POSTA KUTUSU

5
Editörün Notu: Can Özer’in Kayıp Dünya’daki bu ilk hikayesi kesinlikle çok etkileyici! Doğru ruh halinde olanlar için bir not, bu hikaye tüylerinizi diken diken edecek. Şahsen, okurken çok etkilendim ve sindire sindire okumanızı öneriyorum. Kalemine sağlık Can. Kayıp Dünya ailesine tekrar hoş geldin 🙂

Arda o akşam posta kutusunu açtığında karşısında bir çocuğun suratını görünce neredeyse düşüp bayılacaktı. Uzunca bir süredir posta kutusundan çıkan şeyler faturalar ve ilan broşürleri oluyordu. Bu sefer de üzerinden hiç bir zarf sarkmadığına göre en iyi ihtimalle içinde bir dürümcünün veya su bayisinin ilanını bulurum diye düşünmüştü ama kapak açıldığında posta kutusunun içinde kendisine iki kocaman mavi gözle bakan sarışın bir çocuk gördü.

Zavallı Arda bir anda o kadar korkmuştu ki istem dışı bir hareketle kapağı hemen gerisin geri kapatıp şimdi dışarı uzanmaya çalışan çocuğun elinin parmaklarını sıkıştırıp kıracaktı. Neyse ki çocuk daha atik davranıp kapağı kapanmadan yakaladı ve posta kutusunun kapanmasını önledi. Ama bu sefer de suratı gözükmüyordu.

Arda’nın tam burnunun dibinde çocuğun eli kapağı bıraktı ve işaret parmağını yukarıya kaldırıp “1” işareti yaptı. Arda ne demek istediğini anlamıştı. Bir dakika bekle diyordu işte ama yine de “Ben en iyisi el geri çıktığında kapağı kapatıp güzel bir uyku çekeyim.” diye düşünmekten kendisini alamadı. Herhangi bir kıpırdanma veya telaş hissetmeyince el yavaşça geri çekildi ve çocuğun suratı posta kutusunun içinde yeniden gözüktü. Küçük kafa posta kutusuna iyice dayandı ve ince kaşlar hafif çatılarak “Bir dakika bekle! Neredeyse elimi kıracaktın…” diye sitem etti. Arda istemeden de olsa çocuğa hak verdi. Şaşkınlıkla dahi olsa biraz kaba davranmıştı. Alt dudağını ısırıp “peki” anlamında kafasını bir iki kez aşağı yukarı salladı.

Çocuk elbette genç adamı hemen affetmişti ve hafif çatmış kaşlar yeniden eski yerlerine geri döndüler. Bu sefer gözler biraz daha büyüdü ve çocuk meraklı bir ses tonuyla Arda’ya “Burası neresiiii?” diye daha arkasından yüzlercesinin geleceğini müjdeleyen çocukca bir ses tonuyla sordu.

“Şu anda Araf Apartmanı’nın posta kutusundasın. Yok ama şehri merak ediyorsan İstanbul Beşiktaş.”

– Hıııı…

– …

Arda yavaş yavaş şaşkınlığını üzerinden atmaya başlamıştı. Çocuğun sessizliği tıpkı yoğun kar yağışından sonra açan, kar toplayan kış güneşine benziyordu. Çocuk soru topluyordu ve şimdi hepsini Arda’nın üstüne yağdıracaktı.

– Sen kimsin?
– İsmim Arda.
– Peki kimsin?
– Iııım. Ben bir Makine Mühendisiyim
– O da ne?

Gerçekten üzücü bir durumdu. Birisi ondan kendisini tanıtmasını istediğinde o kadar çok Makine Mühendisiyim demişti ki artık bu soruyu posta kutusundan çıkan bir çocuk bile sorsa verdiği cevap “Ben bir Makine Mühendisiyim” oluyordu. Arda’nın zihnindeki “Ben!” imgesi bir Makine Mühendisi olmuştu artık.

– İşin doğrusu bu benim mesleğim. Ben bir Makine Mühendisiyim. Motorların, makinelerin nasıl çalıştığını öğrendim.
– Hııı…. Burada o dediğin şeylerden hiç yok. Nasıl bir şey bu Makindisi…
– Peki sen kimsin?

Arda çocuğun kendisine daha fazla soru sormaması için aklına gelen ilk soruyu soruvermişti. Ama sonra fark etti ki bu sorunun cevabını gerçekten de çok merak ediyordu. Çocuğun cevabı şen şakrak bir kahkahanın içinde hemencecik gelivermişti.

