YAĞMURLU GÜN – UYANIŞ

0
Okuyacağınız Matrix dünyasında geçen bağımsız bir hikayedir ve ticari bir kaygı olmaksızın paylaşım amacıyla yayınlanmıştır.. The Matrix copyright © 1999, Warner Bros. Matrix markasının tüm ticari hakları Warner Bros’a aittir.

Yağmur şiddetini artırmış, çimlerin üzerinde artık geniş su birikintileri şeklinde toplanıyordu. Toprak suya çoktan doymuştu ve çimenlik alanın yanındaki yapılardan birinde, elindeki kadehi sinirle çecirip duran suratsız ajanın sabrı da taşma noktasındaydı. Bug adlı velet randevuya çoktan gecikmişti, ama elbette onun gibi ukala, çok bilmiş –ve ne yazık ki çok değerli diye düşündü dişlerini sıkarak- bacaksızdan da farklı bir şey belkenemezdi zaten. Çakan bir şimşeğin ve ona eşlik eden gök gürültüsünün ardından bir anlığına çimenliğin sonundaki açıklıkta bir silüet gördüğünü sandı. Emin olmak için gözlüğünü çıkarıp dikkat kesildiğinde gökyüzü tekrar yırtılırcasına bir gürlemeyle tekrar aydınlandı. Bomboş. Kimse yoktu. Sinirle yarısı hala dolu kadehini arkasındaki duvara fırlatarak döndü ve kadehten boşalan elini, kulağına takılı duran, kulaklığına götürlü.

– Neler oluyor? Bug denen piç kurusu hala görünürlerde yok mu?
Birkaç saniyelik sessizliğin ardından, sol avucundaki gözlüğünü sımsıkı tutan ajanın kulaklığından duygusuz ama yumuşak bir cevap geldi.
– Olumsuz üç numara, hedef tespit edilemedi.
– O zaman bölgeye bir tarama sinyali yollayın! O buralarda, kokusunu alabiliyorum.
– Sinyali kullanıp onu şüphelendirmeye gerek yok üç, sabırlı ol, birazdan orta…
– Kes sesini ve gönder şu sinyali sekiz! Bu sefer bağırmış ve hiddetinden yüzü çarpılmıştı. Tekrar pencereye dönüp, aslında gözle görülemeyecek sinyali beklemeye başladı. Sinyal gönderildiğinde bunu bölgedeki tüm “uyanmışlar” gibi o da bildi! Sırtındaki bir ürperti, bir tür karıncalanma gibi bir dokusu vardı bunun.
– Evet? Hala mı yok?
– Bulunduğun bölgede senin haricinde iki bal arısı daha var Üç, “Bal Arısı” bu operasyonda “uyanmış olan”lara verilen kod isimdi.
– İki mi? Vay hergele! Demek aklınca bana tuzak kuruyor ha? Bu haber keyfini iyice kaçırmıştı.

Çocuk çaldığı bilgileri ufak ücretler karşılığında ona satmayı ilk önerdiğinde Üç numara zaten bu veledin şu veya bu tarafın eliyle ortadan kaldırılacağını anlamıştı. Bunu çocuk da biliyor olmalıydı ama umursamaz görünüyor ve Üç ona ima yoluyla durumdan bahsedip nabız yokladığında kendine güvenen bir yetişkin gibi –ajan çocuğun bu bakışından nefret ediyordu- bilgiç bilgiç gülümsüyordu. “Sakin ol adamım, bu benim sorunum ve zamanı gelince ben ilgilenirim.” Hepsi bu, ajan onu hiç üstelememiş ve işe yarar bilgiler kesilmediği sürece de çocuğu –elbette gözü olabildiğince üzerinde olarak- kendi haline bırakmıştı. Ama şimdi, diye düşündü, piç kurusu hem randevuya gecikiyor, hem randevu yerini ilk defa kendi belirliyor –açıklama olarak bu sefer korktuğunu ve bu sefer bilginin ona hiçte ucuza malolmayacağını söyleyip kısa kesmişti- hem de arsızca yanında başka bir uyanmışı –veya potansiyeli- getiriyordu. Aslında çocuk tam bir uyanmış değildi, ama tarama sinyalleri potansiyelleri de uyanmış olarak gösteriyor, böylece tehlikeyi minimumda tutuyordu. Bug’ın bedeni hala o kızıl tüpte ve Matrix’e bağlıydı elbette. Nüfus bilgileri, gerçek sandığı anne ve babası, anıları, 3 yıl önce basket oynarken kırdığı koluyla ve uzatmaya başladığı saçıyla tamamen gerçek bir sanal ortamda yaşıyor ama sorular sormaya başlıyordu. Birşeyler öğreniyor, yorumlar yapıyor ve tehlikeli olmaya başlıyordu. Ajan 3, bu kadarı da fazla dedi kendi kendine. “Çocuk büyük oynuyor. Eğer bir pislik çıkarsa onu da ortadan kaldırmak zorunda kalacağım. Ne yazık”

