UÇURUMUN EFENDİSİ

13

Orada öylece durmuş, koca bir kafadan ibaret olan metal organik karışımının felsefi denebilecek öğütlerini dinliyordum ve gariptir, bu bana yeryüzündeki en mantıklı eylem gibi geliyordu. Sesinde hipnotik bir güç varmış gibi çekiyordu beni Aznamıc’ın anlattıkları. Ardımda üçü cansız, biri baygın yatan arkadaşlarım, önümde belirsiz bir kader, kalbimde geleceğe dair korku vardı, ama bunlar bile merakımı engelleyemiyordu. “Devam et,” dedim. “Anlat bana.”

Bu dileğimi beklermişçesine ağır ağır kapandı Aznamıc’ın gözleri. Fısıltı gibi bir sesle, “Hadi,” dedi. “Gidin şimdi. Arkadaşını da al ve git. Aznamıc’ın içinde daha fazlasını anlatacak enerji yok. Değişmeyeceğinizi anladı çünkü. İnsanın kusurlu olduğunu anladı.”

“Anlat,” diye direttim bir kez daha. “Anlat.”

Zeminin altından gelen makine uğultusu bir vızıltıya dönmüştü artık. Aznamıc’ın gür sesi o vızıltıya uyuyor, gittikçe daha güç duyuluyordu. “Şunu bil,” dediğini işittim gene de. “Diğerleri kusurlarından senin gibi kolay sıyrılamayacak. Ne acı ki onların sarılacak kedileri yoktu. Ne yazık ki… onların… ayakta kal… malarını… sağla… yacak… umudu… yok… tu.”

Mağarayı aydınlatan güçlü ışık zayıflamaya başladı.

Ancak o zaman sıyrılır gibi oldum Aznamıc’ın sözlerinin yarattığı çekimden. Bir müddet, sanırım olsa olsa birkaç dakika, kalbimin ritmik tıpırtılarını şakaklarımda hissederek hareketsiz durdum. Gerçek dünyaya geçmek için ihtiyaç duyuyordum bu dinginliğe.

Kendime geldiğimde Elizbeth’e yöneldim. Eğilip güçlükle kaldırdım yerden. Ancak o zaman vücudunu saran yumruların yok olduğunu fark edebildim. Aceleyle dokundum yüzüme. Ben de düzelmiştim. Ne var geride üç ölü arkadaş bırakırken hiçbir şeye sevinemiyordu insan.

Elizabeth’i sırtıma alarak tünele doğru hareketlendim. Önce kendim girdim dar geçitten, sonra onu çektim yerde sürükleyerek.

Bir ara gözleri açıldı. “Aznamıc,” diye fısıldadı. “Uçurumun E… fen… di… si.” Sonra gene daldı derin uykulara.

Başımı uzatıp gölgelere bulanan bekçiye baktım. Barışın, adaletin, mağaranın bekçisi, Uçurumun Efendisi, Aznamıc’a. Çevresine yaydığı ışık iyiden iyiye sönmüştü. Zeminin altından gelen uğultu ancak tüm dikkatini verip odaklanırsan duyulabiliyordu.

Selçuk, Merve ve Nevin’in şekilsiz bedenleri düştükleri yerde, birbirlerinden birkaç metre arayla ve doğaldır ki kıpırtısız duruyordu. Umutsuzlukla ve belki de DNA’sına şifrelenen kinle zehirlenen gencecik üç insan. İçimde yeniden canlanmaya başlayan kederi, ağlama isteğini ve nedense o anda bile Aznamıc’tan çok insanlığa yönelik olan isyanımı bastırarak sessizce vedalaştım onlarla. Sonra kâh ağlayıp kâh söylenerek, kâh çıldırmış insanlara özgü kahkahalarla gülüp kâh anlatılanları düşünerek ve tabii ki Elizabeth’i kâh taşıyıp kâh sürükleyerek koridoru adımladım.

