UÇURUMUN EFENDİSİ

13

Kütlenin yüzeyinden fırlayan devasa bir mask gibiydi. Kirpiksiz göz kapakları kapalı, saçsız alnı normalden çok daha uzun, biçimsiz bir çıkıntıyı andıran burnu küçük, sımsıkı kenetli kalın dudakları – nedense – ürkütücüydü. Kulakları yoktu. Taştan oyulmuşa benzese de basit bir heykel olduğu söylenemezdi. (Öyle ya, aksi olsa burada durmuş size tüm bunları anlatmazdım, değil mi?) Gümüşi gri renkteydi. Kütlenin uzantısı gibi duruyordu. Aynı maddeden yapılmıştı. İnsanda hem hayranlık hem de dehşet uyandırıyordu. Sanki ilkel çağlarda Nefilimler diye adlandırılan dev yarı tanrılardan birinin üzerine sıvı çimento dökmüşler, o zavallı da donma gerçekleşene kadar yüzünün ancak bir kısmını dışarı çıkarabilmişti. Orada öylece durmuş, aklımda uçuşaduran bu hayallere öyle kapılmıştım ki neredeyse bu söz konusu Nefilimin gök gürültüsünü andıran bir sesle, “Hava! Biraz hava!”diye kükrediğini duyacaktım. Ve itiraf ediyorum a dostlar, o günkü son salakça hareketimi yaptım ve o an için adının Aznamıc olduğunu bilmediğim devasa kafanın aşağıya doğru sarkık alt dudağına dokundum. Sonrasında nasıl olup da altıma kaçırmadığımı bilemiyorum.

Kapalı gözler ansızın açıldı. Zeminin altındaki uğultu yeniden duyulmaya başladı. Hem de ne duyulma! Mağaranın duvarları zangırdadı. Yer zelzele oluyorcasına sallandı.

Kendimi geri attım. Dengemi sağlamak, yere düşmemek için delice çabaladım. İnanın, kol yerine kanatlarım olsaydı o çılgınca çaba sırasında tavana dek yükselmem işten bile değildi. Bir çığlık yükseldi boğazımdan. Tüm çabama karşın yere düştüm.

Çocuklar koşarak geldi yanıma. Nasıl olup da ayakta kaldıklarına şaşsam da soru soracak durumda değildim. Kaldı ki onlar da kütleden fırlayan devasa suratla karşılaşınca birer birer çöktü dizlerinin üzerine, ulu toteme saygılarını sunan Kızılderililer gibi.

Dev surata bakakalmıştık. Büyülenmiş gibiydik. Ne kıpırdayabiliyor, ne de tek söz edebiliyorduk. Belki bir müddet nefes bile almadık, ne bileyim, o kadarından da emin değilim.

O şeyin gözleri üzerimize sabitlenmişti. İrisi olmayan, gümüşi yüzeyinde hayaletimsi gölgeler kıpırdanan gözler! Teki bile beşimizi birden içine alıp hiç zorlanmadan kapanabilecek büyüklükteki devasa gözler! Her birimize aynı anda ama ayrı ayrı odaklanan, seslerden arındırılmış on binlerce – belki de milyonlarca – yıllık bir lisanı kullanarak konuşan, konuşan, konuşan, konuşan… beynimizi didikleyen gözler!

O kahrolası gözler içime işliyordu. Canlı olduklarına yemin edebilirdim. Kaçıramıyordum bakışlarımı. Göz bebeklerinde akaduran hayaletimsi gölgeler karmakarışık görüntülere dönüşüyordu. Karmakarışık ve korkunç.

Mağara çevremden silindi. Gözlerden taşan o görüntüler kuşattı her yanı. Yıkık dökük ve hâlâ yıkılıp dökülen bir kentte buldum kendimi. Ufuk kan kızılı renge bürünmüştü. Birer enkazdan farksız koca beton kütleleri o kızıllık boyunca zavallı bir hat çizerek uzanıyor, bilinmez bir sona doğru gidiyordu. Neredeyse saat tıkırtısına uyan düzenli patlamalar yankılanıyordu her yanda. Ateşten oluşan korkunç dalgaları andıran, açılıp kapanan ışık demetleri görülüyordu. Onların göründüğü yerde ne varsa havaya uçuyor, eski halinden eser kalmayan bir moloz yığını olarak toprağa yağıyordu. Ayrıntıları seçemesem de o moloz yığınının sadece cansız nesnelerden oluşmadığını biliyordum. İnsanlar da vardı orada. Parçalanmış çocuklar, kafası yarılmış adamlar, beli kırılmış kadınlar, hayvanlar, bitkiler, hayata özgü canlı her doku.

Bu cehennem görüntülerinin yaşanmasına neden olan korkunç yaratıklar çevremde dört dönüyordu. Gözleri kan çanağı, ağızlarından salyalar akan, elleri kolları en öldürücü silahlarla dolu varlıklar. İnsanlar!

