KABUKİ – 2

2

Önceki bölüm: Kabuki – 1

Benim gibi elli yıldır kaçarak ve saklanarak yaşarsanız, zorunlu olarak marjinal gruplarla, toplumda yer bulamayan tiplerle yakınlaşıyorsunuz. Çoğu zaman, normalde iki dakika bile aynı ortamda olmaya dayanamayacağım insanlara hayatımı emanet etmek zorunda kaldım. Suç örgütlerine rüşvetler vererek ülkeler arasında dolaştım. Beni evlerinde saklayan teröristlerin anlattıklarını uzun uzun, gerçekten ilgimi çekiyormuş gibi, iğrenmemi bastırmaya çalışarak dinlemek zorunda kaldım. Onlara bir faydam dokunmayacağını fark ettiklerinde veya bana olan ilgileri sönmeye başlayınca (hangisi daha önce gelirse), beni başlarından atıyorlardı. Ama ben de bunun ne zaman olacağını önceden sezmekte ustalaştığım için, onlardan önce davranıp yeniden yola çıkıyordum.

Daha acemi olduğum zamanlarda, 2020’li ve 2030’lu yıllarda, bir kaç kez yakalanmaktan kılpayı kurtuldum. Bunların birinde, beni saklayanlardan biri beni (ödül parası için, ki o zamanlar daha yüksekti) ihbar etmişti. O seferden sonra hiç kimseye güvenmemeyi öğrendim.

Kolay değildi elbette, hiç kolay değildi. Ama bu güvensizliğim sayesinde bir kaç kez suikastten kurtulmayı başardım ve elli yıldır yakalanmadım.

Beni aktif olarak arayanların sayısı artık azaldı. Sırf beni bulabilmek için resmi olarak kurulan uluslararası ekipler de artık faal değil. Zaten ben de artık daha uzun süre kaçacak değilim. Henüz seksen yaşıma bile gelmemiş olmama rağmen, artık hayatımın sonlarına yaklaştığımı biliyorum. Sağlık hizmetlerinden uzak, doktor yüzü görmeden geçen yıllar acısını çıkarıyor. Hem bana bu kadarı bile yeterince uzun geliyor…

Kabuki’lerle ilk kez karşılaştığımız o gün ve daha sonra yaşananları herkes kendilerine anlatıldığı şekliyle biliyor. Bu şekilde bilmek ve inanmak herkesin işine de geliyor. Kötü giden herşeyden bir tek kişiyi sorumlu tutmak, her türlü kötülüğü bir tek kişiden bilmek, herkes için rahatlatıcı olmalı. Keşke ben de bildiklerimi bilmeseydim ve bu kadar rahat olabilseydim…

Son aylarımı geçirdiğim Tibet’in yüksek yaylasında, taşıdığım yükü bir kenara devirerek havadaki az oksijeni içime çekebilmek için ciğerlerimi zorlarken, ince sisin içinde titriyorum. Kabuki’lerle ilk karşılaştığım gece sabaha karşı ayazdaki üşümemi hatırlıyorum…

Kabuki’yi sosyal ağlarımdan dünyaya tanıttıktan ve şans eseri Valilik’te olan bir memura konuyu anlattıktan sonra ne kadar bekleyeceğimi düşünmeye başladım. Memur, şaşırtıcı şekilde, anlattıklarımı sıkkın ve uykulu bir tavırla, hiç hayret etmeden dinlemiş ve bulunduğum yeri sormuştu. Beni buraya getiren avcılardan aldığım bir kaç bilgiyi, tam anlamadan telefondaki adama anlatmış ve ayrıca cep telefonumdan da konumlandırma yapabilmeleri için telefon numaramı vermiştim.

“Biz size döneriz,” demişti memur. Alay edip etmediğini sesinden anlayamamıştım.