Son bir ay içinde onun için çok değerli iki kaynağını bizzat kendisi öldürmek zorunda kalmıştı. Kaynaklarının bu hızla azalması işine gelmese de kendini bir halt sanan bu ukala korsancıklara fazla müsamaha gösterip kendini riske sokmanın alemi yoktu. Potansiyel hedefi olan yarı uyanmış bu tipleri kullanıyor ve uyanmalarına yakın onları birer posa gibi bir kenara atıyordu. Bu onun haberalma ve gelecekte başına iş açacak problemlerden kurtulma yoluydu.

Yakın bir yerlere düşen yıldırımla çimenlik bir defa daha aydınlandığında kulaklığından yeni bir anons geldi.

– Binadalar üç, senin katında, koridorda ilerliyorlar.
Penceresindeki kasvetli manzaraya ve beyninde dönüp duran tilkilere tekrar sırtını dönderken, kapıdan girecek olanlara en şirin gülümsemesini göstermek üzere kendini hazırlarken kaliteli ahşaptan yapılma çalışma masasında rahat bir oturuşa geçti.

Bug kapıya bir defa vurup içeri daldı ve kapıyı ardından aceleyle kapadı.

– Selam ihtiyar dostum, nası gidiyo? Ellerini çırpıp rahat davranmaya çalışıyor, bir yandan dudaklarını yalarken hızlı şekilde odayı tarıyordu endişe dolu gözleriyle. Aydınlık ve minimalizmden nasibini ancak tek mobilyayla almış odayı tarayan gözlerin ne aradığını biliyordu Üç, ama ses etmedi.

– Arkadaşını da içeri al evlat, onu kapıda bekletmek hiç hoş değil. Çocuğun şaşkınlığı onu eğlendirdi ve koltuğunda geriye yaylanıp keyifle ellerini göğsünde kavuştururken başıyla “haydi” anlamında kapıyı işaret etti.

– Haklısın dostum, tabii hoş olmaz.

Gülümseyerek kapıya doğru seyirtirken ekledi, “Orada biri olduğunu biliyorsun ama kim olduunu bilemiyorsun değil mi? Bunu aklımda tutmalı mıyım acaba?” Elini bir an kapının tokmağında tuttu ve ajana bir göz kırparak kolu çevirdi. Üç numaranın kulaklığından ani ve tiz bir uyarı yükseldi, “Dikkat et!”

Ayağa fırladığı sırada çoktan ceketinin altındaki silahını çekmişti fakat içeri giren hedefine nişan almasıyla tetiği çekmesi arasında geçen o yarım saniye içinde üç şaşırtıcı gerçekle karşılaştı. İlk olarak kapıdan içeri bir değil üç kişi yaylım ateşi açarak giriyordu, ikincisi anormal derecede hızıydılar ve son olarak ölüyordu, çünkü o daha ilk mermisini yollayamadan yeni gelenler onun gövdesine 15 –belki 20- tanesini postalamıştı bile. Vücudundan fışkıran kan zerrecikleri arasında tek el ateş edebildi ve koltuğa yığılırken nefretle sıktığı dişleri arasından bir küfür koyuverdi ama tek duyulan kanlı bir hırıltıydı.