Ancak mağaranın dar kapısından çıktığımda fark edebildim korkunç yorgunluğumu. Elizabeth’i yavaşça yere, dallarını yıldızlara doğru uzatan bir selvi ağacının dibine yatırıp yanına uzandım. Sımsıkı kapadım gözlerimi. Artık vahşi hayvanlardan gelmesi muhtemel hiçbir tehlike umurumda değildi. Ah güzel Allah’ım, öyle çok şey görmüştüm ki!

Yan döndüm. Bir ya da birkaç saat önce girdiğimiz, maharetli ellerce açılmışa benzeyen mağara girişine diktim gözlerimi. Bir zaman çemberine, hatta ışığı bile yutma gücüne sahip bir karadeliğe bakıyormuş gibi hissettim kendimi. Daha niyetine bile girmeden uykuya daldım.

Ne kadar uyudum bilmiyorum, ama yüzümde güneşin sıcak temasını hissedip de uyandığımda büyük bir şaşkınlık yaşadım. Mağara yoktu.

Yerimden fırladım. Koşarak araştırdım çevreyi. Ne mağarayı, ne de onu birazcık olsun andıran bir kovuk bulabildim. Bilemediğim ve mahiyetini tahmin bile edemeyeceğim bir güç gelmiş, elindeki kozmik silgi yardımıyla mağarayı silmişti sanki. Akıl alır şey değildi bu.

Elizabeth’in yanına döndüm. Kolunu dürterek uyandırmaya çalıştım.

Gözlerini araladı. Bomboş bakıyordu. “Onlar döndü,” dedi. “Ormanın çocukları oldular.”

“Kimler?”

“Onlar. Aznamıc’ın kurbanları. Kendi kinlerine yenilenler!”

“Hatırlıyorsun!” diye bağırdım. “Olanları hatırlıyorsun!” Kolunu tuttum.

“Bırak,” dedi iniltiyle. “Bırak… Onlara gitmeliyim… Kardeşlerime… Bana ihtiyaçları var.”

Elimi çektim. Hayır, bırakmamı istediğinden değil. Şaşırdığım için. Çünkü tertemiz, aksansız bir Türkçeyle konuşuyordu Elizabeth.

Ayağa kalktı. Bir düşte yürürcesine, parmaklarının ucuna basarak daldı ağaçların arasına. Peşine takıldım. Çok geçmeden vardık çevremizi kuşatan ağaçların dışına. Güne taze öpücükler yollayan güneş gözlerimi kamaştırdı. Buna karşın fark ettim o dal ve ağaç karmaşasına aykırı olan renkleri: Grileri, türkuazları, siyahları. Bunlar güvenlik güçlerinin kuşandığı üniformaların renkleriydi ve birbirlerine karışarak, iç içe geçip bambaşka renklere dönüşerek bulunduğumuz yöne doğru hızla yaklaşıyorlardı. Onları böyle biçimsiz hâleler olarak görmeme çarpılmış algım mı yoksa gözüme dolan gün ışığı mı sebepti, bilmiyorum, ama duyduğum seslerle hayatım boyu hiç olmadığım kadar rahatladığımın son derece farkındaydım.

“İşte!” diyorlardı. “Diğerleri burada!”

Bunlar o koruda duyduğum son sözler oldu. Bulanık renkler iyice dağıldı, dağıldı, dağıldı, suya damlayan mürekkep lekesine döndü. Karanlıksa bir anda geldi. Yere düştüm. Sanki az önce saatler süren bir uykudan uyanan ben değilmişim gibi vücudumun her zerresiyle yorgun olduğunu hissediyordum. Buna karşın sesleri bir müddet daha tüm netliğiyle duydum.

“Çocuğu Kaldırın! Kaldırın!” diye bağıranlar…

“Bu kızın da nesi var böyle? Sarhoş gibi,” diyenler…

Ve sanıyorum daha gerilerden bir yerden gelen, Nevin’in babasına ait olduğunu sandığım bir ses: “Kamp Yöneticisi mi diyorsun sen kendine, ha! Ha! Kızıma bir şey olduysa canına okuyacağım senin pis herif!”

