BULUŞMA

6

Koordinatlar mı, diye düşündü adam, Tanrı koordinatların belasını versin!

Siyaha tutsak ışıltılar geziniyordu başlığının camında. Yıldızlar kavisli cama yansıyor, yer değiştiriyor, parlayıp sönüyordu. Aşağıda bir yerlerde o mavi umutsuzluk dönüp duruyordu. Umutsuzluk, çünkü ulaşılası değildi artık. Bir yerlere sıkıştırılmış da olsa huzur veren ormanlar, yüzlerce katlı binaların teras katlarından bin bir güçlükle seyredilen güneş doğuşu, göğe bulaşan kavuniçi ton, karısı, çocuğu ve artık hiç bakamayacağı eski mutlu zamanların slaytları, sararmış kâğıtlardaki antika fotoğraflar…

Cızırtılı ses başlığının değil, beyninin içinde yankılandı sanki. “Koordinatların konusunda fikrin yok mu?”

Cevap vermedi. Bu heybetli siyah içindeki küçüklüğüne hapsolmuştu iyice. Bir küçücük nokta bile değildi şu an. Bir hiçlikteydi ve hiçliğe dâhil oluyordu. Tüm dünyayı değiştirebileceğine dair duyduğu güvenden eser kalmamıştı içinde. Korku? Hayır! Belki biraz endişeliydi, ama korkmuyordu, emindi bundan. Hem zaten biraz da kendi isteğiyle sürüklenmemiş miydi bu duruma?

Modülle bağını sağlayan halat yerinden kurtulduğunda kısa bir şaşkınlık çığlığı kurtulmuştu dudaklarından. Hepsi o. Yüzbaşı’ya doğru savrulmuştu.

“Elimi tut!” diye haykırmıştı adam. “Elime uzan!”

Çınlamanın kulaklarını patlatacağını sanmış, sonra uzanan eli görmüştü. Pençe gibi kıvrılan, boşlukta yüzerek yaklaştığı, gümüşi eldiven içindeki telaşlı parmakları.

Kendi halatına sıkı sıkıya sarılan Yüzbaşı’nın yakınından geçecekti. Bir küçük hamle gerektiriyordu yaşam, bir inatçı direnç, bir uzanış… Kıpırdamamıştı. Denememişti bile. Tutmadığı yardım eli yaşama aitti, şimdi fark ediyordu bunu, ama hiç pişmanlık duymuyordu işin garibi.

“Küçük bir tahmin bile yeterli,” diye cızırdadı başlığın içindeki ses. “Modülün cisim saptayıcısındaki arıza giderilemedi. Tam yerini belirleyemiyoruz.”

Yine cevap vermedi. Susması, hiç konuşmaması gerektiğini hissediyordu. Ölüme saygısızlık etmemeliydi. Çünkü konuşmak tüm suskunların şahı olan ölüme karşı büyük bir saygısızlık olacaktı. Artık ölümün çocuğuydu o, öyle değil mi? Kurtuluş yoktu.

Cisim saptayıcı, diye geçirdi aklından. Gülümsedi.

Kendisine ulaşmak için boşluğa savrulmasına neden olan o aciz elektronik aletten medet umuyorlardı. Onu tamir etmek için çıkmışlardı modülün dışına ve cisim saptayıcı yattığı tembellik uykusundan kalkmamak için halatın işini görerek teknisyeni halletmişti işte. Garip. Uzayın sonsuz boşluğunda savruluyordu ve gülmek geliyordu içinden. Kahkahalarla gülmek. Gerçekten garip. Elbette cisim saptayıcı bir oyun etmiş falan değildi. Şu meşhur romandaki Hal gibi gelişmiş bir elektronik bellek değildi ki o. Atadan kalma usullerle işleyen bir sistemdi sadece. Yine de tembelliği seviyordu belli ki. Ana gemiyle kenetlenene kadar dilediğince kaytarabilirdi artık. Adam bir kez daha, garip, diye düşündü ve bir kez daha gülümsedi.

“Cevap versene kahrolası!” diye çınladı başlığın içindeki ses.

