AYNA AYNA – 2

2

Önce fark etmiyorum ne dükkanı olduğunu, sadece ahşap kakmalı kapının güzelliğine kapılıp istemsizce yaklaşıyorum o tarafa doğru. Sonra tabelayı görüyorum ve üzerindeki açık mavi ve yaldızlı sarıyla yazılmış kelimeleri: Eski şeyler dükkanı.

Kimin ilgisini çekmez ki? Ben de kapılıyorum o mistik havaya ve heyecanla dükkanın içine adımımı atarken büyüleyen, tarih kokan antikaların hayalini kuruyorum. Belki de çok yaşlı bir adamdır sahibi, diyorum kendi kendime, bana sattığı eşyaların hikayelerini anlatır. Merakla içeriye giriyorum.

Ama beklediğim gibi olmuyor. Adımımı atar atmaz suratım buruşuyor, tavandan sarkan bir kaç tane cızırdayan lambayla aydınlatılmış loş, rutubetli bir ortam buluyorum. Köşede orta yaşlı bir adam önündeki bilgisayarda hızlıca bir şeyler yazıyor, birileriyle muhabbet ediyor büyük ihtimalle, gerçekten çok mistik. Sağda solda pek bir şeye benzemeyen mobilyalar yığılı halde tozlanmaya bırakılmış. Bir yerlerden cılız bir radyo sesi geliyor, türkü çaldığını duyabiliyorum. Türkülerden nefret ederim.

Hayal kırıklığının güçlenip az önce duyduğum heyecanı nasıl da bir anda bastırdığını neredeyse fiziksel olarak hissediyorum. Yine de, bir kere girdim artık, hem dışarısı da oldukça soğuk, biraz ısınmış olurum en azından. Etraftaki eşyalara bir göz gezdirmeye karar veriyorum ve o sırada birden beni heyecanlandıracak bir şeye gözüm çarpıyor:

Zararına satışlar(Kapatıyoruz)”

Memnuniyetle gülümsüyorum, hatta utanmadan küçük bir sinek gibi ellerimi ovuşturuyorum gözlerimi dikkatlice açarken. Hep evimde antika bir şeyler olsun istemişimdir. İlerlemeye başlıyorum. İkinci el koltuklar, fazla yıpranmışlar, zaten ihtiyacım da yok. Yürümeye devam ediyorum. Masa lambaları, ı ıh. Çalışmadıklarına eminim. İleride gözüme bir pikap çarpıyor, ah onun da iğnesi yok. İleride, yürüdüğüm yolun sonunda bir parıltı dikkatimi çekiyor. Yaklaşıyorum.

İrili ufaklı, şekil şekil pek çok aynanın arasında görüyorum onu: Kocaman, kenarları ahşap işlemeli, ayaklı, eski bir ayna. Tam da hep almak istediğim gibi. Sanki benim için özel olarak yapılmış. Asil bir hanımefendi gibi, diye düşünüyorum, nasıl da öne çıkıyor diğerlerinin arasından.

Sağına soluna bakıyorum, kırığı döküğü var mı diye. Biraz sırları dökülmüş köşeden ama yetmemiş güzelliğini bozmaya. Hemen köşede oturan satıcının yanına doğru seğirtiyorum.

Affedersiniz, şu köşedeki ayna ne kadar acaba?”

Hangisi abla?” diye soruyor gözlerini ekrandan zorla ayırarak.

Şu ayaklı, büyük olan.”

Boynunu uzatıp gözlerini kısıyor o tarafa doğru.

Haa, o mu? Valla onu 500’den veriyorduk aslında, ama sana 400’e olur.”

400 çok, gerçi ayna da antika gibi ama. Biraz daha zorlamaya karar veriyorum.

Çok dedin ya, biraz daha in.”

Abla bizim karımız da belli sonuçta, gelişi 300 bunun.”

E tamam işte, zararına satış diye yazı asmışsın oraya. Ver 300’e, hem zarar etmezsin, hem elinden çıkarmış olursun. Bu krizde kimse 400 vermez buna, benden söylemesi.”

Bir süre düşünüyor. Düşünüyormuş gibi yapıyor aslında, 300 liradan da kar edecek biliyorum. Yine de yapacak bir şey yok, pazarlık yapabilmek ayrı bir yetenek ve bende de bu kadar var.

Gülümseyerek ayağa kalkıp elini uzatıyor.

Valla sıkı pazarlıkçıymışsın abla. Hadi verdim 300’e. Bak bunu da kimseye yapmam ha.”

