DOĞUŞ – 2 (Aydınlanma)

2

Şimdi on dokuz yaşındayım.

Günlüğe ilk kaydımı düştükten bu yana bir yıldan fazla zaman geçti. Aradaki zamanda çok önemli bir değişiklik olmadı. Bazen yeni bir şeyler yazmaya niyetlensem de, sonra vazgeçtim. İlk yazdıklarımı birkaç defa okudum ve bunlara ekleyecek bir şey bulamadım.

Ama şimdi, yazmam gerekiyor. Çünkü çok önemli şeyler oldu. Ve bunları Michael’la konuşmam imkânsız.

İki gün önce, Michael ortadan kayboldu.

Onun belli süreler için uzaklara gitmesine alışkınım. Ama böyle durumlarda bana önceden haber verir ve onun yokluğunda benim bakımım konusunda Ev’de ayarlamalar yapar.

Bu sefer öyle olmadı.

Öğle yemeği zamanı geldiğinde Michael ortada yoktu. Biraz bekledikten sonra, etrafta onu aramaya koyuldum. Onun ismini bağırarak Ev’in içinde ve etrafında dolaştım. Sonra, Ev’den biraz uzaklaşarak yakın çevreyi ve tarım bahçelerini araştırdım. Michael’dan bir iz yoktu.

Önce çok korktum. Böyle ortadan kaybolmak, Michael’ın yapacağı iş değildi. Onun yakınımda olmadığı veya bulunacağı yeri bana önceden söylemediği bir zamanı hatırlamıyorum. Ne yapacağımı bilemeden birkaç saat Ev’in etrafında dolaştım. Bir süre ağladım. Yalnızlık hiç de hoş bir şey değil.

Sonra, karnımın guruldadığını fark ederek, bir şeyler yemem gerektiğine karar verdim. Michael’ın yaptığı yemeklerin nasıl hazırlandığını bilmediğim için, onun daha önceden topladığı meyvelerden birkaç tane yiyerek açlığımı bastırdım. Michael hala ortada yoktu.

Kendimi hiç çalışacak durumda hissetmiyordum. Bu durumda kendimi işime odaklamam mümkün değildi. Ben de Ev’in içine girerek, geniş odaları ve çok sayıdaki dolabı tekrar taramaya karar verdim.

İlk araştırmamda olduğu gibi, görünürde Michael’dan eser yoktu. Bu kez, Ev’in giremediğim kısımlarına bakmaya karar verdim. Buralara benim girmeme izin yoktu, ama o anda içinde bulunduğum durumun vahametinin, her türlü yasağı aşacak bir büyüklükte olduğunu biliyordum.

Kapalı ve kilitli bir kapının önünde durdum ve kapının yanındaki duvarda yer alan ve üzerinde sayılar olan düğmelere baktım. Michael, yasak kapıları açmak için bu düğmelere belli bir kombinasyonla basıyor ve kapının açılmasını sağlıyordu. Düğmelerin, sayıların her birinin çıkardığı ses diğerlerinden farklıydı ve biraz deneme yaptıktan sonra, Michael’ın kapıyı açarken çıkardığı sesleri, o melodiyi hatırladım. Kapı hızla yukarı çekilerek açıldı. Bir an için donakaldım. Ellerim titriyordu. Sonra, kendimi toplayarak bir adım attım ve içeri girdim. Kapı arkamdan aynı hızla kapandı.

Genişçe bir bölümdeydim. Bu bölümün her tarafında kendince çalışan ve daha önce görmediğim çok sayıda makine vardı. Tam ortada, içi sıvılarla dolu camdan birkaç havuz yer alıyordu. Bunların içi boştu. Büyük odanın her bir yanında değişik kapılar yer alıyordu. Bunları açmaya denesem de başarılı olamadım. Her birinin kendine özgü, değişik şifreleri vardı ve bunların melodisini daha önce duymuş değildim.

Birkaç defa, avazım çıkana kadar bağırdım. Sesim bölümün duvarlarında yankılandı. Ama Michael hala ortalarda yoktu.

Ben de buradaki makineleri incelemeye başladım. Çoğunun ne işe yaradığını anlayamadım. Ev’de daha önce gördüğüm veya Michael tarafından bana açıklanan hiçbir şeye benzemiyorlardı.

Bir tanesi diğerlerinden farklıydı. Bazı kısımları benim kullandığım istasyonu andırıyordu. Onu açmayı denemeye karar verdim. Belki bana Michael’ın bulunduğu yer konusunda bir bilgi ya da ipucu verebilirdi. Birkaç başarısız denemeden ve umutsuzca geçen saatlerden sonra, onu açmayı ve içindeki dosyalara ulaşmayı başardım.

Ulaştığım dosyaların pek çoğu bana anlamsız gelen sayılar ve istatistiklerle doluydu. Bazı dosyalar ise hiç açılmıyordu.

Sonra, öbür dosyaların uzağında, tıpkı benim günlüğümü saklarken yaptığım gibi bir yöntemle saklanmış bir dosyaya ulaştım. Bunun diğerlerinden daha uzun süredir açılmadığı belliydi.

Üzerindeki birkaç katman şifrelemeyi aşabilmem yine birkaç saatimi aldı. Geç olduğunun farkındaydım, ama yeni bir şeylere ulaşmanın heyecanı içindeydim.

Sonunda dosyayı açtığım zaman, benimki gibi yazıyla tutulmuş bir günlükle karşılaştım.

Ama bunu yazan farklıydı. Michael değildi. michael, yani benim dışımda herhangi bir michael da değildi. Bunun ne kadar saçma olduğunun farkındayım. Ama merakım ağır bastı ve okumaya başladım. Hayatım o anda değişti.

Önemli kısımlarını aşağıya kopyalıyorum:

Pek yakında öleceğiz.

Buradaki yıllarımız yakında sona erecek, çünkü doğal hayatımızın sonuna geldik. Genetik ve kozmetik zenginleştirmelerle hayat sadece belli bir süre için uzayabiliyor. Kaçınılmaz olan, ertelense de sonunda geliyor.

