SADECE İNSAN

12

Keskin bakışlarını karşısında oturan sıska adamdan ayırmadan, elindeki sigarasını küllüğe bastıran tanrıça sonunda sessizliğini bozdu. “Tamam, ne olduğumu bildiğini görüyorum. Ne istiyorsun gazeteci?”

Son kelimesindeki aşağılama tonunu duymazdan gelen adam avuçlarını açarak “gerçeği” diyebildi titrek sesiyle.  Tepesindeki saçları orta yaşlarının sonlarında dökülmüş ve mesleğin cilvesi bol okuyup daktilo başında harcanan yıllardan sonra, köşeli gözlükleri artık yüzünün ayrılmaz bir parçası gibi görünüyordu. Yazdığı binlerce sayfa köşe yazısı ve 4 kitaptan sonra artık oldukça popüler bir gazete köşesine sahipti ve yıllardır çıkmadığı tatile en nihayet çıkabilmişti geçen hafta. Tatilin tadını çıkarmaya daha yeni başlamıştı ki bu kadın her şeyi altüst etmiş, uykusuz gecelerde kendisini deliliğin sınırlarında gezinirken buluyordu.

–  Hangi gerçekmiş istediğin? Hem nasıl olduğunu bilmesem de beni, kim olduğumu görebilmen ilgimi çektiği için karşımda oturabiliyorsun, unutma.

– Saygısızlık etmek istemedim. Ben de nasıl olduğunu anlamıyorum zaten. Senden yayılan ışık gözüme her renkte başka bir seni gösteriyor sanki.

– “Siz” diyeceksin!

– Affedersiniz tanrıça.

– Babamız sizi çok alıştırdı bu af dilemelere. Nasılsa her şeyi affedip bağışlayan o değil mi?

– Bu da sormak istediğim sorulardan biriydi aslında..

Tanrıça hırsla başını denize çevirip çenesini sivriltti. Bulundukları salaş çayhane Akdeniz kıyısında güzel, çalılık bir tepedeydi. Tepenin aşağısında ufak bir balıkçı iskelesi ve çakıllı hoş bir koyu vardı kasabanın. Saçlarında ve bileklerinde siyah ince deri süsler bulunan, genç bir kadın görünümündeki tanrıça, sabahın bu erken saatinde yeni yeni kıpırdanmaya başlayan denize doğru hafif bir gülücük atıp tekrar adama çevirdi yüzünü. Oturduğu yerde başını hafifçe ileri uzatarak sesini alçalttı.

– Tamam, daha önce de konuştuğumuz gibi sorularına cevap vereceğim ölümlü insan, ama bunları yazarsan neler olacağını biliyorsun.

– Elbette, elbette. Mesleğimin sonu olur. Koltuğumda gözü olan o kokarcalar da ne yapıp edip beni akıl hastanesine kapattırırlar.

Ürkek bakışlarını masada sanki bir şeyler arıyormuş gibi gezdiren adam, tekrar avuçlarının içini göstererek, cılız sesine biraz daha titreklik katarak “Ben sadece bilmek istiyorum!” diyebildi.

– Her türlü zavallılığı gördüm adam, yapmacık hareketlerine, yaltaklanmalarına ihtiyacım yok. Sırf beni görebildiğin için öğrenmeyi bir şekilde hak ettiğini düşünmeye başladım. Belki babamız, belki başka biri sana bunu bahşetti, ben de uyacağım. Sor bakalım.

Kadınlığın o kıvrak hareketlerine bürünen tanrıça, kollarını göğsünde birleştirmeden önce, ortalıkta gezinen şortlu garson çocuğa seslendi “Alican, 2 çay kap bize, hadi ablam!” Elindeki çayları başka bir masaya bırakmakta olan çocuk neşeyle gazeteci ve tanrıçaya el salladı “hemen geliyor Ati abla”

Gazeteci onu sorup soruşturduktan sonra artık biliyordu ki, Ati, sahil kasabasındakiler için sadece her yaz birkaç haftalığına oraya uğrayan, siyah, kolsuz deri kıyafetler giyen, yanına erkek sineği bile yaklaştırmayan açık sözlü bir motosikletçi kızdı.  Onun hakkında sorular sorduğu için şimdi bahçesinde oturdukları kahveci bile adamı terslermiş ve uyarmıştı, “Koçum, o kızcağıza hiç bulaşayım deme, kasabalıdan önce kızın elinden yiyeceğin sopayı düşün. Eli maşalıdır ha!”