Bug, kapının arkasında saklandığı yerden kafasını uzattığında eski ortağının bedenine yalnız birkaç saniye bakabildi. Bakışları odanın ortasında silahlarına yeni şarjörlerini takarken kulaklıklarından durum raporu isteyen yeni dostlarına kaydı. Ona göre bu üçlü son derece zevksiz giyiniyordu. O, kot pantolon ve renkli hawaii gömleklerin adamıydı. Bu yeni tiplerse sürekli bir matem havasındaymışçasına asık suratlı, sessiz ve siyah –hem de tepeden tırnağa- giyiniyordu. Herneyse, diye düşündü. Böyle takılmak havalı olabilir kendilerine göre ama onlarda stil yok! Yine de muhteşem numaralar kapmıştı onlardan ve aralarında olabilmek için ruhunu tekrar satmakta tabii ki çekinmemişti.

– Dışarıdaki araç ve arkadaki destek birimleri de halledildi mi?
Kısa bir sessizlik
– Güzel, şimdi hızla geri çekiliyoruz. Sentinel’ler takibi başlatmadan önce Tepegöz’e haber verin. Geldiğimde Zion’a rapor verebilmek için temiz bir hat açsınlar.

Konuşan kadın kemerli burnunu saymazsa Bug’ın deyimiyle “Muhteşşem şahane bi fıstık” dediği Kaptan Boot’du ve “Tam bir esmer bomba” da demeye cüret ettiği kadının aynı zamanda Tepegöz’ün kaptanı olması hormonlarındaki hareketlenmeyi bazen frenlese de, bir gün ona kendini kanıtlayıp gözüne girebilmeyi, hatta Tepegöz’ün güvertesinde bir görev alabilmeyi umuyordu. Ama bu gemi, ya da howercraft, her neyse, neredeydi ve ona nasıl binilirdi, Matrix’e nasıl gidilirdi? İşte hala anlayamadığı bu sorular ve şu “uyanmaya henüz hazır değilsin” lafları canını sıkıyordu.

Silahını uzun pardesüsünün altında pantolonunun beline takarken pencereden dışarıya hızlı bir göz atan Jet mırıldandı, “Fazla kolay oldu.” Dönüp kaptanla göz göze geldiğinde iki saniyeliğine bakıştılar ve ardından ekledi, “ufaklığın yardımının etkisini kabul ediyorum ama içimden bir ses bana yine de ‘hepsi bu değil’ diyor Boot. Birşeyler eksik.” Kaptan Boot son sözleri duymazdan gelmeye çalışarak omzunu silkti, “Operasyon tamamlandı Jet, ve etrafta hiç ajan hareketi görünmüyor. O halde sorun ne?” Tanrım, diye düşündü Bug ona hayran hayran bakarken. Omzunun o ufacık hareketinde bile bir asalet vardı bu kadının, vay be!

Elinde hala ufak makinelisini tutmakta olan iri kıyım adam, nazik ama tok sesiyle müdehale etti, “Kaptan, zaman daralıyor!”
– Pekala Loader, hazırız. Jet, bunu gemide tartışalım.
– Tamam Patron.

Kaptan önden, Jet ardından çıkarlarken, Loader’da çocuğu koludan acıtır bir kuvvetle tutup adeta sürüklercesine dışarı çıktılar. Eski ortağına son bir bakış atan Bug, yerdeki mermi kovanları ve masada yüzü tavana bakan, kandan kırmızı bir gömlek giymiş adamın olduğu odada bir detay yakaladı. Adamın arkasındaki geniş manzaralıpencere sapasağlam yerindeydi. Demek tüm o yaylım ateşi sandığı gürültüde ajanınki hariç uçuşan tüm mermiler eski ortağına isabet etmiş, bir teki bile cama isabet etmemişti. “Hoşçakal ahbap” derken, yeni arkadaşlarının yeni bir meziyetleri daha olduğunu keşfetmişti. Sırıtırken aklında yepyeni bir plan filizlendi, ‘Vay be! Muhteşem olacak!’