İnsanlar savaşıyordu. Farklı milletlerden insanlar! Toprağı, madeni, denizi, balığı, petrolü, boru, gökyüzünü, hayatı paylaşamayan insanlar! Kişisel çıkarları ve kazanma hırsları dünyaya sığmayan insanlar! Binlerce yıl da yaşasalar yerkürenin kalıcılığı karşısında acze düşecek olan, buna karşın ona sahip olabilme hayalini kuran insanlar!

Ellerini yüzüme kapadım. Görmek istemiyordum. Ama silinmiyordu görüntüler. Her şey beynimin içinde sürüyordu. Damarlarımın şişip kabardığını hissediyordum. Beynim çatlamak üzereydi. Çatlamıştı belki de. Yoksa nasıl olurdu da ruhu bile sızlardı insanın.

Bir şeyler yapmalıydım. Bu korkunç savaşı olmasa da beynimdeki görüntüleri durduracak, zihnimi boşaltacak bir şeyler…

Ansızın bir mucize oldu. Ancak böyle adlandırabilirim bunu. Mucize!

Bütün o kan ve dehşet görüntülerine tezat oluşturan sıcacık bir ses mırıldandı zihnimde. Sevgiden, ait olmaktan, kabullenmekten, kabullenilmekten, barıştan, mutluluktan, huzurdan söz eden bir sesti bu ve aynen şöyle diyordu: MİYAV!

Ah dostlar, delice göründüğünü biliyorum. Belki de gerçekten delirmiştim o an için. Başka bir evrendeymişçesine uzak hissettiğim evimde muhtemelen uyuklayan, bilemediniz pencere önündeki şiltesine uzanmış tüylerini temizleyen, camın ardında koşturaduran bildik hayata arada göz atan kedim gelivermişti aklıma. Oyuncu mu oyuncu, şirin mi şirin, turuncu renkli tüy yumağı.

Ona sarıldım. Evet, aynen öyle. Neredeyse aradaki yüzlerce kilometre mesafe eridi de minik kedimle aynı mekâna ortak oluverdik.

Her şey geride kaldı. Önce patlama sesleri zayıfladı, sonra ufka dek yayılan kent harabeleri silindi, maddesel hayaletler gibi yarı görünür hale geldi savaşan insanlar, çok geçmeden onlar da yok oldu.

Bu dünyanın ve bilinen zamanın hem içinde hem de dışında, kucağımda kedimle duruyordum. Ayaklarım zemine hem basıyor hem basmıyordu. Aynı anda hem uçuyor hem uçmuyordum. Her ne haltsa, öyle ya da böyle o kahredici felaket görüntülerinden kurtulmuştum işte. O an için bu bana fazlasıyla yetiyordu.

Kedim! Canım kedim benim! Onu öyle çok seviyordum ki! Sımsıkı sarıldım. Turuncu tüylerini öptüm. Başını okşadım. Huzurlu mu huzurlu bir ifadeyle kıstığı gözlerine baktım uzun uzun. Gülümsedim ve…

Mağaraya geri geldim.

Yine o dev suratın karşısında, irissiz gümüş gözlerin önündeydim. Düştüğüm yerde, biraz biçimsiz de olsa bağdaş kurmuş, oturuyordum. Kedim kucağımda olmasa da gülümseyişim halen yerli yerindeydi. Huzurlu, mutlu, ne var ki korkunç hayaller görmenize neden olan dev bir suratın önünde takındığınızda aptalca kaçacak kocaman bir tebessüm.

Gözlerimi kırpıştırarak, birkaç dakikaya – belki de birkaç saniyeye – yayılan o dehşetli deneyimi anlamaya çalıştım. Karşımdaki kocaman kafanın ne olduğunu da tabii. Dişe dokunur bir yanıt bulmayı bırakın, daha kendime tam gelemeden garip bir gürültü duydum. İçi su dolu bir balonun patlaması gibi bir ses. Ellerimi yere dayayarak arkama döndüm.

Nevin birkaç metre ötedeydi. Kafası yoktu. Büyükçe bir kâğıt tomarını andıran bir kütle vardı artık boynunun bittiği yerde ve oradan metrelerce yukarıya incecik kan fıskiyeleri yükseliyordu. Kollarında, boynunda ve anladığım kadarıyla tüm vücudunda ne kadar damar varsa grimsi bir renk olarak şişmişti.

Öğürerek dizlerimin üstünde geriledim. Bağırmaya çalıştım. Olmadı. Çılgınca cümleler dönüyordu aklımda. Anne, patlayan balonumun yerine yenisini alalım mı? Kocaman kafası olan gümüş gözlü bir adam balonumu patlattı. Ben onun içine gözlerimi koymuştum. Ağzımı. Burnumu. Anne, patlayan beynimin yerine daha iyi bir tane alalım mı? Ne de olsa salağın tekiydim yaşarken!