Tabii araya girip telkinde bulunanların, biraz olsun sükunet dileyenlerin sesleri ve sonra… Sadece karanlık.

Kendime geldiğimde hastanedeydim.

Yatağımın kıyısına çektiği beyaz bir plastik sandalyede oturuyordu annem. Başı hafifçe sol omzuna doğru eğilmişti. Gözleri kapalıydı. Göz yaşları olduğunu tahmin ettiğim berrak ışıltılar vardı yanaklarında. Uykusunda ağlıyordu. Kurumuş dudakları titreyip duruyor, arada “Oğlum,” dediğini düşündürür şekilde aralanıyordu.

Seslendim. “Anne!”

Sesim pek cılız, pek ince çıkmıştı, ama bu bile annemin yerinde sıçranarak uyanmasına yetti. Gözlerini açar açmaz kocaman, ışıl ışıl bir gülücük yerleşti yüzüne. Yanaklarını alelacele sildi. Bir anda dünyanın en mutlu insanına dönüşüverdi. Yatağa eğilip sarıldı bana. Bildiği tüm sevgi sözcüklerini sıralayarak ağladı.

Birkaç saat sonra odaya giren beyaz saç ve bıyıklı, şişmanca bir doktor – yaka kartında Doç. Dr. Necdet Neydim yazıyordu – pek garipsediğim sorular sordu bana. “İkiden sonra kaç gelir? Peki, ikiden önce? Altıdan dört çıkarırsam ve kalan rakama dört eklersem kaç olur? Adın ne? Annenin adı ne? Sence burası neresi?” Ve daha bunlar gibi bir yığın soru.

Tümünü yanıtladım tabii. Hem de sıfır hatayla. Böylece doktorun memnuniyetle gülümsemesini ve tabiidir ki o gülücüğün annemin yüzüne yansımasını sağlamış oldum.

Doktor odadan çıkarken, “Endişelenecek bir şey yok,” dedi anneme. “Neyse ki diğerleri gibi garip şeyler anlatmıyor.”

Hemen doğruldum. “Diğerleri mi?” dedim heyecanla. “Arkadaşlarım mı? Onları buldunuz mu?”

“Evet,” dedi Doktor. “Baygın durumdaydılar. Ama şimdi hepsi gayet iyi. Merak etme sen. İyileşmeye bak. Olur mu? Nasılsa görüşeceksin arkadaşlarınla sonra.”

Heyecandan kalbim durmak üzereydi. Doktorun söylediklerini duyuyordum, evet, ama sözler beynimde çözülerek algıya dönüşmüyordu. Bir aynanın içinden gerçek dünyaya bakar gibiydim. Her şey garip, ters görünüyordu. Söyleyin a dostlar, başka türlü nasıl olurdu da gözünüzün önünde ölen kişiler yaşamaya devam edebilirdi?

“Ama… Ama nasıl olur?” diye mırıldandım. “Bu imkânsız!”

Doktorun bir saniye önce yüzüne genişçe yayılan tebessüm anında kayboldu. Endişeli bir ifadeyle yatağıma sokularak, “Ne oldu?” dedi. “Neden öyle söyledin çocuğum?”

“Çünkü onlar öldü!” dedim. “Patladılar!”

“Patladılar mı?” dedi Doktor. Yüzünde soru sorar gibi değil de endişeli bir ifade vardı. “Neden böyle söyledin oğlum?”

“Çünkü olan bu,” dedim. “Öldü onlar. Gözlerimin önünde hem de.”

Doktor dudaklarını birbirine sıkıntıyla bastırarak iki yana salladı başını. Anneme dönerek, “Onlar da aynı şeyi söyleyip durdu,” dedi. “Dev bir kafadan, onun zihinlerine yolladığı hayaller yüzünden öldüklerinden bahsettiler.”

