam. Ladra birkaç arkadaşıyla selamlaştıktan sonra o da abisinin yanındaki yerini aldı.

İyi giyimli bir garson yanlarına geldi. Yirmi beş yaşlarında ilginç bir bayandı ve zarif yüz hatları vardı. Böyle bir yerde ne işi var diye düşünmeden edemedi Breanon.

“Seni tekrardan burada görmek ne kadar güzel Ladra.” dedi garson nahoş bir ifadeyle. Elindeki kâğıt ve kalemi sımsıkı tutuyordu.

“Selam Adara. Neden burası bu kadar boş?”

Breanon bu soru karşısındaki şaşkınlığını gizleyemedi. Bunu gören Adara gülümsedi.

“İnsanlar yorgun. Lord bugün bir tür yarışma düzenledi, detayları henüz bilmiyorum ama eğlenceli gibi geldi. Muhtemelen ondan dolayı yorgunlar. Dolar yakında. ” Sonra birden yaptığı iş aklına geldi. ” Her neyse, ne alırdınız?.”

Daha Breanon cevap vermeye fırsat bulamadan Ladra araya girdi. “İki tane bira ile başlayabiliriz.” dedi.

Barmen gittiğinde. “Bira için genç değil misin?” diye sordu Breanon, Adara’nın bara doğru yürüyüşünü seyrederek. Gerçekten çok güzeldi.

Ladra bu soruyu cevaplamamayı tercih etti.

“Ondan etkilendin değil mi?” diye sordu sonunda.

“Bilmiyorum.” Kızarmıştı. “Neomea’da bu kadar güzel kızların olduğunu bilmiyordum.”

“Çünkü dışarı çıkmıyorsun ki” dedi kardeşi. Şu an çok değişik bir görüntüsü vardı. Evdeki gibi utangaç ve çekingen değildi artık. Bulunduğu taverna onu kesinlikle açıyordu.

“Kitap okumak evet çok güzel bir şeydir ama sen dışarı çıkmazsan yaşadığını nasıl fark edeceksin ki.”

“İşte şimdi annem gibi konuştun.” bir kahkaha patlattı.

“Geldi.” dedi Ladra ayağa kalkarak. Breanon hemen etrafı taradı, onlara doğru gelen herhangi birilerini görebilmeyi umuyordu. Sonunda ona doğru gelen muhteşem güzellikte bir bayan gördü. O kadar güzeldi ki az önce gördüğü barmen’i anında unutuvermişti. Kıvırcık uzun saçları vardı. Bebek gibi yüzü ve güzel dudaklarıyla enfes görünüyordu. Kahverengi saçlarını aynı renkte bir ip ile bağlamıştı ve yeşil gözleriyle tamamen uyum içerisindeydi. Breanon kızardığını hissetti.

“Ben kaçıyorum.” dedi Breanon ayağa kalkarak. Her an gidebilecekmiş gibi bir görüntüsü vardı.

“Saçmalama. Otur yerine, seni gördü.” dedi Ladra onu sakinleştirmeye çalışarak.

“Breanon bu Magella.” diye devam etti Ladra, güzel bayan onların yanına geldiğinde. Breanon sakar bir tavırla Magella’nın elini sıktı. Kız hiçbir şey demeden üçüncü sandalyeye oturdu, bu arada biralar da gelmişti.

“Sizi tanıştırmak için çok fazla zahmete girdim.” dedi Ladra. ” Lütfen berbat etmeyin.” ve gitti.

Uzun süreli bir sessizlik oldu.

“Hiç konuşmadığıma bakma, aslında konuşkan birisiyim.” dedi Magella yorgun gözlerle. Buraya zorla getirilmiş gibi bir hali vardı. “Sadece çok yorgunum. Bugünkü yarışma tüm kemiklerimi ağrıtıyor.”

“Evet bir yarışmadan bahsedilmişti. Nasıl bir yarışma bu?.”

“Aslında saçma ama eğlenceliydi. Bir çuvalın içine giriyor ve bitiş çizgisine kadar diğerlerinden önce ulaşmaya çalışıyorsun.”

Bu tür yaratıcı bir yarışma ancak Lord’dan çıkardı. Çok genç olmamasına rağmen cin fikirliydi ve köy onun sayesinde daha güzel ve daha ilgi çekiciydi.

“İlginç bir fikir.” dedi Breanon birasından bir yudum alarak. “Şansımı fazla zorlamak istemiyorum ama neden benimle buluşmak istedin?” diye sordu kaşlarını çatarak. “Bana sevgili arıyormuşsun gibi gelmedi. Üstelik arasan bile kolay bulabileceğinden eminim.”

“Öncelikle iltifat için teşekkür ederim.” Breanon’un gözlerine baktı. “Sen kitaplarını okumaya başladığında etrafındaki insanları fark edemiyorsun.” dedi.

“Ne?” Anlamıyordu.

“Kütüphaneye gelen bir tek sen değilsin. Ben de senin gibi her gün kütüphaneye gelir ve dünya tarihini araştırırım. O sırada fark ediyorum seni. Kitaplarına dalıyor ve akşama kadar başını kaldırmıyorsun. Sevgili olarak değil, bir arkadaş olarak seninle tanışmak istedim.” dedi Magella.

“Buraya geliş amacın sevgili olmak, aşk yaşamak ya da onun gibi saçmalıklar değil mi yani?.” diye sordu Breanon umutla.

“Hayır.”
“Bu güzel bir haber. Köyde tanıştığım ilk insan kitap okumayı seviyor ve kütüphanede bulunmaktan zevk alıyor. Ne kadar güzel bir hayat.” dedi birasından kocaman bir yudum alarak.

“Başka bir yere gidelim mi? Kitapları konuşmak için oldukça güzel bir yer biliyorum.” diye sordu Magella birasını bitirerek.

Breanon sırıttı. ” Bana bunu iki biradan sonra sorar mısın?” dedi.

Magella yüzünü buruşturdu. Breanon bunu görür görmez “Şaka yapıyorum.” diye düzeltti. “Bunu erken söylemen güzel oldu. Bu tür şakaları sevmem.” Yine de rahatlamış görünüyordu. Aslında güzel bir şaka olduğunu kabul etmeliydi.

“Nerede o yer?” Breanon birasını bitirmemişti ama zaten alkol ile arası çok iyi değildi, bu yüzden bitirmemeyi tercih etti.

“Sadece beni takip et.”

