PERDE – 1

6

Badahan Canatan, bu hikayeyi T.B.D’nin bilim kurgu hikaye yarışması için yazmış, fakat başvuru tarihi ile ilgili bir sorundan ötürü, hikayenin yarışmaya katılamadığını ifade ediyor. Hikayede göreceğiniz “MKİM3033” ifadesi de bu yarışmanın konusu olarak verilmiş.

Şimdi sizleri, çok beğendiğim ve okurken sahneleri gözümde canlandırmaktan büyük keyif aldığım bu hikayeyle baş başa bırakıyorum.

– Altuğ Gürkaynak (KD Editörü)

Mutluluk, insanın hayatıyla uyum içinde olmasından başka nedir ki?

Albert Camus

1. Perde

Revirdeki yatağımda hareketsiz yatarken, olan biteni zorlukla, sanki bir tül perdenin arkasından dışarıyı seyreder gibi, hatırlamaya çalışıyorum. Gece görülen rüyanın sabah unutulması gibi, düşündükçe her şey benden daha çok uzaklaşıyor sanki…

Bir haftadan az bir süre önce, ekip arkadaşlarımla birlikte küçük bir uzay taşıtıyla, aslında kimsenin umurunda olmayan, az kişinin yaşadığı bir gezegene doğru giderken görevimiz bize açıklanmıştı.

Birlik karşıtı bir terörist hücreyi ortadan kaldıracaktık, görevimiz buydu.

M.K.İ.M. 3033’ü gayet iyi hatırlıyorum, görevimizin kod adı buydu. MKİM, bizim ekibimizin adıydı – Militer Kuvvet: İmha ve Muharebe. İsmimiz havalıydı, ama bizden başka pek bilen de yoktu. Birlik’in kanuni güçlerinin gerçekleştiremeyeceği, cerrahi hassasiyet ve tam gizlilik gerektiren operasyonları, üyeleri zaman zaman değişen MKİM yerine getiriyordu. Birlik’in askeri kuvvetlerinden seçilmiş, elit ve gelişmiş teknolojik teçhizata sahip 20 kişilik bir mangaydık aslında.

3033’ten pek emin değilim; görev sayımız olabilir. Hatırlayamadığım şeylerden biri bu.

Detayları anlatılmayan, çok büyük bir saldırı yapmak üzere oldukları istihbaratı alınmıştı bu terörist hücrenin. Çok kısa sürede harekete geçilmesi gerekiyordu. Hemen bugün, gezegene iner inmez, bulundukları müstakil çiftlik evine ulaşacak ve bizim için özel olarak geliştirilen ‘makro’ adı verilen jenerik silahlarımızla, onların atomlarını, hücrelerini, vücutlarını bir arada tutan çekim kuvvetini nötralize ederek havaya karışmalarını sağlayacaktık. Hiç var olmamışlar gibi, iz bırakmadan…

Funda’nın yeşil gözleriyle bana bakarak elimi tuttuğunu hatırlıyorum. “Korkacak bir şey yok,” diye fısıldamıştı bana. Kendini de rahatlatmaya çalışıyordu aslında. Bunu kaç kez yaparsak yapalım, her seferinde birbirimizi son kez görmediğimizden emin olamıyorduk.

İşimizin gereği buydu. Birbirimizi bizden daha iyi kimse anlayamazdı.

Funda’yla dört yıldır evliydik. Başkalarıyla sırlarla dolu bir hayat sürmekten mutlaka daha iyiydi bu; bütün tehlikelerine rağmen.

Gezegene indiğimizde geceydi. Yerleşim bölgelerinden uzakta, karanlık gecenin içinde bir kaç kilometre konuşmadan yürüyerek, çiftlik evine yaklaştık. Evin pencerelerinde dışarı sızan soluk sarı ışıkları görmeye başladığımızda, daha önceden kararlaştırıldığı üzere dört kola ayrıldık ve etrafı kolaçan ederek eve değişik yönlerden yaklaşmaya başladık.

Menekşe kokusunu hatırlıyorum.

Funda’yla birlikte evin ön kapısına doğru sessizce yaklaşırken, serin rüzgarın etraftan toplayarak getirdiği ve ciğerlerimi dolduran o güzel menekşe kokusunu…

Bir an her şeyi bırakıp hayatımın sonuna kadar burada yaşamayı düşündüğümü hatırlıyorum…

Sonra dört bir yandan eve girdiğimizi…

Gerisi daha bulanık. Ne kadar kendimi zorlasam da detayları hatırlayamıyorum.

Ama içeride bize karşı koydukları kesin. Şiddetli bir çatışma yaşanmış olmalı. Çünkü Perde başka türlü inmiş olamaz.

Perde, daha çok travmalar sonrası kullanılan bir yöntem. Büyük kazalar, kayıplar gibi insanın başa çıkmakta zorlanacağı durumların atlatılması için duruma göre uygulanıyor. Kişinin, daha çok, görme ve duyma duyularının üzerinde bir tür filtreleme yaparak, dış dünyadan gelen uyarıları kişi için başa çıkılması daha kolay biçime getiriyor. Anılar ve düşünceler üzerinde de etkisi var. Bizim gibi, çatışmalara giren kişilerde, önceden bir enjeksiyonla direkt olarak beyne entegre olan bir nano-düzenleyici ile çalışıyor. Travmatik durumlarda da kendiliğinden devreye giriyor. Son dönemde siviller arasında da kullanımının arttığını duyuyorum.