– Elbette ben bir Çocuğum! Bu belli olmuyor mu?
– Ne demek istediğini anladım. O halde ben de bir Adam’ım. Peki orada ne işin var?
– Nerede?
– Posta kutusunun içinde…
– Posta kutusu mu? Ne kadar garip şeyler varmış bu Beştaş’da… Burada posta kutusu dediğin şeyden de hiç yok.
– Peki sen nereden bakıyorsun bana?
– Bu bir ağaç kovuğu. İçinde ne var diye baktığımda birden bu kapak açılıverdi ve karşıma sen çıktın.

İşte yoğun bir gündü. Arda toplantı ardından toplatıya koşuşturmuştu, hiç kahve içememişti, doğru dürüst bir öğlen yemeği bile yememişti ama böyle zorlu günler arada bir insanın başına gelirdi ve Arda bu güne kadar bunlarla başa çıkmayı başarmıştı. Ama şimdi topluma ve ailesine verimli olduğu, tıpkı bir makineye benzeyen kapalı devre ekonomi çark sisteminin içinde tanımlı bir işlevi olan bir insandan, giderek çılgın gözlerle bir duvara saatler boyunca hiç konuşmadan bakan veya daha da kötüsü kendi kendine konuşan bir adama dönüşmeye başlamıştı. En iyi tabirle şu hep eksik olduğundan yakınılan bir iki civatadan biri olma yönünde emin adımlarla ilerliyordu. Yapacak bir şey yoktu. Rüya, kabus veya sanrı, her ne ise çığlıklar atıp “Hayır! Hayır! Sen yoksun!” diye histerik bir şekilde bağırmayacaktı. “Bu işi de sonuna kadar götüreceğim” dedi kendi kendine.

– Demek bu bir ağaç kovuğu öyle mi? Peki neredeymiş bu ağaç?
– Bir bahçenin ortasında. Ama sanki bana inanmıyormuşsun gibi bir ses tonun var.
– Yoo. Yooo. Sana inanıyorum. Aslında ben kendime inanamıyorum yani ne bileyim bu işin böyle bir anda olduğunu bilmiyordum açıkcası.
– Hangi işin?
– Boşver… sen bana bahçeden bahset… Nasıl bir yer?
– Çok güzel! Bir sürü ağaç ve çiçek var. İstediğimiz kadar meyve ve yemiş yiyebiliyoruz.
– Demek öyle. Burası da gördüğün gibi beton, plastik, asfalt ve camdan ibaret ama sanırım sen bunların da ne demek olduğunu bilmiyorsun öyle değil mi?
– Hayır… O dediklerinden burada hiç yok.
– Baksana senin adın ne?
– Bilmem? Burada hiç kimsenin adı yok ki… Ama sen bana Çocuk diyebilirsin. Beni kastettiğini anlarım.

Çocuğun bir ismi yoktu demek. Hatta orada hiç kimsenin bir ismi yoktu ve buna rağmen Çocuk ismin ne demek olduğunu biliyordu. Hem bu “kimseler” de kimdi acaba? Arda bir mühendisti ve başına gelen en abuk sabuk olayları bile bir mantık çerçevesinde ölçüp biçmeye bayılırdı. Büyük ihtimalle şu anda yoğun stresin, iş yerinde yaşadığı sıkıntıların, ekonomik ve politik dertlerin, evde karısı ile yaşadığı sorunların ve uzun zamandır içki içmeyip kafayı boşaltmamasının meyvelerini yiyordu. Herhalde bu çocuğun bahçesinde nasıl ağaç, çiçek, meyve, yemiş gibi isimler varsa, “çocuk” ismi de bunlardan biriydi. Arda zihninde başına gelen olaya bir teşhis koyabiliyordu artık. Büyük ihtimalle bu güne kadar seyrettiği filmlerden, okuduğu kitaplardan ve büyük düşünürlerin fikirlerinden oluşan, kültür seviyesi oldukça yüksek ama bir o kadar da can sıkıcı, bilinçaltının dehlizlerinden fırlamış ipe sapa gelmez göndermelerle dolu abuk sabuk bir sanrı yaratmıştı kendisine. Ne olursa olsun, bu insanın başına her gün gelebilecek bir şey değildi ve gittiği yere kadar gitmesinde bir sakınca yoktu. Arda bu işten biraz da keyif alarak sorularına devam etti…