Bir kez daha öğürdüm. Bu kez boğazımdan ekşi, yakıcı bir sıvı yükseldi, elimi ağzıma götürme fırsatı bulamadan dudağımın kenarından çeneme, oradan da boynuma süzüldü.

Nevin rüzgârda kararsızca sallanan bir fidan gibi sağa sola yalpaladıktan sonra dizlerinin üzerine yığıldı o anda. Hemen sonra da boş bir çuval gibi arkaya devrildi.

Diğerlerine döndüm korkuyla. Selçuk, Elizabeth ve Merve’ye. Gözlerinden ve burun deliklerinden kan sızdığını gördüm. Bacakları titriyor, çok değil birkaç dakika önce rahatça yüklendikleri bedenleri taşıyamayacak hale geldiklerinin sinyalini veriyordu. Üçünün de elleri yumruk olmuş, normal gözlerle görülmeyen bir ganimeti – belki de ruhlarını – korumak istercesine sımsıkı kenetlenmişti.

Merve’nin şakaklarındaki damarlar şişmeye başladığında bu lanet olası şeyi durdurmanın yollarını arıyordum. O koca dudağa bir kere daha dokunsam başlattığım şeyi bitirebilir miyim, diye geçiriyordum aklımdan. Ah, Tanrım, bunu ben mi başlattım? Onlara ben mi yapıyorum bunu?

Tabii ki öyle değildi.

Buradaki şeytani güç benim müdahalem olsa da olmasa da harekete geçecek, yapması gerekeni yapacaktı. Ve ben onu durdurmak için hiçbir şey yapamayacaktım. Yapamazdım. Tanrı aşkına, on dört yaşındaydım daha! Evimi özlüyordum. Ah, hayır, yanlış bu. Evimi değil, bu korkunç mağaradan başka her yeri özlüyordum. Her yeri. Kampı bile ve…

…korkuyordum.

Ya da şöyle ifade edeyim: KORKUYORDUM!

Kendi kalbimi delip de içine saklanmayı, beyinsiz devekuşları gibi başımı gömebileceğim bir toprak parçası bulabilmeyi diliyordum ki…

…Elizabeth garip bir ses çıkardı. Gerçekten garip. Bebek viyaklamasıyla kedi mırıltısı karışımı, insanın içine işleyen, acı dolu, keder dolu, ama ilginçtir, aynı zamanda da umut dolu bir ses. Bir çeşit yardım talebi. İçim cız ederek, kalbim parçalanarak Elizabeth’e baktığımda korkuyla büyümüş, kenarlarından kan sızan gözlerini üstüme sabitlediğini fark ettim. O garip iniltideki umut tınısının nedeni buydu. Benim bu işkenceyi bitirebileceğime dair duyduğu – ve muhtemelen bir arpa tanesi kadar küçük olan – umut.

Kalbim korkuyla gümlemesine, neredeyse çatlayacak olmasına karşın o arpa tanesi harekete geçmeme ön ayak oldu. Gerçi buna hareket demek ne derece doğru, ondan da emin değilim. Çünkü yaptığım sadece sesimin – doğaldır ki cesaretimin de – yettiğince, “Yeter!” diye bağırmaktı. Daha doğrusu, bağırmaya çalışmak. Sesimin ancak mırıltıdan bir oktav yukarı çıkabildiğini itiraf etmeliyim.

Belki inanmayacaksınız, ama o mırıltı bile koca kafasına koyduğunu yapan şeyin dikkatini çekebilmemi sağladı. İşte o zaman bunu pek de istemediğimi fark ettim.

Kafanın irissiz gümüş gözleri üzerime sabitlendi. O anda kaskatı kesildim — taştan oyulmuş görünmez eller vücudumu yakalamış gibi. Kurtulmayı denemem hiçbir işe yaramadı. Sıkacağa konan portakaldan biraz daha kudretliydim ve kudretin o kadarı şeytani bir mengeneden kurtulmaya yetmiyordu.

Nefesim kesildiği ve hayatımın burada noktalanacağına emin olduğum sırada görünmeyen eller gevşedi. Ancak rahatlamamı sağlamadı bu. Çünkü cıvataları çıkmış bir makine gibi titremeye başlamıştım. Baldırlarım zonkluyor, dizlerim bükülüyor, vücudum beynimin ilettiği hiçbir emre itaat etmiyordu. Aklımda haykırıp duran delirmiş bir ses, düşeceğim, deyip duruyordu. Ah, Tanrım, düşeceğim! Düşeceğim!

Aklımdaki o deliye, geri zekâlı, zaten yerdesin, diyordum. Hiç ayağa kalkamadın ki!

Dinletemiyordum.