Breanon, Magella’yla sıkıcı, kötü kokan ve bunaltıcı tavernadan çıktı. İlk geldiğinden çok daha doluydu ama bunu çıkarken fark etti. Deniz kıyısına inerek sahil boyunca yürüdüler. Breanon yürürken denizi seyrediyordu çünkü muhteşem bir görüntüsü vardı. Ay, denize vuruyor ve onun ışıltılı havasını tamamlıyordu. Çok romantik bir geceydi. Beraberce sahilin sonundaki kayalıklara gittiler ama durmadılar. Kayalıkları geçerek karşılarına çıkan bir yoldan geçerek başka bir kayalıklara vardılar. Diğer kayalıklardan çok daha sık ve yüksektiler. O kayalıkların en tepesinde bir bank vardı ve yüksek olduğu için tüm sahili ve köyü görebiliyordu. Beraberce çok zorlanmadan kayalıkları tırmanıp en tepeye vardılar. Burası gerçekten konuşmak için muhteşem bir yerdi.

Breanon oturdu ama şaşırmıştı. “Burada bankın ne işi var? Lord delirmiş mi, buraya kimse kolay kolay gelemez.” dedi.

“Bu bankı ben yaptım.” dedi Magella gururlu bir sesle. “Ne kadar güzel değil mi?”

“Sende düşündüğümden daha fazlası varmış.”

Hemen konuya girdi. “Amoxtli diye bir kitap biliyor musun?” diye sordu. O da yol arkadaşının yanına oturmuştu.

“Hayır. Neden?”

“Zamanın ötesinde yazılmış. Lord daha gençken onu bir büyücüden çalmış. Yasak bir kitap ve köyümüzün din adamları onu okuyanları aforoz edeceklerini iddia ediyorlar. Bu seni meraklandırıyor mu?”

“Pek değil, hayır.” dedi Breanon umursamaz bir tavırla. Aslında inanılmaz merak ediyordu ama kitabı Magella’dan önce ele geçirmesi gerekiyordu. Bir şekilde zarar görebilirdi.

“Hadi ama” dedi güzel bayan. “Beni kandıramazsın. Ne düşündüğünü çok iyi biliyorum ama güven bana kitap çok iyi korunuyor ve ben olmadan kitabı bulamazsın.”

Breanon sonunda yenilgiyi kabul etti. “Neden bulmak için sana ihtiyacım olacak ki?”

“Kitap kızlar bölümünden girilen bir yerde saklı. Aslında onun saklı olduğu yerde daha çok kitap var ama sadece Amoxtli’nin hikayesini biliyorum.” dedi Magella konuştuğu kişiye değil de yüzüne vuran gümüşi aya bakarak. Bir şey düşünüyormuş gibiydi. “İyi bir plâna ihtiyacımız olacak.”

“Yasak kitaplara yasak denmesinin bir sebebi var biliyorsun değil mi?”

“Korkak gibi davranma” dedi gülerek. Sonra hemen ciddileşti. “Sırf bir şeyi okuduğumuz için aforoz edileceksek bir şey kaybetmiyorum demektir.”

Breanon’un anlamayan bakışlarını görünce. “Ben kendimi aforoz ettim zaten.” dedi.

“Ateist misin?” diye sordu şaşkın bir sesle. Çok şaşırmıştı; günümüzde ateistlerin kaldığını bilmiyordu.

“Ben sadece kendime inanırım Breanon efendi.” dedi. ” Her neyse kitabı okumak istiyor musun, istemiyor musun?”

Yüzü bulutlandı. “Zor olacak.”

“Sadece bana söz vermeni istiyorum. Sen okursan ve ben okuyamazsam aynı gün, aynı saatte burada buluşup bana her şeyi anlatacaksın.”

“Pekâla.” dedi Breanon. “Ama halâ plânı bilmiyorum.”

Enaldie büyüyü tekrar gözden geçiriyordu. Kurbağa bacağı, avlanmamış bir geyik kemiği, tuz, toprak. Bir şey eksik gibiydi ama onu bulamıyordu. Yeşil olan sıvısı istediği kıvamda değildi ve bu onu çok kızdırıyordu. Neredeyse bir haftadır bu büyü üzerinde çalışıyordu ve emin bir şekilde başladığı büyüde şimdi çıkmaza girmişti. Sıvısı yeşil değil mor olmalıydı. Sadece zehirler yeşildir, yardım amaçlı yapılan büyüler ise mor. Neler eksik olabilirdi diye düşündü kendi kendine. Bu büyüyü köyünü aldehorlardan korumak için yapmıştı. Bukalemun gibi şekil değiştirip, ormanın içine sızan ve küçük gruplar halinde gezen küçük ve iğrenç yaratıklar birkaç hafta önce köyden üç kişiyi öldürmüşlerdi ve biri bir şey yapmazsa, öldürmeye devam edeceklerdi. Bu büyü sayesinde köy görünmez bir kalkanla korunacaktı ve insan dışı herhangi bir canlının içeriye girmesini engelleyecekti. Durup düşünmeye başladı. Sıvısının kaynarken çıkardığı sesler hariç hiç ses duymuyordu ve bu onun daha iyi düşünmesine yol açıyordu. . Kurbağa bacağı, avlanmamış bir geyik kemiği, tuz, toprak… . Kurbağa bacağı, avlanmamış bir geyik kemiği, tuz, toprak… bir şey eksikti. Bunlarla bağlantılı bir şey. Ama ne?

Menekşe rengi gözleri etrafı taradı. Ona yardımı olabilecek ya da hatırlamasına yol açacak herhangi bir şey arıyordu. Bu büyüyü ona kendini koruması ile ilgili bir şeyler saçmaladıktan sonra bir kara büyücü olan annesi öğretmişti. Bu büyüyü hiç kullanmadığından bildikleri zamanla körelmişti. İlginç olan şey ise Enaldie’nin büyü sözlerini çok iyi hatırlamasıydı. Asıl hatırlanması zor olan şey büyü sözleriydi aslında.

“Fazla zamanımız yok, biliyorsun değil mi?”

Bunu söyleyen en iyi arkadaşı İllie’ydi. Biraz şişman ve sürekli yemek yiyen birisiydi. Uzun zamandır orada oturuyormuş gibi ses tonu sıkıcı geliyordu.

Tekrar düşünmeye çalıştı. İki elini başının arkasına almış, kafasını büyü için kullandığı masasına dayamıştı. Kurbağa bacağı, avlanmamış bir geyik kemiği, tuz, toprak.. Ne olabilirdi?

Nous köyünde büyü ve büyücüler katiyen yasaklanmıştı. Enaldie yasaklanma nedeninin çok öncelere dayandığını biliyordu ve herhangi bir şey ortaya çıkmasın diye de hikayesini hiç kurcalamıyordu. Yakalanan büyücüler kim olduğuna bakılmaksızın hemen yakılıyor ve kemikleri toz haline getirilip güçlü doğu rüzgarlarına atılıyordu. Enaldie’nin umurunda değildi aslında. Ölümden korkmuyordu ve doğuştan gelen yeteneklerini bir şekilde kullanmak istiyordu. Büyü kesesinin yanında bulunan aynasına baktı. Menekşe rengi gözleri yorgunluktan, düşünmekten ve sinirden şişmişti. Bu büyüyü yapmadan tek bir gece bile uyumamıştı çünkü kaybettikleri insanlardan birisi çok yakın bir arkadaşıydı. Bir daha bunun olmasına izin veremezdi. Gözleriyle aynı renk kısa saçları bakımsızlıktan dağılmış ve yağlanmıştı. Bu büyüyü bitirdiği andan itibaren banyosundan uzun zaman çıkmayacağını biliyordu. Kafasını tekrar masaya dayadı, bir şekilde böyle harika düşünebiliyordu.