– Adın yok mu? Peki annen ve baban da mı yok? Onlar sana bir ad koymadılar mı?
– Anne ve babamız varmış ama onları “O” izin verene kadar görmemiz yasakmış.
– O kim?
– Bahçenin sahibi. Burada hepimize göz kulak olan “O”.
– Hepiniz mi? Başka kimler var bu bahçede?
– Benim gibi diğer çocuklar… Sürekli oyun oynuyoruz ama en sevdiğimiz oyun saklambaç. Bak mesela ben şu anda ebeyim ve bu da benim korumam gereken ağaç. Sayarken bu kovuğu fark ettim ve içinde ne var diye bakayım dedim.
– Peki senin gözlerini kapamış olman gerekmiyor muydu? Sayarken bu kovuğu nasıl fark ettin?

Küçük çocuğun mavi gözleri kısılıp ince dudakları zeka pırıltıları ile kulaklarına doğru kıvrıldılar.

– Ben hile yaptım… Sayarken gözlerimi açtım ve kimin nereye saklandığını gördüm.
– Evet ama bu bir işine yaramayacak çünkü hiç birinizin adı yok öyle değil mi?

Bu sefer de Arda’nın dudakları şeytanca yukarı kıvrılmıştı. Kimsenin bir ismi yoksa saklambaç oynanması en saçma oyundu. Ama bu hınzır cevabı karşısında Arda çocukta beklediği bozgun ifadesini göremedi.

– Evet ama sobelemek için bir isme ihtiyaç duyduğumuzu kim söyledi?
– Nasıl yani? Mesela çalıların arkasında kimin saklandığını gördüğünde onu ne söyleyerek sobeliyorsun?
– Galiba sizin sobelemeniz buradakinden biraz farklı oluyor.
– Gördüğünde kim olduğunu tanırsan ismini bağırıp elini ağaca veya neyi koruyorsan ona vurursun işte. Böylece sobelenmiş olur.
– Burda biraz farklı. Sadece bulmak yeterli değil, yakalamak da gerekiyor. Bak…

Çocuk şimdi bir iki adım geri çekilmişti ve parmağı ile yukarıyı gösteriyordu. Arda’nın çocuğun dediği yere bakabilmesi için kafasını posta kutusuna sonuna kadar yaklaştırıp alt tarafından müsait bir açı ile yukarıya bakması gerekiyordu. Arda biraz çekinerek de olsa çocuğun dediğini yaptı. Gözünü posta kutusunun tam kenarına dayayıp yukarıya baktığında gerçekten de bir kovuktan dışarıya baktığına emin oldu. Bu bir elma ağacıydı. Farklı yaşlarda kız ve erkek çocukları göbeklerinden ağacın dallarına bağlanmış bir vaziyette aşağı sarkıyorlardı. Çocuklar ağaca asılı oyunun bitmesini bekliyorlardı ve bazıları sakin sakin asılı oldukları ipin düşey ekseni etrafında dönüyordu. Bu bahçede oynanan saklambaç kesinlikle Arda’nın bildiklerinden farklıydı. Genç adam daha fazla bakamadan çocuğun açık tenli suratı yine karşısına dikildi.

– Gördün mü? Onlar sobelendi işte…
– Anlıyorum ufaklık… Sizin oyun biraz farklıymış hakikatende.

Çocuk umursamazca omuz silkti ve bir şeyler daha söyleyecekti ki bahçede hafif bir rüzgar esti ve çocuğun saçlarını havalandırdı. Çocuk sanki bir şey duymuş gibi bir an için gözlerini kısıp hafif solunda yukarıda bir şeye baktı.

– Gitmem gerekiyor. O bizi çağırıyor. Görüşürüz Arda!
– Görüşü…

Arda daha sözünü tamamlayamadan çocuk posta kutusuna uzanıp kapağını kapatmıştı. Arda kapak kapanır kapanmaz tekrar açtı ama artık diğer tarafta çocuğun yüzü gözükmüyordu. Her zaman açtığında gördüğü bildik posta kutusuydu bu.