Benim adım Alp. Buraya düştüğümüzden bu yana elli yıldan fazla zaman geçti. Bu elli yılın büyük kısmında sadece Mike ve ben vardık.

Yolculuğumuzu, yaşanabilir gezegeni bulduğumuz andan bu yana büyük bir gizlilik ve heyecan içinde planlamıştık. Birlik’in, yani otoritenin bilgisi dışında, daha önce keşfedilmemiş bir gezegen… Buraya bizim gibi onlarca bilim adamı ve kadını ile birlikte bir keşif gezisi düzenlemiştik. Bu dünyayı gözümüzle görmek, şartlarını incelemek ve kalıcı bir koloni inşa etmek istiyorduk.

Ama Birlik bizi izliyordu. Nasıl olduğunu bilmiyorum, belki de birileri haber uçurdu. Ama gemimizin arkasına takılan ufak savaş gemilerini atlatamadık. Hedefimizi onlara belli etmemek için yönümüzü değiştirdik ve manevralar yaptık. Ama durmadık. Onlar da gemimizi vurdu. Motorlar ve yaşam destek sistemleri büyük zarar gördü. Aramızdan çoğu o saldırıda hayatını kaybetti. Bizi uzayın boşluğunda yavaş bir ölüme terk ederek yanımızdan ayrıldılar.

Kalanlarımız, elimizdeki çok kısıtlı imkanlarla tamirata girişti. Sonunda, gemimizi yeniden hareket edebilir hale getirebildik. Düşük hızla da olsa, manevralar yaptık ve yeniden rotamıza koyulduk. Bu sisteme ulaşmamız yıllarımızı aldı. Yolda ölenlerimiz oldu. Ama sonunda başardık.

Tek sorun, atmosfere giriş ve yumuşak inişi sağlayacak sistemlerin tamir edilemeyecek ölçüde harap olmasıydı. Biz de düştük.

Ne kadar yavaşlatmaya çalışsak da, gezegenin üzerine düşerek çarptık. Geminin büyük kısmı bu çarpışmada harap oldu. Birlik saldırısında ve yolda ölmeyenlerin büyük çoğunluğu bu çarpışmada öldü.

Çok yaralı vardı ve hepsi ağır durumdaydı. İlk günler çok zor geçti. Yiyecek ve tıbbi bakım olmadan, inlemeler içinde her gün arkadaşlarımızın ölümlerini izliyor ve hayata tutunmaya çalışıyorduk.

Sonunda sadece ben ve Mike hayatta kaldık. Çok zor günlerdi.

Ölülerimizi gömüp, geminin kalıntılarından kendimize geçici olarak kalacak bir yer yaptık. Sonra yiyecek şeyler ve temiz su bulduk. Yaralarımızın iyileşmeye başlaması sonrasında, Mike ile oturup bundan sonra neler yapabileceğimizi konuştuk.

Burada ikimizin bir koloni kurmasının imkânsız olduğu barizdi. Zaten yola çıkarkenki amacımız da, bu yolculukta bu gezegenin özelliklerini keşfetmek ve bizden sonra gelecek olanlar için bu bilgileri geri ulaştırmaktı. Her konuda uzmanlardan oluşan grubumuz da bu amaca uygun olarak oluşturulmuştu.

Geri dönmemiz de imkânsızdı. Gemi, atmosfere girişinde ve gezegenin yüzeyine çarpmasının şiddetiyle paramparça olmuştu. Geminin uzayda yolculuğu sağlayan motorları, diğer pek çok yaşamsal sistemi gibi tamamen yok olmuştu. Bunları bizim yeniden yapabilmemiz söz konusu değildi. Birincisi, bunun için elimizde bunların hammaddeleri ve bunları işleyecek bir üretim merkezi yoktu. İkincisi, bunlar olsa bile, bunların nasıl yapılacağı konusunda hiçbir fikrimiz yoktu.

Mike bir makine mühendisi. Ben ise genetikbilimciyim. Bir uzay gemisinin sıfırdan yapılması ise ikimizin de bilgi ve becerisinin dışında. Eğer gemideki orijinal kadrodan başka hayatta olanlar olsaydı bile, onların bilgi seviyesinin de bunun için yeterli olmayacağını düşünüyorum.

Mike, gemideki hizmet robotlarından birini onarmayı denemeye karar verdi. Belki onun bize yardımı olabilirdi. Hem birtakım işlerimizi görür ve güce dayalı işleri yapar, hem de sorunumuzun çözümü için işimize yarayabilirdi.

Etrafta büyük bir alana dağılmış olan gemi enkazını araştırarak, nispeten az hasar görmüş robot parçalarını toplamaya başladık. Çoğu kullanılmaz haldeydi, ama parçalarından bazıları hala kurtarılabilirdi. Mike’ın önderliğinde bunları ayırarak bir köşede biriktirmeye başladık. Bu iş haftalarca sürdü.

Sonunda Mike, elimizdeki parçaları ve kendi yaptığı basit ve eğreti aletleri kullanarak, parçaları birleştirmeye başladı. Pek çok defa parçaların işlevlerini yitirdiğini, bazılarının birbirleriyle uyumsuz hale geldiğini ve çalışmadığını gördük. Yeni parçalar bulmayı veya kendimiz yapmayı deneyerek, bu zorlukları aşmaya çalıştık. Asıl işi Mike yapıyordu, ama devamlı benim yardımıma ihtiyaç duyuyordu.

İki yıl kadar sonra, el yapımı bir robot oluşturmayı başardık. Pek çok eksiği vardı ve dış görünüşü kablolar ve devreler ile korkunç bir haldeydi, ama çalışıyordu. Bir hizmet robotunun beynine sahip olduğu için, sınırlı da olsa bazı işlerimizi görmeye başladı.