“İllie, bir korunma büyüsünde neler gereklidir?” diye sordu Enaldie masadan başını kaldırmadan.

“Bana öğrettiğin kadarıyla sülfür, tuz, ölmüş ama dürüst insanların toprağı, zencefil..”

“Dur.” dedi irileşmiş gözleriyle sevgili arkadaşına bakarak. “Bir daha tekrarla.”

“Zencefil?” dedi İllie. Elinde kendi hazırladığı büyükçe bir ekmek vardı. Dolu ağızla Enaldie’ye baktı şaşkınlıkla.

“Zencefil” diye tekrar etti Enaldie sevinçle. “İllie, sen bir dahisin.” Kızın mutlu yüzüne bakmadan büyü çantasına gitti eli. Oradan zencefili çıkarıp karışıma attı. Biraz bekledikten sonra sıvısı istediği rengi aldı. Tencereyi aldı ve küçük bir bardağa doldurdu.

“Bunu yapmak istediğine emin misin Enaldie?” diye sordu İllie. “Tehlikeli olabilir. Senin gücünün çok ötesinde olabilir. Eğer tüm gücün tükenirse ölebilirsin.”

“Evet, ama köydeki diğer herkes yaşar. Aldehorlar ve daha başka yaratıklar bir daha bizim köye gelemezler. İnsanlar ormana gitmedikçe hayatlarını kaybetmezler.”

“Ama sen ölebilirsin!”

“En azından bir kahraman olduğumu bilerek ölürüm.” dedi Enaldie soğuk bir gülümsemeyle. Mor sıvı dolu bardağı tutan elleri hafifçe titriyordu. Hayatı boyunca ölümden asla korkmamıştı ve korkmadığını bilerek hayatını oldukça güzel geçirmişti. Ama şimdi ölüme gerçekten çok yaklaşmıştı. İllie haklıydı, eğer kalkan Enaldie’nin sahip olduğundan daha fazla güç gerektiriyorsa büyü o gücü Enaldie’nin hayat gücünden elde edecekti. Sonuç olarak kalkan oluşurdu ama bunun karşılığında Enaldie hayatını kaybederdi.

“Lütfen bir daha düşün” dediğini duydu İllie’nin yalvaran sesle. Hayattaki tek arkadaşını kaybetmek istemiyordu. Köy onun için çok önemliydi ama ne köy, ne de köydeki herhangi bir insanın Enaldie kadar büyük yeri yoktu hayatında.

Visti var ehusto mani. Vili horam en midin na” dedi Enaldie incecik bir sesle. Enaldie’nin elindeki mor sıvı parlamaya başladı. Tam bakamayacak kadar parladığında kafasına dikti sıvıyı. Midesinin bulandığını hissediyordu. Aynı zamanda başı dönüyor ve gözleri kararıyordu. Beyaz bir bulut vücudundan çıkarak etrafa yayılmaya başladı. Bulutun onun vücudundan çıktığını görmek İllie’yi dehşete düşürmeye yetti çünkü bu büyünün Enaldie’nin hayat gücünden aldığını ıspatlıyordu. Enaldie’nin başı o kadar dönüyordu ki düştüğünü bile fark etmedi. Tek hatırladığı bir karaltı ve kendisine bakan, bir çift yaşlı gözdü..

Gözlerini açtığında her tarafı bulanık görüyordu. Henüz tam gücünü toplamamıştı ve ilk fark ettiği şey yanındaki sandalyede uyuklamakta olan İllie’ydi. Muhtemelen Enaldie uyanana kadar onun başında nöbet tutmuştu. Ona seslenmek istedi ama kelimeler ağzından çıkmadı bir türlü. Giysileri kaba tahta bir masanın üstüne serilmişti. Gözlerini tam olarak açtığında İllie’nin evinde olduğunu fark etti. Küçük ve titrek bir mum ışığı etrafı aydınlatıyordu. Olduğu yerde doğruldu, başı halâ dönüyordu ama en azından hayattaydı. Bu nasıl olabilirdi? Tam net göremese de köyün etrafını koruyan kalkanın kendi vücudundan çıktığına kesinlikle emindi.

“İllie.” dedi Enaldie zayıf bir sesle. Baş dönmesi sesini de zayıflatıyordu.

“İllie” diye tekrarladı en yakın arkadaşından ses gelmeyince. İllie gözlerini açıp etrafına baktı dikkatle. Tam o sırada gözlerini açmış olan arkadaşını gördü. O kadar sevindi ki arkadaşının zayıf olduğunu unutarak ona sarıldı. Ağlıyordu. “Sakin ol İllie, ağlama lütfen.” dedi Enaldie ağlamakta olan bayanı yatıştırmaya çalışarak. Uzun süreli bir sessizlikten sonra doğruldu ve neşeyle Enaldie’ye baktı.

“Yaşadığına inanamıyorum.” dedi İllie büyük bir sevinçle. “Öldüğünü sanmıştım.”

“Ben de öyle.” dedi Enaldie daha da zayıflayan sesiyle. Gözlerinin kararmaya başladığını hissetti. “Ama nasıl olur? İkimiz de o ışığın benim vücudumdan çıktığını gördük. Yaşamamam gerekirdi.”

“Evet.” Biraz duraksadı. Bir şey hatırlamaya çalışıyordu. “Detayları tam olarak ben de bilmiyorum çünkü o ışık senin vücudundan çıkınca etrafı o kadar parlak bir ışık sardı ki bende göremedim. Bir ses duyduğumu sandım ama gözlerimi açamıyordum bir türlü. Kendime geldiğimde nefes aldığını gördüm ve seni kendi evime taşıdım.”

“Ne kadar zamandır uyuyorum?”

“İki gün kadar oldu. Köydekiler seni merak etmeye başlamışlardır bile.” dedi gülümseyerek.

“Teşekkür ederim İllie. Sen olmasam belki de şu anda hayatta olmazdım.” Kendisine sevgiyle bakan tombul ve sempatik arkadaşını gözlüyordu. “Ee, yeni haberler var mı köyde?” diye sordu Enaldie esprili bir tavırla. Elbette bir şey olacağı yoktu. Nous diyarın en sıkıcı ve en kasvetli köyüydü.

