KABUKİ – 1

11

Kabuki: Geleneksel Japon tiyatro türü. İçerdiği yoğun drama ve oyuncuların yüzlerindeki ağır makyaj ile de ünlüdür. Oyunlar bazen tüm güne yayılan uzunluktadır.

Bir Kabuki, geleneksel olarak jo-ha-kyu denilen bir formata bağlı olarak, beş perdede oynanır:

  • Jo: Açılış perdesi – Karakterlerin ve konunun uzun ve yavaş bir tempoda tanıtılması,
  • Ha: Sonraki üç perde – Olayların hızlanması, üçüncü perdede büyük bir dram veya trajedi ve ikinci ya da dördüncü perdede muhtemelen bir savaş/kavga yaşanması,
  • Kyu: Son perde – Çok kısa ve hızlı bir son.

Tarihi galipler yazar. Çoğumuz, farkında olmasak da, geçmişi ve bugünü nasıl görmemiz gerektiğini bize söyleyen bir genel bakış açısının dar kalıpları içinde yaşarız.

Bunu çok iyi biliyorum, çünkü 21. yüzyılın belki de en büyük kaybedeni benim.

Bütün dünyanın belki de fikir birliği içinde olduğu tek konu bu: Dünyanın yaşayan, en çok nefret edilen insanıyım.

Gerçekten neler olduğunu hatırlayan insan sayısı aslında fazla değil, ne de olsa üzerinden 50 yıla yakın zaman geçti. Benden nefret edenlerin çoğu, o zamanlar daha doğmamıştı bile. Ama adımı ve olanları, kendilerine anlatıldığı şekliyle, çok iyi biliyorlar.

Uzun hayatımın büyük bir kısmında kaçtım ve saklandım. Küçük ve her tarafı kapalı apartman dairelerinden aylarca çıkmadığım zamanlar oldu; sadece çok güvendiğim (ya da güvenmekten başka seçeneğim olmayan) kişilerin düzensiz yardımlarıyla hayatta kaldım. Kılık değiştirme konusunda kendimce ustalaştım; ama ne kadar iyi olursam olayım, aynı yerde biraz uzun kalınca beni o her yerdeki resimlerime (ya da yaşlandıkça nasıl görüneceğimi ustalıkla gösteren simülasyonlara) benzetmeye başlayan birileri çıkmaya başlıyordu. Başıma konan ödül için beni arayan profesyoneller de cabası… O yüzden hiç bir yerde uzun süre kalmadım.

Hiç kimseye de bağlanmadım.

Bazen bütün bunlara gerçekten değip değmediğini düşünüyorum. Yaptıklarımın değil tabii, kaçıp saklanmamın. Teslim olup bir hücreye tıkılsam, bundan daha kötü bir durumda olmazdım herhalde.

Ama bu kadar basit değil. Yakalanmaktan ve hapisten değil, bütün dünyanın saf nefreti ile yüz yüze gelmekten korkuyorum belki de… Bu yüzden saklanıyorum… Kendimle baş başa kaldığım uzun günler boyunca da olanları, ama gerçekten olanları, unutmamak ve herkes gibi kendimden nefret etmeye başlamamak için, tekrar tekrar kendime anlatıyorum.

Yaklaşık 50 yıldır benden nefret ediyor olsalar da, ondan önceki üç ay için dünyanın en popüler adamıydım. Tarih her gün yeniden yazıldığı için, bu kısmı dışarıda bırakmak herkesin işine geliyor. Ama ben hatırlıyorum…

Kabuki’lerle karşılaşan ilk insan benim…

Aslında herşey şans eseri, doğru zamanda doğru yerde olmam sayesinde oldu. 2010’ların sonlarında bir Ağustos gecesinde (o herkesin hatırladığı tarihte), her yaz en az bir haftamı geçirdiğim ailemin Nevşehir’deki köy evinde oturuyor ve annemin artık ne zaman evleneceğim konusunu içeren sorularını savuşturmaya çalışıyordum. Haksız da değildi, 27 yaşıma gelmiştim ve İstanbul’daki bir üniversitede biyoloji dalında eğitmenlik yapıyordum. Arkadaşlarımın çoğu ya evlenmişti, ya evlenmek üzereydi, ya da bu sorulara muhatap olmayacak kadar uzaklarda yaşıyorlardı. Aynı köydeki bir diğer arkadaşım az önce ailesiyle birlikte bizi ziyaret etmişti ve onlar gittikten sonra annem ve onun sorularıyla baş başa kalmıştım.