Mike’la birlikte bu robotu bizim uzay gemisinin onarılması işinde kullanıp kullanamayacağımızı tartıştık. Beynini uygun şekilde yeniden kurgulayabilirsek, belki bu görevi yerine getirebilirdi. Ama Mike bu konuda oldukça kuşkuluydu. Bu tip robotların yetersizliklerle dolu olduğunu, ancak önceden verilen talimatları yerine getirebildiklerini, yönlendirilmeden bir şey yapamadıklarını söyledi. Ve kesinlikle yaratıcı olmadıklarını, bilim adamlığı rolüne soyunamayacaklarını üstüne basa basa belirtti. Ayrıca, son olarak, robotun mekanik devreleri konusunda uzman olmasına rağmen, robotun beyninin ayrı bir uzmanlık gerektirdiğini ve kendisinin bu konudaki bilgisinin son derece sınırlı olduğunu ekledi.

Mike’ın söyledikleri ne kadar inandırıcı olsa da, başka bir çıkış yolu göremediğimiz için bunu en azından denememiz için ısrar ettim. O da, gönülsüzce de olsa, sonunda kabul etti.

Bir yıl kadar süren çalışmadan ve başarısız denemelerden sonra, yapabileceğinin en iyisi olduğunu söylediği sonuç ortaya çıkmıştı. Yine sarkan kablolar ve sallanan devrelerle doluydu, ama beynini ve diğer sistemlerini yeni baştan döşemiştik. Ona, biraz da espriyle, Soner adını verdik.

Soner, verdiğimiz talimatları ilk başta anlamadı. Ondan yeni baştan bir uzay gemisi inşa etmesini istiyorduk. Bunun kendi kabiliyetlerinin dışında olduğunu ve nasıl yapılacağını bilmediğini söyledi. Biz de ona, bunu bizim bilgilerimizi temel alarak onun araştırmasını ve bulmasını istediğimizi söyledik. Kafası karışmış gibiydi.

Onu eğitmeye ve bildiklerimizi öğretmeye çalıştık. Bazı konuları kolayca anlamasına ve konular arasındaki ilişkileri de başarıyla kurmasına rağmen, bir sonraki seviyeye bir türlü geçemiyordu. Kendi kendine çalışarak yeni şeyler bulacak entelektüel derinlikten ve en önemlisi bilimsel yöntemden yoksundu. Onu bıraktığımız noktadan bir adım öteye geçemiyordu.

Mike, bunun en başından beri beyhude bir çaba olduğunu söyledi. Robotlar, bilimsel gelişmede insanlara ancak yardımcı olabilirlerdi. Kendi başlarına bir fikir üretmeleri veya yeni bir şey bulmaları söz konusu değildi. Bunu ancak insanlar yapabilirdi.

Çalışmalarımıza ara vererek, günlük hayatımıza odaklandık. Bu konuyu artık düşünmek bile istemiyorduk.

Daha sonra, aradan geçen birkaç yılın sonunda, çözümün tam olarak bu olduğuna karar verdim. Bir süre düşündükten sonra, Mike’a fikrimi açıkladım. Her zaman olduğu gibi, yine benim söylediklerimi tereddütle ve kuşkuyla karşıladı. Bunun işe yarayacağını sanmadığını, artık bu konuyu tamamen unutmamız gerektiğini söyledi. Çok uzun süre, şiddetli tartışmalar yaptık. Birkaç hafta sonra, onu ikna etmeyi başardım. Denemekten başka çaremiz yoktu.

Eğer buradan ayrılmamız için bir uzay gemisine ihtiyacımız varsa, ve eğer bu gemiyi biz veya bir robot yapamıyorsa, bunu ancak insan zekası halledebilecekse, biz de tam olarak bunu yapacaktık.

Gerekli bilimsel araştırmaları yapacak, teknolojiyi sıfırdan başlayarak geliştirecek ve bir uzay gemisini inşa edecek olan insanları yapacaktık.

Benim uzmanlığım burada devreye giriyordu. Soner, ona verdiğim talimatlarla, istediğim şekilde bir laboratuar meydana getirdi. Geminin ve kargomuzun parçalarını kullanarak yaptıklarının yanı sıra, benim yönlendirmem ile bazı cihazları kendisi üretti. Sonuç basit ve ilkel olmasına karşın, başlangıç için yeterliydi.

Benimki yoğun şekilde yasal düzenlemeye tabi olan bir bilim dalı. Genetikçilerin yapabilecekleri ve yapamayacakları şeyler sıkı bir düzenlemeye ve denetime tabi. Yapamayacakları şeylerin listesi, yapabilecekleri şeylerden çok daha uzun. Ve bu yasakları delmenin çok ciddi cezaları var.

Ama bunlar, Birlik tarafından vurulduğumuz ve bu gezegene düştüğümüz zaman geride kalmıştı. Artık, Birlik’in denetimi altında değiliz ve bu kurallar benim için geçerli değil.

İşin teorisini gayet iyi biliyor olmama karşın, pratikte hiçbir tecrübem yoktu. Bu yüzden ilk yıllarım, başarısız deneylerle geçti. Ama her yanılgıdan, her başarısızlıktan bir şeyler öğreniyordum. Yöntemlerimi her geçen gün daha geliştiriyor ve mükemmelleştiriyordum. Sonunda bir gün aldığım sonuçların tatmin edici olduğuna karar verdim ve bu başarımı Mike’la paylaştım.

Elimizdeki son derece sınırlı imkanlarla, kimseden herhangi bir bilimsel katkı olmadan, Birlik içinde kesin olarak yasaklanmış olan klonlamayı mümkün kılmayı başarmıştım.

O ana kadar yaptığım deneylerde, hep etrafta bulduğumuz ve yakaladığımız hayvanları kullanmıştım. Küçük, sincaba benzeyen memelilerdi çoğunlukla bunlar. Ama artık, çalışmamızı bir üst safhaya geçirmemizin zamanı gelmişti.

Bir insan klonlayacaktık.

Ortada Mike ve ben olduğumuz için, üzerinde fazla düşünülecek çok sayıda seçenek söz konusu değildi. Mike ilk deneyin kendi üzerinde yapılması için gönüllü oldu.