“Aslında yeni haberler var.” dedi İllie. Enaldie kaşlarını çattı. “Buraya askerler geldi ve köyün kontrolünü ele aldılar. Bir şey değişeceğini sanmıyorum ama bana biraz sert askerlermiş gibi geldi. Mavi giysili bir adam da başları, adını henüz bilmiyorum.”

Enaldie kanının çekildiğini hissetti. “Sence birisi büyüyü fark etmiş midir?”

Bu ihtimali hiç düşünmediği belli olan İllie’nin gözleri irileşti. Daha sonra omuzları çöktü, sakinleşmişti. “Sanmıyorum. Bir büyünün olduğunu anlasalar bile bunu yapanın kim olduğunu anlayamazlar.”

Yine de Enaldie’nin içi rahatlamadı. Kim olduklarını bilmiyor olabilirler ama kesinlikle bulmaya çalışacaklardı. En yakın zamanda evine gidip büyüyle alakalı olan her şeyi yakmalı ya da iyi bir yere saklamalıydı. İllie’ye teşekkür edip yatağına uzandı. Gözlerinin kapanması uzun sürmedi çünkü hem güçsüz hem yorgundu. Ertesi gün öğlene kadar uyudu ve gücünü toplamaya devam etti. İllie gittiği an hazırlanıp evdeki tüm eşyalarını İllie’nin evinden aldığı bir torbaya doldurup İllie’nin evine getirdi. Bundan sonra büyü çalışmalarını burada devam ettirecekti. İllie’nin ailesi saygın bir aile olduğu için etrafı arasalar bile İllie’nin evine en son geleceklerdi ve o zamana kadar Enaldie onları saklayacak daha iyi bir yer bulur, zamanı yoksa da onları yok ederdi. Tükenmekte olan zencefili toplamak için yasak ormana indi aynı gün. Yasak ormana normalde gidilemezdi ama ormanın girişi güvenliydi ve kimse orada olduğu için ona soru sormuyordu. Yeteri kadar bitki topladıktan sonra köyüne geri döndü ama döndüğünde gördüğü tablo hiç iç açıcı değildi. Meydana geldiğinde gözlerine inanamadı. Han sahibi bir yere bağlanmış kırbaçlanıyordu. Emirleri veren İllie’nin bahsettiği mavi giysili adamdı. Siyah saçlı, düzgün yapılı bir genç adamdı. Yakışıklı bile sayılabilirdi ama ruhunun kötü olduğu tavırlarından bile belliydi. Han sahibi daha fazla kırbaçlanmamak için yalvarırken o tüm bunlardan tuhaf bir zevk alıyordu. Elinin tek hareketiyle kırbaçları durdurdu.

“Eğer daha fazla direnirsen kırbaçlanacaksın. En fazla kırbaçlanan adam kırk beş kırbaca dayanmıştı.” diyordu genç adam. “Bu yüzden inadına artık son ver. Eğer iş birliğine yanaşırsan temiz giysi ve yemek verilecek.”

Han sahibinin tüm vücudu kırbacın bıraktığı yara izleriyle doluydu. Konuşması bu durumda zordu. Ağzından tuhaf ve anlaşılmaz sesler çıkarıyor bu barbarlığa son verilmesi için adama yalvarıyordu. İllie titreyen Enaldie’nin yanına geldi. “Burada ne arıyorsun?” diye sordu şaşkınlıkla.

“Tüm bu saçmalık da nedir?” dedi Enaldie gözleri alev alev yanarken. Bu sırada kırbaç seslerini tekrar duymaya başladı ama ona bakamıyordu çünkü midesi bulanıyordu. Tüm halk meydanda toplanmış kayıtsız gözlerle han sahibinin direnişini izliyorlardı.

Enaldie gözlerini kapadı. İçinde kendi kendiyle hesaplaştığı çok belli oluyordu. Kalan son gücüyle ailesinden kalan kara büyücülüğü kullanarak mavi giysili adamı yok edebilirdi. Ama bu durumda hem kaçamayacak kadar yorgun düşer hem de bu köye bir daha adımını dahi atamazdı. Mavi giysili adam kırbacı şahsen eline aldı.

“Daha fazla direnme!” dedi adam sert bir sesle elindeki kırbacı her an vuracakmış gibi gererek. “Sana daha fazla zarar vermek istemiyorum. Son kez soruyorum. Büyücünüz nerede?”

“Neyden bahsettiğinizi anlamıyorum efendim” dedi han sahibi son kalan güçsüz ve acı dolu sesiyle. “Bizim köyde büyücümüz yok. Büyü burada yasaklanmıştır.”

Mavi giysili adam kırbacı bir kez daha adamın sırtına vurdu. Acı ile cıyaklayan han sahibi diz çöktü. “O zaman bana köyünüzün dışındaki kalkanı açıklayabilirsin herhalde.” dedi eğilerek.

Han sahibi gevelemeye başlamıştı. Ne söylediğini bilmiyor, sadece konuşuyordu.

“Ben de öyle düşünmüştüm.” dedi mavi giysili adam şeytani bir gülümsemeyle. Sonra yanındaki adama dönerek. “Öldürün.” dedi.

Adam kılıcı aldı ve tek bir hareketle han sahibinin başını kesti. Han sahibinin kafası çamurlu toprakta yuvarlanırken izleyenlerden birkaçı kusmaya başladı. Zalim adam sonunda kalabalığa dönerek. “Jouis’in kafasını meydana asacağım ki herkes görüp ibret alabilsin.” dedi yüksekçe bir yere çıkarken. “Kırk sekiz saatiniz var. O Süre içinde büyücüyü bulamazsanız her bir saatte biri idam edilecek.” Kırbacı yere fırlattı. “Size ve bu köye zarar vermek istemiyorum ama bana büyücüyü getirmem emredildi. Ben de onu yapacağım. Diyarda bu kadar güçlü bir büyüyü yapabilecek kimseyi tanımıyorum. Büyücüyü bulduğumuzda onu öldürmeyeceğiz, sadece bizimle çalışması için ikna edeceğiz.” dedi sırıtarak. “Dağılabilirsiniz.”

Kimse yerinden kıpırdamayınca askerler kaba bir tavırla herkesi meydanın dışına doğru iteklemeye başladı. Enaldie dehşete uğramıştı. İyilik yaptığını sanırken aslında bu köyü yok etmişti. Hemen buradan gitmeliydi ama giderken de mavi giysili adamı da yok etmesi gerekiyordu. Yoksa o gittiğinde her saatte bir insanlar idam edilecekti. Bu köyü ve köydekileri korumak için neredeyse hayatını feda ediyordu. Bunu onun yanına bırakamazdı.