Düşüncelerini toparlamayı başarıp lafa bir yerlerden girmesi gerektiğini fark eden adam, karşısında sıkılmakta olan kadının sabrını taşırmamak için ilk aklına geleni soruverdi.

– Gerçekten ölümsüz müsün?

– Çok mu düşündün bu soruyu? Aklın başında mı senin, karşındakinin kim olduğunu sanıyorsun?

– Affedersin, sen tabii ki Athena’sın. Ama nasıl oluyor da hala buralarda olabiliyorsun?

– Çünkü buralar, senin ataların at sırtında gelmeden, sizden öncekiler daha ilk tapınaklarımı yükseltmeden, hatta ilk çiftçi daha ilk tohumunu toprağa atmadan önceden bu yana benim ve benim kalacak! Siz ölümlü insancıklar sadece gelip geçiyorsunuz.

– “İnsancık” biraz ağır olmadı mı? Saygısızlık etmek istemiyorum ama babanız bizim de babamız değil mi? Kutsal kitaplarımız bize bunu söyledi hep.

–  Bana bak gazeteci, Babam hakkında benden daha çok şey bildiğini sanma, ben sabrımla tanınmam, hatırlatırım.

– Tamam, özür dilerim. Öyle bir görünümdesiniz ki, insan ister istemez senli-benli konuşuyor. Daha dikkatli olacağım.

– İyi edersin, kendi hayrın için.

– Peki, bu görüntü neden? İnsanları madem bu kadar hor görüyorsun, neden bu kılıktasın?

tapinak2– Anlatayım, meraklı şey. Şu anda oturduğumuz bu kahvenin birkaç yüz metre yukarısında en sevdiğim tapınaklarımdan biri var. Tamam, ‘kalıntıları’ diyelim ama sonuçta benim için yapılmıştı ve manzarasını çok severim.

– Yani tapınağına göz kulak mı oluyorsun?

– Tabii ki hayır dört göz gazetecim benim, Sit alanı ilan edildi, bekçiler ve tur rehberleri yeterince göz kulak oluyordur. Anlamıyorsun değil mi? Buralar ‘benim’, bana ait!

– Tabii, haklısın. Peki, yılın diğer zamanları?

– Anlamadım..

– Başka zamanlarda neredesin? Motosikletinle geziyor musun? Para kullanıyor musun? Puf diye para mı yaratıyorsun? Aramızda nasıl yaşayabiliyorsun, anlat bana.

Bu sırada masalarına seğirten Alican, yüzünde koca bir sırıtışla ikiliye çaylarını sunup, ellerini heyecanla arkasına götürdü. “Başka bişey var mı Ati abla?” Yanakları kızaran çocuk, kendini tutamasa kadına sarılacakmış gibi göründü keçisakallı gazetecinin gözüne. “Yok aslanım, sağ ol. Sen çaylarımız boşalınca arada gel, tazele, emi ablasının yakışıklısı?” Çocuk kafasını sallayıp, kıkırdayarak uzaklaşırken yeni sorular kafasında kabarmaya başladı adamın.

– Ne soracağını biliyorum ve evet, çocuk bana âşık, farkındayım. Alışılmadık bir şey mi sence?

–  Söz konusu olan kılık değiştirmiş bir tanrıçaysa, ne alışılmadık olabilir ki?

– Zeki entelim benim. Ne sormuştun sen? Hah, evet. Para ve kılık kıyafet konusu. İstediğim zaman istediğim şekle girebileceğimi zaten biliyorsun. Kimi zaman sahil kamping’lerinde ama özellikle eski güzel tapınaklarımın eteklerinde, kışları da Girit veya en çok İzmir’de takılıyorum. Kimi zaman şimdi beni gördüğün gibi Motorcu Ati, kimi zaman güzel bir sahil lokantasında Mezeci Atiye Hanım…

– Mezeci mi?

– Ne var? Tanrıçalar güzel meze hazırlayamaz mı sence?