Kendi içimde kavga etmem, kararlarımı ve korkularımı eleştiren alt benlikler geliştirmem sıklıkla yaptığım bir şeydi. Yineliyorum, on dört yaşındaydım ve on dört yaşındakiler kendi kişiliğine kavuşana dek önünde sonunda çöp kutusunu boylayacak – tabii akıl sağlığı yerinde olanlar için geçerli bu – nice kişiliğe sahiptir. Yine de, bu hayati bilişe karşın o an bu zıtlaşan iki sesi deliriyor olmamın yarattığını düşünüyordum ve bu düşünce beni diğer korkunç ihtimallerden çok daha fazla endişelendiriyordu.

Neyse ki çok geçmeden başka bir belayla uğraşmam gerekti de delirme korkusunu aklımdan atabildim. Başım şişiyordu. Evet, aynen dediğim gibi, BAŞIM ŞİŞİYORDU!

Şakaklarımdaki damarlar inip kalkıyor, inip kalkıyor, inip kalkıyor, yüzümü saran deri – ah, benim güzel derim! – alttan ittireduran bir takım şekilsiz yumrular nedeniyle genleşiyordu. Bu o denli olağan dışı bir şeydi ki parmaklarımla yüzümü yoklayana dek olagelene inanmak istemedim. Dehşet verici gerçeğe emin olduğumdaysa hemen dizlerimin üzerinde dönerek arkadaşlarıma baktım. Daha doğrusu bir zamanlar arkadaşım olan ucubelere. Selçuk, Elizebeth ve Merve’ye.

Üçü de şekilsiz yumru yığınlarına benziyordu. Elizabeth’le Selçuk’un durumu nispeten daha iyi olsa da Merve artık bilinen sözcüklerle ifade edilemeyecek bir yaratığa dönmüştü. Sadece başı değil, vücudunun her noktası derinin altından iteleyen irili ufaklı yumrularla kaplanmış, o yumrular da kimi yeşil, kimi kahverengiye çalan damarlarla kuşatılmıştı. Sağ gözü kulağının üzerine, sol gözü çenesine doğru kaymış olmasına karşın hâlâ dehşet verici şekilde mantıklı bakıyor, belki de olup biteni algılamaya çalışıyordu…

…ki patladı.

Nevin gibi sadece başı değil, tüm bedeni. Mağaranın duvarlarına ve bizim üstümüze saçıldı Merve’den artakalanlar.

Daha fazla dayanamayarak yüzümü yere yasladım ve kustum. Sadece midemdeki öğütülmemiş yiyecekleri değil, aklımı da boşaltmak istercesine öğürdüm, öğürdüm, öğürdüm.

Ölümümle de olsa bu dehşetin bitmesi için yakarırken Elizabeth’in o garip iniltisini duydum yine. Hem acı dolu, hem kederli, hem de umutlu bebekkedi sesi.

Bu kez bir şey oldu: Korkum uçup gitti. Öfke geldi yerine.

Tek suçu kahrolası bir kamptan kaçıp maceraya atılmak olan bizim gibi zararsız insanlara çektirdiği eziyetin hesabını sormak istedim o devasa kafaya. Bunu nasıl yapacağımın, hatta başarıp başaramayacağımın önemi yoktu. Deneyecektim. Gerekirse ölecek, gene de vazgeçmeyecektim.

Ayağa fırladım. Evet, aynen öyle. Fırladım. Çektiğim eziyete, uğradığım işkenceye, yaşadığım akıl almaz deneyime karşın ummadığım kadar dinçtim. İlk önce gümüş gözlere atıldım, ama gizemli bir sezgiyle hedef değiştirdim sonra. Aklımda bir düşünce ışıkçığı parlayıp sönmüştü çünkü.

Telepati!

Bu dev kafa bize işkence etmek için beynimizi kullanıyordu. Beynimizi! Kalın kafatasının ardında nasıl bir beyin varsa bize onunla hükmediyordu. Gördüğüm – ve muhtemelen diğerlerinin de gördüğü – o savaş sahnelerinin nedeni de buydu. Bu olmalıydı! Allah kahretsin! O kadar çaresizdim ki bu garip çözüm kırıntısına hayatımın en önemli keşfiymişçesine sarılmıştım.

Bağlantıyı kesebilirsek…

…bağlantıyı…

…beyinler arasındaki veri transferini sonlandırabilirsek…

O koca beyni olmasa bile kendi beynimizi kapatabilirsek…

Topuklarımın üzerinde hızla dönerek hayatta kalan iki arkadaşıma yöneldim. Eğer söz konusu ataklığı birkaç saniye önce edinseydim Selçuk’u kurtarabilir miydim, bunu hâlâ bilmiyorum.

Aramızda birkaç adım kalmıştı ki Selçuk’un kollarındaki damarlar patladı. Zavallı çocuk yüzünü iyiden iyiye kaplayıp görüşünü engelleyen yumrulara karşın her şeyi gördü. Dehşetle büyüyen gözlerinin hizasına dek kaldırdı biçimini yitiren kollarını. Bu kadarı direncinin kırılmasına yetti. Bir zamanlar burnu olan kütleden oluk gibi kan boşandıktan sonra kesilen bir ağaç gibi sırtüstü devrildi.