Avcılardan çocukluk arkadaşım olana dönüp, “İyi ki vurmamışsınız,” diye seslendim. “Büyük skandal olurdu. Uzaylıyı vuran Türk’ler, derlerdi…”

Bulunduğu yerden daha fazla yaklaşmadan, “Av yasağı getirirlerdi,” diye cevap verdi ve buna üçümüz de güldük.

Dönerek tekrar Kabuki’yi izlemeye başladım. Üzerindeki şekillerin ve renklerin harmonisi içinde tekrar kayboluyor ve bu güzelliği yudum yudum özümsüyordum.

Şaşırtıcı bir şekilde, bulunduğumuz yere ilk ulaşan bir kadın muhabir oldu.

Adı Sema’ydı ve kısa siyah saçlarının altındaki açık tenli yüzünü gördüğümde ne kadar genç olduğunu düşündüm. Aslından benden belki en fazla bir kaç yaş daha gençti.

Ve çok konuşuyordu.

Avcıların yanından çabucak sıyrılıp benim yanıma geldiğinde, onun Kapadokya’da bir çekim için bulunan bir TV muhabiri olduğunu ve bu haberi ilk duyuran kişi olarak kariyerinde muazzam bir sıçrayış gerçekleştirmeyi hedeflediğini öğrenmiştim bile.

Kabuki’ye çok kısa bir bakış attı ve bir elinde taşıdığı küçük çantayı açarak kamerasını çıkararak yere bıraktı. Kameranın bir köşesinden beş – altı tane küçük kürenin uçarak yükselmesini ve etrafımızda sabit aralıklarla dizilerek havada uçuşmalarını seyrettim. Yeni çıkan üç boyutlu dinamik kameralardan olmalıydı bu.

Çekim başlamıştı bile.

Tüm çevreyi ve Kabuki’nin kendisini ayrıntılı olarak çektikten sonra, benimle röportaj yapmaya başladı. Tüm yaşadıklarımı, gördüklerimi ve Kabuki’yi ona anlattım. Sema soru sormayı ve yanıt almayı iyi biliyordu. Beni uzunca konuşturduktan sonra, havadaki kürelere eliyle komut vererek farklı açılardan çekimler yapmaya devam etti. Bu sırada bana bunun benim için de çok önemli bir haber olacağını ve tüm dünyanın bir röportaj için peşimde koşacağını anlattı.

“Herkes farklı bir açıdan haber yapmaya çalışacak,” diyordu. “Senin kontrolünde olmayacak ve hiç söylemediğin şeyler senin ağzından yazılacak, buna hazırlıklı ol. Ama kendi hikayeni bundan sonra da her zaman benim aracılığımla anlatabilirsin.”

Bunu söylerken bir kartını bana verdi.

“Burayı nasıl buldun?” diye sordum. “Daha biz bile yeni geldik.”

“Çıkan sesi ve parıltıyı sadece siz duymadınız,” diye yanıt verdi, bana bakmadan. “Kapadokya’daki turistlerin hepsi heyecanlandı ve ben de bir şeyler döndüğünü anladım. Bu taraflarda olduğunu anlamıştım, ama tam yerini senin twitter mesajından sonra buldum. Nasıl olduğunu sorma, gazeteciysen bilgiye ulaşma konusunda herkesten daha uyanık olman gerekiyor.”

Kendinden ne kadar da emindi.

Daha sonra düşündüğümde, bu ilk röportaj ve haber için aslında büyük paralar kazanabileceğimin farkına vardım. Belki en yüksek teklifi veren istasyona özel bir röportaj verebilirdim ve hayatımın sonuna kadar çalışmama gerek kalmayacak kadar çok para kazanabilirdim. Belki, daha önce tüm dünyaya yolladığım ilk fotoğrafları da satışa çıkarabilirdim.

Ama o anda bunların hiç birini düşünemeyecek kadar şaşkın durumdaydım.