Yüzbaşı’ydı bu. Ancak o bağırırken böylesine hâkim olabilirdi sesine. Topu topu dört kişiydiler modülde zaten. Ah, üç: Yüzbaşı, Pilot ve Bayan Aterina. Dördüncü kendisiydi ve şimdi uzayın serseri atıklarından biri olmaya çabalıyordu.

Yüzbaşı’nın modülün içindeki yapay yerçekiminde usulca salınırken kızaran kulaklarını ovuşturduğuna ve kontrol panosundaki mikrofona bağırırken ağzından tükürükler saçtığına emindi. Sinirlendiği ve kendini çaresiz hissettiği her zaman aynı duruma düşerdi adam.

“Ölmüş olmasın efendim?” diye cızırdadı Pilot’un sesi.

“Ölmüş! Ölmüş!” diye yineledi Bayan Aterina.

“Bilmiyorum,” dedi Yüzbaşı. “Bilmiyorum. Allah kahretsin!”

Mutsuz muydum, diye düşündü adam. Ölümü seçmişti. Evet, kendisi seçmişti bunu. Daha kancayı kemerine geçirirken fark etmişti çelik halatı modüle bağlayan makaranın yerinden oynadığını, ama önemsememişti. Uzanan yardım elini tutmak için de çabalamamıştı. Hiç denememişti yaşamın parmaklarına sarılmayı.

Ama yok, ölümü seçmek değildi bu. Daha başka bir şeydi. Çağırana gitmekti örneğin, ya da ait olunana kavuşmak… Buluşmak. Yüzüne yerleşen tebessüm genişledi. “Mutluydum,” diye mırıldandı.

“Konuştu!” diye bağırdı Pilot. “Efendim, bir şeyler söylediğini…”

“Farkındayım,” dedi Yüzbaşı soğuk bir sesle. “Çavuş?”

Ben çavuş değilim, diye düşündü adam. Hiçbir şey değilim. Sadece uzayın parçasıyım artık. Eşsiz siyahlığın uzantısıyım.

Sonsuzluğu hissetti. Garip bir ürperti sardı bedenini. Aklının mavi yeşil kuyruğunu dalgalandırarak uçtuğunu gördü. Takıldı peşine. O mavi yeşil kuyruğa dönüştü. Ya da renk zerrelerinden birine. Her neyse, çok da önemli değildi. Bedeninden sıyrılmış uçuyordu işte.

Dünyaya yaklaştı, atmosfere girdi, bulutların altındaki dev yapıları seçti derken, üzerlerinde uçmaya başladı.

“İşte!” diye fısıldadı. Süzülerek girdi doksan üçüncü kat penceresinden içeri. Parmaklarının ucuna basarak mutfağa yöneldi. Durdu. Adım seslerini duyamayacaklarını hatırladı. Alabildiğine özgür, sert, zemini hissetmeye çalışır gibi kuvvetli bastı ayaklarını, yürümeye devam etti.

Karısı yemek yapıyordu. Tüm elektronik hazırlayıcılara rağmen bir türlü vazgeçmemişti yemekleri elde hazırlamaktan.

Kapıya yaslanarak nazik ellerin sebzeleri soyuşunu izledi, sarı saçların omuzlar üzerindeki kıpırdanışını, ak kolun alında biriken ter zerreciklerini silişini ve gözlerden akan yaşı…

“Oh, hayır,” diye fısıldadı adam.

“Dayanamıyorum,” demişti kadın bir keresinde. Başını kocasının omzuna yaslamış, iç geçirmişti. “Yürürken, havabüsü beklerken, yemekle uğraşırken, hatta alışveriş yaparken bile bir ağlama hissi bastırıyor. Dayanamıyorum. Çıktığın görev uçuşları, yokluğun boğuyor beni. Ağlamaya başlıyorum.”

İşte yine ağlıyordu.

Başlığını çıkardı. Yavaşça sokuldu kadının arkasına. Eğilip boynuna bir öpücük kondurdu. Dokunmaya çabaladığı gözyaşı parmağının içinden geçerek göğsüne düştü.

İç geçirerek burnunu çekti kadın. Yapay tohumlamayla üretilmiş sebzeyi bir bıçak darbesiyle öldürdü.

Karısına sıkı sıkıya sarılmak, bu kahrolası astronot giysilerinin verdiği hantallıktan kurtulup o sıcacık teni hissetmek istedi adam. Daha fazla dayanamayacağını fark etti sonra. Pembe dudaklara hissedilemeyen bir öpücük kondurarak mutfaktan çıktı.

