KABUKİ – 4

6

Söyledikleri bu kadar az olamazdı, çok daha uzun sürmüştü. Böyle mi olacaktı? İki tür arasında iletişim, bu kadar çevirinin arasında kayıp mı olacaktı?

Bilgisayara dönerek, ortak dil programının seçeneklerine göz gezdirdim. Basit/orta/gelişmiş gibi seçenekler arıyordum sanırım, ama elbette yoktu. Programın son ve en gelişmiş hali buydu. Sonra, “Otomatik öğren ve geliştir” yazan bir seçeneği fark ettim. Bu, Amerika’lıların da ortak dili geliştirirken kullandıkları bir yöntem olmalıydı. Yani ortak dil programı, Kabuki’yle konuşurken onun söylediklerinden anlamlar çıkararak, yeni eklemeler ve düzeltmeler yaparak, bazen deneme – yanılma yöntemiyle, kendi kendini geliştirebiliyor olmalıydı.

Konuşmamızın bundan sonrası gitgide daha tatmin edici olmaya başladı. Yine de bazı söylediklerimizi birkaç kere değişik şekillerde ifade etmemiz gerekebiliyordu ve aynı şekilde diğerimizin söylediğini anlayabilmemiz biraz zaman alabiliyordu. Bu şekilde normal bir diyalogdan çok daha uzun sürüyordu, ama her anladığımız yeni kavramla ortak dil kendini biraz daha geliştiriyordu ve konuşmamızın kalitesi artıyordu.

“Beni/seninle konuşanı/gördüğünü biliyor musun? İnsanı tanıyor musun?” Aslında bu saçma bir soruydu, çünkü ortak dilde insan için kullanılan “kelimeyi” daha önce görmüş olamazdı.

“Neresi?” diye sordu cinsiyetsiz ve heyecansız sesiyle. Bilgisayardan çıkan ses tonu, sanki yapacak daha önemli işleri varmış ve burada olmaktan sıkılıyormuş gibiydi. Bunun, programa yüklenen mekanik bir ses olduğunun farkındaydım, Kabuki’nin gerçek duygularıyla ilgisi yoktu.

Güzel bir soru sormuştu bu arada. “Dünya,” diye yanıtladım, ama silindirdeki bunun karşılığının onun için bir şey ifade etmediğinden emindim. “Bekle,” dedim.

Tekrar bilgisayara dönerek, farklı bir pencereden güneş sisteminin basit bir haritasını çağırdım ve bunu ortak dil programının içine olduğu gibi kopyaladım. Bunun yapılabildiğini Zeynep’ten bir kaç gün önce öğrenmiştim. İstenen bir görüntüyü silindirin üzerine yansıtmak mümkündü – Kabuki’nin de bazen bu şekilde iletişim kurduğu zaten biliniyordu.

Bir tuşa basarak güneş sisteminin hareketli, üç boyutlu haritasını silindirin üzerinde oluşturdum. “Burası,” dedim. Sonra haritanın odağını değiştirerek Dünya’yı biraz daha ön plana çektim.

“Güneş’ten/ışıktan/ısıdan/kaynaktan üçüncü sıradaki gezegen.” Bu kadarını anlaması yeterli olacaktı. Ayrıca daha ayrıntılı bilgi vermeye, Galaksi’nin hangi bölgesinde, hangi koordinatlarda olduğumuzu söylemeye henüz hazır değildim. Henüz yeni tanışıyorduk ve bir yabancıya açık adresimizi vermekte tereddüt etmem gayet doğaldı.

“Bir tek sen mi varsın?” Çok fazla soru soruyordu ve benim soru sormama fırsat vermiyordu.

“Burada/seninle birlikte mi? Evet, şu anda bir tek ben varım. Seninle sadece ben/karşındaki konuşuyorum. Yalnızız.”

Sonra Kabuki, aynı soğuk mavi ışıkla parıldamaya ve sönmeye başladı. Tekrar endişelenmeye başladım. Acaba yanlış bir şey mi söylemiştim? Benimle yalnız kalmaktan mı korkmuştu?

Sonra tekrar konuştu: “Bunun gibi 8327 kere süremiz var.”

“Neyin gibi?” dedim. “Dur, bekle.” Telefonumu çıkarak kronometresini açtım. “Tekrar göster.”