Sürekli çalan bir telefonun bulunduğu bir odadan içeri hızla daldılar. Odaya son giren kaptan bir eli kapı tokmağında, diğeri kulaklığında, kaşları çatık şekilde yere bakıyordu. Odadaki diğer ikisinde bir hareket olmadığından Bug, gözleri hızla yerdeki görünmez yazıları okur gibi oynayan ve kulaklıktan gelen birşeylere konsantre olmuş kaptana dikkat kesildi.

Kaptan hiç birşey söylemeden elini yavaşça kulağından çektiği sırada, çalmakta olan telefon sustu önce. O an Bug üç şeyin farkına vardı; kaptanın eli titriyordu, kendi sırtından bir ürpermenin gölgesi henüz geçmiş ve birşeyler –çok kötü birşeyler- olmuş ya da olmak üzereydi. Kaptan sesinin titremesine hakim olamadan kısaca açıkladı; “Tepegöz’ü kaybettik” ve Çocuğun bakışları altında üçü de boş çuvallar gibi yere serildi.

* * *

Sonun Başlangıcındaki Çocuk

Üç cansız bedenin ortasındaki çocuk kendine hayal gibi gelen birkaç dakikanın ardından, aniden çalmaya başlayan telefonun sesiyle irkildi. Telefonun olduğu sehpa odanın karşı köşesinde, cesetlerin ardındaydı. Jet’in cansız bedeninin üzerinden geçerken aklında hiç birşey yoktu. Bomboştu Bug ve adrenalinin bu kadar tavana vurduğu bir gecede gerçeklere bu kadar yakın, gerçeğin eşiğine bir adım yakında dururken elini ahizeyi kaldırmak üzere uzatırken de içinde bir yerlerde birisi “EVET evet! İşte başlıyor! Gerçek eğlence bu işte!” diye çığlıklar atıyordu. Bir an kendini bu gece ve geçen bir hafta boyunca yaşadıkları yüzünden hasta hissetti. Bundan zevk alıyor olamazdı. İnsanlar çevresinde ölürken bu kadar soğuk kanlı olamazdı. “Bilgisayar oyunları gençlerin beynini sulandırıyor” demişti okulundaki bir konferanstaki o kel ukala. Acaba haklı olabilir miydi? Ahizeye uzanırken kendini teskin etmeye çalışıyordu sadece; “Olabilir, bunlar olabilir, büyük oynadığımın farkındayım. Çok normal.” Ahizeyi kaldırırken gözleri Kaptan Boot’a kaydı ve yüzünü örten kuzguni saçlar bir an içini cız ettirirken karşıdan bir ses bekleyerek oracıkta dikildi.

– Merhaba genç. Korktuğunu biliyorum. Ama sen de bilmelisin ki çok şanslısın ve seni hayatta tutan bu şansa, belki de kadere, nereye kadar güveneceğini kendin seçeceksin şimdi. Maalesef elimde iki seçenek var. Ya sana gerçek dünya’nın karanlık yüzünü göstereceğim, ya da bunlar sadece kötü bir rüya olarak kalacak aklının bir köşesinde ve orada kalacaksın. Birşeyler bildiğini sanıyorsun ama henüz hiç birşey bilmiyorsun. Bilmek her zaman iyi olmayabilir genç Bug. Tıpkı gerçek gibi. Şimdi ve hemen bir karar vermeni istemek zorunda olmak beni üzüyor ama seni bir şekilde oradan çıkarmak zorunda hissetmesem bu aramayı yapmazdım. Kararını ver. 25 saniye sonra herşey bitmek zorunda.

Ahizedekinin sesi tekdüze ve tartışmaya açık kapı bırakmayacak kadar kesindi. Birşeylerin arifesinde, bir kapının ağzında olduğunun farkındaydı elbette ama herşeyden vazgeçmek için çok gençti, bu riske hazır hissetmiyordu. Yine de “gerçek” yalnızca altı harflik bir kelime olamazdı.