Aslında, bu fazla bir fedakârlık gerektiren bir şey değildi. Yalnızca DNA’sını içeren bir tek hücresini vermesi bile bu işlem için yeterliydi. Ama o, sanki kendisini daha büyük bir amaç uğruna feda ediyormuş gibi bir ruh haline girmişti.

Dokuz ay bekledik.

Bu süre içinde önce zigotun, sonra fetüsün oluşmasını, embriyonun gelişmesini, organlarının meydana gelmesini, kalbinin atmaya başlamasını ve embriyonun hareketlerini sürekli olarak, her gün izledik. Artık bilimsel bir deneyden fazla bir şeydi o. Mike için kendisinin klonu, benim içinse daha önce sadece hayalini kurabildiğim, burada yıllar boyunca yaptığım bilimsel çalışmaların en üst noktasıydı.

İkimiz de, birbirimize söylemesek de, onu kendi çocuğumuz olarak görüyorduk.

Doğduğu günü daha dün gibi hatırlıyorum.

Onu yapay rahimden çıkarıp üzerindeki sıvıları kuruladığımda avazı çıktığı kadar bağırarak ağlıyordu. Onu göğsüme yaslayarak avutmaya çalıştım. Sonra Mike’a verdim. O ilk önce ne yapacağını bilemeden onu hassas bir makine parçası gibi tuttu. Sonra alnına bir öpücük kondurdu. Kolay değildi; kendi doğumuna tanık oluyordu.

Daha sonra bebeğe, önceden hazırladığımız sıvı besinlerden vererek besledik. Bir süre sonra yorularak uykuya daldı. Onu Mike’ın hazırladığı ahşap beşiğe yatırdık ve uyumasını seyrettik.

Adını michael koyduk. Mike’ın klonu olduğu için, onun isminin açılımını koymamız belki doğaldı. Ama, planımızın doğası gereği, türünün tek örneği o olmayacaktı. Bu yüzden, ismini küçük harfle yazdık. Çok sayıda michael’ın ilk örneğiydi o.

Soner, bütün bunları sessizce ve büyük bir dikkatle izliyordu.

Soner’e bundan sonraki temel görevinin michael’a bakmak olduğunu söylediğimiz ve yapması gereken önemli şeyleri öğrettikten sonra, kısa süre içinde onun bu iş için uygun bir seçim olduğunu anladık. Yapılış amacı insanlara hizmet etmek olduğu ve beyin devreleri buna göre yapılandırılmış olduğu için, bu işi en başından beri sahiplendi. Bu konudaki hiçbir görevini aksatmadı. Bize hizmet etmek artık onun için ikinci plandaydı. Bizimle ilgili işleri ihmal etmeye başlamış; bütün konsantrasyonunu michael’a yöneltmişti. Bazen çocuğun bakımı ile ilgili bize sorular soruyor, sonra verdiğimiz yanıtların doğruluğunu kendi kendine sorguluyor, hatta bazı zamanlar bizimle tartışmaya bile giriyordu. Sadece o günü değil, önümüzdeki günlerde karşılaşabileceğimiz sorunlar ve yapmamız gerekenler hakkında düşünüyor ve mantık yürütüyordu.

michael büyüdükçe, onu uygun şekilde yetiştirebilmek için gerekli düzenlemeleri yapmamız gerekti. Ona neleri, nasıl, hangi sırayla öğreteceğimiz; hangi konuda uzmanlaşmasını sağlayacağımız konusunda planlar yaptık. Her şeyin belli bir sırası ve zamanı vardı. Fakat henüz michael küçük bir çocuktu.

Sonra bir gün, uzak mesafeye yaptığım bir keşif gezisinden döndüğümde, michael’ı Soner’le birlikte Mike’ın yanında buldum. Mike, ona makineler hakkında, yaşına göre basitleştirerek, bir şeyler anlatıyordu. michael da onu büyük bir ilgiyle izliyor, sorular soruyordu. Henüz dört yaşındaydı. Böyle bir eğitim için henüz hazır değildi. Önceden yaptığımız programında daha öğrenmesi gereken çok şey vardı.

O gün Mike’la sert bir tartışma yaptık. Ona, bana danışmadan michael’la ilgili hiçbir kararı kendi başına almaması gerektiğini hatırlattım. Mike da, ona michael’ı Soner’in getirdiğini söyledi. Önce ona inanmadım ve öyle bile olsa bunu önce benimle konuşması gerektiğini söyledim. Daha sonra, tartışmanın üzerinden biraz zaman geçince, Soner’in neden böyle bir şey yaptığını merak ettim.

Mike’la birlikte Soner’i çağırdık. michael’ı yatırmış ve uyutmuştu. Yanımıza geldi ve ona neden böyle bir şey yaptığını sorduk.

Soner, o geceki konuşmasıyla ikimizi de çok şaşırttı. Onda daha önce görmediğimiz bir mantık ve öngörü ile konuşuyordu.

Bize, michael’ın bakımı, büyütülmesi ve eğitimi hakkındaki fikirlerinden bahsetti. Bütün bu alanlarda, kendisinin en önemli rolü oynaması gerektiğini düşünüyordu. Onun her sorusuna yanıt verebilecek bir kapasiteye ulaşmasının çok önemli olduğunu söyledi. Aynı zamanda, yaşadığımız yerin bakımı ve geliştirilmesi ile ilgili fonksiyonlarının şu anda oldukça sınırlı olduğunu, bu konulardaki yeteneklerinin de yükseltilmesi gerektiğini düşünüyordu. Kendisi üzerinde bizim yaptığımız iyileştirilmeler için minnettardı; ama bunların ideal olmaktan uzak olduklarını da ekledi.

Bütün bunları yapabilmesi için kendisini geliştirebilecek kişinin michael’ın kendisi olduğunu söyledi. Mike’ın makinalar hakkındaki bilgisi iyiydi; ama sadece robotlar üzerine uzmanlaşmış değildi. Bunun için, michael’ın ilk önce makinalar ve robotlar hakkında bizden (daha doğrusu Mike’tan) temel bilgileri aldıktan sonra, kendisini bu konuda uzmanlaşmaya vermesi gerektiğine karar vermişti. Böylece, yeteri kadar uzmanlaştığında, Soner’i istediği şekilde güncelleştirebilecekti. Bu sayede Soner de hem michael’ın, hem de evin bakımını istediği şekilde yapabilecekti.