Breanon Magella ile ayrıldıktan sonra hemen evin yolunu tuttu. Aralarındaki konuşma sandığından da güzel geçmişti. Kardeşinin tüm ısrar ve konuşmalarına rağmen o kızın sığ ve diğer kızlar gibi kendini beğenmiş, sadece kendisini düşünen ve garip olduğunu düşünmüş ama yanılmıştı. Eğer kızlar Magella gibiyse biraz daha fazla dışarı çıkmalıyım diye düşündü. Sahilden çıkıp meydandan geçerek kendi evine doğru yürüdü. Aslında plân o kadar güzel sayılmazdı ama kitabın alınmasına yardım edebilirdi. Magella kızlar bölümünde yangın çıkaracak ve oradaki herkesi dışarı çıkaracaktı. Breanon da kendisini kütüphane görevlisine Lord’un yangın nedenini öğrenmek için yolladığı bir adam olarak tanıtacak ve içeriye tek başına girecekti. Biraz riskliydi ama işe yarayabilirdi. Evine girdiğinde kendisini çok mutlu hissetti. Hem abisi mutluydu, hem evlerinde sorun yoktu, hem de kendisi yeni bir insanla tanışmanın heyecanıyla daha güzel hissediyordu. Hayatı şimdilik mükemmeldi. Asıl şimdi köyden ayrılması için hiç neden görünmüyordu; Umarım hayatımın sonuna kadar bu köyde bulunur ve o zaman süresince Magella ile çok yakın arkadaş olurum diye düşündü kendi kendine. Yatağına uzandı ve düşünmeye başladı. Plânlarını yarın öğleden sonra uygulayacaklardı. Tam kütüphane doluyken. Her şey bir yana Breanon plânı doğru dürüst tasarlayamıyordu çünkü kafasını meşgul eden çok güçlü bir şey vardı : Magella.

Buluştukları andan itibaren onu aklından çıkaramamıştı. Yeşil gözleri aklından çıkmıyordu bir türlü. Hayatında hiç kimseye aşık olmamış biri olmasına rağmen aşkın ne demek olduğunu çok iyi biliyordu. Belki şu anda bulunduğu durum ve hissettikleri (hissettiği hisler) tam olarak “aşk” kelimesine uygun olmayabilirdi ama o yöne doğru kararlı adımlarla yürüyordu. Magella’nın onun hissettiklerini hissetmemesi kuvvetle ihtimaldi ama Breanon bu ihtimali düşünmek bile istemiyordu. Bir an önce yarın olsun istiyordu. Bir an önce onu görmeyi.. Aslında en başta söz vermesine rağmen kitabı alıp daha güvenli bir yere taşıyacaktı ama onu bir daha görebilmek uğruna kitabı onunla paylaşmaya karar verdi.

Sonunda gözlerini kapadı ve hemen uykuya daldı. Rüyasında tahmin ettiği gibi Magella’yla ilgili şeyler gördü. Onun gülümseyişini, heyecanlı bir şekilde konuşmasını… Rüyasında ona tekrar tekrar aşık oluyordu ve kavuşuyorlardı. Terler içinde uyandığında güneş doğmak üzereydi. Giyinip daha önce onunla buluştukları kayalığa gitti. Güneşin doğmak üzereyken yaydığı muhteşemlik hissini yaşıyordu. Ayaklarını uzatmış güneşi seyrediyordu ki bir ses duydu. Hemen sesin geldiği tarafa baktığında tüm gece boyunca rüyalarını süsleyen yüzü gördü.

Magella yüzünü buruşturarak. “Uyuyamadın mı yoksa?” dedi.

Breanon kızardığını hissetti. Onun hakkında o kadar düşündükten ve rüyasında o kadar sık gördükten sonra güzel bayana farklı bir gözle bakıyordu. Ladra şimdi mutlu olsundu, onu büyük bir belanın içinde sürüklediği için. Şu andan itibaren kitap okuması, okusa da anlaması tamamen imkânsızdı.

“Breanon” diye sordu Magella şaşırmış bir yüzle. “İyi misin?”

“A.. E.. Evet” diye kekeledi genç adam. “Ben iyiyim, sadece biraz uykum var.”

Magella gülümseyerek Breanon’un yanına oturup doğmakta olan güneşe baktı. “Bugün konusunda heyecanlısın değil mi?”

“Evet” diye yalan söyledi.

“Biraz rahatlaman gerek. Aforoz edilmeyeceksin. Bence çok güzel bir plân yaptık. Birbirimizi ele vereceğimizi de sanmıyorum.”

“Ya kitap çalmamıza değmeyecek bir şeyse.” “Ne?”

“Kitap.. ya içinde yararlı bilgiler yoksa. Sadece bildiğimiz şeylerse.”

“Onu korumak için bu kadar zahmete girmezlerdi.” dedi Magella hazır cevap bir tavırla.

“Yine de bilmiyorum Magella. Lord çok akıllı bir insan, biliyorsun. Neden kitap hakkında bu kadar tehdit savurarak insanları merak ettirsin ki. Kendi himayesine alıp, herkesten saklayabilirdi.” dedi Breanon güneşten gözünü ayırmadan. “Bana mantıksız geliyor. Eğer içinde okunmaması gereken bilgiler varsa onu birilerine ezberletip yakabilirdi.”

Tüm bunları bir anda düşünüvermişti. Magellayı görmeden geçirdiği ve düşünemediği tüm zamanların acısını onu gördükten sonra çıkarıyor gibiydi. Şimdi onu gördükten sonra daha sağlıklı düşünebiliyor ve karar verebiliyordu.

“Bunları düşünmek için biraz geç değil mi?” dedi Magella neşesiz bir sesle.

“Haklısın” diye itiraf etti Breanon. Haklıydı gerçekten de. Ne olursa olsun kitabı çalacak ve Magellayla beraber burada okuyacaktı. Umarım içinde çalmamıza değecek şeyler vardır dedi içinden. Eğer gerçekten her şey yoluna girer ve kitapta çalmaya değer bir şeyler çıkarsa o zaman kendisini tam anlamıyla mutlu hissedebilirdi. Magella’yla beraber okuyacağı için onu sürekli düşünmez ve kendisini kitaba verebilirdi.

O gün öğlene kadar ikisi beraberce sahilde yürüdüler. Bu onun açısından çok büyük bir adımdı çünkü bu andan itibaren ikisi sadece “arkadaş” değillerdi. Bambaşka bir bölgeye adım atmışlardı. Öğleden sonra plânlandığı gibi ilk önce Magella girdi içeriye. Fazla dikkat çekmek istemeyen Breanon ise biraz bekledikten sonra girdi. Kızlar bölümü erkekler bölümünden biraz görünüyordu ve kendisini tanıtacağı zamanı tam olarak kestirebilmesi için Magella’nın her hareketini takip ediyordu. İşini ustaca yapıyordu kız. En başta küçük bir kağıdı yaktı. Kağıt bütün kütüphaneyi yakamayacak kadar küçük ama bir kargaşa yaratacak kadar da büyüktü. Hiç dikkat çekmeden kitap okuyan birkaç gözlüklü kızın yanından geçerek zile bastı. Tahmin ettiği gibi büyük bir kargaşa çıktı. İnsanlar zil sesini duyar duymaz dışarı fırladılar. Altı yıl önce burada iki genç yanarak can vermiş ve büyük bir faciayla sonlanmıştı. Bu yüzden insanlar özellikle yanabilen çok kağıt olduğu için kütüphanede yangından çok korkarlardı. Magella’da onlarla beraber dışarı çıkmak zorunda kaldı çünkü iki tane muhafız oraya girmiş ve ateşin kaynağını bulmaya çalışıyordu. Plânlandığı gibi bir muhafız kızlar kapısının girişinde bekliyordu. Breanon derin nefes alarak muhafıza doğru yürüdü.