Sema’nın kendisi de o günkü röportajından ve üç ay sonraki o meşum olaydan sonra yazdığı kitapla milyonlarca dolar kazanacaktı. Kitabın adı “Dishonored” (Onursuzluk) olacaktı ve on milyonlarca kopya satacak, büyük prodüksiyonlu bir kaç filme de konu olacaktı.

Kabuki’ye bakınca, onun Sema’yı fark etmiş olduğunu ve renkleriyle şekillerini değiştirerek dikkatini çekmeye çalıştığını fark ettim.

Sonra helikopterlerin seslerini duydum.

Bir kaç helikopter ağaçların üzerinden yaklaşarak tam üzerimizde durdular ve bir kaç dakika içinde onlarca asker taşıyan elektrikli kamyonlar çevremizde sıralanmaya başladılar.

“Jandarma,” diyerek gülümsedim.

Avcı arkadaşlarımın ellerinden silahları çabucak alındı ve geniş bir kordon oluşturularak etrafın güvenliği sağlandı.

Bu birliğin komutanı olduğu anlaşılan bir asteğmen hızlı adımlarla bana yaklaştı ve “Onur sen misin?” diye sordu.

Ne diyeceğimi bilemeden bir an ona baktım. Bu arada Sema kamerasının küçük kürelerini geri çağırarak toparlanıyordu.

Beni tutuklayacaklar mıydı? Buna hakları var mıydı? Yanlış bir şey yaptığımı sanmıyordum. Ama ne olursa olsun, böyle bir durumla da daha önce hiç karşılaşılmamıştı. Ya da karşılaşılmış mıydı? Kabuki’leri ya da başka uzaylıları gören sivillerin başına (her seferinde) bir şey mi geliyordu?

Aklımdan bütün bunlar ve başka kötü senaryolar geçerken, yalan söyleyemeceğime karar verdim ve “Benim,” diye yanıt verdim.

“İyi,” dedi asteğmen. Benden daha genç olmalıydı (buradaki en yaşlı kişi ben miydim?), ama ne yaptığını gayet iyi biliyor gibiydi. “Haber vermekle doğru olanı yaptın. Şimdi gitmen gerekiyor. Burası yasak bölge.”

Başıma bir şey gelmeyeceğini anlamanın verdiği rahatlamayla dediğini yapmaya karar verdim. Yürüyerek arkadaşlarımın yanına, kordonun dışına doğru giderken durdum ve Kabuki’ye son bir kez bakmak için döndüm. Henüz güneş çıkmamasına rağmen, hava yavaş yavaş aydınlanmaya başlıyordu ve askerler kamyonlarından indirdikleri dev makaralardaki kablolar ile tutturdukları projektörleri açıklık alana yerleştiriyorlardı. Kabuki ise değişen, akışkan şekilleriyle, kendisini izlemeyen gözlere bir şeyler göstermeye çalışıyordu.

Sonra dev projektörler birbiri ardına yandılar ve açıklığı bembeyaz ışıklarıyla doldurdular.

Kabuki’nin bir an donduğunu ve üzerindeki renklerin titreşerek solduğunu gördüm.

Acı çekiyor gibiydi.

Çok kısa süren bu andan sonra, bir an içinde Kabuki’nin üzerindeki tüm renkler ve şekiller yok oldu ve üzerindeki suyu çeken kuru bir toprak gibi kabuk bağladı.

Ona ilk verdiğim (ve o anda da kullandığım) isim olan Kabuk’a dönüşmüştü. Hiç hareket etmiyordu, aynı ilk gördüğüm diğer Kabuki’de olduğu gibi.

Bağırarak askerlerin dikkatini o tarafa çekmeye çalıştım, ama asteğmen arkamdan, “Sen git, biz ilgileniriz,” diye bağırdı ve iki askerin benimle Sema’ya dışarı doğru eşlik etmesini işaret etti.

Oradan uzaklaşırken Sema’nın avucunda gizlediği küçük bir küreyle hala çekim yaptığını fark ettim.