Çayımı yudumlayarak konuyu değiştirmeye çabalarken, uzaktan gitgide yükselen ve ıslığa benzeyen bir ses dikkatimi çekti. “Bir dakika,” dedim anneme ve ne olduğunu anlamaya çalıştım. Ses bir kaç saniye içinde yükseldi ve tizleşerek kulağımı rahatsız etmeye başladı. “Hayırdır inşallah,” dedi annem, benim gibi sesin kaynağını karanlık gecenin içinde görmeye çalışırken.

Sonra, bulunduğumuz yerin uzağında, gecenin anlık bir parıltıyla aydınlandığını fark ettik. Ses, bir anda, gökgürültüsünü andıran yoğun bir gümbürtüyle son buldu. Oturduğumuz üstü açık çardağın tahtaları gıcırdayarak sallandı ve korkuyla trabzanlara tutunduk.

Sonra hepsi bitti.

Etrafta ulumaya başlayan bir kaç köpeğin dışında bir ses duyulmuyordu. Biraz bekledikten ve sarsıntının devam etmediğinden emin olduktan sonra, annemin itirazlarına rağmen neler olduğunu anlamak için dışarı çıktım.

Benim gibi dışarı çıkmış olan komşular da aynı şeyi yaşamışlardı ve kimse ne olduğunu bilmiyordu. “Deprem olmuştur,” diyordu birileri – 2016’daki İstanbul depreminden sonra her şeyi depreme yormaya başlamıştı insanlar. Bazıları da “Dinamit patlatmışlardır,” ya da “Trafik kazası,” diyordu. Tam olarak nerede olduğu ya da köye olan uzaklığı konusunda da farklı fikirler vardı. Biraz orada durduktan sonra eve dönerek, annemin ben yokken açtığı televizyonda bununla ilgili bir haber aradım.

Hiç bir şey yoktu. Biraz daha oyalandıktan sonra yatarak uykuya daldım.

Bir kaç saat sonra, evin kapısının sertçe çalınmasıyla uyandım. “Seni çağırıyorlar,” dedi annem odamın kapısından. “Çık bak bakalım.”

Kapıyı açtığımda, yüzlerindeki toz ve kir nedeniyle ilk önce tanıyamadığım iki kişiyle karşılaştım. “Onur, üstünü giyin de gidelim,” dedi biri. “Bunu ancak sen anlarsın.”

Omuzlarındaki tüfekleri görünce tanıdım onları. Köyün avcılarındandı bunlar. Birisi çocukluktan arkadaşımdı; ama benim gibi okumamış, köyde kalmıştı. Yaz aylarında geceleri ava çıktıklarını biliyordum.

Aceleyle hazırlanıp dışarı çıkarak, dışarıda çalışır durumdaki kamyonete bindiğimde neler olduğunu sordum. “Bilmiyorum,” dedi yüzünü çevirerek. Korktuğunu belli etmemeye çalışıyordu besbelli, ama yüzündeki dehşet ifadesini fark etmiştim.

Kamyonet köyün dışına çıkarak, tozlu yollarda, çukurlara gire çıka giderken köye kadar yaya olarak dönmüş olduklarını anladım. Belki saatlerce, hiç durmadan yürüyerek, belki de korku içinde koşarak köye geri gelmişlerdi ve beni bulmuşlardı. Köydeki (köy okulunun öğretmeni dışında) tek bilim insanı bendim ve tam olarak ne yaptığımı anlamasalar da (hoş, bazen ben bile anlamıyordum), üniversitede çalıştığımı biliyorlardı. Neyle karşılaştıklarını daha çok merak etmeye başladım, ama bu gece daha önce duyduğumuz ses ve sarsıntı ile ilgili olduğundan kuşum yoktu.