Belli ki bu kötü bir şeydi. Annem dehşetle büyüyen gözlerinin önüne dek kaldırdığı ellerini telaşla ağzına bastırdı. Muhtemel bir çığlığı engelliyor olmalıydı böylece. Neden sonra, “Ya… Yani,” diye kekeledi. “Akın da… Oğlum da… Onlar gibi de… de… del…” Cümleyi tamamlarsa aklındaki ihtimal gerçeğe dönecekmişçesine susup bana baktı.

Böylece anladım annemin söyleyemediğini.

Oğlum da onlar gibi delirdi mi?

Annemin aklındaki, tamamlayamadığı soru buydu işte.

Doktor, “Hayır, hayır,” dedi. “Diğerleri az önce sorduğum basit sorulara bile doğru cevaplar veremedi. Sadece şu İngiliz kız…”

“Elizabeth,” diye tamamladı annem.

“Evet, o, Elizabeth… Aralarında sadece o biraz aklı başında görünüyordu, ama buna karşın tavırlarındaki yabanıllığı gördünüz. Akın hepsinden daha iyi durumda. Tabii gene de…”

“Gene de?” diye atıldı annem.

“Gene de tetkikler tamamlanmalı. Sonra grup terapisine almalıyız çocukları. Belli ki benzer hayaller kurmalarına neden olan bir şeyler yaşamışlar. Karanlık ve ürkütücü bir ormanın kıyısında tüm geceyi geçirmek bile etken olabilir buna. Ancak dediğim gibi, elimizde net veriler olmadan kesin konuşmamız zor.”

Annem ağladığını görmemem için kapıya döndü yüzünü.

Sonraki günlerde tüm yaşadıklarımızın “hayal” olduğuna inandırmaya çalıştırdılar bizi. Başta tek tek, sonra bir arada terapilere aldılar. Hayal görmüştük, hayallerimize fazla kapılmıştık, öyle değil mi? Yoksa hani, mağara neredeydi? O koca kafalı metal organik karışımı yaratık neredeydi? Öldüğünü iddia ettiğimiz arkadaşlarımız hayattaydı örneğin, onları görüyorduk, değil mi, onlar da yaşadıklarının, aramızda olduklarının farkındaydı, değil mi, değil mi, değil mi, değil mi?

Ah dostlar, tüm yaşananlar sırasında yanımızdaydınız. Neyin gerçek neyin hayal olduğunu siz de biliyorsunuz. (Değil mi?) Ancak kendi gerçekliğini evrenin gerçekliğiyle eşdeğer tutanlara genel kabulün dışında kalan bir şeyleri anlatmanın, hele ki kabul ettirmenin ne zor olduğunun da farkındasınızdır herhalde. Özellikle de on dört yaşındaysanız. Biliyorsunuz ki gerçek, kişinin algısına göre değişir; hayat da bu algının kılavuzluğunda inşa edilen kuralsız bir şeydir.

Biz – beşimiz de – yaşadıklarımızın gerçekliğinden bir an bile şüphe duymadık. Ancak bunu diğerlerine kabul ettirmek mümkün olmadı. Yapabileceğimiz tek şeyi yaptık böylece. Tüm bu terapilerden, ilaç tedavilerinden, gözetimlerden, bitmek bilmez sorularla cebelleşmekten kurtulmak için gereken tek şey: Vazgeçmek.

İnat etmekten vazgeçtik.

Haklı olduklarını söyledik onlara. Tamam, her şeyi farkında olmadan biz uydurmuştuk. Elbette bir mağara yoktu. Korkunç hayaller görmemize neden olan kocaman, devasa bir kafa mı? Hah ha! Güldürmeyin bizi! Olacak şey miydi hiç?

Böylece hastaneden ayrılmamıza izin verildi.