Avcı arkadaşlarımla kamyonetimize binerek (daha doğrusu bindirilerek) köye doğru yola çıktık. Güneşin ilk ışıkları camdan üzerimize vurmaya başlamıştı. Gelirken olduğu gibi, yol boyunca konuşmadık.

Sema’yı ondan sonra, televizyon dışında, hiç görmedim.

Köydeki bir kaç gün oldukça hareketli geçti. Herkese yaşadıklarımızı tekrar tekrar anlatıyor, inanmayanlara da benim çektiğim görüntüleri gösteriyorduk. Zaten ilk günden itibaren tüm dünya medyası bu haberle çalkalanmaya başlamıştı bile. Benim gönderdiğim twitter mesajı ve ilk görüntülerle birlikte her seferinde adım geçiyordu ve ne kadar ünlü olduğumun farkına varmaya başlamıştım. Sema’nın yaptığı haber de dünyanın tüm önemli haber kanalları tarafından telif hakkı ödenerek kullanılıyordu ve hepsinde benim yüzüm görünüyordu. “Keşke evden çıkmadan traş olsaydım,” diye düşünüyordum kendimi izlerken. Üstümdeki giysiler de daha düzgün olabilirdi…

Annem ise gayet yakışıklı çıktığımı söylüyordu.

Beni arayarak röportaj yapmak isteyen çok sayıda gazetecinin hiç birisiyle konuşmadım. Zaten ilk bir kaç saatten sonra telefonumu da kapatmak zorunda kaldım.

Bölgeye hiç kimse yaklaştırılmıyordu. Televizyonlarda ve diğer medyadaki haberlerden bir şeyler öğrenmeye çalışıyorduk, ama bütün gürültünün içinde aslında işe yarar pek bir bilgi yoktu.

Adları Kabuki’ydi (ismi ben vermiş sayılırdım) ve uzaydan gelmişlerdi. Bu konuda bir şüphe yoktu. Gerisi ise her türlü spekülasyona açıktı.

Bazı haberlerde NASA tarafından bölgeye bir üst düzey ekibin yollandığı söyleniyordu. Bunun doğru olup olmadığını bilmiyordum, ama köydeki ve çevredeki trafiğin arttığı kesindi. Kapadokya’daki tüm oteller çoktan dolmuştu.

İkinci gün öğleden sonra, kahvede otururken (çevre köylerden gelenlere hikayemi bir kez daha anlatıyordum ve içtiğim çayların sayısını unutmuştum), küçük bir askeri cip tozlu yoldan geçerek önümüzde durdu. İçinden tek başına çıkan genç askeri tanıdım, o gün gördüğüm asteğmendi.

Hemen benim yanıma geldi ve “Merhaba Onur,” diyerek dışarıya doğru çıkmamızı işaret etti.

Korkmama rağmen onu takip ettim. Başıma yine ne gelecekti?

“Başbakan geliyor,” dedi asteğmen kısaca. “Senin de gelmen istendi, hazırsan gidelim.”

Bu sefer hazırlıksız yakalanmayacaktım. “İki dakika eve uğramam gerekiyor,” dedim ve gömleğimi değiştirip kendime çeki düzen verdikten sonra kapıda bekleyen cipe bindim.

Bu seferki yolculuk daha neşeliydi. Cipte şoför, asteğmen ve benim dışımda kimse yoktu. Asteğmen bölgenin nasıl keşmekeş içinde olduğunu, yüzlerce kişinin gelip gittiğini ve bunları idare etmenin zorluğunu anlattı. “Sen işin kolay kısmını yaptın, şimdi bizim canımız çıkıyor,” dedi gülerek. “Benim de çok sayıda üstlerim geldi ve bir anda bölgedeki en rütbesiz kişi sanırım ben oldum.”