Kamyonet sonunda sarsılarak durdu ve inerek yürümeye başladık. Etrafta hiç bir yerleşim yoktu ve karanlığın içinde el fenerlerinin yardımıyla, ağaçların arasında, dağlık arazide, tek sıra halinde yürüyorduk. Ben ikisinin ortasında yürüyorum. Öndeki yolu gösteriyor, arkadaki de düşüp yuvarlanmamam için bana yakın yürüyordu. Buraları avuçlarının içi gibi bildikleri belliydi, benimse nerede olduğumuz konusunda hiç bir fikrim yoktu.

En sonunda, ağaçların seyrekleşmeye başladığını ve bir beyaz – mavi arası bir ışıltının etrafı aydınlatmaya başladığını fark ettim. Önümdeki avcının adımları yavaşladı ve omzunun üzerinden dönerek “Burası,” dedi. Daha fazla gitmek istemediği belliydi.

Onu geçerek, son ağaçların arasından sıyrıldım ve dünyanın en meşhur sahnesinin içine girdim.

Fotoğraflarını ve görüntülerini artık herkes ezbere biliyor, ne de olsa uzaylılarla ilk temas anıydı bu. Binlerce kitapta ve belgeselde kullanıldı, ders kitaplarında yer alıyor, bir çok evin duvarını da posterleri süslüyor.

Ben ise ilk önce ne gördüğümü anlayamadım. Işıltı daha yoğunlaşmıştı ve bir kaç saniye gözlerimi kırpıştırarak ışığa alıştırmaya çalıştım. Işığın kaynağı 25 – 30 metre ilerimde büyük bölümü toprağa gömülmüş, bir kısmı ise dışarıda kalmış metal bir nesneydi. Dışarıda kalan kısmı, ışıltısının rengi beyaz ve mavi karışımı olmasına karşın, koyu kırmızıydı. Aklıma ilk önce, bunun atmosfere girişteki sürtünmeden kaynaklanmış olabileceği geldi; belki geminin gerçek rengi çıkardığı ışıltı gibiydi.

Evet, en baştan bunun bir gemi olduğuna kanaat getirmiştim, başka bir şey olamazdı.

Aslında düşününce, buna şaşırıyorum. Yıllarca uzayla bir ilgisi olmamış bir ülkede yaşıyordum. Aya insan falan göndermemiştik. Mars’a keşif araçları gönderip duran ve insan göndermeye hazırlanan ülkelerden de değildik. Bir uzay araştırma programımız yoktu. Bilimkurguyu bile (bu ihtimalleri düşünmeyi veya sadece hayal etmeyi bile) küçümsüyorduk.

Ama karşımdakinin bir uzay gemisi olduğundan ilk andan itibaren emindim.

Geminin etrafında, gemiden kopan bazı parçalar yerlerde kendi kendine ışıldıyordu. Çarpmanın şiddetiyle dağılan toprak ve kaya parçaları, genişçe bir alana yayılmıştı.

Geminin biraz önünde, silindire benzeyen şekilde, kızıl ve kahverengi karışımı renkte bir şey vardı. Metal olmadığı ve geminin parçası olmadığı belliydi. İlk önce geminin çarpmasıyla parçalanan bir ağaç parçası olduğunu düşündüm, ama daha yakından bakınca bunun daha önce görmediğim bir şey olduğunu anladım.

Bütün çevresi düzensiz ve ince, kabartılar, girinti ve çıkıntılar ile bezenmişti. Rengi ve şekli çok farklı da olsa, bana bir ağacın kabuğunu anımsattı.

İlk gördüğüm uzaylı buydu ve ölmüştü. Tabii bunu çok sonra öğrendim.