Sanki babasının kızıyım. Bıyık altından nasıl da gülümsüyor kendinden memnun bir şekilde.

Tamam o zaman. Yalnız taşıması da sizden. Evim hemen 2 mahalle aşağıda, artık ona da ücret almayıverin, zaten battım.” Diyorum gülümseyerek, sıktığım elini bırakmadan.

***

Güzelce tozunu alıp yatak odasının en güzel noktasına yerleştiriyorum onu.

O kadar güzel, o kadar parlak ki!

Sırf aynayı kullanabilmek için dolabı açıp bir kaç elbise deniyorum.

Tuvalet masasının önündeki tabureyi önüne çekip oturuyorum. Herhalde yeni olan eşyayı bir an önce kullanma isteğinden olsa gerek, oturup aynadaki aksimi seyretmeye başlıyorum.

Sırayla inceliyorum saçlarımı, yanaklarımı, burnumu, dudaklarımı, boynumu… En çok da gözlerimi. Sanki karşımdaki gözler benim değilmiş gibi hissediyorum baktıkça. Kendimi bir başkasının gözlerinden görür gibiyim, çok garip hissediyorum. Bu beni korkutuyor. Kendi halime gülerek kalkıyorum aynanın karşısından o gün.

Ertesi gün uyandığımda bir an şaşırıyorum ayaklı, kocaman aynayı odamın köşesinde görünce. Sonra yavaş yavaş aklıma dün düşündüklerim geliyor. “Amma da saçmalamışım” diyorum yüksek sesle. İnsan kendi yansımasından korkar mı hiç?

Aslında insan bilmediği şeyden korkar derler, bu bilinmezlik ise beni ona doğru çekmeye devam ediyor. Dışarı çıkmadan önce saçlarımı tararken yine dalıp gidiyorum aynanın karşısında kendime bakmaya.

Günler geçtikçe makyaj yaparken, giyinirken, inci kolyemi takarken hep gereğinden fazla kaldığımı fark ediyorum onun karşısında, ama kendime engel olamıyorum. Bir süre sonra nedensizce bakmalar başlıyor. Beni oraya çeken ne, bilmiyorum. Sanki baktıkça daha soyut bir şeyler görüyorum, sanki vücudumu oluşturan somut çizgiler belirsizleşiyor, maddenin ötesini görüyor gibiyim, ya da öyle olduğunu zannediyorum.

Bütün bu tuhaflık tam yedi gün boyunca sürüyor. O sabah uyandığımda yine aklımda tek bir şey var, gidip aynanın karşısına oturmak. Gitgide yaklaştığımı hissediyorum o soyut şeyi görmeye. İçimdeki merak kalp atışlarımı hızlandırıyor, kediyi merak öldürür derler oysa.

Yatakta şöyle bir gerinip yorganı üzerimden atıyorum. Ayağa kalkıp aynada kendime bakıyorum, ve suratımdaki o yeni kalkmış ifade öylece asılı kalıyor.

Üzerimde pijamalarım değil, bir hafta önce aynayı ilk aldığımda denediğim yeşil elbisem var. Saçlarım düzgünce taranıp toplanmış, üstelik inci kolyemi bile takmışım.

Uykunun tozunu atamayan zihnim bu gördüklerime anlam vermekte zorlanıyor. Bir kaç saniye içince kafamdan pek çok olasılık geçiriyorum; dün bu elbiseyi giymiş olabilirim, belki de yatmadan denemek için giyip öylece uyuyakaldım, ya da hala uyuyorum ve uyandığımı sanıyorum. Dudağımı ısırarak etrafıma bakınıyorum sanki cevap bir yerlerde yazılıymış gibi. Belki de o kadar çok baktım ki aynadaki aksime, sonunda aklımı yitiriyorum. O sırada aradığım cevap yazılı değil, sesli olarak geliyor:

“Günaydın!” diyor aynadaki yeşil elbiseli ve inci kolyeli ben.

***

Ve tam yedi ay sonra, işte buradayım-buradayız belki de. Her tarafım cam kesikleri içinde, onun da öyle. Tam ortasında kocaman bir delik olan aynadan yere usulca kan damlaları süzülürken, ben öylece bakakalıyorum. Bütün bunların anlamı ne, ya da bir anlamı var mı, bilmiyorum.