Posta kutusunun arkasında herhangi bir boşluk veya geçit olup olmadığını Üniversite’de harcadığı yıllara ihanet ettiğini bile bile bir kaç kez yokladı ama bir şey bulamadı. Az önce gördüklerinin sanrı olduğunu biliyordu ama yine de bu şekilde bir anda, o istemeden çekip gitmeleri hoşuna gitmemişti. “Eğer delireceksem sürekli deli kalmalıyım.” diye düşündü. “Bu şekilde bir sanrı, bir gerçek göreceksem sonunda kafayı yerim.” Arda yine kendi kendine komik olmaya çalışmıştı. Sürekli olarak sit-com izlediği için artık bazı düşüncelerinden sonra suni alkış sesi duyduğu da oluyordu.

Kendisine bu posta kutusundan daha fazla eğlence çıkmayacağını anladığında ıkına sıkına, giderek büyüyen göbeğine hürmetler okuyarak dairesine, karısının onu beklediği yere gitti. Anahtarı çantasında bir yerde olduğu halde üşendi ve kapıyı çaldı. Zaten evlenmesinin sebeplerinden biri de birisinin ona kapıyı açmasından hoşlanmasıydı.

Kapı çalındıktan sadece bir iki saniye sonra hızlıca açıldı ve Arda karısının sevinçten kıvılcımlar saçan, doğum günü pastalarına takılan maytaplara benzeyen gözleri ile karşılaştı. Genç kadın yerinde zıplıyor, elinde tuttuğu bir çubuğu sallayarak Arda’ya bir şeyler anlatmaya çalışıyordu. Arda’nın aklına bir anda gençken seyrettiği akıllı köpek Lessie’nin güdümlü “Bir şey anlatmaya çalışıyor” hareketleri geldi. Okulu bitirdiğinden beridir, hayat ona daha fazla sorumluluk ve daha az eğlence sunuyordu. Arda da bunun sonucunda kendi iç dünyasında gerçek hayattaki her şeyi bir şeylere benzetiyordu. Şimdi karısına bakınca “Bir tek eksiği var, o da tüylü uzun bir kuyruk!” diye düşündü. O kadar uzun zamandır kendi kendine konuşup düşünüyordu ki düşüncelerinden dolayı utanıp kızarmayı çoktandır bırakmıştı.

Sonunda Arda bıkkınlıkla karısına sordu. “Sorun ne Gaye?”

Kadının gözlerindeki kıvılcımlar bir an için söndü. Tıpkı mutfakta yakılıp yolda karanlık salona getirilene kadar pastanın üstünde sönüveren doğum günü mumları gibi birazcık titreyip yok oldular. Gaye oğlunun kefyi bozulmasın, yaşından bir tane bile eksik mum kalmasın diye sabırla mutfağa geri dönüp mumları tekrar yakan bir annenin özverisi ile kıvılcımları gözlerine geri koydu. Kocasına vereceği haber, yorgun ve stresli bir iş gününün ganimeti olan yarı baygın adamın umursamaz tavırlarının bozabileceği kadar basit değildi. Gaye kocasının ortamı daha fazla bozmasına meydan bırakmadan müjdesini verdi. Halbuki ne garip yöntemler düşünmüştü bunun için, ama şimdi karşısında omuzları çökmüş kocasını görünce bunu bekletmeye hiç gerek olmadığına karar verdi.

– Bir çocuğumuz olacak! Ben hamileyim Arda! Ben hamileyim… Bak!

Arda bu sözlerden sonra sallanıp duran çubuğun ne olduğuna daha dikkatli baktı. Üzerinde test sonucu pozitif anlamına geldiğini düşündüğü çizikleri görünce aklına ilk gelen şey karısının çişi oldu. Arda bazı şeyleri geç kavrıyordu. İlk bisikleti ona hediye edildiğinde durumu geç kavramıştı, ilk kız arkadaşı onu öptüğünde de durumu geç kavramıştı. Genç adamın beyni bazen damlaya damlaya karanlık bir mağarada sarkıta dönüşen yeraltı suları gibi çalışıyordu.Çubuk, çiş, karısının sevinci, çizgiler, hamile, çocuk kelimeleri birleşti ve Arda durumu kavradı.

Baba olacaktı!