Parıldamalarına ve sönmelerine tekrar başladı ve aralarındaki süreyi ölçmeye başladım. Tam olarak ölçemiyordum, ama birkaç denemeden sonra ortalama 3.14 saniyelik bir aralıkta olduklarına karar verdim. Pi sayısı… Bunu masamdaki bir kâğıda yazdım.

“Bunun gibi ne kadar süre?” diye sordum.

“Bunun gibi 8310 kere.” Elbette, ben süre tutarken zaman da azalmıştı.

8310 kere 3.14… Hesap makinemle çarptım. 26.093 saniye… Dakika için bölü 60. Saat için yine bölü 60…

7 saat 14 dakika 53 saniye… Saatime baktım. Gece yarısını geçmişti, biri on dokuz geçiyordu. Zamanın nasıl çabuk geçtiğine hayret ettim. Yani, eğer doğru hesapladıysam sabah sekiz buçuk civarına kadar zaman vardı. Elbette, ölçümde bir hata yaptıysam bu süre değişebilirdi.

“Neye kadar süre?” diye sordum.

“Ben/karşındaki/gördüğün/konuştuğun tekrar durana/eski haline dönene/ölene kadar.”

Ne ölmesi? “Ondan sonra tekrar böyle/bu şekilde/canlı olmayacak mısın? Konuşmayacak mısın?”

“Ondan sonra bir daha olmayacak/yok/bitecek. Ben/Kabuki/karşındaki bu kadar. Bunu bilmek/bilmemiz önemli.”

Kabuki nasıl canlanabileceğini biliyordu ve bunu bana kendi yöntemiyle anlatmıştı. Bu halinin geçici olduğunu ve ne kadar süreceğini, ne zaman gerçekten öleceğini de biliyordu.

Onunla konuşabilmek için elimizde sadece bu gece vardı.

“Tamam, anladım/biliyorum,” dedim. Başka ne diyebileceğimi bilmiyordum. Ölümcül bir hastalığa yakalanan ve birkaç aylık ömrü kaldığını yeni öğrendiğim bir arkadaşımla konuşuyor gibiydim. Böyle bir durumda ne denebilirdi ki?

“Işıkları/sistemi sen mi kurdun? Beni/Kabuki’yi konuşturan sen misin?”

“Evet. Evet, ben yaptım onu,” dedim.

“Öyleyse akıllısın, konuşabiliriz/anlayabiliriz/dinleyebiliriz/bilebiliriz.”

Benim zeki olduğuma karar vermesinin bu kadar zaman almasına biraz alınmıştım, ama belli etmedim. Yine de bir teşekkür fena olmazdı doğrusu.

Konuyu biraz değiştirmek için, “Geminiz/aracınız Dünya’ya inerken düştü,” dedim. “Sen kabuk olarak… Yani sabit/değişmeyen/renksiz/ölü gibi bir haldeydin. Diğer Kabuki ise daha şanslıydı. Kazadan kurtuldu, canlı/renkli/değişken olarak…”

Kabuki’nin üzerindeki yapı birdenbire eski, orijinal haline dönerek daha önce görmediğim bir hız ve karmaşıklıkta değişmeye başladı. Renkler çok daha keskin, şekiller çok daha fazla ve köşeli, değişimler ise gözün takip edemeyeceği kadar hızlıydı. Bana bir şey söylemekten çok, bir duygu patlaması yaşıyor gibiydi. Elimi gözlerime siper ederek bitmesini bekledim. Renk patlamaları o kadar kuvvetliydi ki, elimin ardından bile sıcaklıklarını hissedebiliyordum.

Birkaç dakika sonra tekrar ortak dil programının sesi duyuldu: “Diğer Kabuki/benim gibi olan ve ben olmayan nerede?”

Elimi açarak tekrar ona, Kabuki’ye baktım. Sakinleşmiş gibi duruyordu ve ortak dilde konuşuyordu.

“Burada değil/uzakta/başka bir yerde. Başka/benim gibi ama farklı insanlar ile birlikte, konuşuyor. Dünya’mızdaki herkes onu tanıyor.”