Şen şakrak ve yüksek tondan attığı kahkahası gazeteciyi önce ürküttüyse de, adam kendini toparlamasını bildi. Siyah deriler içindeki genç kadının kahkahasına gülümseyerek karşılık veren iki yaşlı amca, önlerindeki tavlaya iç çekerek geri döndüler. Uzunca bir süre yüzlerinde o gülümseme asılı kalacaktı. Gazeteci adam bunu her gördüğünde biraz irkiliyordu. Kendi üzerinde tanrıçanın böyle bir gücü veya etkisi yoktu ama genç çocuklardan beli bükülmüş yaşlı adamlara kadar herkes bu kadının etkisi altında mutlu, korumacı ve melankolik görünüyordu.

– Hayır, ben neden daha lüks bir yaşam sürmediğini merak ediyorum.

– Sürmedim mi? Greklerin, Romalıların, Mısırlıların ve Osmanlıların saraylarında hep en büyük hanım konuk olarak ağırlandım. Kim olduğumu çok az ölümlü insan bilebildi. Ama ne önemi var. Sonsuz, ölümsüz bir hayata sahip olsaydın -ki buna asla bunun yakınından bile geçemezsin küçük gazetecim- lüks yaşam senin için de bir şey ifade etmezdi.

– Anlıyorum.

– Nerden anlayacaksın be? Boş versene, başka soru?

– Hep böyle mi konuşuyorsun insanlarla?

– Hayır cicim, göründüğüm gibi olmam gerekiyor ki panikleyip küçük akıllarınızı kaçırmayasınız. Sürekli eteklerim yerleri süpürür, çenem yukarıda olmam gerektiğini kim söylemiş?

– Öyle ya. Haklısın. Haklısınız..

– Tamam, kasma kendini, babamla bile senli-benli konuşup dua edersiniz. Şu –siz ekini kaldır aramızdan, bir duyan olacak.

– Babam dediğin, bizim tanrı dediğimizle aynı mı peki? Yani eski Zeus, yeni Tanrı mı?

– Yenisi eskisi mi var aptal!? Çok tanrılı dinlerde de, tek tanrılı dinlerinizde de en büyük tek bir güç vardır, sizi de, beni ve kardeşlerimi de yaratan odur. Buna hep inanmak istemedin mi? İçini okuyorum, şu an bile sana bakarken gelmiş ve gelecek ömrün gözlerimin önünde. O yüzden bana maval okuma, aptalı oynama küçük adam!

Güneşten yeni yeni yanmaya başlamış kelini kaşıyıp düşünen adam, gözlüğünü düzeltip çayından bir yudum alırken sarsıldığını belli etmemeye çalışıyor, bir yandan da titreyen ellerini kontrol etmek için eski akademik düşüncelerini gözden geçiriyordu.

– Anlayamadığım bir konu daha var.

– Bir mi? Ciddi misin?

Kadının alaycılığı artık adamın üzerinden su gibi akıyor ve etki etmiyor olsa da adam gerildi.

– Biz sana tanrıça desek de, aslında tanrısallığın, sana bizim verdiğimiz bir paye değil mi?

– Akıllı keltoşum benim. Şimdi gözüme girecek zekice bir söz edebildin. Evet, doğru. Benim tanrısallığım sadece sizin gözünüzde var. Tarihiniz, masallarınız, mitolojileriniz ve ne mutlu ki dizileriniz, filmlerinizle sürekli aklınızda bu korkuyu canlı tutuyorsunuz. Kardeşlerim artık dünyanızda benim kadar dolaşmasalar da hala görevdeler. Biz tanrılar, yarı tanrılar, azizler ve melekler olarak adlandırıldık dillerinizde ve hikâyelerinizde. Periler, orman elfleri, ev cinleri, vampir efendileri dediniz. Hepsi ve hiçbiriydik aslında. Babamız bizi ışıktan ve ateşten yarattı, her birimize ayrı mizaç ve görevler verdi. Sonra bir gün toprak ve sudan sizi yaratıp ölümlülük bahşetti. Çocuklar babalarına kızar bazen. Bazılarımız da babamıza kızdı, küstü ve ateşe döndü. İsimlerini biliyorsun. Kalanlarımız da bu dünyada ve diğerlerinde görevlendirildik. Bu sahiller, bu güzelim Akdeniz de benim görev alanım. Buraları ve buralardaki insan ve hayvan ölümlüleri gözetiyorum.