– Tamam, kabul ediyorum.
– Neyi?
– Gerçeği görmek istiyorum. Buna hazır olmadığımı düşünmesen bu aramayı yapmayacağını biliyorum. Her kimsen; beni buradan çıkar.
– Anlaştık genç. Tek yapman gereken çatıya ulaşmak. Orada ne yapman gerektiğini göreceksin.

Ve görüşme kesildi. Bir saniye sonra kasları durumun aciliyetinin farkına varıp son hızla kapıya atıldığında ilk hareketi koşusuna ara vermeden eğilip kaptanın açık avucundaki tabancayı almak oldu. Buraya çıkarken merdivenleri kullanmamışlardı ama 2 kat için de asansörle uğraşmaktan vazgeçip yangın merdivenlerine yöneldi. İki katı, basamakları ikişer ikişer çıkarak çatıya açılan kapıya ulaştığında kapıyı bir omuz darbesiyle açıp karanlığa daldı. Yağmur şiddetlenmiş ve yüzüne kırbaç gibi inerken önünü görmekte önce zorlandı. Kapıya çarptığı omzu sancıyordu. Sağ elinde tuttuğu tabanca ona bir tür cesaret vermişti adeta. Etrafa bir göz gezdirdi ama gizemli telefon arkadaşının bahsettiği bir şey göremedi. Çatının kenarına kadar yürüyüp aşağı bakmaya karar verdi. Yüksekten korkmazdı ama 70 katlı bir binanın çatısında yürürken, hele ki bir fırtınanın ortasındaysanız rüzgar kulaklarınıza çığlık çığlığa bağırır ve dengenizi biraz zor sağlarsınız. Çatının sonundaki geniş çıkıntıya ulaştığında aşağıya bakmadan kendini alamadı. Binanın bu tarafı bir caddeye bakıyor ve tıkalı trafikte otomobillerin farkları adeta bir mors kodu dizisi gibi uzayıp gidiyordu.

Sinirle çevresinde dönüp çatıyı inceledi. “Saçmalık!” İçeri girmek üzere kapıya doğru ilerlemeye başladı. Havalandırma tirbünlerinden birinin yanına henüz varmıştı ki fırtınanın gürültüsünde farklı bir ton sezdi. Düzenli bir “pat pat” sesi boğuk boğuk artıyordu. Tekrar arkasını dönüp baktığında binanın yanında yükselmekte olan helikopterin önce pervanesi, ardından pilotuyla göz göze geldi. Pilotun aracı dengede tutmakta zorlandığı belli oluyordu. Adam kumanda kolundan tek elini bir anlığına ayırıp ona doğru ilerlemesini işaret ettiğinde helikopterin kuyruğu çılgın gibi savruldu ama adam tekrar kontrol etmeyi güç de olsa başardı.

Helikopter zemine temas etmeden Bug içeri atladı ve kapıyı çekerek kapadı. Pilotun yanına oturduğunda adama sırıtarak baktığında adamın alnının terden sırılsıklam olduğunu gördü. “Kemerini bağla! Kısa ama zor bir uçuş olacak” Bug denileni hemen yapıp binadan uzaklaşırlarken geride kalanları düşündü. Birkaç saniye sonra büyük bir patlama binayı üstten ikinci katından vurdu ve cam parçalarıyla beraber alevden birer kol binanın dört cephesinden dışarı uzandı. 68. katın infılakı binanın üst kısmını aşağıdaki trafiğe dökerken helikopter dik bir eğim alarak fırtınanın içine doğru uzaklaştı.

On dakika sonra başka bir binanın tepesindeki piste iniş yapmış ve çatı katından aşağı yangın merdivenlerinden inerken Bug bunun olması gerekenden çok daha hızlı bir geceye dönüştüğünü düşünüyordu.

– Burası geçici. Ne için geldiğini biliyorsun sanırım.
– Hayır, aslında ne için geldiğimi öğrenmeye geldim.
– Hmm, ilginç. Daha çok gençsin aslında ama..
– Ne için çok genç? 17 yaşındayım ve sandığından çok şey gördüm dostum.