Eve döndüğüm gibi odama kapanıp bilgisayarımın başına geçtim ve cihazın tüm yazışma programlarını kullanarak Aznamıc’a ulaşmaya çalıştım. Metin dosyalarına, komut alanlarına, haberleşme yazılımlarıyla bağlandığım barındırma sitelerine ve hatta bilgisayarımın masaüstüne açtığım klasörlerin ismi olarak hep aynı şeyi yazıyordum: “Teşekkürler Aznamıc… Teşekkürler Uçurumun Efendisi…”

Günler, aylar boyu, belki bin kere denedim. Hiçbir yanıt alamadım. Sonra bir gün, olaydan yedi ay sonra bir sabah uyandığımda bilgisayarımı açık buldum. Parıldayan yeşil harflerle yazılmış bir not parıldıyordu siyah zeminli ekranda:

“GÖRÜNENLE GÖRÜNMEYEN ARASINDA İNCE BİR ÇİZGİ VAR ÇOCUK. ONLAR KİNLERİNE YENİLDİ, AMA BEYNİNİZDE YAŞANDI HER ŞEY. TÜM EVRENLERİN KESİŞTİĞİ YERDE. BENİM MEKÂNIM ORASI. VE BANA DEĞİL, KENDİNE TEŞEKKÜR ET. İÇİNDEKİ SEVGİ KORUDU SENİ.”

Bu, Aznamıc’tan aldığım ya da öyle olduğuna inandığım ilk ve son nottu. Daha sonra asla, ama asla ulaşamadım ona. Yıllar içinde de çocukluğa özgü tüm diğer şeyler gibi yavaş yavaş unuttum. Tek bildiğim hâlâ bir yerlerde olduğu ve uçurumun açılmasını geciktirmeye çalıştığı.

Şimdi otuzbeş yaşımdayım. Aznamıc’la karşılaşmamızın üzerinden tam yirmi bir yıl geçti. Zaman zaman, acaba gördüklerimiz gerçekten düş müydü, diye düşündüğüm oluyor, ama fahişelik yaparken parasını çaldığı bir müşterisi tarafından bıçaklanıp öldürülen Nevin’i; çalıştığı bankanın içini boşalttığı için tutuklanıp on beş yıl ceza yiyen Merve’yi; şiddet uyguladığı için karısıyla küçük kızına yaklaşmasına izin verilmeyen, bu nedenle intihar eden Selçuk’u ve evlendiği İngiliz psikiyatrı koca bir bıçakla delik deşik ettikten sonra çıldıran Elizabeth’i hatırladıkça vazgeçiyorum bu düşünceden. Evet, o gün ormanda tüm yaşadıklarımız gerçekti. Beni bu gerçekliğin acımasızlığından koruyan da hepitopu yedi senelik ömre sahip olan sarı bir kedi oldu.

Zaman zaman buraya geliyorum. Yüzlerce metre aşağıdaki hurda mekikleri çevreleyen bu kayalığa. Hayallerimin kıyısına gelir gibi. Çünkü kullanıldıktan sonra bir hurdalığa yığılan tüm bu mekanik aksam bana yuvarlanadurduğumuz geleceğe dair ipuçları veriyor. Üzülerek söylemeliyim – ki, muhtemelen çoktan anladınız – bu pek aydınlık bir gelecek değil.

Öylece durup aşağı bakıyorum. Eşimi, iki oğlumu, çocukluğumu, yaşamı ve ölümü, Nevin, Merve, Selçuk ve Elizabeth’i, barışı ve savaşı, Uzak Yıldızın Sakinleri’ni, Aznamıc’ı ve küçük kedimi düşünüyor, bazen bir sigara yakıyor, bazen de sadece ağlıyorum.

Kim daha şanslı, diye düşünüyorum kimi zaman. Özünde barındırdıklarıyla yüzleşmemek adına tüm bir ömür uzunluğundaki yalanı sürdürenler mi, hırslarına ve hatalarına yenilerek yaşam sahnesini erken terk edenler mi, insanlığın sürüklendiği felaketi çok iyi bilen, ama değiştirmek için elinden hiçbir şey gelmeyenler mi? Emin değilim.

İnsanın kaderi dünyanın kaderiyle sıkıca bağlı. Bunu biliyorum işte. Ve acıdır, kendi ruhsal tümlüğünü sağlayamayan insanın dünyaya iyi bir gelecek sunamayacağını da fena halde sezinliyorum. Aznamıc’ın ‘uçurum’ olarak nitelediği, gerçekte insanların bitmek tükenmek bilmeyen hırslarının yol açacağı yeni savaşlara, yeni kıyametlere, yeni felaketlere doğru coşkuyla ilerliyoruz.