Bu son dehşete karşın – belki de neden olduğu yeni itkiyle – Elizabeth’e doğru atıldım. Yüzüne okkalı bir tokat yerleştirdim. O iğrenç yumruların fazla büyümüş sivilceler gibi patlayıp avucuma bulaşacağına emindim, ama öyle bir şey olmadı.

Elizabeth vuruşumun etkisiyle geri savruldu. Kökünden koparılmış bir bahar çiçeği gibi devrildi yüzüstü. Gözleri kapanmadan önce bana minnetle baktığını fark ettim, ama tabii o anın neden olduğu bir yanılsama da olabilir bu. Ne de olsa inlemelerini bana yönelik yardım yakarısı olarak kabullenmiştim ve eh, bayılmasını – en azından kısacık bir süre de olsa kendinden geçmesini – sağlayarak koca beyinle iletişimini kesmeyi başarmıştım. Tamamen uydurmuş da olsam böyle bir takdiri hak ediyordum herhalde.

Artık kapatılması gereken tek beyin kalmıştı.

Benimki!

Ama… Kahretsin ki bunu nasıl başaracağımı hiç bilemiyordum.

Hiç!

Bu nedenle geriye kalan ve son derece acınası olan tek ihtimale sarıldım. Mücadele etmeye! Devasa surata öfkeyle döndüm. “Neden?” diye bağırdım. “Neden?” Bu kez sesim tam da arzu ettiğim gibi çıktı.

İrisi olmayan gümüşi gözlerden son kez ve bu sefer kapkaranlık gölgeler geçti. Neyse ki beynimi ele geçirmeye çalışan korkunç sahnelere dönüşmediler bu kez. Göz kapakları ağır ağır, neredeyse huşu içinde kapandı.

Birkaç saniye – ya da algımın güvenilmeyecek kadar hasar gördüğünü farz edersek birkaç dakika – hiçbir şey olmadı. Zeminin altındaki uğultudan başka ses de duyulmadı. Sonra kapandığı gibi usulca açıldı irissiz gözler. Kalın dudaklar titredi, kıvrıldı, kauçukların birbirine sürtünmesini andıran bir takım gıcırtılardan sonra gök gürlemesi gibi, ama daha az şiddetli bir sesle, “İşte böyle,” dedi dev surat. “Senden yansıyan seni korkutuyor!”

Doğaldır ki bu girişten bir şey anlamadım. Kaşlarımı çatıp baktım ve hiç niyetim olmamasına karşın, “Ne?” dedim.

Dudaklardan yine kauçuk sürtünmesi ve gök gürlemesi karışımı bir ses çıktı. “Bu gördükleriniz içinizdekilerdi,” dedi bu kez. “DNA’nıza şifrelenen. Yaratılışınızda kodlarınızın arasına karıştırılan. Atalardan geçen. Tarlayı sulamak için kalmıştınız. On binlerce yıl önce. Üretmek ve Ataları doyurmak için. Tekrar geldiklerinde. Oysa bilmek istediniz. Bilmek. Ataca bilmek. Ve bilebildiğinizi öğrenince Ata olduğunuzu sandınız. Attılar sizi saf hayallerin tatlı diyarından. Attılar, çünkü kibriniz yakıcıydı. Yaktı.”

“Yalan!” diye bağırdım. “İnsan değildi onlar! Değil!”

Aslında farkındaydım durumun tabii, ama binlerce yıl önceden gelircesine karşıma dikilen bir Nefilim bozuntusu karşısında insan ırkını karalayacak değildim herhalde. Kaldı ki devasa kafa haddimi bir kez daha bildirmekte gecikmedi.

“Hayır, insandılar!” dedi. “Kılıfından sıyrılmış olarak gördünüz ırkınızı! Bu bile, bu görüntüler bile aklınızı başınızdan almaya yetti. O dehşetli savaşlarda ölenlerin acısını, korkusunu, kederini ve katillerin kinini, öfkesini akıttım size. Ah, merhameti ve sevgiyi de tabii. Milyarlarca insana ait ortak hislerin çok küçük bir kısmı.”

Dudakları küçümseyici bir ifadeyle büzülürken irissiz gözleriyle yerde yatan arkadaşlarımı işaret etti. “Şunlara bak,” dedi. “Onca his arasından özüne en yakın olanı seçip kinle kararanlar! İşte siz busunuz! İşte insanlık bu! Merhametten medet ummayan, tehlikeden korunmak için sevgiye sarılmayanlar!”