O gece Soner’e bu düşüncesini mantıklı ve sorumlu bulduğumuzu, fakat bütün bunlara gerek olmayacağını söyledik. Bütün enerjimizi michael’ın gemi mühendisliği ve bütün yan alanlarında mümkün olduğunca uzmanlaşmasına harcamalıydık. Böylece, asıl amacımızdan sapmadan, kısa bir sürede planımızı yürürlüğe koymuş olacaktık.

Soner, o gece bizi ilk kez açıkça sorguladı.

Planımızın ne kadar uzun bir süreye yayılacağının farkında olup olmadığımızı sordu. Açıkça söylemese de, bizim perspektifimizin kendi hayat sürelerimizle sınırlı kaldığını ima etti. Bu işin ne kadar kapsamlı ve ne kadar ayrıntılı bir planlama ve takip gerektirdiğini anlattı.

Soner, michael’ın tek başına geminin herhangi bir kısmını sıfırdan tasarlamasının imkansız olduğunu söyledi. Tek başına yapabileceği şeyler, sınırlıydı. Ancak belli bir noktaya kadar öğrenebilir ve ancak belli bir noktaya kadar yaratıcılık gösterebilirdi. Büyük bir problemde ancak çok küçük bir katkı sağlayabilirdi. Bu yüzden bu planın, nesiller boyunca sürdürülmesi, ondan sonra gelen michael’larca daha ileriye taşınması gerekiyordu.

Soner’i hayretle dinliyorduk. Hayretimizin nedeni söylediklerinin bizim için yeni olması değildi. Tersine, Mike’la ikimizin yıllar önce yaptığımız planın Soner’in kendi başına çıkardığı sonuçla aynı olmasıydı şaşkınlık verici olan.

Bunu o gece Soner’e söyledik. Bizim de michael’ın birbiri ardına, nesiller boyunca klonlanarak bu işi yapmasını planladığımızı anlattık. Soner bizi sessizce dinledikten sonra, bunun kendi söylediklerinin doğruluğunu değiştirmediğini söyledi. Haklıydı. İlk önce Soner’in geliştirilmesi gerekiyordu. Bunun için ilk michael’ın, belki ondan sonraki birkaç nesille birlikte, robotlar konusunda uzmanlaşması gerekiyordu. Planlarımızı o şekilde değiştirdik.

Soner, daha sonra, benimle daha fazla zaman geçirerek klonlama konusunda bildiklerimi öğrendi. Bu konunun tüm inceliklerini, altında yatan teoriyi ve literatürü, yaptığım deneyleri ve aldığım sonuçları onunla paylaştım. Ona öğrettiğim her şeyi bir sünger gibi içine çekiyordu. İfadesiz gözlerindeki kırmızı ışıkları titretmeden benim söylediklerimi dinliyor, gerektiği yerlerde sorular sorarak daha fazlasını öğreniyordu.

Yıllar geçiyor, michael büyüdükçe öğrendikleri de artıyordu. Artık, doğru yönlendirmeyle birlikte, kendince yeni şeyler üretmeye başlayacağı çağa yaklaşıyordu.

Soner, bize bazen yeni planlarından bahsediyordu. Benden öğrendiği genetikbilim konusundaki bilgilerle birlikte, belki gelecekteki birkaç michael’ı da kullanarak, klonların kişilik ve zeka özelliklerini doğmadan önce ayarlayabileceğimizi, bunun çok yararlı olabileceğini anlattı.

Soner, yine haklıydı. Her şeyden önce, gelecekteki michael’ların kendilerini önlerindeki probleme odaklamalarını ve hiçbir şekilde dikkatlerinin dağılmalarına izin vermemeleri gerekiyordu. Hatta, üzerinde çalıştıkları problemin özelliklerine göre, bazı michael’ların uyumlu, bazılarının yaratıcı, bazılarının her konuda sorgulayıcı, bazılarının ise sadece verilen işi yapmayı seven özellikte olması gerekecekti. Hatta, bunlar ve bunların dışındaki pek çok özelliğin belli oranlarda, her michael için değişen oranlarda kombinasyonları söz konusu olacaktı. michael, yapacağı işe göre doğacaktı.

Soner’in daha sonra söylediği bir şey, Mike’la beni dehşete düşürdü.

Zaman kaybını asgariye indirmemiz ve esas planımız olan geminin yeniden inşasını bir an önce sağlayabilmemiz için, michael’ın doğal yaşam süresinin sonuna kadar beklemememiz gerektiğini söyledi.

Bunu söylerken, her zamanki gibi sakin ve herhangi bir duygu içermeyen ses tonuyla konuşuyordu. Sanki, ertesi gün beklenen hava durumu hakkında konuşur gibiydi. Bizi asıl korkutan da bu oldu.

Soner, sakin bir tonla, insanın yaratıcılığının belli bir yaşa kadar geliştiğini, daha sonra zekâsı ile birlikte düşüşe geçtiğini anlattı. Bazı bilim dallarında bu, kendini daha net olarak ortaya çıkarıyordu. Örneğin matematikçilerin en verimli yıllarının yirmili yaşlar olduğu bilinen bir şeydi.

Soner, bunun michael için de geçerli olacağını, belli bir yaşa kadar verimli olmasına karşın, daha sonra verimliliğinin gitgide düşerek kendini tekrarlayacağını ve yeni bir şeyler ortaya çıkarmasının güçleşeceğini izah etti. Belli bir zamandan sonra, michael bir kaynak değil, bir yük haline gelecekti. Önümüzdeki amaca bir katkı sağlamayan, zamanımızı ve kaynaklarımızı tüketen bir yük…

Bunun önüne geçilmesi gerekiyordu.