O ilk anda aklıma gelen “Kabuk” adını ben koydum onlara. Daha sonraki ilk röportajlarda ve resmi raporlarda, yazışmalarda da bu isim kullanılmaya başlandı. Daha sonra, haber dünyada müthiş bir hızla yayılırken, bu isim daha evrensel olarak bilinen “Kabuki”ye dönüştü.

Kabuki’nin hareketsiz durduğundan emin olduktan sonra, her adımımı dikkatle atarak geminin diğer tarafına doğru yürüdüm. Geride kalan avcılar gibi ben de korkuyordum, bilinmeyen ve yeni olan her zaman korkutur. Ama tarihi bir olayın içinde olduğumun da farkındaydım ve bunu bırakarak kaçıp gidecek de değildim.

Geminin dış yüzeyine fazla yaklaşmamaya dikkat ederek, yakınımdaki köşesinden döndüm ve o ana kadar bir insanın gördüğü en güzel yaratık ile karşılaştım.

Bir Kabuki’yi canlı olarak görmeyen birine bunu anlatmaya çalışmak, kulakları duymayan birisine bir klasik müzik konçertosunu anlatmak gibi bir şey. Aslında, ondan çok daha zor.

Büyüklüğü ve şekli biraz önce gördüğüm ölü Kabuki’den pek farklı değildi. Bir buçuk metreye yakın bir yükseklikte, kaba bir silindire benziyordu. Ama gördüğüm şey, gerçekten gördüğüm şey bu basit tanımlamalardan çok daha öteydi.

Hareket eden ve devamlı değişen bir yüzeyi vardı. Neden oluştuğunu anlamak mümkün değildi. Ama sanki dış yüzeyinde (cildinde) renkler ve şekillerin sonsuz devr-i daimini izliyordum.

Bir sanat eserine, bir resme bakarken değişik detayların, anlamların, katmanların kendilerini yavaşça belli ederek güzelliklerini takdir etmemizi sağlamaları gibi, ama bundan çok daha büyük bir şey vardı karşımda. Renklerin, daha önce görmediğim güzellikteki ana ve ara renklerin birbirleriyle değişerek, çeşitli yollarla Kabuki’nin üzerinde dolaşmaları, geometrinin kurallarını alt üst ederek şekiller oluşturmaları, tek bir yüzey üzerinde bir kaç ayrı katmanın aynı anda oluşması ve sonra yeniden değişmesi…

Ancak bu kadarını anlatabiliyorum. İnsan dili, gördüklerimi anlatacak kelimelere sahip değil.

Güzellik hissi… Gördüğüm şeyin bende yarattığı duygu, güzelliği görmek, özümsemek ve hiç bitmemesini istemekten başka bir şey değildi.

O ana kadar boşuna yaşamış olduğumu düşündüm.

Gözlerimden iki damla yaş süzüldüğünü ancak bir kaç dakika sonra fark ettim.

Kabuki’nin yüzeyinden bir kaç ufak dalın çıkarak sonra tekrar kendi içinde kaybolması ile titredim. Bildiğimiz şekilde kolları ya da bacakları yoktu. Bir kafası bile yoktu, bildiğimiz hiç bir gelişmiş canlıya benzemiyordu.

Çok yavaşça, yüzeyindeki hareketleri yavaşlattı ve bana doğru yarım metre kadar yaklaştı. Yürümüyordu, yerin üstünde kayıyor gibiydi.

Geriye doğru sendeleyerek bir kaç adım attım. Beni fark etmiş olabilir miydi? Nasıl görüyordu?

Benim hareketimle birlikte Kabuki de durdu. Şimdi yüzeyinde daha farklı şekiller oluşturmaya başladığını görüyordum. Etraftaki gemi parçalarının, ağaçların yansımasına benziyordu sanki.

Hayır, yansıması değil – bunları yeniden, değişik açılardan ve uzaklıklardan gösteriyordu bana. Bir kayıt cihazı gibi, istediği görüntüleri sunuyor olmalıydı.

Sonra, üzerinde kendimi gördüm.

Binlerce kez gördüğüm aynadaki yansımam ya da fotoğraflarımdan çok farklıydı görüntüm. Çok daha güzeldi. Bir Kabuki’nin gözünden böyle görünüyor olmalıydım. Gözlerimi bu görüntünün üzerinden alamadım.