Sivillerden de çok sayıda ziyaretçi vardı. Üniversitelerden özel olarak çağrılan bilim insanlarının dışında, politikacı ve idarecilerden de gelenler vardı.

Bugün de başbakan geliyordu.

NASA’dan gelenler olduğunu (aslında gizli bilgi olmasına rağmen) doğruladı. Benden bir şey saklamanın gereksiz olduğuna karar vermiş gibiydi.

Kabuki ise tekrar eski haline dönmüş ve büyüleyici güzelliğini sergilemeye başlamıştı (en çok bu habere sevindim ve onu yeniden görme düşüncesiyle heyecanlandım). Bilim insanları (Türk ve yabancı) onun dilini çözmeye çalışıyorlardı, ama henüz ortada pek bir sonuç yoktu.

Yolun bittiği yerden sonra da cipin içinde biraz ilerledikten sonra indik ve yürüyerek açıklığa ulaştık.

Daha önce (bir buçuk gün önce) gördüğümden çok farklı bir manzara vardı. Kordon genişlemiş ve çok daha büyük bir alanı kapsamıştı. Etraf tel örgülerle çevrilmiş ve bir kaç metrede bir duran askerler tarafından nöbet tutuluyordu. Bir kapıdan kontrol edilerek içeri girdik.

İçerisi, küçük bir kasaba kadar kalabalık hale gelmişti. Onlarca, yüzlerce kişi bir taraftan diğerine koşuşuyor, bir şeyler inşa ediyor ya da bir şeylerin üzerinde çalışıyordu. Askerler ve siviller iç içeydi ve sürekli bir gürültü vardı.

Asteğmen, “Bu taraftan,” diye beni içerilerdeki derme çatma, açık kapılı bir kulübeye sürükledi ve kalabalığın arasından sıyrılarak onu takip ettim.

Hiç kimse beni tanımamış gibiydi ve bundan şikayetçi değildim.

Kulübenin içinde, tahta bir masanın etrafında ayakta duranlardan bir tanesi Bilim ve Teknoloji Bakanı’ydı; üniversitede çalıştığım için tanıyordum. Adam beni görünce gülümsedi ve hararetle elimi sıktı. “Başbakan seni özellikle istedi, Onur,” dedi bir kaç nezaket sözcüğünden sonra. “Bu olayda dünyaya karşı yüzümüz sensin. Kabuki’lerle kaşılaşan ilk insan bir Türk ve bu sensin.”

Üzerimdeki sorumluluğun altında ezilmemeye çalışarak teşekkür ettim.

Bir saat geçmeden bir helikopterle başbakan da geldi. Bu ziyaretin görüntülerini herkes biliyor, sınırlı olarak izin verilen basının çektiği görüntüler binlerce kez yayınlandı. Çalışanlara teker teker teşekkür etti ve sonra Kabuki’nin yanında uzunca kalarak yüzlerce kare fotoğraf çektirdi. Bu görüntülerin pek çoğunda ben de vardım. Sanırım başbakan da artık dünyada ondan daha fazla tanınır bir yüz olduğumun farkındaydı.

İki saat kadar sonra, başbakan beni başbaşa konuşmak için yanına çağırdı ve etrafındakileri gönderdi.

“Senin bu işteki rolün düşündüğünden daha fazla delikanlı,” dedi.

Ne demek istiyordu? “Evet hanımefendi,” diye yanıt verdim, sessiz kalmamak için.

Bir gözünün üstüne düşen kumral kahkülünü eliyle düzelttikten sonra, “NASA’dan gelenleri görmüşsündür,” dedi. “İki gündür gelen telefonlara yetişmeye çalışmaktan başka iş yapamadım.”

Başımı anlıyormuş gibi salladım.

Kadın sesini alçaltarak, “Seninle açık konuşacağım Onur,” dedi. “Bu işin artık gizlisi saklısı yok. Kabuki’lerin buraya, Türkiye’ye indiğini artık herkes biliyor, fakat herkes bundan memnun değil.”