Uzunca bir sessizlik oldu. Bizim Kabuki, diğer Kabuki’yi duyunca neden bu kadar heyecanlanmıştı? Henüz duygularını anlayamıyorduk, ortak dil o kadar gelişmiş değildi. Sevinmiş miydi? Sanmıyordum. Verdiği tepki çok keskindi, sanki bir öfke nöbetine tutulmuş gibi…

Sonra tekrar monoton sesiyle konuştu: “Nedeni kaza/yanlışlık değildi. Gemimiz/aracımız bizi böyle olaylarda/kazalarda korur. Güvenli/sağlam. Gemimiz korur.”

Bunu anlamaya çalışarak sordum: “Her zaman/her sefer/her durumda mı korur? Bazen kazalar/beklemedik durumlar olamaz mı? Bak, geminiz düşmüş/kaza yapmış. Yani bazı/nadir/çok az sayıda durumlarda korumayabilir demek ki.”

Hemen yanıt verdi: “Gemi korur. Bu kesin/doğru. Kazalar bazen/nadir olur, ama gemi her zaman korur.”

Teknolojileri hakkında hiçbir fikrim yoktu. Gemileri – Amerika’daki irtibat memuru Morgan’ın söylediklerine inanacak olursam – kabuk bağlamıştı ve ulaşılmaz durumdaydı. Ama Kabuki kendinden çok emin konuşuyordu ve söylediklerini doğru kabul etmekten başka çarem yoktu.

Kaçınılmaz soruyu sordum: “O zaman neden sen/karşımdaki Kabuki, değişmeyen/sabit/renksiz/ölü hale geldin?”

Yine bir sessizlik oldu. Kabuki sanki yeniden bir renk ve şekil patlaması yapmamak için kendini kontrol etmeye çalışıyor gibiydi.

Sonra konuştu: “Karşında olmayan/öteki Kabuki yaptı.”

Dehşet içinde donakaldım.

Kafamın içine sorular doluşuyordu: Bütün o güzellikleri bizimle paylaşan, tüm dünyanın hayran olduğu o Kabuki, bir katil miydi? Hem de kendi cinsinden birisini öldürmeye teşebbüs mü etmişti? İlk karşılaştığımız dünya dışı canlılar, öldürmeye meyilli miydiler? Bütün o muhteşem görüntülerin, sonsuz ahengin arkasında gizledikleri başka neler vardı?

Sonra, Morgan’ın bana daha önce söylediği bir şeyi hatırladım. Amerika’daki Kabuki ile konuşmalarında, bu Kabuki’nin gemi kazası sırasında öldüğünü teyit ettiklerini söylemişti. Yani sadece katil değil, aynı zamanda yalancıydı da…

Titreyerek, “Neden?” diye sordum.

“Sizin dünyanızda/burada bütün insanlar aynı mı düşünür/davranır?” diye soruyla karşılık verdi.

“Elbette hayır,” dedim. “Farklı düşünceler/fikirler vardır. Bazı insanlar ortak amaçlar doğrultusunda birleşir, ama bunlara karşıt görüşler ve gruplar her zaman vardır.”

“Bizde de/Kabuki’lerde de öyle,” dedi.

Bu cinayet teşebbüsü (teşebbüsten daha fazlası – bu Kabuki sonuçta bu sabah ölecekti, dolayısıyla bu tam anlamıyla bir cinayetti) basit bir fikir ayrılığından dolayı mı gerçekleşmişti?

“Biz böyle yapmayız,” dedim. “Farklı gruptakilerle/görüştekilerle barış/huzur içinde konuşuruz/bir arada yaşarız.” Gerçi bu söylediğimin doğru olmadığının farkındaydım, ama her zaman birbirimizi öldürmediğimizi anlatmaya çalışıyordum. “Fikir ayrılığınızın/farklılığınızın nedeni neydi?”

“Buraya bizim/Kabuki’lerin geliş nedeni/amacıyla ilgiliydi.”

Susarak devam etmesini bekledim. Hayatımda yaptığım ve yapacağım en önemli konuşma buydu. Ne söyleyeceğini çok merak ediyordum.