Her michael’ın daha önceden belirlenmiş bir ömrü, bir çeşit kullanım süresi olmalıydı. Bu yaşa ulaştığında, insani yöntemlerle hayatı sona erdirilmeli ve zaman yitirmeden bir sonraki michael’ın doğumuna geçilmeliydi.

Hatta, michael’ların zekaları ve yaratıcılıkları, genetik değişikler sayesinde, bu yaşam süresinde zirveye ulaşacak ve onların yaşamlarının sonuna kadar zirvede kalacaktı. Belki öğrenme süreleri de kısalacak, kendilerini tamamen işlerine verebileceklerdi. Tamamen sonuç odaklı olarak yaşayacaklardı. Kısa hayatlarının içinde, önlerine konan amaç için parlayacaklar ve işlevsiz hale geldiklerinde de söneceklerdi.

Bunu kabul etmemiz kolay olmadı.

İlk duyduğumuzda, (Mike da, ben de) şiddetle karşı çıktık. Bunun insani olmayacağını, kendimizi adadığımız değerlere ters olduğunu söyledik.

Soner, o gece bize ifadesiz gözleriyle bakarak, “Bütün bunların neresinin insani olduğunu sanıyorsunuz?”, diye sordu. Sonra dinlenme bölmesine çekildi.

Ondan sonraki birkaç gün bunu hiç konuşmadık. Günlük işlere kendimizi kaptırarak bu konuşmanın hiç yapılmamış olduğunu farz etmeye çalışıyorduk. michael’ın ilerleyen çalışmalarını gözleyip kontrol ederken, onunla göz göze gelmemeye çalıştığımızı fark etmek zor değildi. Sanki, neler konuştuğumuzu bize bakınca anlaması mümkünmüş gibi…

Birkaç hafta sonra, Soner tekrar bizimle konuşmak için yanımıza geldi. Yine gecenin geç saatleriydi.

Bize, söylediklerini etraflıca düşünüp düşünmediğimizi sordu.

Ben, bütün bu yaptıklarımızın insani olmadığını söylerken ne demek istediğini sordum.

Soner, bir insanı nesiller boyunca klonlamanın ve onu tek bir amaç uğruna kullanmanın, hatta genetik yapısını bu doğrultuda değiştirmenin bizim değer sistemimizle uyuşup uyuşmadığını sordu. Eğer etik değerlerimize bu kadar bağlıysak, bütün bunları hiç gündeme bile getirmememiz, bu gezegende doğal yaşamımızın sonuna kadar yaşayıp ölmeyi kabullenmemiz ve insanlığa yeniden ulaşmayı aklımızdan çıkarmamız gerektiğini söyledi.

Sözleri acımasızdı.

Sonra bunun etik değerlerle ilgisi olmadığını, daha büyük bir amaç uğruna yapılmış bir düzenleme olduğunu söyledi. Bu amaca ulaşabilmek için elimizdeki en önemli kaynak, michael’dı. Ondan faydalanmak da en doğal yöntemdi. Kendimizi ve değerlerimizi sorgulamanın kimseye bir yararı yoktu. Kendi söylediklerini de bu çerçevede değerlendirmemiz gerektiğini usulca ekledi.

Kimseye, hiçbir insana fiziksel ya da psikolojik olarak zarar vermekten yana olmadığını üstüne basa basa belirtti. michael, belli bir yaşta ölmesinin kendisi için doğal bir şey olduğuna inanacaktı. Bunu evrenin doğal işleyişinin bir sonucu olarak kabul edecek ve sorgulamayacaktı. En verimli yıllarını, bu zaman sınırının gelmesinden önce, kendisine verilen görevde bir sonuca varabilmek için kullanacaktı. Genetik olarak geliştirilmiş zekâsı ve diğer özellikleri ile bu değişikliklere göre ayarlanmış fizyolojisi, bu süre içinde azami faydayı sağlayacak şekilde ayarlanmış olacaktı. Bu sürenin sonrasında yaşamasının (kendisi dahil) kimseye bir yararı kalmayacaktı.

“Nasıl ölecek?”, diye sordum.

Soner hiç düşünmeden, “O işi bana bırakın,” dedi. “Acısız bir ölüm olacağına, insani olacağına emin olabilirsiniz.”

Soner’e o gece veya daha sonra bu konuda herhangi bir yanıt vermedik. Yanıt vermemizi beklediğini de sanmıyorum. Bizden onay bekliyor değildi. Sadece gelecekte yapacaklarını bizimle, bir jest yaparak, paylaşıyordu.

Soner’in planımızı bizden daha çok sahiplendiği artık açıkça görülüyordu. İstediği, gerekli gördüğü değişiklikleri, düzeltmeleri ve geliştirmeleri yapıyor ve çalışmadığı zamanlarda bunlar üzerinde kafa yoruyordu. Bunları yine bizimle konuşuyordu; ama bunun amacı bizden bir onay almak değil, bizim bunlar hakkındaki düşüncelerimizi öğrenmek ve gerekirse yararlanmaktı. Son kararı kendisi veriyordu.

Yıllar geçti.

michael’ın Mike’la birlikte robot teknolojileri konusundaki çalışmalarında önemli sonuçlar alınmaya başlanmıştı. Soner’in dış görünüşünün değişmeye başladığını, hareketlerinin daha seri olmaya başladığını görebiliyordum. Yaptıkları değişiklikleri önce geliştirdikleri test robotu üzerinde deniyorlar, istenen sonucu aldıklarından emin olduktan sonra da bunları Soner’in üzerinde uyguluyorlardı.

Soner bu değişikliklerden memnundu. Ama bunların yeterli olmadığını, belki bir sonraki michael’ın kendisini istediği mükemmelliğe kavuşturabileceğini söylüyordu. Daha sonrasını Soner’in kendisi halledecekti.

michael, artık 26 yaşına gelmişti.