Oğlunu aradı gözleri, altı yaşındaki o zeki yaramazı. Odasına baktı. Yok.

Duvardaki kırmızı rakamlar 14: 53’ü gösteriyordu yanıp sönerek.

“Okul,” diye mırıldandı.

Zaman ve mekâna bağlı değildi. Okulun uzun sütunlu salonunda buldu kendini. Olabildiğince hızlı girdi koridora. Çöp toplayan küçük robotun üzerinden atladı, sonra bir kez daha güldü alışkanlıklarına.

Dersliğin kapalı kapısına işledi bedeni, içeri girdi. Görüntülerin sürekli değiştiği büyük ekrana metal parmağını uzatarak konuşan öğreticinin önünden geçti hızla. Oğlunun yanına diz çöktü.

Önündeki saydam plaka üzerinde parmağını gezdirerek yorumladıklarını kaydediyordu çocuk. Biraz buruk muydu ne?

Kahverengi saçların kuşattığı küçük alına bir öpücük kondurdu. Gözlerinin dolduğunu hissetti. “Mutluydum,” diye fısıldadı. “Mutluydum!”

Peki, neden ölümü seçmişti? Neden?

“Çavuş!” diye haykırdı Yüzbaşı.

“Şokta olabilir efendim” diyerek araya girdi Pilot.

“Şokta! Şokta!” diye yineledi Bayan Aterina.

“Sustur şu kahrolası papağanı!”

“Sustur! Sustur!” diye ciyakladı Bayan Aterina.

Uyku göz kapaklarına oturuyordu. Gözlerini açık tutmaya çabaladı. Son ana kadar görmek istiyordu parçası olacağı siyahlığı. Yıldızlar çapkınca göz kırpıyordu hâlâ. Çok uzaklardaki küçük mavi noktaydı dünya. Küçük mavi hatıra.

“Tanrı aşkına cevap ver!” diye yakardı Yüzbaşı.

“Bana yalvarma,” diye mırıldandı adam. “Sen Yüzbaşı’sın.”

“Çavuş!” dedi Yüzbaşı heyecanla. “Beni duyuyor musun Çavuş?”

“Evet, duyuyorum.”

“Bak, halat koptuktan on bir dakika sonra hareket ettik ve sana ulaşmaya çabalıyoruz. Yerini tam belirleyemediğimiz için bulmak zaman alacak, ama meraklanma!”

“Meraklanmıyorum.”

“Güzel… Koordinatların konusunda bilgin var mı?”

Hiç de iyi bir koordinat saptayıcı olmadığını düşündü adam. İnsan yıldızlara ve sonsuz siyahlığa işaretler koyarak koordinat belirleme yetisine sahip olsaydı bir yığın elektronik alete gerek kalmazdı zaten. “Yok,” diye geçiştirdi soruyu. İçine yayılan garip huzurun nedenini anlamaya uğraşıyordu.

“Pekâlâ, oğlum,” dedi Yüzbaşı. Yumuşamıştı sesi. “Savrulmuş olabileceğin çap içinde seni arıyoruz. Bizi görebiliyor musun?”

“Hayır.”

Kısa bir süre hiç ses gelmedi kulaklığa. Yüzbaşı bilgisayar başında, kan ter içinde hesaplamalar yapıyor olmalıydı.

“Hayır… Hayır…” diye bağırdı Bayan Aterina birden.

“Sustur dedim şu hayvanı!” diye gürledi Yüzbaşı. “Susmuyorsa gebert!”

“Emredersiniz!” dedi Pilot, ama papağanı öldürmeyeceği mutlaktı.

“Çavuş!” diye seslendi Yüzbaşı.

Artık bu seslenişlerden bıktığını düşündü adam. Huzur istiyordu, sessizlik, ölüme saygı. Kurtuluş yoktu, bunu biliyordu.

“Yaptığım hesaplara göre,” diye sürdürdü Yüzbaşı, “on dakika içinde seni bulacağımızı sanıyorum. En fazla on beş.”

“On beş,” dedi adam gülümseyerek. Kemerindeki hava göstergesine baktı.