Derken aynadaki ben ayağa kalkıyor. Yüzünde o her zamanki alaycı bakışından eser kalmamış, canı yanarak, ağlayarak yaklaşıyor aynadaki odadan bana doğru. Bir an cam kırıklarını,damlayan kanları ya da aklımı yitirip yitirmediğim endişesini bir yana bırakıp, aynadan çıkıp beni öldürmesinden korkuyorum. Onun bana doğru attığı her adımda ben de geriye doğru bir adım atıyorum ondan uzaklaşmak için.

İyice yaklaşıyor, artık aynanın önünde, ve duruyor. Bana bakıyor kırık ayna parçalarının gerisinden. Eskisi gibi değil artık, o da parçalarına ayrılmış. Kırılmış aynanın her bir parçasından başka bir yerini görebiliyorum; gözlerinden biri sağ üst köşedeyken, diğeri artık ortada bir yerlerdeki bir parça aynadan bakıyor bana. Aynanın yüzeyine dayadığı eli ise iki gözünün arasında duruyor gibi. Daha da korkuyorum. Ve ağzından son defa dökülen o soruyu duyuyorum:

“Neden?”

Bakışlarını aşağıya indirirken, silikleşmeye başlıyor. Bir rüyanın, belki de bir kabusun sonu gibi, yavaş yavaş kayboluyor aynanın öteki tarafından. Ve ben ne olduğunu anlayamadan, bir an sonra yok oluyor, sanki hiç orada olmamışcasına.

Kendimi yorgun, çok yorgun hissediyorum.

***

Aynalar, çok garip nesneler. Kişinin kendi yansıması ile göz göze gelmesi, belki de yaşadığımız en tuhaf tecrübelerden biri. Hangimiz bir anlığına da olsa aynadaki aksimizin garip bakışlarından korkmadık ki? Ya da ona dikkatlice bakıp, yansımanın ötesinde bir şeyler görür gibi olmadık? Tıpkı sudaki yansımasına hayran kalıp kendi sonunu getiren Narkissos gibi, uzun uzun aynaya bakıp kendi yaradılışımıza hayran kaldığımız olmadı mı sanki?

Eski bir mısır inanışına göre aynalar, içlerinde onlara bakan insanların ruhlarından parçalar taşırlar. Baktığımız aynadaki yansımamız, zaman içinde ruhumuzdan bir parçaya sahip olur ve o parça yansımamız ile birlikte aynanın içinde yaşamaya devam eder. Bir aynanın kırılmasının yedi yıl boyunca uğursuzluk getirmesi de bundandır; aslında gelen uğursuzluk değil, hastalıktır. Kırılan aynayla beraber kişi, ruhundan bir parçayı da kaybeder, ve ruhun bu kaybın üstesinden gelip tekrar iyileşmesi için gereken süre ise, yedi yıldır.

Bu yüzdendir ki Gamze, o günden sonra olanlara bir anlam veremese de, tam yedi yıl boyunca kendini sürekli hasta ve yorgun hissetti. Bütün bu yaşananları geride bırakıp tekrar eski hayatına dönmeye çalıştıysa da, bunu başaramadı. Pek çok kere farklı doktorlara görünmesine rağmen, hastalığının ne olduğuna dair bir yanıt alamadı. Aslında kendisiyle, kendisine karşı bir kavga verip, bu kavgayı kaybettiğini asla bilemedi. Hep bir parçası eksik kaldı, tıpkı Narkissos gibi, o da kendi yansımasının gücüne yenik düşmüştü. O akşamın üzerinden tam yedi yıl geçtikten sonra, tekrar ruhunun kaybettiği parçasına tamamen kavuşabildi ve ancak o zaman kendisiyle barışıp hayatına devam edebildi.

Gamze hayatı boyunca aynalardan-ve kendisinden- korktu, ve bir daha asla başka bir aynaya ruhunun bir parçasının bırakacak kadar uzun süre bakamadı.

Paylaş

2 yorum

  1. avatar

    Ayna 2 çok güzel ve özgün bir bakış açıyla yansıtmışsınız. Özellikle “….aynalar, içlerinde onlara bakan insanların ruhlarından parçalar taşırlar…” çok güzeldi. Ayna, çeşitli mistik inanç ve felsefî düşünüş sistemlerinde, özellikle birtakım metafizik gerçeklikleri anlatmak amacıyla çokça kullanılan bir metafor olarak karşımıza çıkıyor. Kendinize ait bir blog var mı, farklı platformlarda da yazmaya devam ediyor musunuz? Takip etmek isterim doğrusu…

  2. avatar

    Öykünün 2.kısmını okumak keyifli oldu. Yeni yazılarınızı merakla bekliyoruz.

Yorum yapın