Gencecik insanların patlayarak – evet, kelimenin tam anlamıyla patlayarak! – ölmesine neden olan bir şeyin ağzından çıkan bu sözler sarsılmama yol açmıştı. Kısacık bir an da olsa yanlış duyduğumu düşünerek şaşkınlıkla baktım, ama aslında son derece farkındaydım söylenenlerin. İçimdeki öfke şahlandı. “Merhamet mi!” diye bağırdım. “Sevgi mi! Onlara bak! Arkadaşlarıma!”

Fısıltıyı andırır bir sesle, “Onlar benimle,” dedi dev dudaklar. “Görmek için bakmama gerek yok.”

Hani gelgit olur da sular yavaş yavaş yükselir ya kıyıda… Kumlar ağır ağır ıslanır. Denizin karayı istilasıdır bu. Kendinden emin, temkinle. Batan güne yüzünüzü dönüp ellerinizi şortunuzun ceplerine sokarak bu istilayı izlerseniz ve eğer gündelik yaşama özgü bir yığın ıvır zıvırla meşgul değilse beyniniz evren yasalarının insanoğlu kadar hırslı ve aceleci olmadığını düşünürken bulabilirsiniz kendinizi. Doğa olması gerekeni uygularken genellikle sakindir. Olanın olacağını ve hiçbir şekilde engellenemeyeceğini bilir çünkü. Ya da hadi, buna bilmek demeyelim de kodlarına işlenen eylem kurallarını özümsemek diyelim. (Artık ne fark edecekse?)

İşte ben de bu olup bitenlerin gerçekliğini böyle usulca kavrıyordum. Aklımın kumları gerçeklik denizinin sakin sularına batadururken arkadaşlarımın kaybının asıl ağırlığı üstüme yıkılmaya, içine düştüğümüz felaketin akıl almazlığı kalbimi acıtmaya başlamıştı. Kederle kahroluyordum. Selçuk! Merve! Ve hatta Nevin! Gözlerimin önünde, ancak şimdi tam anlamıyla algılayabildiğim kadar korkunç bir şekilde, acılar içinde ölmüşlerdi. Elizabeth müdahalemle kurtulmuşsa bile – ki emin değildim – bu lanetli mağaradan çıkıp çıkamayacağı belirsizdi.

Belki inanmayacaksınız, ama o anda kendi hayatımı düşünmüyordum. Hem de hiç! Hayır, korkmamakla, onurlu davranmakla ya da kahraman ruh taşımakla ilgili değildi bu. Arkadaşlarımın kaybı aklımı öylesine eğip bükmüştü ki, bir anlamda her şeyi dışarıdan izleyen bir seyirciye dönüşmüştüm. O korkunç anın tanığıymışım, ama etkin üyesi değilmişim gibi. Etkileşimli bir holovizyon dizisine ekrana girdiğim komutlarla müdahale edebilir, senaryoyu istediğim doğrultuda düzenleyebilirmişim gibi.

Sebep ne olursa olsun, sözümü sakınmıyor, aklımdan geçen her şeyi küt diye söylüyordum. O koca dudaklar, ‘Onlar benimle, görmek için bakmama gerek yok,’ dediğinde biraz da bu duygu karmaşası nedeniyle, “Katil!” diye bağırdım sanırım. Ellerimi yumruk yapmıştım. Ağladığımın hayal meyal farkındaydım. Aralıksız aynı şeyi söylediğimin de. “Katil! Katil! Katil!”

Aznamıc ithamlarımı pek de önemsemediğini belli ederek, “Ben bir aynayım,” diye sürdürdü. “Maddeyi değil, soyutu gösteren bir ayna! İçinizdeki saklı gerçek!”

Tüm bunların rüya olmasını diliyordum, uyanmayı, kendimi sıcak yatağımda bulmayı, yepyeni bir güne merhaba demeyi…

“Kaçma gerçeklerden!” dedi yüz. “İçinde saklı olanla yaşamayı öğren! Eğer seversen kabullen onu, sevmezsen yok et! Ama inkâr etme asla! Yoksa ona köle olursun!”

“Katilsin!” diye haykırdım bir kez daha. “Aşağılık bir katilsin! Arkadaşlarımı katlettin!”

Bu kez neredeyse gücenmiş gibi baktı o koca surat. “Ben öldürmedim onları çocuk,” dedi. “Söyledim sana, onları öldüren içlerindeki kindi, seni kurtaranın küçük bir kedi olması gibi.”

Şaşkınlıkla kalakaldım. Belli ki bu garip makine – artık ne tür bir makineyse – beynime o korkunç görüntüleri gönderirken bir yandan da zihnimdekileri emmişti. Başka türlü nasıl o vahşet görüntülerinden sığınmak için sarıldığım küçük kedimden haberdar olurdu? Bunun kişilik haklarımı çiğnemek anlamına geldiğinin farkında olsam da o anda kamusal kurallar üzerine ders verecek durumda değildim. Omzumu silktim bu nedenle.