Pilot sadece siyah bir atlet giymişti ve zaten siyat olan derisi harcadığı efordan ter içindeyken az ışıklandırılmış koridorda parlayan kaslı kollar ve kel bir kafadan ibaret gibi görünüyordu. İri-yarı pilot sonunda bir koridorun ucunda durduğunda bug’a bir saniye bakıp nefesini bıraktı ve kapıyı melodik bir parmak hareketiyle tıkırdatarak çaldı.

Kapıyı açan zayıf, ince bıyıklı biriydi ve elinde kaptanınkinin aynı silahıyla onları alelacele içeri soktu. “Geciktiniz. Zion’dan yeni bir mesaj aldık. Tepegöz’de hala canlı birileri olduğunu düşünüyorlar. Ayrıca..” Adam bu noktada biraz tutukluk yaşayınca pilot koluna yapışıp dibine sokuldu; “Ne? Ne var?”
– Bak dostum bu pek hoş değil ama Şafak ve Kara Gün gemileri de o bölgeye harekete geçti. Kaptan Thor biz girdikten sonra bizim de oraya intikal etmemiz gerektiğini söylüyor. Acele etmeliymişiz.
– Lanet olsun. Çocuk ne olacak peki?
– Urgakina lağımların çıkışına yakın. Gemide onun için iki doktor var zaten. Çocuk için endişelenme. Eğer kaldıramazsa belki yazık olur ama hemen hareket etmezsek Tepegöz’de hayatta kalmış birileri gerçekten varsa destek için oraya hareket etmeliyiz bence de. Sentinel’ler onları çiğ çiğ yer, biliyorsun.

Pilotun aniden ona dönmesiyle Bug irkildi ve bir adım geri attı. Adam onu kolundan yakalayıp bir koltuğa oturttu. “Umarım buna değersin ve bunu kaldırabilirsin. Yoksa birçok hayat boşa heba olmuş olacak.” Çocuğun kafasına birkaç elektrot bağlarken konuşmaya devam ediyordu. Diğerleri de arka taraftaki birkaç aleti düzenliyor ve bir sinyali yakalamak hakkında birbirlerine rakamlar veriyorlardı. Orada bir bilgisayarın klavye tıkırtılarını duyuyor ve itiraz etmeden pilotun gözlerindeki kendi yansımasının küçülüp büyümesini şaşkınlıkla izliyordu. “Beni dinliyor musun? Birazdan canın çok yanacak ama bu kaçınılmaz. Tam olarak ne hissedeceğini bilmiyorum ama gözlerini açtığında kendini bulacağın yer seni korkutmasın. En geç 10 dakika içinde seni bir şekilde bulup çıkaracaklar, yani sanırım. Herneyse, hazır mısın?”

– E evet, sanırım.
– Sinyal hazır mı?
– Neredeyse.
– Gevşemelisin, dedi Bug’ın gözlerine bakarak.
– Ta Tamam.

Sinyal geldiğinde beyninin arkasında bir karıncalanma hisstti ve karıncalanma batan bir acıya dönüşürken sesinin çıkıp çıkmadığını anlayamadı ama bağırıyor olmalıydı. Boğazı yanıyordu. Bayılmadan önceki karanlığın gözlerinizin çevresini sarması gibi karanlık içine doğru büyürken, karanlığın ıslak bir kıvamı olduğunu hissetti. Çığlık attığını biliyordu ama ağzının sımsıkı kapalı olduğunu hissetti ardından. Gözlerini tekrar açtığında kırmızı-kıvamlı bir sıvının içindeydi ve panik tüm dünyadan içine akıyordu sanki. Tüm dünyanın paniği bir araya gelmiş beynine iğneler batırırken yattığı yerden doğrulup çevresine bakındı. Artık sıvının içinde değildi ama nefes alamıyordu. Ağzına, burnuna birşeyler tıkalıydı. Etraf karanlık ve soğuktu. Üşüdüğünden başka farkettiği tek şey, bir ara birilerinin gelip onu soyduğu ve bu balçık gibi kırmızı sıvının içine soktuğuydu. Bayılmadan önce son düşündüğü “Deliriyorum, kesinlikle keçileri kaçırdım ben!” oldu.

Paylaş

Yorum yapın