Beklediğinden çok daha fazlasını alan gözlüklü adamın tüyleri diken diken olmuş, ağzı mühürlenmişti. Kekeleyecek kadar bile kendini toplaması için biraz zamana ihtiyacı vardı. Gözlerini masaya dikip, tahta sandalyesinin sırtına dayadı vücudunu.

– Hadi ama insan, o kadar şaşkın durma. Kaldıramayacağın bir şey söylemedim sana. Sana beni olduğum gibi gösteren babamızsa bunu bilmek de hakkın. Sana hakkını verdim.

– Hakkım olduğundan emin olamıyorum. Karşımda oturmuş bana her şeyin özünü sunuyorsun, ama aklım bana hiçbir şey söylemiyor.

– Çünkü sen sadece insansın. Zorlama.

Adam masaya boş boş bakan gözlerini tanrıçaya çevirdiğinde yine kadının vücudundan çıkan ışık huzmelerine takıldı gözü. Bunları kendinden başka kimsenin görmediğini, neden göremediğini düşündü bir süre.

– “Ölümlülük bahşetti” diyorsun. Bu sanki ödülmüş gibi. Her insan ölümsüzlüğü ister.

– Çünkü bu mayanızda var. Size ait olmayanı ister durursunuz. Anlamıyor musun? Bizim aramızdaki en büyük fark bu! Hayatınızın her anı, aslında son anınız olabilir. Bu yüzden yediğiniz her yemek daha lezzetli, kokladığınız her çiçeğin kokusu güzel ve sabahları bilinçsizce sırıtarak kalkıyorsunuz yataktan. Yorulduğunuz için uyku bu kadar tatlı ve su lezzetli. Ben bile bir süre sizi kıskandım. Ama sen neysen osun, ben de neysem oyum. Kendimizi böyle kabul etmek daha güzel değil mi insancık?

– Anlıyorum.

– Küçük yalancım, anlamıyorsun, ama anlayacaksın zamanla.

Tanrıça Athena, masanın üzerinden uzanıp adamın elini tuttu ve dudaklarına götürüp tek bir öpücük kondurdu. Adam şaşkın şaşkın kadının yüzünün ne kadar sakin olduğunu düşünürken dehşetle bir şey fark etti. Artık kadının çevresinde o ışık halesi yoktu ve sadece soğuk, kemikli parmaklarını hissediyordu kadının.

– Şimdi git benim meraklı gazetecim, ama sakın bunları yazma hatasına düşme, deli demesinler sana. Görmemen gerekeni gördün ve artık geçti. Git ve yaşa. Belki bir gün tekrar seni görürüm.

Gözleri yaşarmaya başlayan adam karşısındaki genç kadına gülümseyip masadan kalkıp, arabasına doğru yürümeye başladığında arkasından bir çift ölümsüz göz, titreyen ellerine bakıyordu. Gazetecinin lüks arabası çam iğneleri dökülmüş yolda uzaklaşırken, Athena denize dönüp çayından son bir yudum aldı..

– Sadece insan.

Ağustos 2009 – Ayvalık

Paylaş

12 yorum

  1. avatar

    kuzenimmmm.. evet sadece insan.. belkide hayatı karmaşık yapan biziz. sadece insan ve ölümlü olduğumuzu unutmamalıyız. hiç ölmeyecekmişiz gibi sanki zaman bizim için hep var olacakmış gibi geçen anlarımızın kıymetini bilmeden yaşıyoruz… ama farkında olsakta vazgeçemiyoruz… koşturmacadan, deliler gibi çalışmaktan vs. ahh biz insanlar.
    çok beğendim kuzenim.. ellerine sağlık…

  2. avatar

    İnsancık, ona bahşedilenlerin değerini, onları her an kaybetme ihtimali olduğu için değil de, her gün çoğalacakaları, hiç bitmeyeceleri için biliyor olsaydı eğer, “sadece insan” değil “hakikatte insan” olurdu belki..

  3. avatar

    İlk defa mitolojik hikaye okudum, çok beğendim!
    Kesinlikle daha okumak istiyorum. Arşivleriniz umarım hızlı bir şekilde eklenir siteye.