“Bunu tahmin edebiliyorum hanımefendi,” dedim. “Amerika’ya inmiş olsalar herkes için daha kolay olurdu herhalde.”

Gülümsedi. “İyi söyledin, gerçekten de öyle. Üzerimizde çok yoğun bir baskı var. Bunları, yani Kabuki’leri ve gemilerini, her şeyi alıp Amerika’ya götürmek ve orada kendileri incelemek istiyorlar. Ve sanırım bunu kabul edeceğim.”

Şaşkınlıkla ona baktım. Ne kadar yorgun ve uykusuz olduğunu ilk kez şimdi fark ediyordum.

Devam etti: “2016 depreminden sonra ekonomimizin ne kadar hassas durumda olduğu bir sır değil. Ben de ülkeye hibe yardımların artırılması koşuluyla ve ancak bu koşulla bu isteklerini kabul edeceğim. Şimdi rakamları konuşuyoruz, sanırım on yıla yayılacak yirmi beş milyar dolarlık bir rakamı kabul edecekler.” Bir an durdu ve uzaklara baktı. “Beni sakın suçlamaya kalkma, gerçekler bunlar ve benim yerimde sen de olsan aynı şeyi yapardın. Hem uluslararası hukukta bu durumun bir karşılığı yok; Kabuki’lerin bir ülkeye değil, dünyaya geldiğini ve Birleşmiş Milletler’e götürülmesi gerektiğini söyleyenler var. Buna karşı bir mantıklı bir argümanımız da yok. Ve biliyorsun, Birleşmiş Milletler de New York’ta.”

Başımı salladım. Onu suçlamaya niyetim yoktu, ama yine de duyduklarımı sindirmem biraz zaman alacaktı.

Tekrar dönerek bana baktı. Kendini toplamış gibiydi ve yeniden kendinden emin bir şekilde konuştu: “Ama bir şartımız daha olacak. Şu ölü gibi duran Kabuki, incelememiz için bizde kalacak. Onu inceleyecek olan ekibin başında da sen olacaksın.”

Şaşırarak, “Ama ben henüz o kadar yetkin…” diye kekeledim.

“Senin kim olduğunu ve üniversitedeki konumunu gayet iyi biliyorum delikanlı,” dedi. “Ben böyle olmasını istiyorum. Kabuki’ler konusundaki en büyük kozumuz sensin ve bu görevi yapacaksın.”

Tamam der gibi başımı salladım.

“Ankara’da sırf bu iş için özel bir laboratuvar hazırlatıyorum, güvenli ve gizli. İstediğin her türlü kaynak verilecek. İstediğin herkesten yardım alacaksın ve son derece yetkin bir ekibin olacak. Ama başında sen olacaksın. Hem, aslına bakarsan hiç kimse bu iş için özel olarak eğitilmedi. Yaparken öğreneceğimiz bir şey bu, bisiklete binmek gibi. Senden bu ölü Kabuki’den öğrenebileceğin her şeyi öğrenmeni ve sadece bana rapor vermeni istiyorum.”

* * *

Daire şeklindeki laboratuvarın iç çeperini, üç metre yüksekten, çepeçevre kaplayan balkondan içeriye baktım. Bu yükseklikten, beyaz önlükleriyle çalışanların hangisinin ne iş yaptığını kesin olarak söylemek mümkün değildi. 10 – 15 kişinin bir kısmı, bilgisayarlarının başında analiz programlarını kuruyorlardı, bazıları da ölçüm cihazlarının istedikleri yerlere yerleştirilmeleri için teknisyenlere talimatlar veriyorlardı.

Başbakanla konuşmamın ardından bir hafta geçmişti ve işte burada laboratuvarımın başındaydım. Yeni faaliyete geçiyorduk.