Evet, aynen öyle, coşkuyla.

Dönüp geriye baktığımızda hiçliği görmeyi diler gibiyiz. Bizi yaşamla ve varlığımızla ödüllendirdiği için Tanrı’dan intikam almak ister gibiyiz. Yeryüzünü kuşatan bir virüs olduğumuzu kanıtlamaya çalışır gibiyiz. On binlerce yıldır aynı şey.

İyi ama, şu sorulara kim cevap verecek:

Benim küçük çocuklarımın suçu ne?

Bu dünyaya getirdiğimiz milyonlarca diğer çocuğun suçu ne?

Neden onları savaşmaktan, can almaktan, gaddar olmaktan başka seçeneğin ölmekle eşdeğer sayılacağı bir dünyaya mecbur kılıyoruz?

Neden?

Sanıyorum Aznamıc beni yanıtlayabilirdi. Pek keyifle olmasa da yapardı bunu. Ne var ki, dedim ya daha önce de, ona ulaşamıyorum. Tüm çabalarım sonuçsuz kalıyor.

Yine de bir şekilde beni duyacağını düşünerek ve hatta buna delice bir kesinlikle emin olarak onunla konuşmayı sürdürüyorum. Tüm evrenlerin kesiştiği yerde yapıyorum bunu: Zihnimde.

Kötülük de iyilik de, sevgili Aznamıc, senin de söylediğin gibi, insanların içinde. Ne var ki biz kabullenip de yenmeye çalışmak yerine inkâr ediyoruz içimizdeki kötülüğü. Müdahale edilmediği zaman yayılarak vücudu kemiren kanserli hücreler gibi benliğimizi istila etmesine izin veriyoruz. O kötülük bizi de dünyanın kanserli hücrelerinden biri kılıyor böylece. Sayımız arttıkça dünyanın sağlıklı yaşaması imkânsız hale geliyor.

Uzak yıldızlara gitmeye çabalıyoruz, ama kendi iç uzayımıza, bilincimizin pozitif kutbuna açılacak yolları bulamazsak olduğumuz yerde sayacağız hep. Hırsın, kinin, savaşın tacizkâr kollarında.

Aşkın Güngör, 11 Ağustos 1998 – 12 Haziran 2006

1 2 3
Paylaş

13 yorum

  1. avatar

    Öncelikle selamlar,
    Kayıp Dünya’da sizi görmekten çok memnun oldum.

    Hikayenizi az önce okudum ve uzun bir okuma oldu. Ama şikayetçi değilim. Hikayenin ortalarındaki aşırı şiddet ve dehşet sahneleri acaba biraz fazla mı kaçmış dediğim oldu, ama sonlara yaklaştıkça amacını anladım. Yine de her yaştan insanın hoşuna gitmeyecek bir bölümdü o bölüm.

    Elinize sağlık, çok keyifli (ve dersler olan) bir hikayeydi 🙂

    Saygılarımla…

  2. avatar

    Sevgili Gürgen, ilgin ve yorumun için teşekkürler.
    Uçurumun Efendisi her ne kadar bilgisayar başına oturanların bir tık uzağında olsa da “her yaş tarafından okunsun” diye değil, yetişkinler tarafından okunsun diye yazıldı, şiddet sahnelerinin metinde yer almasının nedeni budur. Kaldı ki “çocuk ve gençlerin” oynadığı PC oyunlarını, izlediği korku filmlerini bir kenara bırakın, sadece Harry Potter filmlerinde bile (kitaplarında değil, filmlerinde) bundan daha sert sahnelerin olduğuna katılırsınız sanıyorum.

  3. avatar

    Anlıyorum. Haklısınız tabii, çocukların oyunları ve filmlerinde daha fazla şiddet olduğu doğru. Ben biraz geri kafalı kalmış olabilirim 🙂

    Tekrar elinize sağlık, birkaç arkadaşıma da önerdim hikayenizi, keyifle okudular sanıyorum.