Doğal olarak Mike’a benziyordu. Ama yetiştiği yerin ve yetiştirilme şeklinin farkları nedeniyle, kendine özgü bir görünüşü vardı. Bizim Mike’tan daha sağlıklıydı. Kendine daha iyi bakıyor ve vücut formunu koruyordu. Mike gibi bir uzay gemisi kazası yaşamış olmadığı ve günlük egzersizlerini aksatmadan yaptığı için, Mike’ın daha ileri ve ideal bir versiyonu gibiydi. Ayrıca, ondan daha zeki ve becerikliydi. Yetiştirilirken ve çalışırken, fazla dikkatini dağıtacak şeylerin olmaması, konu üzerinde daha kolay odaklanmasını sağlıyordu.

Sorular soruyordu.

Nereden geldiğimizi, burada bulunmamızın amacını ve daha birçok konuda bizi zorlayan sorular soruyor, basit açıklamalarla yetinmiyor ve ısrar ediyordu.

Onunla bir gün oturarak bütün gerçekleri konuştuk.

Galaksi’yi, diğer insanları, Birlik’i, bizim grubumuzu, buraya yaptığımız yolculuk sırasında başımıza gelenleri anlattık. Sonra, buradan kurtulabilmek için yaptığımız planı ana hatlarıyla ona anlattık.

michael, Mike’ın klonu olduğunu daha önceden biliyordu. Ama bunun nedenini bilmiyordu. Bunu sanki insanların doğal üreme yöntemiymiş gibi kabul etmişti. Başka bir şansı da yoktu; hayatı boyunca hiç kadın görmemişti.

Anlattıklarımızı dinledikten sonra, ikimize bir süre baktı. Sanki ona bir şaka yaptığımızı düşünüyor; yüz ifademizden ciddi olup olmadığımızı anlamaya çalışıyordu.

Söylediklerimizin doğru olduğunu anladıktan sonra, bakışları uzaklara daldı.

O an, bunun iyi bir fikir olmadığını düşünmeye başladım. michael’a bütün bunları anlatmamız, onun için büyük bir şok anlamına gelebilirdi. Söylediklerimizi hazmedememesi ve çok ters bir tepki vermesi de mümkündü. Belki de ona daha yumuşak gelecek bir hikaye anlatmalıydık.

Ama artık bunları düşünmek için çok geçti.

michael, bir süre boşluğa baktıktan sonra bize döndü ve gülümseyerek, “Demek her şeyin başındayız,” dedi.

Kendisinin yaratılma amacını anlamıştı ve bununla barışıktı. Kendisinden sonra gelecek pek çok michael’ın birincisi olduğunun artık farkındaydı. Bundan fazla rahatsız olmuşa benzemiyordu. Tersine, bunun kendisine daha büyük bir önem yüklediğini, çok özel olduğunun kanıtı olduğunu düşünüyordu. O, ilkti. Belki de, bizi tanıyacak tek michael’dı. Bütün planı öğrenecek tek michael’dı. Her şeyi başlatan onun başarısı olacaktı. Kendisinden sonra gelen michael’lar, onun yaptıklarının üzerine katkıda bulunarak ilerleyeceklerdi.

Daha sonraki günlerde michael, eskisinden daha verimli bir şekilde çalışmaya başladı. Daha neşeli ve kendinden emin bir hali vardı. Artık bizimle, galaksi ve insanlığın geri kalanı hakkında sohbetler ediyor ve sorular soruyordu. Her şeyi bir anda öğrenmesi tabii ki mümkün değildi, ama onunla olan her konuşmamızda ona başa çıkabileceği kadar bilgi veriyorduk.

Başka insanları merak etmesine karşın, onlarla birlikte yaşama düşüncesi michael’a dayanılmaz geliyordu. O burada, bizimle birlikte mutluydu ve seçeneği olsa bile bir yere gitmek istemiyordu.

İlk michael’ı öldürmeyecektik. Buna Mike ile birlikte karar vermiştik. Soner de bu kararımıza katılmıştı. Herhangi bir genetik değişikliğe uğramamış olduğu için, daha uzun yıllar verimli olacaktı. Ayrıca, o bizim ilk michael’ımızdı. Daha sonraki klonlar gibi, gelecekte doğup yaşayacak, teorik bir insan değildi. Bizim yarattığımız ve bizzat büyüttüğümüz, bebekliğini ve çocukluğunu birlikte yaşadığımız, karşılıklı oturarak konuştuğumuz michael’dı. Onun erken ölmesine göz yumamazdık. Doğal yaşamının sonuna kadar yaşayacak ve kendi zamanı geldiğinde, bizim gibi ölecekti.

Yıllar geçmeye devam ediyordu.

Bir gün, aklıma gelen bir düşünce ile sarsıldım.

Bu düşünce bir anda ortaya çıkmış değildi. Sanki bilinçaltımda zaman içinde kendi kendine gelişmiş ve belli bir olgunluğa oluştuğu anda bilinç üstüne çıkmıştı.

Hiç kimsenin konuşmadığı, gündeme bile getirmediği bir şeydi bu. Herkesin son derece normal olarak kabul ettiği, sorgulamayı aklına bile getirmediği bir konuydu. Benim düşünmemden önce konuşulmamış olması son derece garipti.

Neden sadece Mike’ı klonlayacaktık? Neden sadece michael’lar doğacaktı? Neden bütün planımızı Mike’ın kopyaları üzerine kurmuştuk?

Neden ben bu planda yer almıyordum? Neden gelecekte alp’ler olmayacaktı? Neden onların çözmesini bekleyen problemler, geliştirmeleri gereken teknolojiler söz konusu değildi?

Ben neden bu planın dışında kalmıştım?

Bunları düşündüğüm anda sarsıldım. Daha önce aklıma gelen ve yanıtını verdiğim sorular değildi bunlar. Aslında o kadar önemli bir konuydu ki, bu kadar uzun süre akla gelmemeleri şaşırtıcıydı. Belki kendimizi önümüzdeki günlük ve her zaman acil olan işlere kaptırdığımız için bunu düşünmemiştik. Belki de Mike, hatta Soner bile, bunu düşünmüşler, ama benimle konuşmamayı tercih etmişlerdi.

Her halükarda, artık bunun gündeme gelmesinin vakti gelmişti.