“Buraya giriş yasak.” dedi ciddi bir yüzle.

“Adım Rike. Lord beni yangının kaynağını bulmak için görevlendirdi. Bir daha kaza olmasını istemiyor.” dedi Breanon çok resmi bir tavırla.

“İzin belgen var mı?”

“Yanımda değil, yangın büyümeden olayın bitmesini istiyor.”

Yüzündeki ciddiliği asla bozmadı Breanon. Bu sırada kütüphanenin önünde meraklı insanlar grubu toplanmıştı. Lord’un gelmesi artık an meselesiydi. Muhafız kuşkulu gözlerle içeriye girmek isteyen yabancıyı baştan aşağıya süzdü. İçeriye sokmasını engelleyecek herhangi bir şey arıyor olduğu gözlerindeki pırıltıdan belliydi.

“Tamam.” dedi muhafız sonunda.

Breanon ağır adımlarla içeriye girdi. İçeride daha az önce gördüğü iki tane muhafız Magella’nın yaktığı küçük kâğıt parçasını bulmuşlardı. Şu anda her şey plâna göre gidiyordu ve herhangi bir kayıpları yoktu. Breanon eğilerek yerdeki külleri kontrol etti.

“Bundan sonrası benim beyler. Gidebilirsiniz.” dedi yetki sahibi birisinin küstâh tavrıyla. Rolünü çok iyi yapmış olacak ki iki muhafız eğilip selam verdikten sonra odadan çıktılar. Kapıdaki muhafızın gözlerinin üstünde olduğunu bildiğinden biraz daha dolandı etrafta. “3F bölümü için gizli, depo için kullanılan kapılara benziyor.” demişti Magella. 3F bölümüne geldi ama herhangi bir kapı ya da giriş görünmüyordu. Tek gördüğü saçma sapan kitaplar – ki temizlenmişti çoğu – ve bir kaç tane lambaydı. Biraz daha bakındı.. Son anda fark etti kapıyı. Burada bulunan kitaplarla aynı renkteydi, bu yüzden Breanon ilk bakışta fark etmemişti. Biraz itekleyince açıldı kapı ve onu rutubet kokan bir koridora yönlendirdi. Breanon merdivenlerden heyecanlı ama yavaş adımlarla inerken heyecanlanmamaya çalışıyordu. Doğduğundan beri bu köyde yaşamasına ve tüm gününü kütüphanede geçirmesine rağmen ne böyle bir kitaptan ne de böyle bir geçitten haberi vardı. Sonunda biraz daha ışıklı bir yere geldi. Bir masa duruyordu karşısında. Çok dikkatli bir şekilde süslenmiş, temizlenmiş ve üstünde bir defterle bir kalem olan bir masaydı bu. Onun hemen arkasında büyük bir kitap rafı duruyordu. Yasak kitaplar burada olmalı diye düşündü Breanon. Temizlenmiş masanın yanından geçmek isterken birden başı döndü ve kendisine geldiğinde tekrar masaya bakarken bulduğu yere geldi. Şaşırarak tekrar geçmeye çalıştı ve yine aynı şeyle karşılaştı. Bir tür kadim büyüyle korunuyor olmalıydı. Ne yapacağını bilemeden olduğu yere çöktü. Hayatında hiç büyü yapmamış ve büyü hakkında bir şeyi de öğrenmeye çalışmamıştı. Düşünmeye başladı, buradan geçmesini ne sağlayabilirdi?

Masanın yanına gelerek deftere baktı. Bir tür ziyaretçi defteri gibi bir şeydi. İsimleri kontrol edince babasının ismine rastladı. Babası bu yeri biliyor muydu?

Sonra aklına bir fikir geldi ve kalemi alarak Lord’un hemen altına Rike yazdı. Kitabın içinden mavi bir toz bulutu çıkarak Breanon’un etrafını sardı. Onunla bütünleşiyormuş gibiydi. Breanon büyünün etkisiyle ayaklarının yerden kesildiğini hissetti. Derisi karıncalanıyor, başı dönüyordu. Sonunda tekrar indiğinde kitapların bulunduğu raflara yine ulaşamadı. Bu sefer kendi ismini yazmaya karar verdi. Breanon Boniriel yazarken elleri titriyordu. Mavi toz bulutu tekrar çıktı ve yine aynı şeyleri hissetti. Ayakları yere bastığında masanın yanından kolayca geçti. Bu büyü gerçeklere dayanıyor olmalıydı. Eğer bu kadar önemli bir kitapsa onu diğerlerinden ayıran bir şey olmalıydı. Bu düşünceyle rafları geçerek camla kaplı bir kitabın bulunduğu soğuk ve ürkütücü bir odaya girdi. Girer girmez kitabı gördü. Özel olduğu çok belliydi, hem diğer kitaplardan ayrılmış hem de tuhaf bir odada bulunuyor, hem de ilginç mavi ve rahatlatıcı bir ışık yayıyordu. Yavaşça ve ağır adımlarla kitaba doğru yürüdü. Ona dikkatlice baktı. Tam dokunmak üzereyken arkasında rüzgar hissetti. Arkasını döndüğünde tombul ama bilgili bir yüz karşıladı kendisini. Kendisinden büyük, gösterişli bir asa tutuyordu ve kitabın yaydığı maviyle aynı tonda bir cübbesi vardı.

“Sonunda kitaba ulaştığına sevindim.” dedi bilge kişi. Hâlâ ona doğru adım atmamıştı. Olduğu yerde duruyor ve kitaba ulaşmak üzere olan gence bakıyordu.

Breanon şaşırmıştı. Biriyle karşılaşmayı kesinlikle beklemiyordu. Yapmak zorunda olduğu şey gizliliklere dayanmalıydı. Breanon’un yüzündeki ifadeyi ve şaşırmayı görünce gülümsedi.

“Adım Gwenhwyfach.” dedi. “Merak etme kitabın koruyucusu falan değilim. Aslında seni uzun zamandır görmeyi bekliyordum.” İçini çekti. “Ama olsun, yine de burada olman çok güzel.”

“Sen kimsin?” dedi Breanon sonunda.