Bu kadar çabuk olacağını (hatta gerçekten olacağını bile) beklemiyordum doğrusu. Ama yine de onun talimatına uymuş ve kendi hazırlıklarımı yapmıştım. İstanbul’a dönerek eşyalarımı toparlamış ve birlikte çalışmak istediğim bilim insanlarının isimlerini listelemiş, bazılarının da Bilim ve Teknoloji Bakanlığı tarafından seçilmesine izin vermiştim (ne de olsa herkesi tanımıyordum). Beklemediğim bir hızla insanlar toparlanmış ve Ankara’da bir araya getirilmişti. Birçoğu benden daha yaşlıydı, ama benim altımda çalışıyor olmayı sorun etmemişlerdi, en azından şimdilik.

Elimizdeki tek ve muhtemelen ölü Kabuki’nin üzerinde çalışma fırsatını elde etmelerinin kendileri için de çok büyük bir fırsat olduğunun farkındaydılar.

Diğer Kabuki ve uzay aracı, çoktan Amerika’ya gönderilmişti bile. Şimdi onlar üzerinde çalışan, analizler yapan, teoriler üretip bunları test eden belki de binlerce kişilik bilim ekipleri vardı orada. Benim elimde ise, tam olarak ne yapacaklarını bilmeyen bir avuç insan vardı.

Ben de ne yapacağımızdan emin değildim aslında. İlk iş olarak, elimizdeki her türlü ölçüm cihazını kullanarak ne bulabileceğimize bakacaktık. Kimyasal analizler, ileri görüntüleme teknikleri ve bunun gibi yöntemlerle Kabuki’nin yapısını anlamaya çalışacaktık. Bunlardan bir sonuç elde edemezsek ne yapacağımız konusunda hiçbir fikrim yoktu.

Balkondan aşağıdaki daire şeklindeki laboratuvarın tam ortasındaki bir yükseltinin üzerinde, etrafındaki karmaşaya tezat şekilde bir heykel gibi duran Kabuki’ye bakarak, “Kimsin sen?” diye fısıldadım.

* * *

Önümdeki özenle hazırlanmış kağıtların son destesini açarak, bir şey bulamadığımızı farklı şekillerde anlatan son günlük raporun üzerinden geçmeye ve artık otomatikleşmiş şekilde sayfaları paraflamaya başladım.

Laboratuvarda çalışmaya başladığımızdan bu yana iki haftadan fazla zaman geçmişti ve, her ne kadar bunu dışarıya karşı yumuşatarak söylemeye çalışsam da, hiç bir şey bulamamıştık.

Kabuğun ardında yine kabuk vardı, görüntüleme cihazlarımız bize özetle bunu söylüyordu. Aynı yapıda, homojen bir kütleydi bu. Hiç bir yaşam belirtisi göstermiyordu. Hatta daha önce yaşamış olduğuna dair bir ize bile ulaşamamıştık. Bildiğimiz, dünyaya has organik canlıların hiç bir özelliğinin yakınından bile geçmiyordu bulgularımız. İlk günden beri bunun dışında bir sonuca ulaşamamıştık.

Saat geceyarısını geçmişti ve boş laboratuvarda tek başıma günlük raporları tekrar tekrar okuyup, o ana kadar göremediğim farklı bir bulguya, gözardı ettiğimiz bir ayrıntıya rastlayabilmek umuduyla çalışmaktan başka elimden bir şey gelmiyordu.

Amerika’dan gelen haberler de durumumuzun üzerine tuz biber ekiyordu. Normalde oradaki çalışmalar da (bizimkiler gibi) gizliydi; ama bizimle bütün bilgileri paylaşıyorlardı (en azından öyle olduğunu umuyordum, bir şeyler saklıyorlarsa bunu bilmemin imkanı yoktu). NASA’daki çalışmalarda her geçen gün yeni ilerlemeler kaydediyorlardı. Ne de olsa, ellerindeki Kabuki canlıydı (kendime bunu söylüyordum). Kabuki’nin üzerindeki görüntülerin ve değişimlerinin mantığını çözmek üzere olduklarını söylüyorlardı. Hatta, bir kaç gün içinde Kabuki’yle iletişim kurabilecekleri bir ortak dil oluşturacaklarını bile iddia ediyorlardı.