    Saygılarımla..

  4. avatar

    İlgi ve beğeniyle okudum. İçimden bir ses şiddet sahneleri yaşanırken sadece hayal görüyor olsun, arkadaşları ölmesin diye geçirdim ve öyle oldu. İnsan bir şeylere tutunmak istiyor, bir hikâye okuyor olsa bile.

    “A dostlar”ı fazla kullanmışsın gibi geldi sadece. “cehenneme giden patika” ya da belki cehenneme gitmiyordur patikası” gibi içsel konuşmalar hikâyeyi daha okunası kılmış.

    Sarıp sarmalayan, sonra sürükleyip götüren ve en önemlisi düşündüren; içimizdeki iyiyi harekete geçmeye zorlayan çok güzel bir hikâye. Tebrikler ve teşekkürler.

  5. avatar

    Sevgili Utkan, derinlikli eleştirin için teşekkür ederim.
    Yazı aracılığıyla siz değerli dostlara ulaşmak, görüşlerinizi, düşüncelerinizi öğrenmek pek keyifli.
    “A dostlar” hitabı kontrol okumalarımda beni rahatsız etmemişti, senin gözüne batmış demek ki, o da kusurumuz olsun nazar boncuğu misali :))
    Sevgiler…

  6. avatar

    uçurumun efendisi aznamıc gohor kıyametten sora kitabındada geçiyor fakat bir kütle olarak bahsediliyor gohor kıyametten sonrada cin saldırısı nezaman çıkacak acaba sabırsızlıkla bekliyorum

  7. avatar

    Aslında Gohor’daki söz konusu ‘kütle’yle öyküde geçen Aznamıc aynı varlık sevgili Mete. Kitabı tekrar gözden geçirirsen, öyküdeki tanımlarla kitaptakinin eş olduğunu fark edeceksin sanıyorum.

    Cin Saldırısı muamma oldu, editörlükten zaman bulup kitabı tamamlayamıyorum maalesef. Yazım tamamlandığında ilk olarak Kayıp Dünya okurları duyacaktır diye umuyorum.

    Selamlar, sevgiler…

  8. avatar
    Mehmet Canpolat -

    Aşkın Bey öykünüzü zevkle okudum, okurken de kendi düşüncelerimi buldum ve sadece kendimin fazlaca karamsar olmadığını görmek bana gelecekle ilgili yazmak istediğim bazı hikayelerim için cesaret verdi. Ben de gelecek için oldukça karamsar tablolar çizen biriyim. Olumsuz tecrübeler mi insanı, gelecek konusunda karamsar düşünmeye itiyor yoksa gelecek gerçekten öykü de çizilen tablo gibi karamsarlıklarla mı dolu olacak? Bunu gerçekten bilmiyorum ama karamsar senaryolar gün geçtikçe gözlerimizin önüne durmadan seriliyor. Bu gerçeklere değindiği ve kendi düşüncelerime çok yakın bir öykü olduğu için Uçurumun Efendisi’ni çok sevdim. Kaleminize sağlık! ((Göğüssüz cılız yer cücesi=))

  9. avatar

    Sevgili Mehmet Canpolat, keşke “insan” bize daha iyisi için umut verse, ama dünyanın bugünkü haline bakmak bile gelecekle ilgili ütopyalar tasarlamayı imkansızlaştırıyor.

    Öyküyü beğenmenize sevindim. Başka öykülerde buluşmak dileğiyle…

    Dostlukla…

  10. avatar
    Mete Can Soyöz -

    okumak isterim “Gohor Kıyametten Sonra” kitabınızıda okudum oradada geçiyor o “Uçurumun Efendisi (Aznamıc’tı sanırım)” ile yapılan konuşmanın altını çizdim bazen dönüp tekrar tekrar okuyorum ve cin saldırısını sabırsızlıkla bekliyorum…

Yorum yapın