“Adımı söyledim ya.”

“Hayır kim olduğunu kast ettim. Neden kitaba ulaşmak üzereyken ortaya çıktın? Neden beni bekliyordun? Kimsin?”

Mavi giysili kadın yavaş ve ağır adımlarla Breanon’a doğru yürümeye başladı. Breanon sanki korkmadığını ona göstermek istercesine olduğu yerde duruyor ve yabancı tarafından gelebilecek herhangi bir hamleye karşı hazır olduğunu göstermeye çalışıyordu. “Bunun için kitabı okuman gerekecek genç efendi. Ben burada sana yardım etmek için varım. Senin ileriki zamanlarda rehberin ben olacağım.”

Breanon şaşırmıştı. “Rehber mi?” dedi. “Ne rehberi?”

Gwenhwyfach asasını kitaba yöneltti ve gözlerini kapadı. Kitabı koruyan cam yavaş yavaş yok olmaya başladı. Sonunda yok olduğunda kitap sanki biri onu tutuyormuş gibi havaya kalkarak Breanon’un ellerine kondu.

“Oku.” dedi Gwenhwyfach.

Breanon şu durumda ne yapacağını bilmiyordu. Kadının cadı olduğu belliydi ve bariz bir şekilde büyüsel gücü vardı. Ne olursa olsun onun dediklerini yapmak zorundaydı çünkü onun karşısında herhangi bir şansı söz konusu bile değildi. Breanon kadının dediklerine uyarak ziyaretçi defterinin bulunduğu masaya kadar yürüdü ve oturup kitabı okumaya başladı. Kitabı açar açmaz ilk başlarda gözlerini rahatsız eden mavi ışık yok oldu ve elinde tuttuğu kitap normal bir kitap oluverdi. Kitabın sayfalarında ilginç desenler vardı ve büyü sözleri olduğunu düşündüğü tuhaf bir alfabeyle yazılmış harfler yer almaktaydı. Sonunda anlayabileceği kısma geldi. Okumaya başladı.

“Biz ki kitabı çalacak ve okuyacak olanlara buyur ettik. Onlar bizim olduğumuz tarafa gelmemeli. Bir iblis’in bile kaldıramayacağı kuvvet vardır her tarafımızda. Ama onlar dinlemedi. Tanrının gizemlerini çözmek istediler. İçindeki kötülüğün ve saf ateşin gizemlerini yok etmek istediler. Tanrı kadar özel olmak istediler. O zaman biz onları bu dünyadan sürdük ve hak ettikleri yere,yer altına yolladık. Denizin bile altında bulunan zindana hapsettik ki kendilerine zarar vermeden ordan çıkamasınlardı. Doğru formül bulunamadan iblisler asla çıkamayacaklardı ortaya. Doğru formül bulundu ama kendileri tarafından değil. Gwenhwyfach.. yaşlı ve dikkatsiz büyücü! İsteyerek olsun ya da olmasın onlardan üçünü dünyamıza;insanların bulunduğu ve hak ettikleri yerde yaşayan insanları,bizim yarattığımız ve yaratırken özen gösterdiğimiz insanların bulunduğu dünyamıza saldı. Bilmiyordu ki iblisler nefret ediyordu insanlardan.

Bilmiyordu ki iblisler dünyayı onlardan geri almak isteyeceklerdi,çünkü dünyanın onların olduğunu savunurlardı. T’an, Merihim ve Eurynomous.. Zorla hapsettiğimiz ve bizim gücümüzde olduğuna inandığımız Diriel’in sadık kardeşleri. Diriel’i geri getirmek için herşeyi yapacaklardı. Diriel gerçekten güçlüydü. Hatta bir tanrının gücündeydi ama bizle savaşmak için yeterli orduya sahip değildi. Onun plânlarını bozamayacaktık ama biliyorduk. Dünyadaki her insanı yok edecek ve iblislerin kapısını açarak dünyamıza salacaktı. Onlar bozuk sinekler gibi üreyebiliyorlar dünyamızda. Sonunda orduyu topladığında bize savaş açacaktı. Bizim bile o kadar iblislerle savaşacak gücümüz yok. Neyse ki insanların hepsi salak değil. Sevgili Gauthus. Bizim gönderdiğimiz tılsımla onları ait oldukları yere göndermeye başardı ama sonsuza kadar değil. Dünyayı yarattığımız yedinci günde dünya ile astral boyut arasında boşluk olacaktı. Eğer tılsımla zamanında orda olunmaz ise T’an, Merihim ve Eurynomous abilerini uyandıracaklardı ve hem insanlık tarihi hemde tanrıların tarihi aynı kadere sahip olacaktı. Ey okuyucu! Dediklerimize kulak ver ve iblisler ortaya çıkmadan önce tılsımla onların özünü yok et. Ey okuyucu! Dediklerimizi yap ki dünya tekrar barış haline dönsün. (Vistomen yazıtları Bölüm 47 – Satır 11)”

Breanon yüzü kızarmış bir halde Gwenhwyfach’e döndü. Düşünemiyor, söyleyecek şeyleri bulamıyordu. Aynı zamanda başı dönüyordu. Oturduğu yerden ayağa kalktı ve şaşkınlıkla yaşlı cadıya baktı.

“Dünyayı yarattıkları yedinci gün ne zaman biliyor musun?” dedi Gwenhwyfach hüzünlü bir sesle.

Breanon cevap vermedi.

“Şu andan tam dört ay sonra.” dedi. “Tam dört ay sonra insanlar yok olacak ve şu anda bulunduğun yerde iblisler olacak. Tabi sen gerekeni yapmazsan.” diye ekledi gülümseyerek.

“Kısacası.” dedi Breanon kırık bir sesle. “Senin yaptığın işi telafi etmemi istiyorsun.”

“Bir nevi evet. Böylece bende tutsak kaldığım yerden kurtulacağım. Ama bir yandan da kendi iyiliğin için yapıyorsun bunu. Sadece senin değil, ailenin de. Buradaki her insanın kaderi maalesef sana bağlı genç adam.”

“Neden?” diye sordu Breanon titreyerek. “Neden böyle inanılmaz bir hataya düştün? Tüm insanlığı yok edebilecek bir hataya nasıl vardın?”

“Eğer sonucunun böyle olacağını bilseydim büyücü bile olmazdım. Tek istediğim iblislerin gerçek hikayesini öğrenmekti. Benim büyücü olmaya karar vermemin ana nedeni buydu.”

“Merak.” dedi Breanon homurdanarak.

“Evet. Merak. Sen nasıl bu kitabın içinde yazanları merak ettiysen bende iblislerin gerçek nedenini öğrenmek istedim. Yani dünyadan sürülme nedenlerini. Çünkü o sırada okuyabileceğim pek fazla birşey yoktu.”