Kırmızı ışık hararetle yanıp sönüyor, rakamlar birer birer aşağı iniyordu.

…03:57, 03:56, 03:55, 03:54, 03:53, 03:52, 03:51…

“Ne kadar havan kaldı?” diye sordu Yüzbaşı endişeyle.

“Üç buçuk dakikalık,” diye yanıtladı adam.

Kulaklığa sessizlik hâkim oldu tekrar.

Nefes alıp verişlerini dinledi adam. Kalbinin sesini beyninde duydu. Gülümsedi.

“Derin nefes alma,” diye cızırdadı Yüzbaşı’nın bitkin sesi. “Şu andan itibaren konuşmak yok. Bir ihtimal seni zamanında…” Sustu.

Yüzbaşı’nın imkânsızlığı gördüğünü anladı adam. “Teşekkür ederim efendim,” dedi neşeli bir sesle. “Ha… Lütfen Bayan Aterina’yı gebertmeyin efendim.”

Herhangi bir yanıt gelmedi kulaklığına. Sessizliğe sarıldı tekrar. Gözlerini açık tutmaya çabaladı. İyice zorlaştı bu uğraş. Usulca kapanıyordu görüntüler: Yıldızlar, gezegenlerin parlak ışıltıları, siyahlık, düşler…

Birden onu gördü. Önünde, başlığın kavisli camının bir metre uzağında, küçük, parlak bir bilye.

Uzaklardaki bir gezegenin parıltısı sandı önce, ama yakınlığı kavradı hemen. Parmağını kaldırıp yavaşça dokundu bilyeye. Bir cıva damlasının devinimi andıran tepkimeyi izledi. Gülümsedi farkında olmadan. Elini geri çekip yüzüne yaklaştırdı. Gözlerini kısıp izledi parmak ucunu. Bilyeyi oluşturan her neyse bir çeşit sıvıydı ve eldivene bulaşmıştı.

Bu kez farkında olarak gülümsedi. Ilık bir şeyler akıyordu içine. Bedeni bir bütünlüğe dâhil oluyordu. Anlamlandıramadığı böyle bir şeyler gerçekleşiyordu işte. Yine de garip şekilde huzurluydu. Gülmeye başladı. “Çok güzel,” dedi gülücükler arasında. “Çok…”

Bilye parlaklığını arttırarak genişlemeye başladı.

Gözlerini kapadı adam. Parlaklık bakamayacağı kadar yoğundu artık. Sonra o mırıltıları duydu. Anlamlandıramadığı, ama huzur veren mırıltılar.

Kulaklık?

Hayır, ses kulaklıktan gelmiyordu.

Bu mırıltı boşlukta, dahası parlaklığın içindeydi.

Çevresini kaplayan ışıltılı nesnenin içine soktu başını. Renkler uçuştu gözünün önünde: Sarı, yeşil, mavi, kırmızı, mor, pembe, lacivert… Başlığın kavisli camında renkler şelale gibi çağladı.

“Buluşma,” diye fısıldadı adam. Her şeyi kavradı. Tabii ki ölümü seçmemişti. Sonsuz yaşamdı seçtiği. Karşı konulamayan çağrı, ait olunanla buluşma, sevgiyle kuşatılma.

…00:07, 00:06, 00:05, 00:04, 00:03, 00:02, 00:01, 00:00.

Dit dit dit dit dit…

Büyülü ışığın içine bıraktı kendini.

“Zaman doldu,” dedi Yüzbaşı üzüntüyle. “Öldü!”

“Öldü!” dedi Pilot başını öne eğerek. Gözyaşlarını sildi.

“Hayır! Hayır! Hayır!” diye bağırdı Bayan Aterina.

Aşkın Güngör


Orijinal görsel ~jdelgado ‘ya aittir.
Original artwork by ~jdelgado

Paylaş

6 yorum

  1. avatar

    Merto, haklısın, karamsar öykülerimden biri bu (hoş, hani öyküm güleryüzlü, onu da çıkaramıyorum pek:)
    İlgin ve yorumun için teşekkürler.

  2. avatar
    Volkan Soylu -

    Çok güzel bir yazı olmuş. İnsan başka bir son düşünemese de bırakamıyor. Elinize sağlık.

Yorum yapın