Devasa dudaklar konuşmayı sürdürüyordu. “Sevgiyle yen içindeki katilleri, sonra dön yüzünü Her Şeyin Sahibi’ne. Unutma ki tüm evren gibi O da senin içindedir. Beni milyonlarca yıl önce geride bırakan Atalar da bilirdi bunu, onun izinden gidenler de. Ne var ki unuttu sonra gelenler. Unuttular özü. Unuttular her şeyi. Kocaman, devasa, kederli uçurumu açtılar. Böylece bir metal organik karışımı olan ben, Aznamıc, hiç istemediğim bir şeye dönüştüm: Bekçiye. Uçurumun Efendisi’ne.”

O an duyduklarımı kavradığımı söyleyemem. Ancak aradan uzun yıllar geçince anladım Aznamıc’ın işaret ettiklerini. O mağaradaysa kendini öven kibirli bir düşman karşısındaymışçasına umursamadan dinliyordum onu. Neden sonra, “Uçurumun Efendisi mi?” dedim. “Kendine bu unvanı mı uygun gördün?”

“Kimse kendine unvan seçemez,” dedi Aznamıc. “Bana bu ismi verenler Uzak Yıldızın Sakinleri’dir. Geniş çember çizen gezegenden geldiler. Milyonlarca yıl önce. Sonra binlerce yıllık sürelerde bir daha, bir daha, bir daha… Bu böyle sürüp gitti. Beni imal eden, açılması muhtemel uçurumu geciktirebilmem için görevlendiren, ağlarla bağlantımı sağlayan, bilgi depolarımı dolduran eğitmenlerdir onlar: Herşeye Sahip Olan’ın Gönüllü Hizmetkârları, Atalar.”

“Bu Atalar da kim?” diye sordum. “Hangi yıldızdan geliyorlar? Ya da hangi gezegenden? Marduk mu? Eğer öyleyse o çoktan…”

Aznamıc beni dinlemiyordu. Sözlerimi duyduğunu – ya da hadi şöyle nitelendireyim: önemsediğini – gösteren en küçük bir belirti sergilemiyordu. Sadece irissiz gözlerini bir kere kapatıp açmakla yetindi. Bunu bir yanıt olarak kabul etsem sözlerden çok daha fazla şey anlattığını iddia edebilirdim, ama hayır, yalan söyleyecek değilim, o alelade göz kırpmada gizemli hiçbir yan yoktu.

Soruyu yineleyecek oldum, ancak Aznamıc umursamadan devam etti konuşmaya. “Uçurum açılıyor,” dedi. “Gizlendiğim yerden izliyorum herşeyi. Dünya yörüngesinde dönüp duran insan yapısı uydulara sinyaller göndererek, bağlı olduğum manyetik ağ yardımıyla yerkürenin her yanındaki bilgisayarlarla bağlantı kurup felakete yol açabilecek verileri yeniden düzenleyerek engellemeye çalışıyorum bu açılışı, ama artık iyice zorlaşıyor uğraşım. Yarıklar genişliyor. Ben barışı canlı tutmaya uğraştıkça siz, insanlar, barışla aranızdaki uçurumu genişletmek için elinizden geleni yapıyorsunuz. Her yan ateşler içinde. İnsanlar ölüyor, acı çekiyor. Keder akıyor evrene. Elle tutulacak kadar koyu, can yakıcı, umut kırıcı keder.”

Soluğumu tuttum. Birkaç dakika önce beni çıldırmanın eşiğine getiren görüntüleri hatırladım. Vahşetin, cinayetin, savaşın, katliamın görüntüleri. Kalbimde tedirgin bir böcek sağa sola koşturmaya başladı. “Öleceğiz,” diye fısıldadım. “Dünyayı da, tüm canlıları da, kendimizi da yok ederek öleceğiz.”

Gülümsermiş gibi kıvrıldı Aznamıc’ın kalın dudakları. Gene de daha çok hüzünlü görünüyordu. “Küçük kedini hatırla,” dedi. “Ona duyduğun sevginin seni kurtardığını unutma. Yaşama anlam katanın yaşatmak olduğunu unutma. Bir canlıyı yaşatacak enerjinin her şeyden ve her şeyden fazla onu sevmek olduğunu unutma.”

1 2 3
Paylaş

13 yorum

  1. avatar

    Öncelikle selamlar,
    Kayıp Dünya’da sizi görmekten çok memnun oldum.

    Hikayenizi az önce okudum ve uzun bir okuma oldu. Ama şikayetçi değilim. Hikayenin ortalarındaki aşırı şiddet ve dehşet sahneleri acaba biraz fazla mı kaçmış dediğim oldu, ama sonlara yaklaştıkça amacını anladım. Yine de her yaştan insanın hoşuna gitmeyecek bir bölümdü o bölüm.