    Bu vesileyle Kayıp Dünya’ya dirilen yayın hayatında başarılar dilerim 🙂

  4. avatar

    Çok beğendim doğrusu. Aslına bakarsanız içerisinde “çok tanrıcılık” barındıran yazıları pek sevmem. Ama bu farklı bir tat bıraktı bende… Özellikle insanın doyumsuzluğundan dem vurduğunuz kısım çok iyiydi. Ellerinize sağlık.

  5. avatar

    Olmamış be. Hani ölümlülüğün ölümsüzlükten daha iyi olduğu fikri çok klişe olmadı mı sanki? Ayrıca gazetecinin her duyduğu şeye şaşırması da zorlama gibi biraz, o kadar gazeteciyse en azından şaşırdığını çaktırmaması gerek -ki o kadar şaşırılacak şeyler de söylemiyordu “Ati”. Tamam, yazım tarzı güzel ama konu çok boş. Kaybettiğime üzüldüğüm bir on beş dakika harcadım.

  6. avatar

    Yorumunuz için teşekkür ederim. Vaktinizi harcadığınızı düşündüğünüze çok üzüldüm “Kurk Trolley”.. Ama sonuçta buradaki herkes Profesyonel yazar değil, hele ki ben sanırım amatörün amatörüyüm.

    Evet hikayede bazı klişeler var, haklısınız. Ama Deneyimli gazetecinin şaşırıyor olması, karşısındakinin etkisi veya aurasından olabilir mi? Bir ölümsüzle karşılaştığında insanın kaç yıllık iş tecrübesi olduğu o kadar önemli olur mu acaba? Genelde filmlerde – dizilerde gördüğümüz sakin görünümünü hiç bozmayan süper baş karakterlerden ziyade, sıradan bir adamı ele almak istedim. Adamımızın tek özelliği bir şekilde Tanrıçayı olduğu gibi görebilmesinde. Bunun sebebini de eğer hikaye çok beğenilirse yayınlamayı düşündüğüm bir devam bölümüne saklıyorum.

    Hikayeyi okurken harcadığınızı düşündüğünüz zamanı bir de yorum yazarak uzattığınızı düşünüyor olabilirsiniz. Aksine, yorumunuz benim için çok önemliydi. Vakit ayırıp samimi şekilde yorumladığınız için özellikle teşekkür ederim. Sonraki yorumlarınızı gerçek adınızla yazarsanız çok sevinirim.

    Saygılarımla.

  7. avatar

    Öncelikle adımı yanlış yazmışsınız. “Kurk” değil, Kruk olacaktı. Neyse.

    Eh, tartıştığımız şeyler aslında bakış açısına göre değişen şeyler. Evrenin yapısı, tanrıların kıdemleri falan burada önemli rol oynuyor ki, hepsi bunların yaratıcısı olan yazarın kontrolünde olduğundan benim bu konuda fikir yürütmem oldukça gereksiz olur. Ancak klişelik biraz daha nesnel bir bakış açısı sayılabilir.

    Aslına bakarsanız iyi yorumlara herkes olumlu tepki gösterir, ama insan birilerinin beğenisine bir şeyler sunduğu zaman kötü yorumlara da hazır olmalıdır. Her ne kadar biraz bozulduğunuzu belli etseniz de kötü yorumlara tepkinizi beğendim. Sınavı geçtiniz yani. =) Bundan sonra daha çok yazarsanız daha da gelişecektir tarzınız, okudukça da klişe-kaçınımınız artacaktır. Daha güzel hikayeler bekleyeceğim.

    Teşekkürler.

  8. avatar

    İsminizdeki yazım yanlışım için özür dilerim 🙂

    Klişelerle ilgili hassasiyetinizi aklımda tutacağım. Devam etmeye niyetlendiğim bir dizi hikayem var. Acaba eleştirel gözle bunu da okur ve yorum yapar mısınız? Avcı – http://altug.gurkaynak.info/avci/

    Burada 6 bölüm var. 10 bölümlük bir dizi haline getirmek istiyorum. Elden geçirildikten sonra mini bir çizgi roman serisi haline getirilecek.

    Kötü yorumları aslında çok seviyorum. “Olmamış çünkü…” tarzı mesajlar her yazar adayı için geliştirici olmalı.

    Vaktiniz için tekrar teşekkür ederim.

Yorum yapın