Her şeyi böyle güzel görebilmek için neler vermezdim…

Bana bir şeyler anlatmaya çalışıyor gibiydi. Görüntüleri benim anlayacağım şekillerde sunmaya çalışıyordu. Bir hikayesi vardı ve bunu anlamam gerekiyordu. Ama artık daha fazla düzgün düşünemiyordum. Bu kadarı benim için fazlaydı.

Birilerini arayarak haber vermem gerekiyordu. Kimi aramam gerektiğini düşünürken gülümsedim. Böyle bir durumda neresi aranırdı ki? Jandarma mı? NASA mı? Tübitak mı? Bildiğim tüm resmi ve özel hiyerarşileri hatırlamaya çalıştım. Yanlış bir şey yapmamalıydım.

Filmlerde nasıl oluyordu? Uzaylılar genellikle Amerika’ya geliyorlardı ve konu bir şekilde Başkan’a iletiliyordu.

Ben de böyle yapmalıydım. Amerikan Başkanı’na değil tabii, kendi devlet başkanıma/başbakana ulaşmalıydım. Bunu doğrudan yapamayacağımı biliyordum elbette. Aklıma gelen tek şey, valiliği aramaktı. Bu saatte orada kimsenin olup olmadığını ya da bana inanıp inanmayacaklarını aradıktan sonra öğrenecektim.

Ama hepsinden önce yapmam gereken bir şey vardı. Telefonumu çıkararak kamera moduna aldım ve önce çevreyi ve gemiyi genel planda çekerek kaydettim. Sonra yavaşça Kabuki’yi kadraja aldım ve onun güzelliğini olabildiğince kaydetmeye çalıştım. Canlı göründüğü kadar güzel olacak mıydı acaba? Sonra görüntüye kendimi de alarak, Kabuki’yle aynı kadrajda, uzun bir plan kaydettim.

Yapmam gereken şey belliydi. Resmi kanallarda kaybolmadan önce, görüntünün gücünü kullanmalıydım. Bir konuda saatlerce konuşmaktansa, bir fotoğraf karesi bazen çok daha fazla şey anlatır ve çok daha fazla etkili olur.

Daha sonra, bu görüntüyü ekleyerek telefonumdan tarihin en ünlü twitter mesajını attım.

Kabuk ve ben – Merhaba Dünyalı.”

Bunu diğer sosyal ağlardaki sayfalarımda ve kimdir.com’daki meta sayfamda da paylaştıktan sonra beklemeye başladım.

Henüz sabah olmamıştı, arkadaşlarımın büyük kısmı henüz uyuyordu. Uyandıktan ve mesajımı gördükten sonra kendi ağlarında paylaşmaya başlayacaklardı. Bir kaç saat içinde Türkiye dışında da yayılmaya başlamış olacaktı. Zaman dilimlerini düşünürsek, her zaman uyanık olan birileri vardı. Önce Avrupa ve Afrika, sonra Amerika, Uzakdoğu ve Asya’nın tamamını turlayarak yeniden buraya gelecek bir kartopu gibi, viral bir enfeksiyon gibi insanlığın gündeminin en önemli konusu haline gelecek ve haber kanallarının bir numaralı haberi olacaktı.

Mesajın metni ilk bir kaç saatte yabancı biri tarafından değiştirilecek ve tüm dillerde aynı şekilde kullanılan “Kabuki” ismi kullanılmaya başlanacaktı. Bir Japon tiyatro türüydü bu aslında, alakasız görünüyordu. Ama düşününce, Kabuki sanatçılarının taktıkları maskeler ve ağır makyajları ile görüntülerini değiştirmeleri, benim karşılaştığım Kabuki’lerin muazzam güzelliklerini ve değişkenliklerini anlatmak için oldukça uygundu.

Meet the Kabukis – Hello Earthling.” (Kabuki’lerle tanışın – Merhaba Dünyalı)

Mesajın en çok paylaşılan şekli buydu.