Perde indiği için, evin içinde yaşananları hatırlayamıyorum. Sadece büyük bir karmaşa ve gürültü… Sonrası tamamen karanlık…

Bir de, o gün sol kolumu kaybettiğimi biliyorum. Nasıl olduğu konusunda ise hiç bir fikrim yok.

Revirdeki yatağımda hareketsiz yatıyorum. Hızlandırılmış kök hücre tedavisi ile kolum şimdiden yeniden oluşmaya başladı bile. O tarafa fazla bakmamaya çalışıyorum, ama kazara kafamı sola çevirdiğimde sol omzumun bittiği yerden sanki bir çiçek gibi tomurcuklanan kütleyi fark ediyorum. Kolumun tamamen çıkarak eski haline gelmesi için bir hafta kadar daha hareket etmeden beklemem gerekli. Sonrasında fizik tedaviye başlayacağım.

Ama şimdi hareket etmemem gerekli.

Sadece arada bir, revirde doktorlar ve hemşireler yokken, kafamı kaldırarak revirin diğer tarafında yatan Funda’ya hafifçe sesleniyorum. Vücudunun % 90’ı 1. dereceden yanıklarla tanınmaz hale geldiği için beyaz bandajlarla sarıp sarmalanmış durumda. Acı hissetmemesi için devamlı uyutulduğu için bana cevap veremiyor.

Önemli değil. Kısa zaman sonra buradan birlikte çıkacak ve evimize döneceğiz.

Sadece beklemem gerek.


Orijinal görsel ~jupiterjam258 ‘e aittir.
Original artwork by ~jupiterjam258

Paylaş

6 yorum

  1. avatar

    Umarım devamı için uzun zaman beklememiz gerekmiyordur.
    Ben “teknik bilgi” aktardığınız kısımlara takıldım biraz. “Adsız İnsanlık”ı okurken de bunu düşünmüştüm: Teknik bilgi verdiğiniz kısımlar, paragraflar bana fazlasıyla keskin kenarlı geliyor. Örneğin “perde”nin ne olduğunu açıkladığınız paragrafa kadar anlatıcının zihni bulanıkken, “perde”yi gayet açık bir zihinle aktarıyor, ardından zihin önceki bulanık haline dönüyor.
    Bunu şöye de tarif edebilirim: Anlatımınız canlı, karakterleriniz yaşıyor. Okumaya başladığımda öykü beni içine alıyor ama birden karakter rolünü bırakıp ya da değiştirip “Bak şimdi, bu şudur, şu da budur,” diyor. Beni aniden öykünün yarattığı ortamdan çıkarıp bir ders veriyor ve tekrar öykünün ortamına dönüyoruz.
    Ellerinize sağlık. Devamını merak ediyorum. Öyle görünüyor ki, bir kez daha heyecanlı ve çarpıcı bir macera bizi bekliyor.

  2. avatar

    Yorumunuz için teşekkürler Yıldıray Bey.

    Değindiğiniz konu, biraz da hard SF (saltık bilim kurgu) ile soft SF arasındaki farka işaret ediyor. Hard Science Fiction, bilimsel detayları ayrıntılı olarak kullanır ve bazen sayfalarca bilimsel tez okuyormuşsunuz hissine kapılırsınız. Bazı kavramları anlamak da bizim gibi belli bilim dallarında uzman olmayan kişiler için güç gelebilir; sonuçta yazarın söylediğinin doğru olduğunu kabul ederiz. Soft science fiction’da ise (İngilizce’sini kullandığım için kusura bakmayın, çevirisinin ne olması gerektiğinden emin değilim) daha çok insani yan ön plandadır; geleceğin toplumsal yapısında, çeşitli teknolojik gelişmelerin ya da farklı durumların insana etkisi daha merkezdedir. Elbette bu biraz genelleme oldu; ama benim anladığım ayrım bu şekilde.

    Bahsettiğiniz “ders verir” anlatımdan mümkün olduğunca kaçmaya çalışıyorum, çünkü bana da soğuk ve ukalaca geliyor. Bu yüzden o bölümü mümkün olduğunca kısa tutmaya çalıştım; ama o tanımı vermem de gerekiyordu, çünkü hikayenin temelinde Perde ve onun insanlara olan etkisi yer alıyor (devamında da göreceksiniz). Perde, anlatıcı için günlük ve alışıldık bir şey; aynı bizim için örneğin bir cep telefonu gibi. Ama yine de belki Perde’yi daha kişisel bir tarzda anlatabilirdi ve göze batmazdı.

    Tekrar çok teşekkür ederim. Devam bölümler yakında geliyor.

  3. avatar

    İkinci bölüm ne zaman gelecek acaba?
    Okur okumaz devamını istedim 🙂
    Elinize sağlık..

Yorum yapın