“Sanırım durum şöyle. Üç iblis kardeş ana iblisi uyandıracak, ana iblis dünyadaki her insanı öldürecek ve iblislerin kapısını açarak dünyayı onlara mı teslim edecek?”

“Evet.” dedi cadı aynı hüzünlü sesiyle.

“Peki benim ne yapmam gerekiyor?”

“Öncelikle tılsımı bulmalısın. Tılsım dedesi Gauthus tarafından torununa miras olarak bırakılmış. Torunu Drakoe şu anda Led ülkesinde. Sahte yaşamının tadını çıkarıyor.”

“Led ülkesi mi? Benim o ülkeye ulaşmak için yasak ormanı ve dağları geçmem gerekiyor.”

“Evet.” dedi Gwenhwyfach.

“Peki onu bulunca?”

“Onu seninle gelmesi için ikna edersen beraber Kamaria’ya gitmeniz gerek. İblislerin çıkacağı yer orası. Tılsımı kullanarak onları geri göndereceksin. O kadar basit.”

“İçimden bir ses bu kadar basit olmayacağını söylüyor.” Gözleri daldı.

“Elbette basit olmayacak.” dedi cadı. “Sadece sana cesaret vermeye çalışıyordum.”

Breanon gülümsedi. Tüm insanları yok edebilecek büyük bir hata yapmasına rağmen fena birisi değildi. Sonra aniden aklına bir fikir geldi.

“Bunu bir tek ben mi yapabilirim?” Aklına binlerce kahraman efsanesi geliyordu. Tüm dünyanın iplerinin elinde olduğunu bilmek hoşuna gidecekti. O istemezse kimse yapamayacakmış gibi. Breanon gülümsedi. Bu fikir hoşuna gitmişti.

“Hayır” dedi Gwenhwyfach olumsuz anlamda başını sallayarak. “Bu kitaba ulaşabilen ve herşeyi durdurmaya karar veren herhangi birisi olabilirdi bu. Sadece bunu kimin başarabileceğini bilmiyorum. Çok zor ve riskli bir görev.” dedi düşünceli bir sesle.

“Aslında ben kızımın gelmesini bekliyordum.” diye ekledi daha sonra.

“Kızınız mı?”

“Magella.. Yanılmıyorsam onunla tanıştın. İnsanları ikna edebilme gibi olağanüstü bir yeteneğe sahip.”

Breanon dondu kaldı. “Sen onun annesi misin?” dedi.

“Evet. Sadece o benim öldüğümü sanıyor. Beni gördüğünü ona söylemezsen çok sevinirim.”

“Peki senin olduğunu söylemezsem onun benimle gelmesine nasıl ikna edebilirim?” diye sordu saygılı bir ses tonuyla. Onun annesinin olduğunu öğrendiğinden beri içinden bir ses ona karşı daha saygılı olması gerektiğini haykırıyordu.

“Magella’nın bu işe karışmasını istemiyorum!” dedi alevli gözlerle. Birden lambalar yanıp sönmeye ve deprem olmaya başladı. Breanon ayakta durabilmekte çok zorlanıyordu. Sonradan o kadar gürültünün arasında “Tamam.” dedi sesini bastıran depremin arasından bağırarak. Sonunda gürültü dindi.

“Özür dilerim.” dedi cadı yere bakarak. “Söz konusu kızım olduğunda çok savunmasız oluyorum. Fiziksel olarak buradayım ama zihinsel açıdan her zaman onun yanındaydım ve onu koruyordum. Hatta ona sana ulaşmasını sağlayacak birkaç ipucu bile verdim. Koskoca köyde bu işi durdurabilecek,aklı başında bir sen varsın.”

“Nasıl ipuçları?”

“Konumuz şimdi bu değil. Yolculuğa çıkacak mısın?”

“Sanırım başka şansım yok.”

“Güzel.” dedi Gwenhwyfach. Asasını Breanon’a doğrulttu ve havada bir şekil belirmeye başladı. Önce bunun basit,madeni bir para olduğunu sandı ama gittikçe şekil almaya ve tanıdık hale gelmeye başladı. Bu süslü olmayan,dışarıdan bakılınca beş para bile etmeyen ilginç bir madalyondu.

“Bu Tılsım gerektiğinde bana ulaşmanı sağlayacak.” dedi. “Onu boynuna as ve asla yanından ayırma. Kendini yanlız hissedeceksin yolculuk boyunca. Konuşmaya ve yol gösterilmeye ihtiyacın olabilir.”

Breanon yavaş hareketlerle tılsımı boynuna astı. Herhangi büyüsel birşey hissetmemişti ama bu onu şu anda ilgilendirmiyordu. Herkesin hayatını kurtarabilmek adına uzun süreliğine kendi hayatından vazgeçmek zorundaydı. Üstelik bunların hepsi Magella’nın yüzündendi. O kitabı çalması için onu ikna etmeseydi buraya gelmeyecek, bu olaya bulaşmayacak ve muhtemelen dört ay sonra öleceğini bilmeden mutlu ve huzurlu bir şekilde yaşayacaktı. Hem belki bu kadar büyük bir olayın gerçekleşmesinden aylar önce başka biri yanlışlıkla merakına yenilerek buraya gelirdi ve tüm sorumluluğu üstüne alırdı. İlle de Breanon’un yapması gerekmiyordu. Ama yapmak zorunda olduğu şeyi biliyordu ve yapacaktı da. En kötü kısmı da tüm yolculuğu tek başına yapmak zorunda olmasıydı. Ailesinden kimsenin gelmesini rica edemezdi çünkü onları tehlikelerle yüzleştirmek istemiyordu ve Magella hariç hiç arkadaşı yoktu. Şimdi o kadar yıl boyunca kütüphaneden çıkmamanın cezasını çekiyordu. Eğer bir tane en iyi arkadaşı olsaydı yolculuğu çok daha eğlenceli gelebilirdi.

Kamaria! Orası neredeyse bulunduğu köye en uzak yerdi. Bir atla muhtemelen 3 ayda anca varabilirdi oraya. O da eğer yolda sorunlar çıkmazsa. Bir de sorunlarla uğraşırsa muhtemelen ucu ucuna yetişir ya da hiç yetişemezdi. Derin bir nefes alıp kapıya doğru yürüdü. Her adımı ona ruhsal bir acı veriyordu. Ailesinden vazgeçmek, arkadaşından vazgeçmek, köyünden vazgeçmek, hayatından vazgeçmek! Oysa daha dün gece ne kadar da mutluydu. Yeni bir arkadaş edinmişti ve kendi kendisine bu köyden asla çıkmayacağına dair bir söz vermişti. Ne kadar da basitti hayatı. En büyük derdi okumak istediği kitabı bir başkasının almasıydı. Tam kapıya varmak üzereyken Gwenhwyfach’in sesi duyuldu arkasından.

“İyi şanslar.”

Paylaş

Yorum yapın