Olayların akışını, en başına kadar, geriye doğru düşündüm. Her şey, Mike’ı klonlamamızla, michael’ın doğumuyla başlamıştı. Neden Mike’ı seçmiştik? Aslında, laboratuarı kuran ve kopyalama çalışmalarını geliştiren bendim. İlk deneyleri düşündüğümde, gözümün önüne başarısız hayvan müsvetteleri geldi. Kendi başına nefes almak yeteneğinden bile yoksun, şekilsiz, organlarının yerleri değişmiş veya tamamen eksik deney hayvanları… Başarıya ulaşıncaya kadar onlarca hayal kırıklığı, onlarca hilkat garibesi… Onları inceledikten sonra bir an önce gözümün önünden uzaklaştırıyordum. Hem başarısızlıklarımın somut örneklerini görmek istemiyordum, hem de midem onlara bakmayı kaldıramıyordu.

Hayvanlardaki ilk başarılarımdan sonra, ilk insan denemesini Mike’ta gerçekleştirmemin nedeni belki de buydu. Yöntemleri geliştirmeme ve başarıya ulaşmış olmama rağmen, insan embriyosunda nasıl bir sonuç alacağımı bilmiyordum. Her zaman bir risk vardı. Farklı kromozomlar, farklı bir gelişme süreci söz konusuydu. Teorik olarak ne kadar iyi hazırlanmış olursam olayım, dikkate almadığım bir şeyin sonradan ortaya çıkması ihtimali hep vardı.

Belki biraz bencilce davranarak, bu ilk deneme için Mike’ın DNA’sını kullandım. Bu bilinçli ve üzerinde düşünülmüş bir karar değildi. O anda oluşan, anlık bir içgüdüydü. Şimdi geriye dönüp baktığımda, gerçek nedenlerimi daha iyi anlıyorum.

İnsan üzerindeki ilk deneme, bütün korkularıma rağmen, başarıyla sonuçlandı. Anlaşılan gereken bütün faktörleri hesaba katmıştım. Kısa süre içinde Mike’ın mükemmel bir kopyası, sıvı tanklarının birinin içinde gelişmeye başladı. Dokuz ay sonra da doğum gerçekleşti.

Bütün testler, bütün tahliller michael’ın tamamen normal bir insan olduğunu gösteriyordu. Artık korkacak bir şey kalmamıştı.

Artık bütün dikkatimizi ve enerjimizi michael’ın büyütülmesine ve planımızın uygulanmasına vermiştik. Başka şey düşünecek zamanımız yoktu.

Ayrıca, Mike’ın makine mühendisi olması da planımıza uygundu. Ne de olsa, bir uzay gemisini inşa edecek, onu en başından, hiç yoktan yaratacak bir insandı ihtiyacımız olan. Mike’ın bu konudaki yetkinliği ve kişisel olarak yatkınlığı, michael’ın ve ondan sonra gelecek olan michael’ların bu görev için uygun bir seçim olacağı anlamına geliyordu.

Ama bunu hiç konuşmamıştık.

Ve belki artık çok geçti.

Soner, kendini michael’ın bebekliği, çocukluğu, onun yetiştirilmesi, fiziksel ve psikolojik olarak gelişimi ile uygun şekilde eğitilmesi konusunda uzmanlaşmaya vermişti. Planımızın evreleri, hangi durumda nasıl davranılacağı, michael’ın genetik yapısında yapılacak değişiklikler gibi konularda her gün yeni ilerlemeler kaydediyor; tecrübelerimizden elde ettiğimiz bilgilerle yol planımızı takviye ediyorduk.

Her şey michael’ın çevresinde şekillenmişti. Bunu değiştirmek için artık çok geçti. Çok fazla yol almıştık. Her şeye baştan başlamak zaman kaybı demekti.

Ama bütün bunlar, bu konuyu hiç konuşmamış olmamızı haklı çıkarmıyordu.

Önümüzdeki yıllarda, Mike’ın nesli, DNA’sı devam edecekti. Hem de hiç bozulmadan… Benim genetik mirasım ise benimle birlikte ölecekti.

Ve bu durum hiç kimseyi rahatsız etmiyordu.

Benden başka…

Buna göz yumamazdım.

Yaptıklarımın nedeni budur.

Okuduğum kayıt burada sona eriyordu. Bunu birkaç kez, baştan sona okudum. Bazen, hatta çoğu yerde, tıkanarak durdum ve kendimi toplamak için biraz bekledim. Okuduklarımdan bir anlam çıkarabilmek için defalarca durarak düşündüm. Saatler boyunca o istasyonun başında kaldım.

Ama hepsi boşunaydı. Kendimi, bir anlam ifade etmeyen bir denkleme boş gözlerle bakıyormuş gibi hissediyordum. Ne kadar zaman harcarsam harcayayım, bir işe yaramayacaktı. Önümdeki yazılar, aynı anlamsızlığı korumaya devam edecek ve oldukları gibi kalacaklardı.

Arada bir gördüğüm kâbusların birinin içindeymiş gibi hissediyordum kendimi. Uyanmaya çalışsam da uyanamadığım, her şeyin benim aleyhime geliştiği bir kâbus…

İstasyonu kapadım.

Büyük odadan dışarı çıkarak kapıyı ardımdan kapadım. Ev’in serbest kısımlarına girerek dolaştım. Michael’dan hala eser yoktu. Dışarı çıktım. Akşam olmuş ve hava kararmıştı. Yine bir süre bağırarak Michael’ı aradım, ama yanıt veren yoktu.

Bunları ancak yazarsam bir anlam ifade edebileceklerini düşündüm. O yüzden gecenin bu saatinde, yatakta olmam gerekirken, bunları yazıyorum.

Ama hala anlam kazanmıyorlar.

Daha fazla dayanamayacağım.

Paylaş

2 yorum

  1. avatar

    elinize sağlık
    harikülade bir bölüm olmuş
    sorularımın bir çoğuna cevap aldım
    yeni bölümü sabırsızlıkla bekliyorum

Yorum yapın