İnsanlar önce her zaman yaptıkları gibi kuşkuyla yaklaşacak, görüntünün her karesini binlerce kez inceleyeceklerdi. Bunun Türkiye’nin ücra bir bölgesinden gelmiş olmasına da dudak bükeceklerdi. Teleskop ve uydu kayıtlarına bakılacak, bu düşen geminin başka bir kaynaktan teyidi yapılmaya çalışılacaktı. Binlerce uzman televizyonlarda konuşacak, birbiriyle çelişen tezler ortaya atacaktı.

Bunların hepsinin merkezinde de ben olacaktım. Görüntünün içine yerleştirdiğim adım ve imzam (Onur!) konuyla ilgili her haberin içinde geçecekti. Hayatımın değişeceği kesindi. Ama ne olacaksa hazırdım, bu güzelliği herkes görmeliydi.

Gülümseyerek bilinmeyen numaraları aradım ve çıkan buğulu sese “Valiliğin numarası lütfen,” dedim.

Sırada : Kabuki – 2

Paylaş

11 yorum

  1. avatar

    Sanirim Kabuki ilerde kotu birsey yapacak. Kahramandan neden bu kadar nefret edildigini merak ettim=)) Siradan bir vatandasin yabanci bir turle gerceklestirdigi ilk temasi sosyal aglardan Dunya ile paylasmasi ilginc olmus. Boyle bir olayi Facebook’ta gorsem tuylerim diken diken olabilirdi. Kahramanin birilerine haber verme sirasinda yasadigi zorluk da manidar olmus=)) Gercekten de basimiza boyle bir olay gelse biz kime haber verecegiz, cok merak ediyorum:) Badahan Bey, yeni basladigim guzel KD seruvenimde, bu hos ve merak uyandiran oyku okudugum ilk oykunuz oldu. Digerlerini de vakit buldukca okuyacagim, kaleminize saglik.

  2. avatar

    Ben de Mehmet bey gibi çok beğendim. Devamını merakla bekliyorum 🙂

    Kaleminize sağlık..

  3. avatar

    Yorumlarınız için teşekkür ederim Mehmet Bey. Kahramanın (ya da, daha doğrusu anti-kahramanın) bu konudaki avantajı, sanırım bilim kurgu okuması. Bu sayede, bu tip bir durum için geçerli olacak senaryoları ve çözüm yollarını bulabiliyor. Aksi halde örneğin Kabuki’lere taş falan atabilirdi, değil mi? 🙂

    Hikaye, bir ilk temas (kontakt) hikayesi ve beş ya da altı bölümde sona erecek. Kahramandan neden nefret edildiğini de yakında öğreneceğiz.

    Tekrar teşekkürler…

  4. avatar
    Mehmet KARDAŞ -

    Güzel bir başlangıç olmuş. Hikaye ilerleyen bölümlerde daha da açılacak belli ki. Bu arada Onur’un Nevşehir’li olması da hikayeye ısınmamda etkili olmadı desem yalan olur. Ben de Nevşehirliyimdir 😛

    Devamını bekliyoruz hocam 🙂

  5. avatar

    Teşekkürler Mehmet Bey. Coğrafi tasvirlerde bir hata yapmam umarım!

    İlk temas Nevşehir kırsalında gerçekleşiyor… Devamını da umarım beğenirsiniz…

    Selamlar…

  6. avatar

    Hikayenin başında Amerikalı veya Japon bir kahraman beklerken karşıma Nevşehirli Onur’un çıkmasıyla tam anlamıyla ters köşeye yattım 🙂 Uzaylının yapısının bilinen uzaylı tanımlarından farklı olması ilk anda aklıma gelen klasik senaryoları bertaraf ederken beni gerçekten olayların devamı konusunda derin bir merak içinde bıraktı.

    Sonuç olarak giriş pek leziz olmuş, ellerinize sağlık. Devamını bekliyorum.

  7. Badahan CANATAN - KABUKİ – 2 | Kayıp Dünya

Yorum yapın