    Elinize sağlık, çok keyifli (ve dersler olan) bir hikayeydi 🙂

    Saygılarımla…

  2. avatar

    Sevgili Gürgen, ilgin ve yorumun için teşekkürler.
    Uçurumun Efendisi her ne kadar bilgisayar başına oturanların bir tık uzağında olsa da “her yaş tarafından okunsun” diye değil, yetişkinler tarafından okunsun diye yazıldı, şiddet sahnelerinin metinde yer almasının nedeni budur. Kaldı ki “çocuk ve gençlerin” oynadığı PC oyunlarını, izlediği korku filmlerini bir kenara bırakın, sadece Harry Potter filmlerinde bile (kitaplarında değil, filmlerinde) bundan daha sert sahnelerin olduğuna katılırsınız sanıyorum.

  3. avatar

    Anlıyorum. Haklısınız tabii, çocukların oyunları ve filmlerinde daha fazla şiddet olduğu doğru. Ben biraz geri kafalı kalmış olabilirim 🙂

    Tekrar elinize sağlık, birkaç arkadaşıma da önerdim hikayenizi, keyifle okudular sanıyorum.

    Saygılarımla..

  4. avatar

    İlgi ve beğeniyle okudum. İçimden bir ses şiddet sahneleri yaşanırken sadece hayal görüyor olsun, arkadaşları ölmesin diye geçirdim ve öyle oldu. İnsan bir şeylere tutunmak istiyor, bir hikâye okuyor olsa bile.

    “A dostlar”ı fazla kullanmışsın gibi geldi sadece. “cehenneme giden patika” ya da belki cehenneme gitmiyordur patikası” gibi içsel konuşmalar hikâyeyi daha okunası kılmış.

    Sarıp sarmalayan, sonra sürükleyip götüren ve en önemlisi düşündüren; içimizdeki iyiyi harekete geçmeye zorlayan çok güzel bir hikâye. Tebrikler ve teşekkürler.

  5. avatar

    Sevgili Utkan, derinlikli eleştirin için teşekkür ederim.
    Yazı aracılığıyla siz değerli dostlara ulaşmak, görüşlerinizi, düşüncelerinizi öğrenmek pek keyifli.
    “A dostlar” hitabı kontrol okumalarımda beni rahatsız etmemişti, senin gözüne batmış demek ki, o da kusurumuz olsun nazar boncuğu misali :))
    Sevgiler…

  6. avatar

    uçurumun efendisi aznamıc gohor kıyametten sora kitabındada geçiyor fakat bir kütle olarak bahsediliyor gohor kıyametten sonrada cin saldırısı nezaman çıkacak acaba sabırsızlıkla bekliyorum

  7. avatar

    Aslında Gohor’daki söz konusu ‘kütle’yle öyküde geçen Aznamıc aynı varlık sevgili Mete. Kitabı tekrar gözden geçirirsen, öyküdeki tanımlarla kitaptakinin eş olduğunu fark edeceksin sanıyorum.

    Cin Saldırısı muamma oldu, editörlükten zaman bulup kitabı tamamlayamıyorum maalesef. Yazım tamamlandığında ilk olarak Kayıp Dünya okurları duyacaktır diye umuyorum.

    Selamlar, sevgiler…

  8. avatar
    Mehmet Canpolat -

    Aşkın Bey öykünüzü zevkle okudum, okurken de kendi düşüncelerimi buldum ve sadece kendimin fazlaca karamsar olmadığını görmek bana gelecekle ilgili yazmak istediğim bazı hikayelerim için cesaret verdi. Ben de gelecek için oldukça karamsar tablolar çizen biriyim. Olumsuz tecrübeler mi insanı, gelecek konusunda karamsar düşünmeye itiyor yoksa gelecek gerçekten öykü de çizilen tablo gibi karamsarlıklarla mı dolu olacak? Bunu gerçekten bilmiyorum ama karamsar senaryolar gün geçtikçe gözlerimizin önüne durmadan seriliyor. Bu gerçeklere değindiği ve kendi düşüncelerime çok yakın bir öykü olduğu için Uçurumun Efendisi’ni çok sevdim. Kaleminize sağlık! ((Göğüssüz cılız yer cücesi=))

  9. avatar

    Sevgili Mehmet Canpolat, keşke “insan” bize daha iyisi için umut verse, ama dünyanın bugünkü haline bakmak bile gelecekle ilgili ütopyalar tasarlamayı imkansızlaştırıyor.

    Öyküyü beğenmenize sevindim. Başka öykülerde buluşmak dileğiyle…

    Dostlukla…

  10. avatar
    Mete Can Soyöz -

    okumak isterim “Gohor Kıyametten Sonra” kitabınızıda okudum oradada geçiyor o “Uçurumun Efendisi (Aznamıc’tı sanırım)” ile yapılan konuşmanın altını çizdim bazen dönüp tekrar tekrar okuyorum ve cin saldırısını sabırsızlıkla bekliyorum…

Yorum yapın