Genç adamın normalde hemen içeri girmesi, karısını kucaklaması, öpmesi, sonra baba olacak olmanın verdiği heyecanla bebeğe zarar vermemek adına çok aşırıya kaçtığını fark edip bir şey oldu mu? İyi misin? gibi sorularla karısına naz yapması için sıcak bir ortam hazırlaması gerekirdi. Arda bunların hiç birini yapmadı. Gaye’nin gözleri şimdi onun gözlerini de tutuşturmuştu ama adam bir anda karısına arkasını dönüp merdivenlerden düşme pahasına koşarak aşağıya, posta kutusunun durduğu zemin kata gitti.

Vakit kaybetmeden posta kutusunu açtı. İçerde yenmiş bir elma duruyordu. Arda elmayı eline aldı ve inceledi. Elmanın üzerinde ancak küçük bir ağızdan çıkabilecek diş izleri vardı. Genç adam sonra posta kutusunun kapağının iç yüzeyine muhtemelen sert bir cisimle bir yazının kazınmış olduğunu gördü.

“Tebrik ederim.
O. ”

Arda’nın yüzüne yayvan bir sırıtış peydahlandı. Posta kutusundan bir ses geliyordu. Kulağını dayadı ve gelen sesi dinledi…

– Çocuk! Sobe!
– Benim adım Kaan! … ÇAMLAK ÇÖMLEK PATLADI!

Arda o güne kadar hep “Bir oğlum olursa adını Kaan koyarım…” derdi.

Paylaş

5 yorum

  1. avatar

    Tek kelimeyle mükemmel 🙂 Tebrik ederim.

    Yeni hikayelerinizi de merakla bekliyorum.

  2. avatar

    Çok teşekkür ederim, beğenmenize çok sevindim. Yakında yeni hikayelerimi de sizlerle paylaşacağım. Burada olmak gerçekten çok güzel.

  3. avatar

    E ama kadıncağızın hevesi kursağında kaldı yazık değil mi? 🙂 Hiayenizi çok beğendim ama anneyi pek düşünmemişsiniz gibi…..

  4. avatar

    Merhaba Ayla,

    Doğru. Karakter olarak anneyi ve hislerini düşünmediğimi itiraf ediyorum çünkü aslında Gaye burada bir karakterden çok bir sembol.

    Şöyle ki;

    Bu Arda’nın hikayesi ve Arda daha ne olduğunu anlamadan kendisini bir anda büyümüş ve bir sürü sorumluluğun altında bulmuş milyonlarca erkekten biri. Gerçek dünya ve sorumlulukları o kadar sıkıcı ki en sonunda zihni başına gelmekte olan en büyük sorumluluğu -baba olacak olmasını- ona masalsı bir oyunla anlatıyor.

    Posta kutusu oyun ve eğlence ile dolu hayaller aleminden -cennetten- sorumluluklar ve ızdıraplarla dolu gerçek dünyamıza -cehenneme- açılan bir kapı. Apartmanın isminin Araf olması da buna bir gönderme zaten.

    Kaan -Arda’nın gelecekte doğacak olan çocuğu- insanın en saf, hayal dünyasından -cennetten- en az kopmuş halini, Gaye’de elbette bir kadın olarak gerçekçiliği ve sorumlulukları temsil ediyor.

    Ancak fantastik korku yazmayı seven birisi olarak her şeyi Arda’nın hayalleri ile açıklamıyorum elbette. Gerçekte bir cennet olup olmadığı, O’nun rolü, ve Arda’nın hayal dünyasındaki bir tavşan deliği sayesinde hakikaten de cennette bir anı, doğacak çocuğunu görmeyi başarıp başarmadığı, saklambacın nasıl bir oyun olduğu ve çocuğun bilgi için hile yapması ve gözlerini açmasının cennet bahçesinden kopup zamanla acıların ve sorumlulukların altında ezilecek olmasındaki etkisi okuyucunun insiyatifinde.

    Yine de yorumun ve kadının sevincinin kursağında kalması ile ilgili düşüncelerin bana Erkeklerin ve Kadınların bakış açısının ne kadar farklı olduğunu hatırlatıyor ve belki de bu çözemediğimiz ilahi bir dengeyi sağlıyor.

  5. avatar

    Bu kadar detaylı bir açıklama beklemiyordum doğrusu. Ama hoşuma da gitti 🙂 teşekkür ederim. Eğer her okurunuzun sorularıyla bu derece ilgili olmaya devam ederseniz, çok kişinin en sevdiği yazarlar listesine girişiniz gecikmeyecek 🙂

    Tekrar teşekkürler ve elinize sağlık Can bey.

Yorum yapın