Benimse elimde hiç bir şey yoktu.

Bakanlık’takilerin bu durumdan hoşnutsuz olduklarını hissetmeye başlamıştım. Pek fazla bir beklentileri baştan beri yoktu aslında; bizim buradaki çalışmalarımız daha çok kamuoyuna yönelik bir sembolden öte değildi. Ama yine de elimizde en azından bir sonuç olsa iyi olacaktı. Sessizlik can sıkıyordu. Ekipteki bilim insanlarının da bu durumdan sıkıldıklarını ve yavaş yavaş benim liderliğimi sorgulamaya başladıklarını görebiliyordum.

Ama yapabileceğim hiç bir şey yoktu.

Son raporun son sayfasını da parafladıktan sonra, başımı kaldırarak sessiz Kabuki’ye baktım ve buradaki ilk günümde olduğu gibi, “Kimsin sen?” diye fısıldadım.

Başımı çevirip masadan kalkmak üzereyken, ancak göz ucuyla farkettiğim, anlık bir hareket gördüm.

Donakaldım.

Tekrar, yavaşça Kabuki’ye dönerek baktım. Hareket etmiyordu ve önceki halinden farklı görünmüyordu. Kalkarak, yavaş adımlarla etrafında dolaştım. Sonra laboratuvardaki cihazları kullanarak, dış ve iç görüntülerini aldım ve bunları daha önceki kayıtlarla karşılaştırdım.

Hiç bir fark yoktu. Bir saat önceki haliyle birebir aynıydı.

Acaba hareket ettiğini ben mi hayal etmiştim?

Üzerimdeki baskı nedeniyle, aklım bana oyun mu oynuyordu? Görmek istediğimi mi görmüştüm?

Öyle olabilirdi de, olmayabilirdi de. Bunu o anda bilmemin bir imkanı yoktu. Kabuki’yi görüntüleyen cihazları geceleri kapatıyorduk ve ortada bunu kontrol edebileceğim bir kayıt yoktu.

Ne gördüğümü hatırlamaya çalıştım.

Göz ucumda bir anlık bir hareket… O kadar…

Bir saniyeden çok daha kısa bir sürede olup bitmişti ve olduğundan bile emin değildim.

Kabuğunun yapısının, üzerindeki ince çizgileri oluşturan girinti ve çıkıntıların yer değiştirerek bambaşka bir şekil göstermesi ve sonra hemen, hiç bir şey olmamış gibi, eski haline dönmesiydi, kendimi zorlayarak hatırlayabildiğim.

Sanki bir kalp atışı gibi…

Bunu henüz, elimde bir kanıt olmadan kimseyle paylaşamazdım.

Etraftaki atıl duran kameralardan sekiz tanesini, eşit aralıklarla Kabuki’nin etrafına yerleştirdim ve devamlı çalışmaya ayarlarak, kaydetmeye başladım. Eğer bir daha hareket ederse, bunu kaçırmamalıydım.

Bu benim kendi projemdi. Sonuç alana ve doğrulayana kadar, kendi ekibimle bile paylaşmayacaktım.

Işıkları söndürdüm. Merdivenlerden çıkıp laboratuvarın girişinde retinamı okutarak açılan çelik kapıdan geçmeden önce tekrar geriye dönüp, cihazların ortasında sessizce duran Kabuki’ye son kez baktım.

“Kimsin sen? Ve ne söylüyorsun?”

Sırada: Kabuki – 3


Görseller : ~abelphee ve ~psion005     (Artworks by ~abelphee ve ~psion005)

Paylaş