Devam etti: “Bizim/Kabuki’lerin evinde/gezegeninde/dünyasında siz insanlarla ilgili iki farklı görüş var. Bir görüş, sizi bizim/Kabuki’ler için bir tehdit/kötülük olarak görüyor ve bunun için harekete geçmek/bir şey yapmak gerektiğine inanıyor. Diğer/burada olmayan Kabuki bu görüşe sahip. Evimizdeki/gezegenimizdeki birçok/çoğunluk Kabuki de bu görüşte. Yönetim/karar/hareket de onların elinde.

Bir diğer grup da, insanlar ile Kabuki’lerin barış/arkadaşlık/işbirliği yapabileceğini düşünüyor. Ama sayıları az. Görüşleri yaygın/bilinir değil. Karar verici/yönetici değiller.”

Kendi içlerinde bir muhalif görüşten bahsediyordu. “Sen bu ikinci grupta mısın?” diye sordum.

“Açık/resmi olarak birinci gruptayım,” dedi. “Bu yolculuğa başka türlü katılamazdım. Gerçek/gizli olarak ise ikinci gruba dahilim. Ve bu yolculuğu durdurmak/bitirmek zorundaydım. Dünya’nıza/evinize gelmememiz gerekiyordu.”

Her şey biraz daha fazla anlam kazanıyordu. Buradaki Kabuki, bu yolculuğa görüşlerini saklayarak katılmıştı. Muhtemelen gemiyi sabote etmeye çalışmış, belki de geminin rotasını bozmayı denemişti. Diğer Kabuki ise bunu fark etmiş ve bizim Kabuki’yi “öldürmüş”, gemiyi de Dünya’ya (çarparak da olsa) indirmeyi başarmıştı.

Ve şu anda Amerika’da, kendi hikâyesini anlatıyordu.

“Neden gelmemeniz gerekiyordu?” diye sordum. “Siz sadece iki kişisiniz. Hatta seni saymazsak, sadece bir. Bize, bütün dünyaya nasıl zarar verebilirsiniz? Geminizde gizli silahlarınız mı var? Yanınızda, bilmediğimiz bir şey mi getirdiniz?”

“Silahlar işe yaramaz,” dedi Kabuki. “Fikirler/düşünceler işe yarar.”

Bunu beklemiyordum. Felsefe mi yapıyordu? “Hangi fikir/düşünce?” diye sordum.

“Bana bak,” dedi.

Kabuki’nin gövdesinin üzerindeki şekiller bir anda dağılarak yok oldu ve simsiyah bir renk aldı. Sonra derin siyahlığın içinde değişik renklerde küreler belirmeye başladı. Ortadaki büyük sarı kürenin etrafında dönen daha küçük, bilye büyüklüğündeki küreler…

Konuşmamızın başında ona gösterdiğim güneş sistemi görüntüsünün birebir kopyasıydı bu. Mükemmel taklit yeteneği olduğunu daha önceden biliyordum. Gördüğü, etrafında olan biten her şeyi istediği zaman, yaşayan bir film perdesi gibi, tekrar üzerinde yansıtabiliyordu.

Bir an sonra, görüntünün odak noktası değişmeye başladı. Bu sefer Dünya değil, farklı bir yere odaklanıyor gibiydi. Dünya küçüldü ve bir sonraki gezegen bütün kızıllığıyla büyümeye başladı.

“Güneş’ten/ışıktan/ısıdan/kaynaktan dördüncü sıradaki gezegen,” dedi, benim daha önce Dünya’yı anlatmaya çalışırken kullandığım kelimeleri kullanarak.

“Mars!” diye fısıldadım hayret içinde…

“Benim/bizim/Kabuki’lerin evi orası,” diye ekledi.

1 2 3
Paylaş

6 yorum

  1. avatar

    usta harbıden cok guzel 1 solukta okudum dıyebılırım 😀 ama 1 ay olmus nerdeyse artık su hıkayeye 5-6-7 getır okumak ıstıyorum 😀

  2. avatar

    Çok teşekkürler Semih Bey…

    Aslına bakarsanız 5. bölüm yayına hazır. Sanırım yakında bu sitede görebileceksiniz.

    6. bölümde de hikayenin finaline ulaşacağız…

    Selamlar…

  3. avatar

    Yorumumu geç yazabilsem de yayınlandığı gün hikayenin bu kısmını da okumuştum. Sonunu merakla beklemeye devam ediyoruz Badahan Bey.

Yorum yapın